Bir Çerkes Prensesinin Harem HatıralarıLeyla Açba

·
Okunma
·
Beğeni
·
44
Gösterim
Adı:
Bir Çerkes Prensesinin Harem Hatıraları
Baskı tarihi:
2010
Sayfa sayısı:
570
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786051142258
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Timaş Yayınları
Ben Osmanlı Devleti ile birlikte bedbaht olmuş, velinimetinden zorla ayrılmış, çok büyük haksızlıklara uğramış, ruhen ve bedenen çökmüş bir insanım. Hatıramı kaleme almamın elbet bir nedeni var, ama bunu izah etmek pek güç... Ömrümün büyük bir kısmını geçirdiğim ve içinde tarihi hadiselere şahit olduğum saray hayatının bana öğrettiği en önemli şey, sır saklamaktır. Bu sürgün yıllarında, kağıt üzerinde yaşadıklarımı anlatmam sadece Zat-ı Şahaneye ve Kadınefendi Hazretleri'ne karşı olan derin saygım ve hürmetim sebebiyledir. Onlara yapılan hakaretlere pek üzülüyor, bedbaht oluyorum. Bu yüzden, hatıratımı yazıp ilk önce aileme, sonra devlete ve bu topraklar üzerinde yaşayan insanlara bırakıyorum. Onlar hayatımın şahitleri olsun.
Prenses Leyla Açba
Leyla Açba adına ilk kez Talha Uğurluel'in Bir Deha'nın İzleri:2. Abdülhamid Han kitabında rastladım. Ardından kütüphanede buldum ve hemen okumaya başladım. Bu kitabın ilgimi çekmesinin en önemli nedeni tarihimizin en konuşulan, merak edilen dönemlerinden birinde (1898-1933 yılları arasında) yaşamış bir saraylının hatıraları olması.
Leyla Açba Abhazya'nın soylu ailelerinden birine mensup, atalarının göç etmesiyle birlikte İstanbul'da ikamet eden Açba ailesi hanedana çok yakın.
Leyla Açba'nın babası Mehmed Refik Bey Sultan 2. Abdülhamid'in mabeyn katiplerinden biri. Teyzesi Peyveste Hanım ve amcasının kızı Fatma Pesend Hanım; Abdülhamid Han'ın eşlerinden.Ablası Hidayet Hanım Şehzade Burhaneddin Efendi ile evli ve Leyla Hanım da Sultan Vahdettin'in haremlerinden Nazikeda Kadınefendi'nin nedimelerinden biri. Tüm bu yakın ilişkiler, Açba ailesinin sık sık sarayı ziyaret ediyor oluşu; Leyla Hanım'ın bu dönemde saray hayatını, haremdeki yaşantıyı, siyasi olayları yakından gözlemlenmesine ve kendi çocukluğunda gerçekleşmiş bazı olayları da birinci ağızdan öğrenmesine vesile oluyor.
Hanedanın sürgüne gönderilişinin ardından kendisi de Sivas'a gidiyor ve ölümüne kadar burada yaşıyor. Bu dönemde hatıralarını Fransızca ve Osmanlıca kaleme alan Leyla Hanım hatıralarının yayınlanabilmesi için Fransa'da bir editörle iletişime geçiyor ancak genç yaşta vefat ettiği için bu istek gerçekleşemiyor.
Kitap yalın bir dille yazılmış okunması kolay, ayrıca Leyla Hanım'ın anı olarak sakladığı fotoğraflara da yer verilmiş.
Dönemi merak edenlerin okuması gerektiğini düşünüyorum. Keyifli okumalar:)
İzmir 15 Mayıs 1919 tarihinde işgal edildi. Bu işgal pek kanlı ve zalimane olup Müslüman ahali katledilmiştir. Tabii bu haber saraya tebliğ edilince Zat-ı Şahane çok ağlamış ve derhal Nevvare Hanım'ın dairesine giderek ona:
--Bugün gene çok kan kaybettik, deyip kanepenin üzerinde yığılıp kalmış. Nevvare Hanım yanı başına koşup:
-Efendimiz, biraz istirahat edin, bir hal çare elbet bulunacaktır, demiş. Zat-ı Şahane hareminin bu sözüne:
-Başka çare kalmadı, onunla görüşmem lazım, demiş.
Nevvare Hanım'ın kimi kastetiği suali üzerine bir cevap vermemiş.Ayağa kalkıp daireden çıkmış.
Şevketlü efendimiz, Mustafa Kemal Paşa'dan bahsediyordu.Zaten bu hadiseden sonra pek vakit geçmeden mezkur paşa Samsun’a gönderildi. Sultanzade Sami Bey derhal saraya, gelerek Zat-ı Şahane'ye!
”Efendimiz, o bir ihtilalci, bir cumhuriyetçi, göndermeyin lütfen, demiş. Zat-ı Şahane yeğenine:
Başka hal çare bul, ben de ona göre fikir tasavvur edeyim, demiş.
Sami Bey koltuğa oturmuş bir hayli düşünmüş. Sonra salonda bulunan Sertabib Reşad Paşa:
-Efendimiz, biz bütün işleri tamamladık, Avni Paşa da vapurla alakalı bütün meseleleri halletmiş, Mustafa Kemal Paşa sağ salim Samsun'a vasıl olacaktır, demiş.
Sami Bey de her şeyin evvelden hazırlandığını anlayarak tekrar Zat-ı Şahane'ye dönerek:
-Efendimiz, bu yanlış, çok rica ediyorum tekrar düşünün, demiş.
Fakat şevketlü efendimiz, Sami Bey'in gözlerine dikkatlice bakarak elinde tuttuğu bir zarfı Sami Bey'in eline verip:
--Bunu Mustafa Kemal Paşa'ya teslim et, ne yapacağını biliyorsun, demiş.
Zarfın içinde nakit vardı ve bu Zat-ı Şahane'nin şahsi parası idi, hazineden değildi. Sami Bey bu zarfı Mustafa Kemal Paşa'ya bizzat teslim etmiştir. Bu nakit ile şevketlü efendimiz, Mustafa Kemal Paşa'nın taşrada müşkül hale düşmesine mani olmak için vermiş ve bütün masraflarını bu suretle efendimiz karşılamıştır. Fakat bilahare bütün hakikat tecelli ettikten sonra Mustafa Kemal Paşa dahil bilumum cumhuriyetçiler şevketlü efendimizi adeta memleket haini olarak tasfir etmişlerdir. Bu ne bedbahtlık, bu ne kadersizliktir. Zavallı efendimizin gözlerinden yaşlar boşanıp memleketi için matem tuttuğu halde zevk ve sefa sürdüğünü söyleyenlere yalnız şu laf kafidir: Adil Allah elbet bir gün cümlemizi muhakeme edecektir.
