Bir Sürgünün Anıları

·
Okunma
·
Beğeni
·
4.063
Gösterim
Adı:
Bir Sürgünün Anıları
Baskı tarihi:
Nisan 2016
Sayfa sayısı:
198
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789759038342
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Nesin Yayınevi
Baskılar:
Bir Sürgünün Anıları
Bir Sürgünün Anıları
Bir Sürgünün Anıları
Bir Sürgünün Hatıraları
Bir Sürgünün Anıları
Biz geçiyoruz.
- Geliyor, geliyor!.. diye sesler duyuldu. Artık kim geliyor, kimi bekliyorlar bilemem... Tam Halkevi önüne gelince bir alkış da bize tuttular. Biz, alkışın da verdiği kuvvet ve coşkuyla, ortada ben, sağımda solumda iki candarma, uygun adımla boydan boya asfaltı geçtik, köprü başına geldik... Kalçadan adım çıkarmaktan yorulmuşum. Sıkıntıdan mı, coşkunluktan mı, sırtımdan kuyruk sokumuma doğru terlerin sızdığını duyumsadım.
Candarmalardan biri,
- İyi geçtik... dedi.
Öbürü:
- İyi geçtik... diye tekrarladı.
Sonradan, o gün Bursa'da, Halkevlerinin kuruluşunun bilmem kaçıncı yılının kutlandığını öğrendim. Bursalılar toplanmışlar, Ankara'dan gelecek büyük birini bekliyorlarmış, gelmemiş. İsterse gelsin. Ankara'dan o gelmediyse, Istanbul'dan ben geldim.
Bursa'ya girişim, pek anlı şanlı oldu doğrusu.

"Beklenen adam" adlı bölümden
223 syf.
·Beğendi·10/10
"Anadolu'yu otomobille, yaya, tirenle, uçakla gezenler çok olmuştur. Ama benim gibi gezen var mı bilmem ki...
Ben Anadolu'yu ellerimde kelepçe, süngülü ve tüfekli candarmalarla dolaştım bir uçtan bir uca..."

- Aziz Nesin -


ÖNCESİ : SİPER ET KENDİNİ DE DURSUN BU HAYASIZCA AKIN

Yıl 1948.. "malum hükümet" iktidarda.. ve Türkiye'yi küçük "amerika" (daha da küçük yazmak isterdim ama malum font izin vermiyor) yapacağız sloganları yeri göğü inletiyorken ,zamanın cumhuriyet gazetesinde şu başlıkla bir haber yer alır:
AMERİKA'NIN SINIRLARI TÜRKİYE' DEN GEÇER (??!?!?!?!?!!!)

SABAHATTİN ALİ ve AZİZ NESİN o sıralarda beraber kapanan Marko Paşa adlı derginin ismini değiştirmiş ve MALUM PAŞA 'ya çevirmişlerdir..gene basının ve muhalif yazar çizerlerin üstünde muazzam bir baskı vardır..bu habere katlanamaz AZİZ NESİN ve hemen söz konusu habere karşı bir karşıt bildiri hazırlar NEREYE GİDİYORUZ başlığıyla.. uzun müddettir cıkardıkları Marko Paşa isimli dergi dolayısıyla o zaman kendini "ileri demokrasi" bekçisi olarak adlandıran hükümetin eline böylece kendisini mahkum ettirecek bahaneyi vermiş olur..matbaası basılır..hemen gözaltına alınır daha sonra serbest bırakılır.. bitmemiştir zulüm..söz konusu bildiriyle halkı kin ve nefrete (?!?!) teşvik ettiği gerekçesiyle derhal hakkında dava açılır ve bildiriyi 2 kişinin okuduğu yönünde şahitler gösterilerek hakkında tam 22 -yazıyla yirmi iki - sene hapsi istenir..hemde daha sonraki dönemlerde anti-demokratik bulunurak kaldırılacak olan 161. madde istemi ile...suçu çok büyüktür Aziz Nesin 'in.. emperyalizme DUR! demiştir.. birde gene trajikomik bir ayrıntı: davaya bakan askeri savcı da bir dönem okul arkadaşıdır kendisinin.. olaylara geri dönersek düzmece bir tezgahla şahitlikleri alınan söz konusu 2 kişi sonradan şahitlikten vazgeçerde büyük usta sürgünle yırtar..

SONRASI : Bursa ilinde bir ÖTEKİ "ADAM"

Sonrasında bahse konu olanlar bu kitabın konusudur.. yokluğu, parasızlığı ,açlığı, iki küçük çocuğuyla bir başına bıraktığı karısını , halkın kendisine karşı takındığı tutumu hep karşısına alır, olanlara göğüs gerer Bursa' da da..bu kitabı okumaya her yürek dayanmaz.. açlığı ve parasızlığı da komik bir dille anlatır kitabında .. sizi de hem ağlatır hem güldürür..

"ipeklisi var giyemezsin
şeftalisi var yiyemezsin
cepte para nanay
dön şinanay şinanay"

hacmen çok hafif ama içerdiği anlam bakımından KURŞUN gibi ağır bir kitaptır..ben bu kitabı 9 yaşımda kütüphanemizde kapağına bakıp gülümseyerek almıştım elime.. ilk basımıydı..2 jandarma erinin arasında minicik bir adam.elleri kelepçeli ..askeri adımlarla yürüyorlar..(merak edenler için o anlarında hikayesi var kitabın girişinde) kısacası hem gülüp hem ağlamak istiyorum diyenler için MUADİLİ OLMAYAN BİR ESERDİR bu kitap..elimden gelseydi tüm VİCDANSIZLARA KILIÇ ZORUYLA OKUTURDUM..kritiği sonlandırırken kendisini bu yazdıklarımla beraber bir kez daha saygı ile anıyorum..senin gibiler olmasaydı n'olurdu halimiz? huzur içinde yat MEHMET NUSRET NESİN...
223 syf.
·Beğendi·10/10
"Bizim kalemimizin yönünü, hayatımız çizmiştir ; ondan böyle acı, keskin, buruk, gözyaşlı ; hatta gülmecemiz bile..." Aziz Nesin'in Anıları(S.239)

Sürgünün anıları, birkaç aydır kah Ulucami yakınından geçerken(bkz.Hafız Aziz anısı) göz kırpıyor, kah gecenin bir saatinde dar sokaklarda sessizce yürürken " Hülasa bu koskoca Bursa şehrinde Aziz yapayalnızdır." sözü zihnimde şimşekler yıldırımlar olup çakıyor, kah Aziz Nesin'in o battaniyeyi satamadan geri döndüğü gündeki buz gibi soğuk, ta o zamandan şu havaların ısındığı Nisan günlerine gelerek ciğerlerime işleyip bana yine yazmayı hatırlatıyor. Öyleyse vakit gelmiştir.
Bu incelemeyi Aziz Babayı en az benim kadar seven yüce işsiz Tuco Herrera'ya ithaf ediyorum. Rakın ve 'perensipli' leblebin, mezen bol olsun mirim.

Mizahın en çok beslendiği meseleler çarpıklıklar, trajediler, ciddiye alınmamışlıklardır. Şimdilerde televizyonda izlediğimiz salt güldürü içeren absürd hareketlerin hiçbirinin 'mizah' ile yakından uzaktan alakasının olmaması da bu derin kaynaklardan beslenmiyor oluşundandır.(Çghb istisna tutulabilir).
Mizah büyük kitlelere ulaşmanın en iyi yollarından biridir, ama bu kitleye ulaşıldığında onlara olan gönül borcu vardır her zaman, yalnız büyük yazarlar/komedyenlerin derinden hissettiği. Yıllardır uyuyanları davulla zurnayla uyandırır mizah, siyasi kokuşmuşlukların, yalanın, iki yüzlülüğün yakasını asırlardır bırakmaz. Ve şüpheniz olmasın bu ülkede mizah hakettiği yeri kesinlikle Aziz Nesin ile bulmuştur. Sabahattin Ali ile çıkardığı Markopaşa başta olmak üzere onca mecmua neden kapatılmıştır? Kitleler tatlı tatlı uyutulmalı ki yönetmek pek kolay olsun. Uyandıranlara da gözdağı vermeli ki mizahın dili fazla uzamasın.
'Gerçek' mizahın bizi olduğu kadar koyun güdücüleri de rahatsız eden, kendimizi sorgulamaya iten, görmek istemediklerimizi gözümüze sokan bir doğası var. Hele ki kara mizah, baştacıdır.

Mehmet Nusret Nesin. Ya da bilindik adıyla Aziz Nesin, ben ona BABA hitabını uygun görüyorum. Bunu neden diyorum? Bizim kültürümüzde BABA bütün güçlüklere karşın hep dimdik durabilendir, atadır, teselli verendir. Acılara gülüp geçebilmesi, yeri geldiğinde olmayacak parayla bilmekaçkişilik ailesini açıkta bırakmaması beklenir.
Müjdat Gezen son röportajlarının birinde "Dilimi kesseler işaret dili öğrenir yine eleştirimi yapar, söyleyeceğimi söylerim" demiştir, işte benim gözümde bu ülkede doğmuş en büyük aydın sıfatını hak eden Aziz Nesin bunu sonuna dek yapmaya cesaret eden boyu küçük, yüreği dağlar kadar büyük TEK adamdır.
Tarih boyunca kralların/padişahların sarayında kimsenin söyleyemediği şeyleri soytarılar söylemiştir. Aziz Nesin bir soytarı değildi elbette; taşa tutulması da, asıl soytarının kendisi değil de ülkenin başındakiler olduğundandır.

