1000Kitap Logosu
Bir Gün Tek Başına
Bir Gün Tek Başına
Bir Gün Tek Başına

Bir Gün Tek Başına

OKUYACAKLARIMA EKLE
9.0
1.072 Kişi
2.985
Okunma
1.094
Beğeni
40,7bin
Gösterim
752 sayfa · 
 Tahmini okuma süresi: 21 sa. 18 dk.
Basım
Türkçe · Türkiye · Ayrıntı Yayınları · Nisan 2019 · Karton kapak · 9786053140177
Diğer baskılar
Vedat Türkali’nin edebiyatımızda klasikleşen eseri Bir Gün Tek Başına, toplumun kargaşasında birbirlerine tutunan insanların dramını ve umudunu anlatıyor: “Ağır ağır çıktı odadan, banyoya girdi, şofbeni yaktı, suyu açtı. Büyük bir gürültüyle akan suya baktı, elini tuttu, ılıktı tam istediği gibi. Fakat yine de bir türlü giremiyordu suyun altına. Değişmek istemiyorum da ondan. Bu suyla birlikte içindeki her şey akıp gidecek. Sonra yavaşça girdi. Hiçbir şeyin akıp gideceği yok. Ne kolay öyle! Korkaksın da ondan. Her şey hemen değişiversin istiyorsun. Sanki daha mı iyi olurdu? O zaman da peşinden koşar, bir türlü yetişemezdin. Şimdi de geri kalıyorum; bak şimdi de… Altından çekiliverdi, çok kızmıştı su. Gözlerindeki sabunları akıtmak için uzattığı eli bile zor dayanıyordu. Sende iş yok oğlum. Bu sıcak, beriki soğuk… Öteki sert, beriki yumuşak… Ömrünce sınırda kalacaksın. Sende iş yok oğlum, sende iş yok… Biraz ferahlamıştı. Şofbeni ayarladı, tekrar girdi suyun altına. Her vakit böyle olurdu. Sonunda dönüp dolaşıp kesinlikle kendini suçladı mı bitirirdi. Söyleyecek söz kalır mı? Ben, böyleyim… Bitti… Artık savunma bile boşuna. Değil mi ki değişmez… O vakit bırakırsın yaşamayı kendi yoluna, yürür gider. Sonra yine kımıldamaya başlar birikenler. Sonra yine kızgın su. Ya da bir diş ağrısı. Ola ki bazı görmeden bastığın asfalta yayılmış yemyeşil bir balgam. Bir vapurun kaçması…”
5 mağazanın 6 ürününün ortalama fiyatı: ₺46,06
9.0
10 üzerinden
1.072 Puan · 201 İnceleme
Rosalía
Bir Gün Tek Başına'yı inceledi.
752 syf.
·
4 günde
·
Puan vermedi
Cinsellik/Irkçılık/siyaset
Kitabın yazılma amacı elbette kendi çapında siyaset yapmak. Gülüç olan şu ki kendilerini bir hayli gülünç düşürmüş olmaları. Burada herkes madem görüşünü savunuyor, ben de görüşümü savunayım. Bakın ben burada hepinize saygı duyuyorum. Dinime, dilime, ırkıma karşı olan insanlara bile öyle kolay kolay kavgaya tutuşmadım. Gerek dahi duymadım. Şimdi sizinde bana saygı duymanızı istiyorum. Duymasanız da o da insanlığınızın derecesi işte. Kitaba başlar başlamaz Kenan'ın bulanımlarıyla karşılaşıyorsunuz. Merakla okumaya başlıyorsunuz. Biz insanlar melankoliğe pek yatkınız, E kitapta melankolik olunca kendimizi kaptırıyoruz. Ardından siyaset devreye giriyor. Dönem, yönetim, muhalefet, parti vs eleştiriliyor. Katıldığınız bölümler, doğru bulduğunuz kısımlar olacaktır. Daha sonra Kenanın başına yasak aşk geliyor. Gülsen adında genç, kendisinden en az yirmi yaş küçük olduğu