Tuhaf bir haldir ki Şefkat nişanı Osmanlı tebaasındaki kadınlardan ziyade ecnebilere ita olunurdu.Misal Dersaadet'te mukim sefirlerin, ecnebi tüccarların zevcelerine ve her ne maksatla payitahta gelmiş ecnebi kadınlara ita olunurdu. Osmanlı kadınına ise daha az ita olunmuştur. Zira Osmanlı kadını çalışmıyor, îstidatlarını meydana çıkaracak hiçbir faaliyette bulunmuyordu. Zaten kanunen böyle bir şeyi yapmak için hürriyeti çok azdı. Osmanlı kadınının nişan sahibesi olabilmek için ya bir paşa yahut bir bey hanımı olması lazımdı.Velhasıl gene hanım kendisi için değil, falanca paşanın veya beyin haremi olduğu için iltifata mazhar oluyordu.
Misal ecnebi kadınları arasında muhacirin hicretlerinde fevkalade hizmet etmiş Madame Fernandez veya nota muallimelerinden Madame Virjinya'nın yalnız hizmetlerinden dolayı ita olunan Şefkat nişanlarını fevkalade bir gururla taşıdıklarını işitmiştim.
Bizim Osmanlı hanımları ise kendi aralarında birinci rütbeye haiz olabilmek için rekabet dahi ediyorlardı. Ben bazı zamanlar işittiğim hadiselere gülüyordum.
Bilahare çay servisi yapıldı. O sırada Abdülkadir Bey bana “Evladım Abhazca biliyor musunuz? ” diye sual edince ben de yalnız birkaç kelime bildiğimi itiraf ettim ve çok utandım, zira Abhazca benim esas lisanımdı fakat bu lisan hakkında pek az malumat sahibi idim. Abdülkadir Bey bu cevabıma bir iç çekip "Vah vah” dedi ve devam etti "Şimdikiler ne abhazca biliyor ne de bu hususta tahsil görmek istiyor, zaten işittiniz mi bilmem amma pek yakın bir vakitte yalnız Türkçe konuşulması hakkında kanunname münteşir olunacakmış, o zaman vay halimize”
Biz hanımlar şaşkın halde birbirimizin yüzüne baktık. Bu memlekette muhtelif milletlerden insanlar yaşıyordu, cümlesi de bu topraklama evladı idi, fakat herkesin kendi lisanı ve tarihi vardı. Osmanlı bu milletlere daima hürmet etmişti, böyle bir kanunname memleketteki huzuru ve karındaşlığı yok ederdi. Müteessir olarak “Allah muhafaza, efendim” dedim.
Abdülkadir Bey tebessüm ederek başını salladı ve gene bir iç çekti.
İngilizler vapurdan inip karaya çıktıkları vakit ecnebi halk sevinç gözyaşları arasında, fevkalade bir karşılama merasimi ile düşmanı İstanbul'da "hoşgeldin" ediyordu. Muhtelif itilaf devletlerinin bayrakları ile caddeler donatılmış, bandolar mezkur devletin marşını çalıyor ahali de büyük bir coşkuyla bağırıyor ve ellerinde tuttukları ufak İngiliz ve diğer ihtilaf devletlerinin bayraklarını sallıyorlardı. Tabii bütün bu hadise İslam ahalisini fevkalade tahkir ediyor, fakat milletin eli kolu bağlı olduğu için yalnız seyirci kalıyordu.
Bandoların çaldığı marşlar efendimizin dairesinde dahi işitilmekte idi. O sırada Zat-ı Şahane yanında duran Anber Ağa'ya “İşitiyor musun; bu benim milletimin cenaze marşıdır" demiş.
İktidar her zaman için tatlı mıdır acaba? O makama gelen kişiler nü! kızlarından istifade etmekten hoşlanırlar mı? Makamlarından vazgeçemezler mi ? Sual üzerine sual. Her insan farklı olduğu gibi iktidar sahibinin hali de bu suretle başkadır. Misal bu hal Damad Ferid Paşa'nın fevkalade hissiyatını okşuyordu, kendini adeta bir hükümdar gibi hissediyordu. Vaktiyle Sultan Hamid pek kabiliyetsiz ve vasıfsız olduğunu anlamış ve Baltalimanı'ndaki sarayına kapattırmıştı, ama şimdi kayınbiraderi Sultan Vahideddin Han'ın sadrazamı olmuştu. Niçin? Şayet bu kadar malumatsız ve vasıfsız idi de niçin bu mühim makama getirtildi? Niçin devletimizin en bedbaht, en zayıf, en kudretsiz gününde böyle bir adam sadrazam yapıldı? Oysa bu vakitte bütün sözler, bütün hareketler, bütün imzalar devletimizin ve milletimizin akıbetini belirliyordu. Bu halde niçin Ferid Paşa sadrazam oldu? Çünkü Mediha Sultan'ın zevci idi. Ne kadar basit bir cevap değil mi? Şimdi aradan seneler geçti ve ben maziye baktığım vakit hadiselere başka bir gözle bakıyor ve daha iyi idrak ediyorum. O zamanlar felaketler ardı ardına geldiği için “Niçin şu şöyle de böyle değil" deme fırsatımız yoktu. Şimdi hadiselere sükunetle bakabiliyorum.
..Fetva okunduktan sonra Sultan Hamid, bu kararın hangi makam tarafından verildiğini sormuş. Arif Hikmet Paşa da "Meclis-i Milli” olduğunu söylemiş. Bunun üzerine bu meclise kimin riayet ettiğini sual edince enteresan bir cevap almış: “Meclis Reisi Said Paşa.Bu cevaba hükümdar ancak bir “Ya, öyle mi” demekle iktifa etmiş. Sonra bir müddet heyeti gözleri ile tetkik ettikten sonra Sultan Hamid şu tarihi sözleri söylemiş:
“Otuz üç sene millet ve devletim için, memleketimin selameti için çalıştım. Elimden geldiği kadar hizmet ettim. Hakimim Allah ve beni muhakeme edecek de Resulullah'tır. Bu memleketi nasıl buldumsa aynı şekilde teslim ediyorum. Hiç kimseye bir karış toprak vermedim. Hizmetimi ancak Cenab-ı Hakk'ın takdirine bırakıyorum. Maatteessüf düşmanlarım bütün hizmetlerime kara bir çarşaf çekmek istediler ve muvaffak da oldular" deyip bir adım ileri atarak "Allah düşmanlarımı kahretsin” demiş. O vakit kapıda duran haremleri ve evlatları yüksek sesle "Amin!" demişler.
Bu sözlerden sonra Sultan Hamid tekrar Arif Hikmet Paşa'ya:
"Sizden bir ricam olacak. Lüzumlu kişilere ve biraderime söylersiniz. Bana Çırağan Sarayı'nın tahsis edilmesini istiyorum. Buradan oraya kolaylıkla geçmek mümkündür. Biz de orada ömrümüzü ibadetle geçiririz. Başka bir arzum yoktur" demiş ve bir selam vererek haremlerinin ve evlatlarının bulunduğu salona geçmiş. Heyet de odayı terk etmiş..