Gençken insanın kanı kaynıyor, dünyayı değiştirebileceğine, kararlılıkla yürüdüğünde bütün dünyanın ona yardım edeceğine inanıyor. Ama hayat engeller, patikalar, köprüden önceki son çıkışlarla dolu. Sonra bir göz açıp kapayıncaya kadar yaş 30 ve artık iş güç-aile derken bir gün aklına geliyor; Yahu ben ülkeyi değiştirecektim? Ondan külliyen umudu kesiyor tabi, sorumluluklarla çoktan zincirlenmiş olduğu yere. Sonra kendimi değiştireyim diyor en azından, onu da yapamıyor. Kökleşmiş artık alışkanlıklar. Farklı arayışlara giriyor bir süre sonra, hayatın insana sunamadıklarını sunan edebiyatın dergahına, sanatın yakıcı rüzgarına, belki de bir rakı masasına koyuyor yaşanmışlıklarını, şöyle bir içsorgu yapıyor. İşte bu kitapta bol bol içsorgu var. Yaşanmışlık kokan, hani 'o anlattığından çok daha fazlasını anlatan', seçme anılarla dolu kitaplardan biri bu. Anı türünde Mina Urgan'dan daha dinazor olduğunu söyleyebileceğim tek isim. Her sayfasında trajedi, her cümlesinde ipince işlenmiş Aziz Nesin mizahı var. Var da var ey okur!

Bu ülke asırlardır dolandırıcıların ülkesi. Bu sesini çıkaramadığı meselelere o kadar canı sıkılıyor ki milletin, senelerdir birbirimizi yiyoruz. Birkaç tane namuslu adam kaldıysa onlar da ekmek parası için maskara olmak zorunda kalıyor eninde sonunda. Bu kitapta Aziz Nesin'in herkesin gülerek yaşadığı, "kimsenin umutlarından sürgün edilmediği bir dünya" özleminin izlerini de okuyacaksınız.

Umutsuzluğa, karamsarlığa zihnimde yer açmak istemiyorum. Sonra Aziz Nesin başta olmak üzere bilumum değerli insanın diri diri yakılmaya çalışıldığı Sivas-madımak olayları zihnime üşüşüyor, Aselsanda öldürülen dahi mühendisleri düşünüyorum. Sırf global ölçekte düşündü, yanlışı parmakla gösterdi diye parmaklıklar ardına tıkılan gazeteciler, on yılda nasıl yandaş medyanın tüm haber kaynaklarını ele geçirdiği? gibi meseleler geliyor aklıma, biraz buhrana kapılıyorum.
Umutla ahmaklık arasında ince bir çizgi var dostlar. Şöyle bir bakıyorum, çocuklarımız çok güzel. Hepsi pırıl pırıl zeki, yetenekli çocuklar. Peki ne oluyor da bunlar bir elden çıkmışçasına yavaş yavaş kişiliksizleştiriliyor, yok ediliyor?
Aziz Nesin iyimser bir rakamla bu ülkenin yüzde altmışı aptaldır demişti o zamanın medyasında sansasyon yaratan bir tabirle. Bir ülke nasıl yok ediliyor? Sormak istediğim asıl soruyu anladınız sanırım: GÜZEL ÜLKEMİN İNSANI NASIL AHMAKLAŞTIRILIYOR?
Kendi ülkemde de bilim yapılmasını isterdim, dünyayı değiştiren edebiyat şaheserleri bu ülkenin yaşanmışlığına doysun isterdim. Zamanında Türkiye'den af buyurun 'bir halt olmayacağını' anlayınca Amerikaya yerleşen Aziz Sancar'ın aldığı Nobel'in bizim için hiç anlamı yok, istediğimiz kadar sonradan sahip çıkma taklidi yapalım. Aynı şekilde yurtdışına bilim yapmaya giden sayısı yüzleri binleri belki on binleri aşan değerli insanlar neden kaçıyor/kaçmak zorunda bırakılıyor ülkemden?
Böyle düşününce öldürülen mühendisler, önü kesilen gazeteciler, papaz eriğini imam eriğine çeviren ödüllere boğulan projeler anlam kazanıyor.
Bu ülke hiçbir zaman demokrasi ülkesi olmadı ne yazık, şuanki siyasi figüranları da az çok biliyoruz, burada söylemeyeceğim, Silivri nisanda da epiy soğuk diyorlar.
Bir zamanlar Aziz Baba sobayı yaktırmak için derme çatma otele verecek bir lirası olmadığından sokaklarda Bursanın soğuğunu iliklerine dek hissetmişti. Kitabı okurken siz de üşüyeceksiniz,ben düşündükçe bir titreme geliyor, ılık bahar gününde İÇİM üşüyor. Birkaç gün kör aç gezdikten sonra mecburiyetten iki altın dişini söktürüp onla geçinmeye çalışan bir adamdan bahsediyoruz burada! Var mı ötesi? YOK!

Peki Aziz Nesin neden hapis ve de sürgüne gönderilmiştir? Değinmeden olmaz. Bir alıntı yapayım;
"Yıl 1948... CHP iktidardadır.
Sabahattin Ali ve Aziz Nesin, Markopaşa adlı bir siyasi mizah dergisi çıkarmaktadırlar.
Aziz Nesin, Amerikan emperyalizmine karşı ‘Nereye Gidiyoruz’ adlı bir broşür hazırlar. Broşürün hazırlandığı öğrenilir; polis matbaayı basar; 11 bin broşüre el konulur.Aziz Nesin gözaltına alınır.
Oysa broşürün sadece ön yüzü basılabilmiş arka yüzü daha tamamlanamamıştır bile.
Aziz Nesin’i bizzat emniyet müdürü Ahmet Demir sorgular. Kara mizah olan sorgu şöyle gelişir:
‘’-Niçin yazdın bu broşürü?
-Cumhuriyet gazetesinde “AMERİKA'NIN HUDUTLARI TÜRKİYE’DEN GEÇER” diye büyük bir haber başlığı vardı birinci sayfasında. Bu başlık ve haber bir Türk yazarı olarak milli haysiyetime dokundu. Onun için yazdım.
-Peki, tartışalım bunu seninle, açıkla düşünceni.
-Nasıl tartışabiliriz, eşit şartlar altında değiliz ki… beni sanık olarak buraya getirmişler. Karşımda tanımadığım birçok insan. Kalın duvarlı emniyet müdürlüğünde, tabancalı insanlar arasındayım…
- Yani Rus köpeği mi olalım?
-Önce köpek olmayalım. Köpek olduktan sonra ha Amerikan köpeği ha Rus köpeği… hangisi iyi beslerse onun köpeği olunur.
-Götürün bunu!’’
Aziz Nesin’i götürürler. 24 yıl ceza istenir! 10 ay hapse ve Bursa’ya sürgüne çevrilir ceza. İşte bu kitapta geçmek bilmeyen 4 ay 10 günlük bu sürgünü okuruz. Sırf Amerikan "yardımını" (Amerika BİN söğüşlemeyeceği yere BİR basar mı hiç, tarihte görülmüş mü ey dostlar?) eleştirdiği için mahkum edilir. Eskiden hapis cezasına ilaveten bir de sürgün cezası var imiş. Bilhassa siyasi meselelerden hüküm giyenlerde. Ha unutmadan söyleyelim, peki Sabahattin Ali'ye ne oldu? Bilenleriniz vardır. Kendisi ölümün kol gezdiğini görünce Bulgaristan sınırından kaçmaya çalıştı. Ona rehberlik ettiğini sandığı 'üstlerden emir almış' bir milliyetçi tarafından kafasına sopayla vura, vura, vura öldürüldü. Muhtemelen yine kitap okuyordur o sırada. Ne hazin son. Kitaptaki ilk komiserin memura dediği gibi: "İyi ki fazla okumamışım, yoksa benim de başım belaya girerdi..." ???

Rusların Gogol'a sahip çıktığı kadar biz Aziz Nesin'e sahip çıksaydık şimdi dünya yerinden oynardı. Gogol'la kıyaslarım elbet. Hiciv mi? En taşlısından. Bürokratik sistem eleştirisi mi? En gaddarından. Mizah mı? En trajikomik en yüksek dozlusundan.
Bir sürgünün anıları Aziz Nesin külliyatındaki en eşsiz kitaptır zannımca. Hani diğerleri daha az mükemmel olduğundan değil. Başka hangi kitap bir insanı hem ağlatır hem güldürür, hem çarpar hem süpürür? Muadili yoktur gözümde. Hafız Aziz anısını hepiniz bilirsiniz, Kerim Sadi'yi kitabı okuyanlar bilir, ama 4 ay 10 güne kaç yaşanmışlık sığar, işte onu yalnız tahmin edebiliriz.

İncelemeyi çok yormadan, onun şiiriyle son vermeli.
"ölüme değil,
sonsuzluğa gidiyorum
orada dinleneceğim gönlümce
yaşarken hiç mi hiç dinlenemediğim
kalemim yine elimde
kağıtlarım da önümde
son uykusunda düşecek başım
sağlığımda hiç eğmediğim"

Sen ki yaşadığın müddet hiçbir tirana boyun eğmedin, dinlenmeyi en çok da sen hakettin yüreği büyük adam! Sana borcumu biraz da olsa ödemenin rahatlığıyla, huzur içinde yat.
223 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Sürgün, yalnızlığın en koyu demi. Alnına yapıştıkça, izi her gün biraz daha belirginleşen.
İnsanların korkuyla senden uzaklaştıkları..
Açlık, soğuk ve kimsesizlik son sürat sana doğru koşarken, hakkın hukukun fersah fersah kaçtığı..
Belki de göğüs kafesinde taşıdığın bir zafer nişanıdır.