hanımla tutkulu bir aşk yaşıyor. Kenanın eşi olan Nermin utangaç, çekingen, namuslu, kocasına ve çocuğuna düşkün bir kadındır. Sorarım size böyle bir kadın olmak kötü mü? Değilse eğer neden aldatılıyor. Hem bu ilişkiler ele alınırken hemde siyaset sürmekte. Daha sonra karşımıza devrimciler çıkıyor. Gülsen ve ağabeyi de devrimcidir. Sizce devrimci nedir? Bana göre devrimci insan önce kendisi namuslu olur sonra namusuzlara baş kaldırır. Gülünç olan şu ki burada devrimciler de namusuz. Kenan ve Gülsen birbirinin arzularını doyururlar, tıpkı işçilerin hakkını yiyerek kendini doyuran yöneticiler gibi. A ama Gülsen ve Kenan yöneticilere karşı, işçinin hakkını koruyor(!). Sen gel işçinin dinini yargıla ama hakkını koru, bu nasıl oluyor? Yazar bize ne anlatmak istedi? Elbette kendi isteklerini, düşüncelerini. Haklı olduğunu taraflar var mı siyasette? Elbette var. Siyasi olarak düşündüğümüzde haklılık kısımları fazla ama işte anlatım çok önemli. Sevgili feministler size sesleniyorum. Burada aldatılan çocuklu bir kadın var, buna neden olan ise devrimci(!) bir genç kız. Hangi kadını savunacaksınız? Birinin ırkına, diline, dinine saydıranlar hak hukuk diyor yahu bundan daha çirkin bir şey mi var?! Merak edenler olursa kitabı okusunlar. Okurken taraf tutmadan, insanlığınızı da yanınızda bulundurarak okuyun. Kenan ve Gülsen kendilerinin bencil olduğunu belirtir. İyi hoş ama benciliklerine bile hayranlar. Bir insanın ne kadar alçalabileceğini bu kitapla anladım. Bu kitabı okurken asla taraf tutmadım hatta Gülsen ve Kenan arasındaki ilişkiye üzüldüm ama okudukça bunun masumane bir ilişki olmadığını net bir şekilde gördüm. Edebiyatımızda önemli yasak aşk kitapları oldu. Aşk-ı Memnu ve Eylül bunun en büyük örneği. Yazarlar eserlerinde bu yasak aşkı her yönüyle mükemmel işler. Burada ki yasak aşk ;güzel ve olması gerekiyormuş gibi okura sunar. Ben aşkı yan konu yani daha çok sadece roman havası katsın diye eklenmiş sanıyordum ama meğer burada ise ilişkilere karşı eleştiriymiş. Kitaba göre, uzun süreli ilişkiler iyi değil, erkek kadını aldatır, kadın kocasını aldatır, cinselliğin her türü kötü değil yeter ki topluma göre ahlakça olmasın falan filan. Kusura bakmayın ama herkes işine gelenin tarafını tutar. Benimde karşı olduğum şeyler var ama kimsenin dinine, diline, ırkına en azından karşı değilim. Kendileri her namusuzluğu yapıp ama haktan, hukuktan, adaletten bahsetmeleri hiç hoş değil. Ahlak dince bir şey değil, namuslu olmak dince bir şey değil, şerefli olmak dince bir şey değil, erdemli olmak dince bir şey değil. Bunlar insanlıkla ilgilidir. Kitabı herkese tavsiye etmem. İsteyen okusun.
Bir Gün Tek Başına
OKUYACAKLARIMA EKLE
5
139
Tuco Herrera
Bir Gün Tek Başına'yı inceledi.
752 syf.
·
Beğendi
·
10/10 puan
Karamsarlığın , Ürkünün , Korkunun Taşlaması...