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Bir Çerkes Prensesinin Harem Hatıraları
Baskı tarihi:
2010
Sayfa sayısı:
570
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786051142258
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Timaş Yayınları
Ben Osmanlı Devleti ile birlikte bedbaht olmuş, velinimetinden zorla ayrılmış, çok büyük haksızlıklara uğramış, ruhen ve bedenen çökmüş bir insanım. Hatıramı kaleme almamın elbet bir nedeni var, ama bunu izah etmek pek güç... Ömrümün büyük bir kısmını geçirdiğim ve içinde tarihi hadiselere şahit olduğum saray hayatının bana öğrettiği en önemli şey, sır saklamaktır. Bu sürgün yıllarında, kağıt üzerinde yaşadıklarımı anlatmam sadece Zat-ı Şahaneye ve Kadınefendi Hazretleri'ne karşı olan derin saygım ve hürmetim sebebiyledir. Onlara yapılan hakaretlere pek üzülüyor, bedbaht oluyorum. Bu yüzden, hatıratımı yazıp ilk önce aileme, sonra devlete ve bu topraklar üzerinde yaşayan insanlara bırakıyorum. Onlar hayatımın şahitleri olsun.
Prenses Leyla Açba

Kitabı okuyanlar 1 okur

  • Feyza

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%100 (1)
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0