İNANDIM demektir önce. Sonra SUSMADIM demektir. Sonra DİRENDİM, sonra ANLATTIM..

Tehlikeli adamım aslında, demektir. Hırsız değilim, namussuz değilim, katil değilim. Hatta o, bir ölüp bin dirilenlerdenim. Sert bir kaya gibiyim, kum tanesi değilim. Ruhum bedenimin en çok üşüyen yanı. Düşünenim. Kİ, EN BÜYÜK SUÇ BU DEĞİL MİDİR ASLINDA?

Sürgün, acıyı bal eyleyendir.
Bir bardak çay, sadece bir bardak çay değildir bazen. Hiçbirimiz acıktığımızda aklımıza, birkaç leblebi olsaydı bari, demek gelmez.
Okumaya tahammül edemediğimiz satırları, birilerinin yüz misliyle, bin misliyle yaşadığını bilmek, öyle enteresan, öyle can yakan, öyle suçlu hissettiren bir duygu ki..

Bir battaniye de sadece bir battaniye değildir bazen. Ya da bir şehir, gezip görmek için gittiğimiz, sokaklarında fotoğraf çekip hediyelik eşya satın aldığımız şehir değildir.

Bir hayat.. Kırık dökük, ürkek, yalnız.. Yapayalnız yıllar.. Bizim yaşadığımız hayata göre çok daha fazlasıdır bazen..

AZİZ NESİN..
Bir insan güldürürken nasıl bu kadar acıtabilir, öğretiyor bir kez daha. Aslında okudukça, tanıdıkça öğrenecek daha ne çok şey varmış diye düşündürüyor.

Bursa 'nın soğuğunda söktürüp sattığı altın dişlerinin, geride bıraktığı sızıyı hissetmemek elde değil. Ve ben eminim ki, yazdıkları, yaşadıklarının çok az bir kısmı. Her şeye ama her şeye rağmen içinde vicdan barındıran gönlünün izini her satırda görmek mümkün. Merhamet, öyle her insana verilen bir güzellik değil maalesef..

Peki ne için?
Neden bu yalnız bırakılış?
Neyin cezası bu yaşananlar?

"Siz de gülesiniz diye yazdım.. "diyor önsözünde. Eminim ki biliyor, gülerken nasıl da içimizin acıyacağını.

" Evvela köpek olmayalım! "diye düşündüğü için.
İnsanların gözlerini açmaya çalıştığı için.
Farkında olduğu ve susmadığı için.
Haksızlığa, yanlışa baş kaldırdığı için.
İçinde koskoca bir yürek taşıdığı için mesela.
Yüreğinde sınırsız ümit barındırdığı için.

Bu kitabın yeri çok ayrı oldu bende. Onu ve hissettirdiklerini gönlümün en suskun yerine sakladım.

Çünkü bazı şeyler yaşanırken ya da bazı insanları dinlerken susmak lazım.
Çünkü ben sürgünü gözbebeklerinden tanırım. Benzer hikayeleri çook dinledim babamdan. Önce ücra bir köy okuluna sürgün, sonra cezaevinde geçen yıllar, sonra görevinden alınıp uzun seneler boyunca öğrencilerinden uzak kalması..

Ve yıllar yıllar sonra
İade - i itibar.
Göreve dönme. Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya 'nın sanık olduğu davada müdahillik talebinin kabul edilişi..

Bütün bunlar çalınan yıllar ve yaşanan yürek almaz acılar, fiziksel ve ruhsal işkence sonrasında basit bir "Pardon!!" hükmünde.

Silmiyor.. Ne yaraları, ne yaşananları ne de yaşanamayanları.

Bir sürgünü gözbebeklerinden tanırım ben.
Anlatır ;
"Görevden alınalı birkaç yıl olmuştu. Dilekçe yazıyorum, öyle kazanıyorum üç beş kuruş. Bir gün kendime ziyafet vereyim dedim. Uzun zaman sonra ilk kez lokantaya gittim. Menü belli, kuru fasulye pilav. Yanında sınırsız ekmek verdiler diye bir mutlu oluyorum ki.. Yiyorum da yiyorum, yiyorum da yiyorum.. Bir ekmek yemişim neredeyse.. "

Dinliyorum sessizce. Gözlerim doluyor.
Sonra ben.. Ne zaman ekmek yesem.. Boğazıma takılıyor işte..

Tarihin tozlu sayfaları arasında, insanlığın utanması, yerin dibine geçmesi gereken zamanlar bunlar.

Bu kitap herkesi acıtmıştır, orası kesin.
" Ama benim şu ciğer komple gitti!.."


Aziz Nesin 'in tanınması ve anlaşılması için çırpınıp duran Tuco Herrera , bu inceleme, öncelikle senin için..

Keyifli okumalar.. :)
223 syf.
·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
Yaz Elif...
Lucifer'in ( Tuco Herrera ) gazabından yaradana sığınarak sitenin Aziz Nesin temsilcisinin sponsorluğunda sahip olduğum şu kısa ama ülke tarihini anlamak için bir o kadar da yeterli kitap ile ilgili bir şeyler söylemezsem çatlayacağım.

Aziz Nesin, kitabın ilk baskısındaki önsözünde 'başımdan geçenleri yazıyorum, şimdi baktığımda onlara gülüyorum siz de gülün diye yazdım' diyor. Bu basımdan 37 yıl sonra yeni önsözde diyor niye gülüyoruz ya, ben şu an çok kızıyorum. Şayet ilk baskıdan okumuş olsaydım kitabı bitirdiğimde derdim bu adam bu kitabı gördüğünde, yaşadıklarını hatırladığında nasıl güler. Deli oldum sinirden, sıkıntıdan.

Aziz Nesin 'i televizyonlardan haberlerden öğrenmek ve bir iki meşhur cümlesini okuyarak tanımak aslında ülkenin tam da işaret edilen okuma istatistiğini kanıtlar nitelikte değil mi?
Okuyun lan, kafanız acımaz.

Şu kitap yalnız dört aylık sürgün süresini anlatıyor. Ama dört ayda bir insanı nasıl ölmekten beter edebilecek bir devlet yapılanması olduğunu da gözler önüne seriyor. Zamanında Osmanlı'da sürgün gönderilirken aileye ve sürgün gidene ufak da olsa 'ölmemesi adına' bazı yardımlar yapılırmış. Gel gör ki sağolsun dönemin iktidarları çekip vursaymış daha az onur kırıcı hareket ederim diye düşünmüş olacak Yaşar Kemal'in "Zilli Kurt' hikayesi kahramanı gibi nereye gitse bu çok 'tehlikeli azılı suçlular ', onları mahvetmekle and içmiş gibi davranmış anında zillerinden yakalamış. Cebinde beş kurusu parası yok, küçücük çocukları var, ailesi perişan, karısı da anladığım kadarıyla kıl o dönem, soğuktan açlıktan kırılıyor, hatta eli donduğu ve hareket ettirmekte zorlandığı için yazısının bozuk olmasından ötürü özür dileyecek kadar yüce bir adam bu Aziz Nesin. Sırf saygı duyduğu için sırtına binen kerim sadiye de (özel bir küfürü hakediyor ya neyse), yemeğine ortak olan aşırı meraklılardan da kendisine hayran olduğunu ama hiç görüşmemiş olduklarını özellikle tembihleyen sözde yazar müstakbel devlet büyüğüne de, selam vermeyen okul arkadaşlarına da ve listeler dolusu cahiline kadar neler var neler.

Kitabın yine en çok içimi acıtan kısımlarından biri dönemin dergisi Markopaşa 'yı birlikte çıkardıkları Sabahattin Ali'nin adının geçtiği yerler. Bir mektupta Sabahattin Ali'nin mahkeme mahkeme süründükten sonra ortalarda olmadığı, dergiye ait bazı paraları alıp gittiği hatta mektubu yazanın boynu altında kalsın onun diyerek kendilerini unuttuğunu düşündükleri dönemde aslında Sabahattin Ali'nin ölmüş olması...

Bu arada yaklaşık bir sene cezaevinde kalmasına ve 4 ay sürgün yemesine neden olan suç neymiş biliyor musunuz?
'Nereye Gidiyoruz?' başlığı ile yazdığı bir broşür. Peki bu çok tehlikeli broşürde ne ola ki? Offf çok korkunç ve bir o kadar da sakıncalı. Diyor ki ülke Amerika'dan yardım alıyor ama dikkat edelim amerika bizi sömürmesin yardım adı altında bizi soymasın. İnanın yazının tam metni bunu içeriyor. Ve bu yazı ile milli menfaatlere aykırı yayın yapmaktan tutuklanıyor. Şu anki muhteşem demokrasimize o kadar aykırı ama zamanında oluyormuş işte.

En en can alıcı yerlerden biri de gazetecilere sesleniş. Allahım Aziz Nesin bu yazıyı geçen hafta yazmış olmalı, yoksa bu ülkenin... :)
"Eğer bu alışverişin hakiki sebeplerini ,ülkemizde bitek gazete, bitek gazeteci medeni bir cesaretle yazmış olsaydı, o zaman bu işi ciddi olarak ele almak lüzumunu duymazdım, bana yine işin alayı kalırdı.
Bu memlekette, beyinleri cüzdanlarında olmayan tek bir gazeteci yok mu? Bu memlekette, hakikatleri gördükleri ve konuştukları halde, bunları yazabilecek ve halka duyurabilecek cesur adam kalmadı mı? Onsekizmilyonun kurtuluşu uğruna pis canını düşünmeyen insan yok mu? "
Cevap veriyorum Azizciğim; olmaz mı, ayıpsın...
Bizde gazetecilik öyle ilerledi ki, nasıl güzel ses ediyorlar, boğazda yalıda oturanından cumhurum isterse kendimi ona sunarım diyenine ultra gazetecilik var bu memlekette, behey yaa. Haaa bunların yanında başka ses çıkaran gazeteci yok mu? Var elbet hem de Atam'a sahip çıkan cinsten, hakkında kitap yazıyor, 2500 liraya halka satıyor, nasıl bir hizmet görmen lazım Azizciğim.