Günaydınlar kokocambolar .. Bir başka "tanıtım" yazısından daha herkeşlere merhabalar .. Lafı uzatmadan ,her zaman olduğu gibi ben yazar hakkında bir kaç kelam edeyim, sonrasında kitaptan ve geçtiği döneme dair yine bol bol konuşuruz .. Vedat Türkali olarak tanıdığımız Abdulkadir Pirhasan , Atatürk' ün Samsun' a çıkışından tam altı gün evel doğmuş bir isim .. Dar gelirli bir ailede dünyaya geliyor .. Yoksul bir çevrede oturmaktalar o günlerde .. Kendi anlatımından bildiğimiz kadarıyla "yobazlık" kertesinde muhafazakar bir baba ve onun hükmettiği bir aileye sahip .. Gün geliyor , okul çağına eriyor.. O dönemler eğitim öğretim seferberliğinin hızlı yılları.. Yalnız laik eğitim sisteminden şikayetçi olan ve oğlunun hafız olmasını isteyen baba ile o dönemlerde Kemalist olan Abdulkadir arasında soğuk rüzgarlar esmekte .. Baba her ne kadar oğlunu zorla hafız yapsa da oğul okumayı seçiyor.. Yukarda da bahsettiğim üzere yakalarına yapışan dar gelirlerinden ötürü türlü türlü işler yapmak zorunda kalıyor Vedat Türkali .. Tütüncülüğe varıncaya kadar .. Ortaokul günlerinde annesini kaybeden yazar, liseye başladığı dönemlerde ve gizliden gizliye okuduğu Nazım Hikmet şiirlerinin de etkisiyle çevresine daha farklı bir gözden bakmaya başlıyor.. Liseyi bitirip , gözünü üniversiteye diktiğinde ise artık hedefi belli .. Türkoloji okuyacak .. İstanbul Üniversitesi' nin açtığı ve sadece iki kişinin alınacağı sınavlara giriyor büyük bir ümitle .. Ve dördüncü oluyor hüsranı yaşayarak .. Hani derler ya bir kapı kapanırsa bir diğeri açılır diye .. Tesadüf bu ya , o sıralarda Savunma Bakanlığının Tıbbiye' de öğretmenlik yapmaları için çeşitli fakültelerde öğrenci okuttuğu bilgisi çalınıyor kulağına .. Yapıyor başvurusunu ve Türkolojiye kapağı atıyor.. Artık bir Türkoloji öğrencisi ama üzerinde "üniforma" olanından .. Asker oluyor sizin anlayacağınız .. Bir garip çizgi , bir garip hayat onunkisi .. Tabii 40 'lı yıllar biliyorsunuz ki Almanya ile yakınlaştığımız , turancılığın , ırkçılığın ve soy ile kan üstünlüğüne dayalı nazizm rüzgarlarının sert estiği dönemler.. Okuldaki siyasi ve genel hava da tam anlamıyla bu yönde .. Kaydını yaptıran Vedat Türkali daha ilk günlerden anlıyor ki yanlış bir seçim bu yaptığı .. Pişman oluyor olmasına ama elden ne gelir .. Lakin şans yüzüne gülüyor bir kez daha .. İlerde "Saatleri Ayarlamak için Enstitü" kuracak ve hepimizin canından çok sevdiği o MUHTEŞEM, o GADDAR , o ACIMASIZ Zombi Zarife Hala karakterine can verecek olan Ahmet Hamdi Tanpınar ve profesörlerin kutbu Ordinaryus Profesör Fuad Köprülü 'nün öğrencisi olmaya hak kazanıyor .. Eğitimin kalitesine ve o günlerde okuyan insanların şansına bir bakar mısınız ?!? Bugün bu anlattığım olay aklımızın köşesinden kuyruklu yıldız olup katrilyarlarca ışık yılı uzağımızdan dahi geçemez !! Çok şey öğreniyor haliyle onlardan .. Tabii içinde bulunduğu üniforma da sıkmaya başlıyor kendisini inceden inceye .. TKP' ye yakınlık duyuyor bu sıralarda .. Bir başka isimle karşılaşıyor tam o günlerde okuduğu kitaplarda.. Babası eski bir Kuvayı Milliyeci olan ,marksist düşüncenin ve cephenin Türkiye' de önde gelen isimlerinden biri olarak bilinen Hikmet Kıvılcımlı ile .. Ki biz onu bu romanda "BABA" karakteri olarak okuyacağız .. Uzadığının farkındayım ama 40 'lı yıllar deyince ve bu dönemi sola yakın yazarlarımızla bir kesişim kümesine dahil ettiğinizde aklınıza anayasanın o günkü hangi maddesi geliyor? Pek tabii ki o ünlü 141 ve 142 . madde !! Kaçar mı be caniko ?!?!? =)) Hal böyle olunca 9 yıllık bir hüküm ile hapis hayatı başlıyor .. Öğretmenlik gidiyor elden .. 