Ne diyim...
Ben bu 200 küsur sayfayı bin sayfalık anlatsam kaç yazar. Günlerdir içim içimi yiyor, okuyoruz, öğreniyoruz, değişiyoruz zihnen ya da davranış olarak...
Peki biz neyi değiştiriyoruz, ne için mücadele veriyoruz, hayatta neye dokunuyoruz da güzelleştiriyoruz?
Bu dertleri bilmiyor muyduk? Yani Sabahattin Ali'lerin, Nazım'ların, Ahmed Arif'lerin Aziz Nesin'lerin çektiklerini yeni mi öğrendik? Hayır, değil mi ?
Peki ne yaptık, ne yapıyoruz, ne yapacağız? Daha evindeki töreye karşı gelemiyorken dünyayı nasıl değiştireceksin ey devrimci ?
Yalandan yaşıyoruz işte.
Yalandan konuşuyor yalandan üzülüyor yalandan okuyoruz.
Kendimi boğazın sularına bırakmadan gideyim kendimi yine şiire vurayım diyorum, okuduğum şiirin şairini devlet kurşuna dizmiş, hey allam yaa...
173 syf.
·3 günde
"Sürgün, her nefeste yalnızdır!"

Babannemi 6 yaşında evlatlık vermişler. Babası ölüp de eve yeni babalık gelince, istenmemiş demek ki... Benim pamuğum babannemi, o yaşta evlerine kabul edip büyüten aile öyle güzel bir aileydi ki, biz torunlarına dahi tılsımlı bir değnek gibi dokunuverdiler. Öyle ki, benim ismimin öyküsü ve anlamı da o aileden gelir.
Küçüklüğüm onların yazlıklarında geçti. Ailem arada gidip onlarda kalmama izin verirdi. Onların o sade ve mutlu hayatlarına dahil olurdum. Hatırımda iyice yer etmiştir ki, mütevazı ama bir o kadar da sıcak olan evlerinde minik bir kitaplık vardı. Bir gün kitaplığa bakınırken elim istemsiz bir kitaba gitti. "Şimdiki Çocuklar Harika" 12 yaşımdaydım, tanıştım Aziz Nesin'le... Ardı arkası kesilmedi tabii okumaların. Orda o kadar güzel Aziz Nesin kitapları okudum ki bende şöyle bir hissiyat bıraktı: Aziz Nesin okunmadan geçirilen çocukluk, çocukluk değildir!

Bu güzel aile, babannemin "çok özledim" feryatlarına dayanamaz, arada kendi ailesinin yanına gitmesine izin verirmiş. Yine öyle bir günde, öz annesi ve babalığı babannemi yaşça büyük bir adama satıvermiş. 12 yaşındaymış daha. Benim Aziz Nesin okuduğum yaşta, babannem yüzünü bir kere bile görmediği bir adama kadın oluvermiş.

Bu da, onun kendi öz yuvasından ikinci "sürgün"ü olmuş!

Sürülmek... Yaşayan bilir ne olduğunu zannımca. Ben tasavvur edemiyorum.

Aziz Nesin, hiç de hakketmediği bir sebeple Bursa şehrine sürülmesini mizahi bir dille anlatmış bu kitabında. Ama onun öyle bir tarzı vardır ki; sizi güldürürken, birden öylesine dümdüz ama içten bir cümle yazar ki, gülücüğünüz boğazınızda bir yumru gibi kalıverir. Olayı yağlamaz, ballamaz, dramatikleştirmez. Neyse öylece anlatıverir. Zaten yaşadıkları hep trajikomiktir.

Sen dersin hepi topu bir yıl.... Hapis değil, zindan değil. Ne var ki? Zaten kendisi de kitabında bunu samimice belirtmiştir. Tarihimizde yurdu ve halkı için büyük çileler çekenlerin acıları yanında, benimkinin adı edilmeye bile değmez, demiştir. Ne acılar çektiğini görelim diye de yazmamıştır zaten. O dönemde yapılan adaletsizliği, insanlar üzerinde dayatılan korku imparatorluğunu, açlığı, sefilliği, dönemin insafsızlığını ve pek tabii insansızlığını anlatmak istemiştir. Korkudan, bir sürgüne selam dahi vermeye tenezzül etmeyen insanlar... Ancak dar sokaklarda kimse yokken, küçük bir selam gönderen dostlar... Beş parasız, aç susuz, soğukta titrer halde ne yapacağını bilmeden gezen sürgünün iki kuruş parasına göz koyan 'perensip' sahibi insanlar... Can havliyle ve merakla gönderilen ama cevabı gelmeyen mektuplar... Babası sürgün edildiği için komşu elindeki iki kuru ekmeğe tamah eden evlatlar... Ve dağılmak zorunda kalan bir aile...

Daha yazılacak çok şey var ama ben anlatmayayım. Siz gidip bi'okuyun!
Sen ömrün kısa bir dönemi dersin; sonrası, sancısı çok uzun olur.

"Sürgünden sonra, sürgündekinden daha zor günler yaşadım." (83.syf)

https://youtu.be/WqLi4GzBbSY
198 syf.
·8 günde
Bu incelemeyi değerli Tuco Herrera'ya ithaf ediyorum, Aziz Nesin'in öz evladı olsa, kendisini ancak bu kadar sevebilir, bilenler bilir. :) Bir Aziz Nesin kitabı okumamı istiyordu ve Ankara toplantılarımızın birinde bu kitabı hediye etti sağolsun, onunla tanışma kitabı olarak en iyi seçimin bu olduğunu söyledi. Yazarın çok fazla kitabı var, benim gibi uzun yıllar önce okuyanlar ve haliyle unutanlar için bir bilene sormak iyidir diyor ve artık giriş yapıyorum. Bir bilen için bknz. Tuco. :)

Aziz Nesin, Bursa'ya bir broşürde yazanlar sebep tutularak sürgüne gönderilmiş. Broşürün bir sayfası basılmış arkası basılamadan toplatmışlar. Kanunen suç teşkil edebilecek bir şey bulunmamasına rağmen bir şekilde allem edip kallem edip, ceza almasına sebep olmuşlar. İlk önce 10 ay hapis cezası çekmiş. Sürgünde de 4 ay geçirmiş. Bu süre boyunca hayatına kalıcı darbeler inmiş. Bir insana en büyük darbe ailesinden gelir. Ama bu konuya daha sonra değinmek istiyorum.

Bursa'ya geldiğinde yatacak yer gösterilmeden, elinde bir geliri olmadan, öylece şehrin ortasına bırakılmış ve sabah akşam karakola gelip imza vermesi istenmiş. Karakola ilk gittiğinde de ateş topu misal hiçbir karakol onunla ilgilenmek istememiş. En son orta karar bir otelden yer ayırtmış ve onun yakınındaki karakola imza vermek durumunda kalmış.

Ben Aziz Nesin'i hayat görüşü olarak, birçok noktada uyuşmadığımız için sevgiyle anmıyorum. Ama hak verdiğim, doğru söylemiş dediğim çok tespiti de vardır, inkar edemem. Bu kitap onun görüşleri üzerine değil, sürgündeki anılarını daha mizah içeren bir dille anlattığı bir kitap. Bu yüzden diğer konulara girmeyi yersiz buluyorum. Çünkü diğer konulara girersem, ona üzülmeyi bırakıp daha sert yaklaşabilirim. Ama ben kitapta ona o kadar üzüldüm ki, şu anda ona sert yaklaşmak istemiyorum. Görüşleri farklı da olsa karşımda bir insan var ve uğradığı bir zulüm var.

Kitapta dikkatimi çeken en önemli husus, bir insan bir şehre sürgün gönderilir de nasıl öylece bırakılır? Asgari düzeyde olsun ihtiyaçları nasıl giderilmez? Para yok. Yatacak yer yok. Yıkanacak su yok. Sıcak suya ve temiz çamaşıra hasretsin. Bırak yardım gelmesini, insanlar selam vermekten korkuyor. İş veren yok. Yardım eden yok. Etmeye teşebbüs eden yok. Kıyafetlerin eskiyor, mevsim kış, sırtında incecik gabardin bir pardesü. Karın çocukların başka şehirde. Onlardan haber almak için çırpınıyorsun ama ötelerden iki cümle ya geliyor ya gelmiyor. Bir de senin üzerinden geçinen, bencil mi bencil bir başka sürgün 'arkadaş'ın var. Kerim Sadi adlı bu arkadaş, yanılmıyorsam Nesin'den 15 yaş büyük, marksizmi çok iyi bilen, yanılmıyorsam Komünist Manifesto'yu ilk çevirenlerden biriymiş. Bu yüzden sol kesim tarafından çok saygı gören, ama ben böyle bir marksizm görmedim, anlayışı korkunç derecede bencil bir insan. Hiçbir gidere el atmıyor. Marksizmin temelinde eşitlik vardır, bunun da arkası adalate dayanır. Bu kadar bencil bir insan ise bu tür iyi özellikleri bünyesinde taşıyamaz ve nasıl komünist olur? Bütün giderleri Aziz Nesin, üç kuruş parasını bölüşerek yükleniyor ve utanmadan Aziz Nesin'e ayıp ediyor, üstelik bir kez de değil. Bir gece Aziz Nesin bir arkadaşı vasıtasıyla hamama gidip gelmiş. Bu Kerim Sadi kapıyı açmamış ve sabahında ''Seni evde yatıyor sandım, polistir diye açmadım.'' demiş. Nesin diyor ki sy. 118'te: ''Türkiye'de hiçbir zaman polis, ne arama, ne baskın, ne tutuklama, ne de buna benzer işler için evlere geceleyin gelmez. Sabahı bekler. Yasa da böyledir, töre de, olanlar da... Hoca bunu bilmez mi? Bilir.'' Ben sandım ki Kerim Sadi kalp krizi falan geçirdi. Meğer keyfî açmamış. Yataktan çıkar da üşür diye, ama Aziz isterse dışarda zatürre olsun diye. Bu insan onun vesilesiyle bulunduğu evin kapısını, ona açmıyor düşünebiliyor musunuz? Bu yediği ilk herze de değil. Daha evvel de başka şeyler yapmış ama uzatmayacağım. Ve Aziz Nesin bunun kapıyı açmama yalanına inanıyor. Gözünün içine baka baka bu hain bakışlı insana inanıyor. Ben buna inanmasına İNANAMADIM! O an tutup yakasından dışarı fırlatmalı senin gelmişini geçmişini Bursa ayazı çarpsın demeliydi! Sadece bu kadar mı? Buraya yazılamayacak her türlü kelimeyi kar topu yapıp atmalıydı. Böyle insana iyilik edilmez. Dediğim gibi yaptığı tek şey bu değil. Adam saatli bomba gibi. Nerde ne zarar açacağı belli değil. Üstelik Aziz Nesin de paraya muhtaç. Bu ise sadece sömürücü. Böyle bir insana ne saygı duyulması, bu insanın kendine zarar.

Çektiği yokluğu, açlığı, çaresizliği o kadar net ifade etmiş ki, okuyan hiç kimse yoktur ki içi titremesin. Kar lapa lapa yağıyor, evinden haber yok. Sağdan soldan gelen 10 liralar 20 liralar ile sürgün günlerini geçirmeye çalışıyor. Güç bela otelden çıkıyor, bir arkadaşı vasıtasıyla. Ev tutuluyor. Orada Kerim Sadi denen kötüyle günler geçiriliyor. Kerim Sadi ile ilgili kısımları okurken sinir harbi yaşayacaksınız ama ilk sinir harbi bu olmayacak. Bir de bunu gizli bir örgütün başı zanneden, ilerde de başına hafif bela olacak, 20 yaşında bir zopalık var ki, okurken dudaklarınızı ısıracak onun da gelmişini geçmişini, Aziz Nesin'in kitabıyla kovalamak isteceksiniz. Ama okuyanlar bilir, yemeklere dikkat edin. Hüpletmesin. Yoklukta her lokma altın kadar kıymetli.

İstanbul'a yolladığı mektupları yazarkenki sıkışmışlığı tarif etmek mümkün değil. Arkadaşına diyor ki bir mektupta, ''Yazım kötü, soğuktan kalem tutmakta zorlanıyorum. Burada yazı da yazmak mümkün değil. Çünkü açlık ve soğuk buna engel oluyor.'' Soğuktan ve açlıktan kalem tutamamak...

Ona denk gelenlerden cesaretini öven, yazılarını takip ettiğini söyleyen, ama uzak duran nice insan oldu. Korkunuzu anlıyorum. Lakin bu adamın burada dımdızlak bırakıldığı biliniyor. İş aradığı biliniyor. Mutlaka ilerleyen günlerde yokluktan görünüşü de değişmiştir. Hiç mi bir zarfa üç beş kağıt sıkıştıran olmaz? Hiç mi bir kap yemek veren, yemeği geçtim ekmek veren olmaz? Bir insan ne kadar kötü olursa olsun, bu kadar çaresiz bırakılmamalı. Halk ağzında gavur olsa diye bir tabir var bilirsiniz. Gavur olsa insan arkasını dönmez. Hiç mi vicdanı sızlayan olmaz?!

Eşi, belki bıktı Aziz Nesin'den. Kadın belki sürekli başını belaya sokmasından yaka silkti. Bunlara tamam. Ama o senin eşin ve iki çocuğunun babası. Bir insan habersiz bırakılır mı? Düşünsenize eliniz kolunuz bağlı, soğuk, açlık, işsizlik, selam verecek insan bulamamak, aile hasreti ve en büyük desteği beklediğiniz kişi, eşinizden ses yok. BU SESSİZLİK İNSANI ÇILDIRTIR. Sonlara doğru ben hazmedemedim birçok şeyi, Aziz Nesin nasıl bu kadar dayanıklı durmuş şaşırdım. Bir mektup yazmak ve o mektupta da soğuk bir dil kullanmak mümkün. Ama insanın eşine, çocuklarının babasına mektup yazması bu kadar mı zor? Bu kadar mı zül? İnsan, insana bunu yapmamalı.

Tuco istedi ki Aziz Nesin'i daha yakından tanıyım ve biraz da güleyim. Ben bu kitaptaki sefalete üzülmekten, komik olan şeylere dahi gülemedim. Kaplıca ve çamaşır anısı göz doldurur cinstendi. Aziz Bey, siz karnınız açken, antika antika konuşan ressam efendiye gidip, en azından kursağımdan rakı geçer derken ben gülemedim. O açlığı düşündükçe benim midem delindi. Battaniyeyi sırtınızda gezdirirken ve otele girdiğinizde sarfettiğiniz o sözlere ben acımaktan gülemedim. O Kerim Sadi'nin size içki konusunda yaptığı düpedüz dalga geçme olayına ben gülemedim.

Yazılarınızı takdir ettiğini, gönülden desteklediğini söyleyip, gözünden köstekleyenlere ben gülemedim. Aziz Nesin, İslam inancına göre bazı sebeplerden dolayı yatacak yeri yoktur. Bu ayrı. Ama ona bu dünyada bu kadar zulmeden, aç bırakan, ailesinin yıkılmasına, çoluk çocuk perişan olmasına, kışta kıyamette üşümesine, elde doğru düzgün sebep olmamasına rağmen, iftiralarla ve bahanelerle hapse düşmesine, sürgün edilmesine sebep olan, dara düştüğünü bildiği halde ona yardım etmeyen hiç kimsenin de yatacak yeri yok. Belki farklıyız sizinle Aziz Bey. Hem de çok. Ama çektiğiniz sefalete üzüldüm.

Aziz Nesin'i tanımak adına ben çok akıcı bir kitap okudum, hatta hayatını anlattığı daha geniş bir kitap varmış onu da okumak isterim. Sizlere de gönül rahatlığıyla bu kitabı öneririm. Hatta mümkünse açken okuyun. Keyifli okumalar diyemiyorum tabi. Sevgiler..
173 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10
Aziz Nesin etkinliğini düzenleyen Ultra İşsiz abim Tuco Herrera ‘ya ve NigRa Hanım’a saygı, sevgi ve teşekkürlerimi iletiyor, bu incelemeyi asla vazgeçmeyen ve düşmeyen Aziz Nesin ‘e ithaf ediyorum..

İzahı olmayan şeylerin mizahi olur(muş)...!

Aziz Nesin tam olarak bunu yapmıştır.... Çektiği cefa, yaşadığı onca şey...!
Kitabı okuyan gözler, satır başına geri geliyor... Nasıl mümkün olabilir diyorsun.. Ama oldu işte diyor Aziz Baba..! Oku da anla diyor....

Toplanın o halde İzahı olmayan işin, Mizahına vuralım incelemede...!

Döneme gidelim ne var ne yok o dönemde? Emperyalizmi bu topraklardan söküp atan Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyeti, o ebedi hayata göçtükten sonra hızlı bir şekilde şekil değiştirmeye başladı.. "Milli" kavramı yok olmaya başlıyor ve dış ülkelerden yardım almak için çeşitli nedenler ortaya atılıyordu. 1945 ‘te Hitler Almanya’sı düştü ve Sovyetlerin komünist rejimi hız kazanmaya başlamıştı. Türkiye dik durmayı başarmak yerine, bir tarafa kaymak durumunda hissetti kendisini. Bunu zamanında kendisinden hiç bir şey vermeden başaran Ülke, şuan acz içindeydi.. Hâlbuki tüm imkânsızlıklara rağmen milli mücadeleyi vermiş bir ülkenin devlet erkanları pasif bir duruma düşüyor, acemice kararlar almaya başlıyordu... 1953’ten sonra ise, izahı kalmayacak işler yapmaya başlayacaktı Celal Bayar’ın temel attığı, Adnan Menderes’in yükseldiği Demokrat Parti.. Aynı zamanda ülkeye dinamiti yerleştirip, Amerika’nın uşağı olma yolunda çok büyük adımlar atacaklardı.. Sonu malum bir son oldu ya neyse.. Ve bunu önceden görmüştü Aziz Nesin…. 1946’larda gördü.. Olacağı bu dedi… Dinlemediler, ama oldu…

Aziz Nesin görmüştü görmesine de, görmese miydi? Herkes gibi o da mı görmezden gelmeliydi? O da mı susmalıydı? O da mı yalaka olmalıydı?.... Hayır, hayır…! Öyle bir şey olmadı, olmayacaktı da…