7. yıl şartlı tahliye ile salıyorlar kendisini .. "Ekmeğimi kazanırım emeğimle ben de!" diyor , gidiyor bir başka 141 hükümlüsünün kapısına.. Çalıyor kapıyı .. Açan 1000kitap.com/yazar/Rifat-Ilgaz !!! "Gel" diyor , "seninle bir yayınevi kuralım arkadaş!" "Tamam" diyor bizimki .. Kuruyorlar "Gar Yayınevini"... Kurmaya kursunlar emmeeğ Karartma Geceleri ' nden idmanlı siyasi polisimiz ve jurnalcileri huzur verir mi !? Hele de o günlerde valiz içinde yurda gomanizm sokmaya çalışırken yakalanan ve ilerde o günleri bize Poliste isimli kitabıyla anlatacak olan Aziz Nesin ' i ( BABA SAYGILAR !) enselemişlerken ?!? =)) Olmuyor uzun lafın kısası .. Napalım napalım derken ... Çirkin Kral Yılmaz Güney ile yolları kesişiyor .. Güney diyor ki bizimkine , "Gel kardeşim bize senaryo yaz .. Senarist hamuru var sende." "Tamam" , diyor yine bizimki .. Ama o yıllarda Amerika'nın dümen suyuyla teeeee Korelere dek yelken açıp komunizm kovalayan ve sınıfsal tüm uyanışları , edinilmek istenen tüm çalışma ve özlük haklarını komunizm şiarıyla kovuşturan hükümet buna izin verir mi ? Başlıyor mu senaryolar takır takır sansür kuruluna takılmaya .. Bizimki "TOPLUMCU GERÇEKÇİ" bir yazar lakin iş olacak gibi değil .. İşte hepimizin bildiği Vedat Türkali ismini o günlerde kullanmaya başlıyor .. Sansüre takılmamak adına .. Tıpkı Mehmet Nusret - Aziz Nesin , Kemal Sadık Gökçeli - Yaşar Kemal , Mehmet Raşit Öğütçü - Orhan Kemal , İsmail Kemalettin Demir - Kemal Tahir örneğinde olduğu gibi .. Gördüğünüz üzre gayet ironik ama sansürleyip yok etmeye çalıştıkça, Türk Edebiyatının tüm Amiral Gemilerini kendi elleriyle inşa ettiler!! =)) Neyse efenim.. Vedat Türkali uzun yıllar senaryo yazıyor.. Ta ki 1974 yılına kadar .. Sene 1974'ü gösterdiğinde ilk romanı ve tartışmasız efsanesi Bir Gün Tek Başına ' yı yayınlıyor .. 750 sayfa !! Dile kolay ! Türk milleti pek çok şeyle övünebilir lakin bunların arasında okuma alışkanlığı maalesef ki yok .. "Sen" , diyorlar, "aklını kaçırmışsın be adam! Bunu kimse okumaz." Bir röportajından buna verdiği cevabı aktarıyorum .. Buyrun okuyun : “Şunu vaat ediyordum, ilk elli sayfayı okuyan kitabı elinden bırakamayacak. Büyük bir iddiaydı ama bir yandan da umarım haklı çıktım derdim içimden tabi. Haklı çıktım. " Haklı çıktı !! Haklı çıktı çünkü roman büyük sükse yapıyor.. O günden bugüne dek kaç ayrı yayınevinden, kaç ayrı baskısı çıkmış .. Bendeki Ayrıntı Yayınları dahi 10. baskı ( Sizin KARALTINIZ KALKA !!! ) ..Bakın buraya kadar sürekli yazardan bahsettim .. Niye ? Niyesine Yaşar Kemal çok kullandığı ve kullanmayı da çok sevdiği meşhur cümlesiyle cevap versin.. "Her yazarın KENDİ ÇUKUROVASI vardır." Vedat Türkali' nin Çukurova'sı kentler .. Toplumcu gerçekçi yazarlarımızın pek çoğunun aksine köyleri değil, kentleri mesken tutmuş kendine .. Yukarda hayatına dahil olmuş tüm o saydığım değişkenler ve isimler , hatta ve hatta Tanpınar' a varıncaya kadar dahil olmuş romanlarına .. Bu romana gelecek olursak .. Öncelikle sayfa sayısı sizi KESİNLİKLE korkutmasın .. Bana güvenin !! Senarist olmasının verdiği etkiyle olguları , mekanları, kent insanının içine düştüğü buhranları diyalog ağırlıklı olarak öyle güzel anlatmış ki, okurken zihninizde biriken bu artı değerleri işlemek ya da birleştirmek zorunda dahi kalmıyorsunuz .. Olayı birebir yaşıyorsunuz.. Bu kitabı okumak tıpkı koltuğunuza kurulup , önünüzde açılan bir portaldan , bir pencereden , full hd seçeneği ile hiç ama hiçbir ayrıntıyı kaçırmaksızın Adnan Menderes dönemi Türkiye'sini izlemenizi mümkün kılıyor .. Çok iddaalı oldu di mi? Okuyacaklar , okuduktan sonra geri gelsin yorum yazsınlar.. Biliyorsunuz sizlere tanıttığım kitaplarda asla Ali yazıyor , Veli gözün kör ossun diyip ,gelip bozuyor kelli olay aktarımı yolu izlemiyorum .. Burda da romandaki 27 Mayıs Darbesi öncesi dönemde arzı endam eden buhranlı kent insanlarından oluşan cast imize göz atıp geçeceğiz .. Kısa kısa dönemsel olaylardan da örnekler vererek .. Öncelikle romanda çok zengin ve kalabalık bir kişi kadrosu var.. Ve bu şahısların hepsi ama öyle ama böyle toplumla kavgalı tiplemeler .. Dolayısıyla olay ve kişi anlatımından ziyade, diyaloglarla aktarılan bireysel bunalımlar paralelinde toplumsal bunalım anlatımı göz kırpıyor sizlere sayfaları çevirirken.. Ön planda bir aşk mevcut .. Kenan abimiz ve Günsel ablamızın içinde bulunduğu .. Tüm bunların akabinde Menderes Hükümeti'nin ve Demokrat Parti'nin akıl almaz ve gerçekten yaşanmış icraatleri var.. O dönemki Ankara - İstanbul olaylarında öğrencileri kurşun yağmuruna tutan polisin , emri veren Menderes' in yaptıkları birebir alınmış kitaba.. Bu Kenan abimiz sürekli içten patlamalı motorlar misali , pimi çekik el bombası kıvamında dolanıyor .. Toplumla olduğu gibi kendisiyle de kavgalı .. Savunduğu ideolojisine sırtını döndüğü için kendisine saygısını kaybetmiş bu karakterin yaşadığı cinnetler yer yer beni güldürmedi desem yalan olur .. Öte yandan dönem Türkiyesinde yükselen feminist değerlerin temsilcisi romandaki Günsel karakteri .. Bal kaymaklı sofraların ve öncesinde tutulan çeşme başlarının temsilcisi olan bir güruh da Kenan' ın çevresinde .. Hepsi dönemin iktidarından yanalar .. Bu bağlamda Kenan' ın kan kusturduğu karısı , kaynanası , ağız dolusu sövüp saydığı komprador burjuvazi yani yandaşların ağa babası olan çocukluk arkadaşı Rasim karakterinin ele alınış biçimi tek kelimeyle MUHTEŞEM !! Vedat Türkali zerrece acımamış !! Gelgelelim roman bambaşka bir yerde bitiyor .. Darbeden bir gün önce .. Ve yukarda saydığım kadrodan biri " Bir Gün Tek Başına " kalıyor.. Kaybedilenler var .. Kazanımlar var .. Bir garip gölge çöküyor üstünüze .. Rahatsız etmeyeninden.. Ama yine de karanlık .. Vedat Türkali bu romanı için şöyle demiş : "Karamsarlığın , ürkünün , korkunun taşlamasıdır bu roman. Eğer en ufak bir karamsarlık sezse idim bu romanı yazarken, yırtar atardım." Sanırım benim sizlere anlatamadığım o garip gölgeyi ancak bu kadar anlatabileceğim sizlere .. İnanılmaz uzadı bu inceleme ama son olarak "YUMRUĞU ANCAK YAZARKEN İNDİ" dedikleri Vedat Türkali' nin şu satırlarını buraya bırakmak boynumun borcu .. "Bu ülkenin yurttaşı olarak, acı çeken insanlarımız için ne yapabilirim, ülkemizi daha güzel, daha iyi günlere nasıl götürebiliriz? Temel sorunum bu oldu benim. Namuslu her yurttaşın yüreğinde olan o duyguyu içimde duydum