Sabahattin Ali ile birlikte bastıkları gazete hükümetin eleştiri odağı oldu.. Eleştiriler dozunu aştı, yok olmasına kanaat getirildi… Düğmeye basılmıştı ve operasyon başlamıştı… Aklınıza Hollywood tarzı FBI’ın yaptığı operasyonlar gelmesin. O günlerde Aziz Nesin bir bildiri hazırlıyor ve bunun arkalı önlü basılması için arkadaşlarının onayı ile matbaaya veriyor. (Bu broşürde yazanlara kitapta ulaşacaksınız.) Kısaca söylemek gerekirse; birilerinin aklını başına alması için milli menfaatleri düşünen bir yazı kaleme almıştı Aziz Nesin. Aklıma Mustafa Kemal’in, milli mücadele öncesi paşaları uyaran yazıları ve raporları geldi.. Aziz Nesin’in yaptığı da bundan farklı değildi… Velhasıl, tam bu esnada işe devlet el koydu…! 20 Yıl hapsi istendi, 10 ay hapis 4 Ay sürgün ile son buldu mahkemenin kararı.. Yargıtay’a itiraz edildi. Normalde 6 ayda cevap vermeyen Yargıtay, 15 günde kararı onadı.. İstanbul’dan gitmesi gerekiyordu.. Çünkü tehlikelilerdi.. Çünkü! Halkı bilinçlendirmek iyi değildi…! Çünkü 150 Milyon Amerikan Doları vardı işin içinde…! $$$$$$$$$

10 Ay hapis yattı…. 4 Ay Bursa sürgünü başlıyordu..

Bizde başlayalım…! Mantığın olmadığı, aklın yatmadığı sürgüne.. Ve bir insanlık dramının trajikomik öyküsüne!

"(...)Bursa'ya sürgün geldiğimi ne çabuk da öğrenmişler... O günden sonra bütün eski arkadaşlarım, dostlarım, tanıdıklarım, yalnız tenha, ara sokaklarda, uzaktan uzağa el sallayarak selam verdiler."

İşte böyle başladı sürgün…

Konuşursan suç, konuşmazsan suçtur...
Sesini kesmezsen, sürülürsün, susarsan güdülürsün.
Partilerin hoşuna gideni yazarsan kralsındır, yazmazsan hapis yatansındır...
Arkadaş dediklerin iyi gün dostudur, düştüğünde ilk satılansındır..

Cebinde iki kuruş yoktur..
Bir simit, çay alamazsın; kimenedir.
Kışın ısınamazsın, bananedir...
Ser sefilsindir, bizenedir...
Ölsen, kimsenin umurunda değilsindir…

Eşin?... Eşin vardır, aslında destek olmalı.. Ama uzak durur…
Sen sürgünsün be adam… Çoluk çocuk neyine…!
Namın, senden önce gelir Bursa’ya..
Yolda gören selam vermez, selam verdiğin selam almaz..
Arkadaşların seni gördü mü, tabana kuvvet, maraton koşusuna başlar… Uzaktan gülerek el sallar…!
Cebinde iki kuruş yoktur, çay bile alamazsın. Açlık ile sınanırsın.
Kaldığın yerin ödemesini yapamazsın.. Para lazımdır, nerede! Bulamazsın!
Birde yeni yancılar edinirsin, arkadaş sanarsın.
Onlar senden çulsuzdur, bilemezsin…
Seni dolandırır da giderler, anlamazsın..
İyilik bu ya, susarsın...
Zar zor bulduğun yemeğine ortak, zor bela ödediğin kiralık evine misafir olur sesini çıkarmazsın.
Tüm bunların yanında, sen eşini, çocuklarını, kardeşini, evini, arkadaşlarını düşünürsün..
Seni düşündüğünü düşündüğün kişileri düşünürsün, düşün düşün …’tur işin, içinden çıkamazsın… Kimse ses etmez…Yalnız kalmışsındır.. Yorulmuşsundur…

Bir gün şair bir arkadaşını görürsün.. İş istemeye gidersin.. Gidersin de, dur bakalım, ne alırsın?? Gazete çıkarmaktadır, yanına gidersin. Zor bela ulaşırsın, seni karşılar… İş dersin ıkına sıkıla… Konuşmaya başlarsınız…
Daha selam verir vermez ilk aldığın cevap aman konuştuğumuzu kimse duymasındır...

-Bakın benim Milletvekili seçilme ihtimalim yüzde doksan dokuz… Ben Meclis kürsüsünden daha yararlı olmaz mıyım?
-Olursunuz.
-Tabii, değil mi?
-Şüphesiz.
-Halbuki sizinle konuştuğum duyulursa ne dedikodular çıkar, öyle değil mi?
Birde bana onaylatıyor.
-Öyle…
-Onun için… Çok rica ederim…
-Estağfurullah.
-Bidaha buraya gelmeyin. Beni aramayın. Çünkü seçilmek ihtimalim çok kuvvetli. Anladınız mı?
-Anladım.
-Eğer bigün seçilirsem…
-Çok iyi olur.
-(…)Birbirimizi tanımamazlıktan gelelim. Birbirimize selam bile vermeyelim.
-Vermeyelim.
-(…) Hiç sizinle görüşmedik, sizde beni görmediniz, değil mi?
-Görmedim.
Bende sizi görmedim.
-Görmediniz.
-Konuşmadık da…
-Konuşmadık.
-Eğer seçilirsem daha yararlı olmaz mıyım?
-Daha yararlı olursunuz…..


Oradan da yedin mi tekmeyi… Şimdi artık daha iyi anlarsın.. Sürgün elinde, dost falan yoktur…!
Bu küçük anı ile anlayacağınız o ki, düştüğünüzde menfaat uğruna adam yerine dahi konmaz, vebalı gibi uzak durulursunuz…

Aziz Nesin yazdıkları kadar bir o kadarını da yazmamıştır. Birçoğunu da bu kitaba eklememiştir. Ülkenin kötü gidişine istinaden yazdığı yazılar hapis yatmasına neden olmuş, sürgün edilmesine ve ailesini ve işini kaybetmesine neden olmuştur.. İşin trajikomik taraflarından biri de şudur ki, güç bela ceza alması için uydurulan kanun, yıllar sonlar meclise verilen dilekçe üzerine kaldırılacaktır.. Haydi daha da üzülme şimdi….! İşte ülkemizin mizahi yapısı….

Yazının başında ne dedik, izahı olmayan şeyin Mizahı olurmuş.. Aziz Nesin bize Mantığın olmadığı yerde mantık ararsanız, zorlar bir şeyler bulursun demiştir. İşin mantığı yoktu ama yapacak bir şeyde yoktu. Devlet vermişti kararı ve cezasını çekiyordu. Kendisi hakkında yazılan hakaretlere katlanmak zorundaydı. Bir kere mimlenmişti ve yapacak bir şeyi de yoktu…

“Rüzgarın şiddeti ne olursa olsun, martı sevdiği denizden asla vazgeçmez.” Derdi Aziz Baba….

Ne yaşadı, ne yaptı, nasıl başa çıktı.. Okuduklarımız sadece satırlardan ibaret değildir. Bunun daha fazlasıdır... Yaşanmış olan bu hususi anılar, gözümüzde canlanırken neler düşünüyoruz? Gerçekten bu denli katlanabilir miydik? Vazgeçmeden devam edebilir miydik? Sanırım yaşamadan cevap vermesi güç. Kendisi bile dönüp arkasına baktığında, nasıl katlandığına şaşmıştır. İnsanlıktan çıkmakla eş değer bir dört ay sürgün geçirmiştir. Bu sürgün ona çok şey öğretmiştir… Dönemi anlamak için bile okunabilecek bir eser bırakmış bize Aziz Baba…

İncelememi Aziz Nesin’in bir sözü ile bitireyim…

“Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın, diyerek yaşattığınız yılanların bir sonraki hedefi siz olursunuz.”

Kendin olmadıktan sonra, bir başkasının esaretinde yaşamanın anlamı yoktur. Kendi fikrinin arkasında bile duramıyorsan, insanlıktan nasibini almamışsındır.

Etkinlik için tekrardan teşekkür eder, kitabı okumayı düşünenlere de ilk buldukları fırsatta hemen okumalarını öneririm.. #28388406

İyi okumalar dilerim.
173 syf.
·4 günde·Puan vermedi
Adam yazıyor: " Üzerinde yaşayanların hepsinin güldükleri, gülüştükleri bir dünyaya içimde sonsuz bir özlem var. Ömrümü kendi gücümce böyle bir işe harcamaktan sevinç duyuyorum." Okuyan cevap veriyor: "Siz yazık olmuş bir zekasınız, Rusya mandası olmak istiyorsunuz."

Adam düşünüyor: "Ne de olsa şairdir, sanatçıdır, halden anlar, muhaliftir ." Şair cevap veriyor: "Sürgün geldiğinizi duydum, birbirimizle görüştüğümüzü kimse duymasın, benim Meclis'e girme ihtimalim yüzde 99, seçilirsem daha yararlı olmaz mı?"

Adam diyor: "Amerika'nın hudutları Türkiye'den geçer diye haber vardı, bu başlık bir Türk yazarı olarak onuruma dokundu, ne Amerikan, ne Rus köpeği olalım." Komiser cevap veriyor: "Götürün bunu!"

Dinlemek neydi? Anlamak neydi? Ya böyle yargılamak? Ateist, komünist demeden, baskın medyaya inanmadan, kendi çıkarını katmadan iyi bir insan olmak neydi peki?

İlk basımın önsözünde 'Sürgün hatıralarımın üstünden zaman geçtikçe gülüyorum' demiş, son basımın önsözünde 'Nasıl gülebilirim ki?' diye değiştirmiş kararını. Nasıl gülünebilir ki? Arkalı önlü bile basamadığı 'Nereye Gidiyoruz?' bildirgesini okuyan iki kişi olduğu zorla ispatlandıktan sonra 10 ay hapis, 4 ay 10 gün de Bursa'ya sürgüne gönderilen (Türkiye Cumhuriyeti yasalarında eskiden böyle bir madde bulunduğunu yeni öğrenmenin burukluğuyla yaşıyorum) aç kalan, ailesini düşünen bir adamın anıları.

Okuduğum ilk kitabı, sağdan soldan duyma bilgilerle tasavvur ettiğim bir kişi vardı kafamda, aklıma takılan bir kaç ufak pürüzü ( belki de benim önyargımdan kaynaklanan) Aziz Nesin okumamıza vesile olan Tuco Herrera giderdi sağolsun. Kitapta sevmediğim, tasvip etmediğim anıları da vardı niye böyle yapmış ki dediğim, insan olmamızdan kaynaklı, insanca yanlışlar diye düşündüğüm. Bir kaç kitabı ile Nesin serüvenime devam etmeyi planlıyorum.
223 syf.
Hayatımda ilk defa Aziz Nesin okudum. Öncelikle onu söylemem lazım. Sevgili dostum Tuco Herrera ‘nın tavsiyesi ile oldu bu. “Kendinden çok şey bulacaksın” diye fragman da yaptı bana.

Buldum mu? Evet.

Sadece kendimden değil, günümüzden de çok şey buldum. Maalesef 1940’ların Türkiye’sindeki temel sorunların bugün için de geçerli olduğunu gördüm. En temel sorun ne? Tek Parti. O zamanın tek partisinin adı başkaydı, şimdinin başka.
Sürgünlerin ruh halleri, yaşadıkları, çevre tepkileri, açlık ve işsizliğe mahkum edilmeleri, ailelerinin dağılması bugün KHK ile işten atılan insanlarımızın durumlarına benziyor. Üstelik metot da aynı. Sorgusuz sualsiz işinden atıyorlar, önce ceza verip, sonra buna suç uyduruyorlar.

Aziz Nesin’in bir yıl hapis dört ay sürgün yemesine sebep olan yazısı da vardı kitapta. Okudum. İnanılır gibi değil. Herhangi bir muhalif köşe yazısının aynısı. Tıpkı bugün çok sevdiğim bir yazar olan Ahmet Turan Alkan ’ı hapse atmaları gibi, köşe yazısı… Gizli hiçbir şey yok. İktidarın icraatlarına getirilen açık fikir yazıları yani…

Aziz Nesin önsözde kitabı ilk yazdığında anılarının kendisine komik geldiğini ancak artık yaşlandıkça hiç de öyle olmadığını, yapılanların büyük haksızlık olduğunu ifade ediyor.

Evet, Nesin’in siyasi tercihinin SSCB realitesini görmediği fikrine halen katılıyorum. Ancak ne olursa olsun bu insanlar besleme değillerdi. Zaten Sabahattin Ali’nin eşi ve kızına yazdığı mektuplarda da, buradaki mektup ve anılarda da aynı şeyi hissediyorsunuz: yoksulluk. Birilerini beslediği, satın aldığı tipler değiller onlar. Doğru ya da yanlış bir fikre inanmışlar, memleketin o fikirle ilerleyeceğini düşünmüşler.

İronik bir durum, ateist Nesin’in hatıralarını okurken oruçluydum. Açılığı daha bir hissettim. Ramazan okumalarında dini bir kitap yerine bunu tercih ettim. Çünkü orucunu yemek yiyerek değil kul hakkı yiyerek açanların olduğu bir ülkede yaşıyorum.

Bir sürgünün anılarında şunu bir kez daha anladım, zalimle mazlumun davranış biçimleri, duyguları, yaşadıkları aynı… Sadece adları değişiyor.

Kitapta en çok hoşuma giden anılar ise, başta Suikast anısı olmak üzere ki, mahkemeye çıksak bunun sebebi tavuk kızartması ve kuru baklava olacaktı sözü şahaneydi, Nesin’in Kur’an dersi vermesi, Kerim Sadi’nin karakteri, hamamdan sonra sokakta kalması gibi durumlardı…
223 syf.
·Beğendi·9/10
Çektiği acılar ve sürgünüyle bile insanları güldürmeye çalışan “Aziz” adam.

Kitabın önsözünde geçen bir kısımla başlamak isterim incelemeye;
“Üzerinde yaşayanların hepsinin güldükleri, gülüştükleri bir dünyaya içimde sonsuz bir özlem var. Yaşamımı kendi gücümce böyle bir işe harcamaktan sevinç duyuyorum.”

İşte böyle bir düşünceyle hayatını bağdaştırmış bu güzel gönüllü insan. Çektiği acılara rağmen bir şeylerden ve umudundan vazgeçmemiş. Uğruna inandığı şeyler için savaş vermiş. O zaman biraz kendinden bahsetmemek olmaz. Asıl adı Mehmet Nusret’tir. İstanbul’da doğmuş. Eğitiminden sonra bir süre askeriyede görev yapmış. Bir çok dergide ve mecmuada yazılarıyla yer almış, çoğu kez yazdıklarından dolayı cezalar almış ve tutuklanmış. Kimsesiz çocukları okutmak amacıyla Nesin Vakfı’nı kurmuş ve kitaplarının tüm gelirlerini buraya bağlamıştır. Ayrıca Sivas’ta Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında şeriatçılar tarafından çıkarılan bir yangından sağ kurtuluyor Nesin. Ama 37 can kaybı ile sonlanıyor bu katliam. Bildiğiniz gibi Sivas Katliamı ya da Madımak Olayı. Çeşme’de kalp krizi geçirerek vefat etmiş. Öldükten sonra bile insanlara faydası dokunsun diye kadavrasını tıp fakültesi öğrencilerinin araştırmalarında kullanmasını vasiyet etmiş. Peki neden sürgüne gönderilmiş dersiniz? İşte bu anı olarak ele aldığı eserinde sürgün günlerini anlatıyor.

Sabahattin Ali ile birlikte Markopaşa adlı dergiyi çıkarmaktadırlar. Tek parti (CHP) iktidarı dönemidir ve hükümet düşüncelerinden, yazdıklarından dolayı dergiyi ve Aziz Nesin’i susturmak istemektedir. Yayının bir çok yazısı Nesin’e ait ama kendi adıyla paylaşmıyorlar. Polis ve iktidar çok sonradan öğreniyor ona ait olduğunu. O dönemlerde Truman doktrini kapsamında ülkemize yapılan Amerikan yardımı(!) tamamen başka emeller taşımaktadır Nesin’in gözünde. Amaç modern emperyalizm etkisi altına almak istemeleri ülkemizi. Sömürmek için atılan ve başka şekilde gösterilen adımlar. Aziz Nesin’de bu durumu eleştirmek için açık şekilde düşüncelerini belirterek“Nereye Gidiyoruz?” adlı bir broşür yayınlamak ister. Ama daha broşürün basımı tamamlanmadan tutuklanıyor ve ağır cezalara çarptırılıyor. Yargıcın tüm çabalarına rağmen broşür okumuş olan 2 kişi bulunamamasından dolayı sürgün cezası ile kurtulmuştur bu durumdan. Tabii buna kurtulmak denir ise! 4 ay 10 günlüğüne Bursa’ya sürgün ediliyor.

O yıllarında o kadar acı çekiyor ve zorluk yaşıyor ki; iş battaniyesini, kitaplarını, altın kaplama dişini vb şeyleri satmaya kadar geliyor. Onun için gururla satabileceği tek şey emeği, yazma yeteneği, bilgisi iken bu durumlara düşmek çok üzüyor. Bırakın kendisine bakmayı bir de üzerinden geçinen bir takım insanları yükleniyor omzuna. Eşi bile terk ediyor onu, çocuklarını göremiyor bu zamanlarda. Ama sanırım topluma, refaha, insanlara olan tutkusundan dolayı en çok acı çektiren şey yalnız kalması oluyor. Tanıdığı tanımadığı herkesin ondan kaçması, potansiyel bir tehlike olarak görmeleri yaralıyor onu. İki kelime edecek kimseyi bulamıyor ve yine çoğu kez kendini kitaplara adıyor. Tek dostu Haluk Yetiş. Ona mektup yazıyor sık sık ve uzaktan da olsa bazı işlerini onun aracılığı ile hallediyor.

Bu kadar zorluğa rağmen umudu hala diri bir adam. Hürriyet ve toplumun refahı uğruna kendi sonunu getirecek laflarını hiç esirgemiyor. Sırf iktidarda kalmak için ülkeyi satabilecek olan bir takım şahıslara kendi çelişkilerini göstermek istiyor. Siyaset denen çöplüğün ülkemizdeki durumu sanırım pek değişmeyecek, her gelen birilerini susturmak isteyecek. Kendi fikirlerini empoze etmeye çalışacak ve bir takım şeyleri kullanarak kendisini iyi göstermeye çalışacaklar. Duygular hep sömürüldü ve devam da ediyor. Herkes ayrı bir düdük öttürüyor. Sorsan ülkede özgürlük, hürriyet, bolluk, mutluluk var. Ne söylesek az belki bu mevzular için ama biz de üç beş kelam edelim en azından.