ve bunu yerine getirmeye çalıştım ben de. Böyle bir sorumluluğu üstümde taşıyordum aslında. Çok yoksul kesimden geliyordum. Bu ülke okutmuştu beni. Üniversiteyi bitirdim bu ülkede. Evet bedava okudum…. Köyünde okul olmayan, çocuğunu okutacak, giderek doğru dürüst besleyecek gücü olmayan milyonlardan toplanan vergilerle, yoksul halkımız ödüyordu onu. Bir şansım oldu; bu bilince, çok gecikmeden kavuştum ben. Hep bu acı çeken emekçi halktan yana olmanın yollarını düşündüm daha ortaöğretim günlerinde…" CİDDEN ÇOK BÜYÜKSÜN Vedat Türkali !! Huzur içinde yat .. Not : Bu arada romanın arka planını daha iyi özümsemek adına Demirkırat belgeselinin şu iki bölümüne bakmakta kesinlikle yarar var .. youtube.com/watch?v=IVPS6KSE1GU youtube.com/watch?v=DzNr4rwXsq4 --------------------------------------- Şimdi "zurna konçertosu" : Ayrıntı Yayınları !! Ulan Ayrıntı Yayınlarııııı !! Ulan sizin boyunuz bosunuz devrile.. Atom Bombaları düşsün be sizin büronuza , matbaanıza da külleriniz göğe savrula !! Dünyanın parasını verip töbe yapmayacağım şeyi yapıp sıfır kitap aldım .. Ulan insan kitabın sırtına sürdüğü tutkaldan kısar mı ?!? O kadar mı gözünüz döndü ?!?! Meksika' da çorak ve kavrulan topraklarda fink atan cıngırdahlı yılanlara sebep ayakları yere basmasın , uf olur diye sahip olduğu civcivleri donunda besleyen Maritza Nene edasıyla gözümden sakına sakına okuduğum kitabım CORT diye ayrılıverdi .. Yok olun ulan !!
Bir Gün Tek Başına
OKUYACAKLARIMA EKLE
40
312
Sıfır Virgül Beş
Bir Gün Tek Başına'yı inceledi.
752 syf.
·
17 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
Türkiye'nin Bitmeyen Hürriyet Sorunu
Çocukluktan beri TV ekranlarında haberlerde polis-öğrenci çatışması izliyoruz. Polisi savunan bir siyasi parti (muhtemelen iktidar), öğrenciyi savunan başka bir siyasi parti (muhtemelen muhalefet) mutlaka bulunur. Siyasi partiler kendi aralarında hararetli şekilde tartışır; yüce mecliste küfürler edilir, sandalyeler havada uçuşur, yumruk yumruğa gelinir... Öğrencilerin ne istediği, niçin sokağa çıktığı unutulur; zaten öğrenciyi DİNLEMEMİŞTİR iktidar da muhalefet de. Onların derdi "showmenlik, oy toplamak"; "sorun çözmek" değil. Ülkenin geleceği olan hatta belki gelecekte ülkeyi yönetecek olan öğrencilerin bir kısmı da aslında neden sokakta olduğunu, niçin slogan attığını bilmez; bildiği tek şey slogan atmakla (dünyanın en etkili sloganı da olsa "bence" son derece gereksiz ve anlamsız) isteklerinin gerçekleşmeyeceği, egemen sınıfın öğrencilerin dertlerine çözüm üretmeyeceği. Slogan dinleyecek kişiler tepede olsa zaten o yürüyüşe bile gerek kalmayacak zira. Hem halk (bizdeki gibi olanlar) kitlelerin bağırarak söylediği sloganlara aldırmaz, tabelalara yazılmış sözlere de bakmaz; onlar için bir anlam ifade etse bu yürüyüşü taa başından onlar sahiplenirdi. Birkaç bilinçli genç vardır kitlenin içinde gerçekten ne istediğini bilen; gerisi heyecana gelip kaptırmıştır kendini yürüyen selin akışına. Karşısında asker, polis gördüğünde; silah sesi duyduğunda kaçmayanlar işte o bilinçli gençler, gerçek mücadeleciler. Çünkü gerçekten inanmışlardır davalarına. "Gerçek devrimci, yolunu hiç sapıtmadan bitirendir. Bir devrimci ölmeden, yani son sözünü söyleyip de kavgadan çekilmeden yargıya varılmaz." (s. 290) Kitap Kenan ve Günsel arasındaki yasak aşk etrafında şekilleniyor. Dönem Adnan Menderesli Demokrat Parti (Demir Kırat, Temıgrat) dönemi. Kenan, Nermin'le mutsuz bir evlilik sürdürmekte, bu evlilikten bir çocuğu da bulunmaktadır. Bir gün tesadüfen oturulan bir içki sofrasında Günsel ile tanışır ve hayatı, fikirleri karmakarışık olur. Günsel'e ilk anda aşık olmuştur [gerçi Kenan Günsel'e değil cinsel tutkulara aşıktır] ve aslında bu aşk karşılıksız da değildir. Kenan'ın arkadaşı Rasim ve karısı Nermin hükümetten yanadır. Günsel ise devrimcidir; ezilir, dövülür, dayak yer. Kenan, Günsel'e yakın olabilmek adına emekçilerin yanında bulunur fakat zihni bu davaya çok da inanmamaktadır; arada kalmıştır. Doğu ile Batı arasında kalmış aydınlarımız gibidir. Ne emekçi ne burjuva. Onun kimliğinde "küçük burjuva" yazmaktadır, sıyrılamaz bundan. Başı ne zaman sıkışsa Rasim'den yardım alır. Hatta Rasim'in metres ilişkisi için kullandığı garsoniyerini de kendisinin Günsel'e olan bedensel tutkuları için kullanır. (Burada Günsel de tutkuları ve fikirleri arasında kalıyor; bu garsoniyeri kullanması nedeniyle devrimciliğinden ödün vermekte, kızmadım değil.) Kitapta olayların zirveye tırmandığı yürüyüş Adnan Menderes hükümetinin anayasaya karşı kararlar alması nedeniyle gerçekleşiyor. Polis ve asker şiddeti de bu ayaklanmalar sırasında ve sonrasında bize yansıtılıyor. İşçi sınıfın hakları üzerine yapılan tartışmalar, halkın uyanması üzerine okunan şiirler, küçük öğrenci toplantıları: "Eziliyoruz" diyen neslin ortaya çıkışı. Tefeci-bezirgan, finans-kapital sınıfın oluşması, polis devletinin güç kazanması, anayasanın çiğnenerek tahkikat komisyonunun kurulması: Diktanın yükselişi. Baba, Günsel, Hasan, Sermet, Şevket... Her ne kadar işçinin, emekçinin hakkı üzerine konuşmalar kavgalar yapsalar da işçi sınıfı uykudadır. Gerçi bizde böyledir bu, neden bilinmez ama hakkı savunulan, "egemen güç" tarafından ezilen vatandaş hakkını savunanın karşısında yer alır; "hak"tan değil "güç"ten yana olur. Düşünüyorum neden tüm dünyada vatandaşı koruması gereken polisle vatandaş çatışır? İktidarlar neden ülke vatandaşının gelişmesi için değil de kendi ideolojilerinin ve koltuklarının güçlenmesi için çalışır? Talepleri dinlemek, herkes için daha yaşanılabilir dünya yaratmak neden daha da ütopik bir hal alır gün geçtikçe? Coplar, biber gazları, göz yaşartıcı gazlar da "insanlığın ölümü" değil midir? Neden sessizce akan büyük bir güç olmak yerine gürültülü, kimsenin dinlemeyeceği sloganlara başvurulur? Ve neden her gelen iktidar daha önce savunduğu bu öğrencilerin karşısında yer alır gücü eline alınca? Demek ki samimi değiliz, samimi olunamıyor siyasette. Kitapta tüm çabalarına rağmen evliliğini kurtaramayan Nermin ile hiç suçu olmayan kızı Zeynep'in yaşadıkları; Günsel ve arkadaşlarının hemen hiç dinlenilmeden (dinleseler bile şiddet şiddettir) şiddete maruz bırakılmaları, Günsel'in yeğeni Turgut'un sahipsizliği en çok hüzün yaratan kısımlardı. Yazarın zaman zaman yöresel dili kullanması, bilinç akışı ve iç monologları metne yerleştirmesi gayet ustacaydı. Vedat Türkali'yle böyle bir eser sayesinde tanışmış olmak da benim için güzel bir şans oldu. Bu şansı elde etmemi sağlayan Günsel aşığı Büşra B. 'ya çok teşekkür ediyorum :) Daha doyurucu ve etkili incelemeler okumanız için: #104927199 #100425779 Keyifli okumalar!
Bir Gün Tek Başına
OKUYACAKLARIMA EKLE
6
80
Yorgun demokrat
Bir Gün Tek Başına'yı inceledi.
752 syf.
·
Beğendi
·
10/10 puan
İncelemem Günsel'e Armağan Olsun (SPOİLER)
Bu kitaba 10 verdiysem 11 olmadığı içindir. Neresinden başlasam bilemiyorum Altan. Sıkışmışlık bu kadar güzel anlatılamazdı. Bir çok güzel kitap okudum ama ilk kez kendimi kitapta izledim. Karakterlerin hepsi bir şeyler arasında sıkışmış. Kenan, yaşının geçiyor olmasının verdiği telaşla hareket ederken aile sorumlulukları ile Günsel arasında kalmış. Yalnızca onlar arasında değil halka güvenmekle halktan umudunu kesmek arasında almış. Günsel topluma duyarlı yapısı ile gençlik arzularının bencilliği arasında kalmış. Nermin zaten mıymıntı. Bir şey arasında kalabilecek, sıkışabilecek iradesi yok. Ya Türkiye? Türkiye'deki insanlar bir şeyler arasında sıkışıp kalmamış mı? Demokrat Parti'nin baskıcı otoriter yönetimiyle CHP'nin umut vaat etmeyen muhalefeti arasındalar. Türkiye sosyalist solu da sıkışmış. Demokrat Parti'den kurtulmak istiyorlar ama CHP döneminde yaşadıklarını da unutamıyorlar. Onlarla bir olsalar dert, ayrı düşseler başka dert. Toplantılarda dahi bu sıkışmışlık hissi üzerinden tartışmalar dönüyor. Kenan'a tekrar gelmek istiyorum çünkü çok iyi anlıyorum. Ben bile anlıyorum da Nermin anlamıyor: Seni sevmek başka bir şey Nermin, Uğruna dövüşmek başka. Nermin'in anlamadığı konu bu. Salt sevgi, romantizm, onaylamak... Bunlar değil Kenan'ın aradığı. Kenan, kendince devrimci yapısına uygun karakterde birisini istiyor. Kendisiyle yeri gelince tartışacak, güçlü duracak, sesi çıkacak birisi...Nermin'e görece yakınlaştığı anlar da hep Nermin'in ''hayır'' demeyi bildiği zamanlar değil mi? Gelelim Nermin'e... İnadına yapsa bu kadar denk gelmez. Sen git tam da adamın kafası karışıkken Vatan Cephesi'ne imza at, ''ilişkimize büyü yapanlar var, nazar değdi'' gibi Necati Şaşmaz'dan hallice cümleler kur. Günsel gibi enerjini topluma harcamak varken o enerjiyi kendi evinin içine hapset. Yine de sonunda biraz içim cız etti sana. Ve Günsel...Sen varken saraylar saltanatlar çöker, kan susar bir gün zulüm biter. Menekşeler de açılır üstümüzde leylaklar da güler. Bugünlerden geriye bir yarına gidenler kalır bir de Günsel gibi direnenler... Salt bir psikolojik roman değil bu kitap. Yakın döneme de ışık tutuyor. 1960 Darbesi'ne giden dönemi anlatıyor. Darbe kötü de sivil darbe iyi mi? Askeri arkaya alarak halk iradesine karşı koymak kötü de devlet olanaklarını arkaya alarak muhalifleri sindirmek demokrasi mi? Bunun demokrasi, insanlık olmadığını bilenler anlatılıyor. Turan Emeksiz'in katledilmesine değiniliyor. O katledilirken oh olsun diyenlerin partisinde ''Demokrat'' ifadesinin olmasının gülünçlüğü yazılıyor. Nitekim Kenan'ın kaderi de Demokrat Parti gibi, Menderes'in sonu gibi ilerliyor kitap boyunca. Adım adım kaçınılmaza gidiyor. Bir Mayıs akşamında, 1960 yılında... Okusam ağır mıdır, çok sayfa var diye düşünen varsa tereddüt etmesin. Küçük burjuva kaygılarınızdan kurtulup alınız :) İyi okumalar.
Bir Gün Tek Başına
OKUYACAKLARIMA EKLE
6
101