Bu azimli ve vefakar insanı az da olsa unutmamış olanlar var. Belki okurken yüreğimize oturan taşları, gözlerimize dolan yaşları bir nebze dindirir. Bursa unutmamış Aziz’ini. 100. Yaşında “Yılın Yazarı” seçmiş. Ayrıca yaşarken bir çok ulusal ve uluslararası ödüller almış Nesin. Nasıl düşünürseniz düşünün, okunmalı bu kitap. Zıt düşüncelere de sahip olsanız. O kadar çok şey öğrendim ki. Ve “Nereye Gidiyoruz?” adlı broşür içeriğini çok beğendim, herkesçe okunmalı. Sorgulanmalı. Sözümü sonsözde geçen bir cümle ve de beni çok etkileyen birkaç alıntı ile bitirmek istiyorum. Çok uzattıysam ve vaktinizi aldıysam affedin, yazmadan edemedim.
“Düşünmek, sevmek, gülmek… İşte hepsi bu… İnsan için gerisi yalan dolan(Sonsözde)
“Benim soyadım devletçe, devletin resmi politikasını güdenlerce ve bütün korkaklarca sakıncalı göründüğünden, kendi soyadıma kendim sansür koyardım.”
“Hürriyet bizim memleketimizde bir gazete ismidir, bir de Anka kuşudur. Konuşmak korku… Yazmak korku… Çok şükür ki düşünmek korku değil! İyi veya fena her kafa bir şey düşünür, düşündüğünü söyler.”
223 syf.
"Kırk katır mı, kırk satır mı?" Sözünü duymuşsunuzdur diye düşünüyorum.Ben daha uygun bir söz bulamadım Sevgili Nesin'in hayatı için.
İnsanın içine yaralar açıp sonrada tuz basmak olmuş bu eser.
Nasıl anlatmalı ki?
Buz tuttu içim, gözlerim ateşten gömlek.
Yaşadıklarımız, okuduklarımız, hissettiklerimiz, sözlerimiz ne boş geldi bana.
Susmak doldu içime, boğazımda düğüm düğüm öfke.
Kime kızayım ki ben şimdi, bir ömrü satılık yaşayanlara mı, dolu dolu insanları yok pahasına harcayanlara mı?
Neye üzüleyim ki ben şimdi, insanlığın olmadığına mı, insanlık için hayatlarını feda edenlere mi?

Gayrısı yok ki, bu dünyada sözlerimizle yaptıklarımız birbirini tutmadan dengede olacak bir şey, yok!

"Adalet" sadece bir kadın ismi olarak kalacak bu yüzden!

Her okurun okuması gereken nadide bir eser okudum ben.Okuması kolay, anlaması mümkün mertebe şuurların hakkaniyetine kalmış bir eser.
Keyifli okumalarınız olsun.
223 syf.
·Beğendi·10/10
DEDİLER Kİ AZİZ NESİN?

Bir gün bu memleketin yanağına öpücük
Başucuna da bir not bırakıp gideceğim:
Öyle güzel uyuyordun ki uyandırmaya kıyamadım ../Aziz Nesin

Efendim bendeniz cahiliniz,cüheylanız yaşıma başıma bakmadan şu kadarcık boyumla giriştim Aziz Nesin okumaya .Geç kalmışlığım başlı başına bir rezalet velakin gelin görün ki Aziz Nesin de öyle kolaya başlanacak bir adam değil.Her söylediği böyle beyninize dank edince;taşıdığım şu karpuzu müsait bir yerde bırakayım diyesiniz geliyor .

Aziz Nesin’ okumaya karar verdiğimde bu işin ağını ilmek ilmek örmüş olan #Tuco Herrera ‘ya baş vurdum .Bana ilk tavsiyesi bu kitap oldu .Oyalanmadan gittim aldım .(Ayrıca tavsiyesinden dolayı çok teşekkür ederim.)

Efendim toplumda bir zamanlar öcü görmüş gibi kaçılan bu adam,kısacık boyuyla sözde aşağılanmaya çalışan bu adam ,şarapçı,dinsiz ,şirkçi denilen bu adam,vatan severken vatan haini olan bu adam,sürgünlerden sürgünlere nam salmış bu adam ..
Efendiler bu liste uzarken ,sıkıldığınız bu liste gelin görün ki Aziz Nesin’in maruz kaldığı ,birebir yaşadığı olaylardır .Varsın gerisini siz düşünün .

Bir insan aç kaldığı halde yine de vatanını savunuyorsa vatan haini midir ?
Bir insan haksız yere sırf devlet büyükleri içini hoş edecek diye sürgün edildiği halde vatanına sarılmışsa vatan haini midir?
Yoksulluğu,sefilliği,hasreti zindan arkalarında dillendirdi diye vatan haini midir?
Kur’an-ı hatmetmesine,temelinde dini bir eğitimi almış;hakkı ,mazlumu savundu diye dinsiz midir?
Yani Aziz Nesin uyanık ve milletini uyandırmak istedi diye yine de Hain midir?

Alçak gönüllü, kendiyle barışık adam bulmak zor bu memlekette.Hele de şöyle tanınmışsa egosundan geçilmez.
Kitabın sürgünlerden ibaret olduğunu varsayarsak,ağlaması,sızlanması,
küfür etmesi beklenmez mi?
Söz konusu Aziz Nesin olunca kıskıs gülmek de mümkün.

Anlatıyor sürgünlerini ama nasıl samimi,nasıl içten.Gizlemiyor hiç bir şeyi .Afedersiniz aralarda şöyle ucundan bir kaç küfür serpmişliği var ama sizin edeceklerinizin yanında bal bal .
Güldürürken düşündüren bir adam belki de bu yüzden anlaşılamamıştır;zira bizim millet aynı anda iki işi yapmayı beceremez.
Bursa’ya sürgün edilişinden başlayan bu anılar yer yer hüzünlendiriyor ,yer yer güldürüyor .
İnsanın bu hayatta katlanacağı en zor şey açlıktır herhalde .Aziz Nesin açlığın nirvanasında o sıralar .

Bir sürgünün anıları ,bir milletin rezilliğinden başka bir şey değil dostlar.

Anlatılacak ,konuşulacak çok şey var bu kitaba ,Aziz Nesin’e dair .

“Gülümsemek;
Adaleti bozuk düzene,sessiz bir küfürdür .
Gülümseyin..!
Aziz Nesin
"Komiser isabet ettiremediği için kızdı,
- Peki nesin be?... diye bağırdı.
Bir türlü "YAZARIM" diyemiyorum. Yazara da pek benzemem ya , ufak tefek yazara benzer yerim varsa , cezaevlerinde yata yata , o da kalmamış..."
Aziz Nesin
Sayfa 25 - Bilgi Yayınevi 4. Basım Mayıs 1973
" Bir soğuk gece iki arkadaş titreşiyoruz.Odalarımıza çekildik.Yatağa girdik, yorganları çektik, yine titriyoruz : Bana kalırsa bu kadar titrememiz soğuktan değil, daha çok AÇLIKTAN...İnsan aç oldu mu , büsbütün uyuyamıyor. Meteliğimiz yok.Çay şeker de bitti .Boyuna titerşiyoruz.Bir sabahı etsek kolay...Hiçbir yolunu bulamasak , Müvellit Tabib' e gider, iki şiir okur , RAKI içeriz..

- Ulan Hızır, ulan Hızır... Göster kendini... Eriş ya Hızır Aleyhisselam!...Sen de bu sırada gelmezsen , ne işe yararsın?
Vakitte gece yarısını geçti.
Knedi kendimi avutuyorum :
- Böyle zamanlarda haline şükredeceksin. Şimdi bir fırtına çıksa da , üstümdeki damı uçursa , temelli açıkta kalsam , daha mı iyi ? Eriş ya Hazreti Hızır!... diye feryat ederken , kapı çalınmaz mı ?
Yahu bu saatte Hızır'dan başka kim gelir ?
- Çok bağardın Hızır sesini duydu işte...
- Hızır' ı bırak bize Hızır gelmez.İster misin Azrail gelsin ...
Merdivenleri indim. Büyük, tahta bir bahçe kapısı var. Kapının arkasındaki kol demirini kaldırdım. Bir de baktım , bizim röntgenci delikanlı .
- Hoşgeldin.
Yukarı çıktık .Arkadaşım , delikanlıyı görünce,
- Tam sırasıdır dedi- , haydi biz de röntgene çıkalım..
Delikanlı, bize bir kutu uzattı,
- Size pasta getirdim - dedi.
Kardeşim, bu senin Hızır dediğin , elini kolunu sallayarak , ben Hızır Aleyhisselamım - diye kendini takdim etmez . İşte böyle , başka bir , insan kalıbında gelir.Delikanlı biraz oturdu, gitti.Bizde pastalara saldırdık . On pasta...Arkadaşım üçüncü pastayı yuttu.
- Sana bir koku geliyor mu ?
- Ne kokusu ?
- Pastada bir koku var .
- Yok yahu mis gibi...
Dördüncü pastayı da yuttu.
- Tadı bir tuhaf !- dedi.
Çok kötü kızdım . Hızır gecenin bu vakti pasta göndermiş onu da beğenmez...
Beşinci pastayı da yuttu. Yutmasıyle ,
- AMAN !... diye bağardı.
Bu "AMAN!" karnı doyduğu için keyfinden bağırmaya benzemiyor.
- Ne oldu ? - dedim.
Arkadaş yere kapaklandı; kıvranmaya başladı :
- Aman biz zehirlendik.
- Yok yahu ne zehirlenmesi.. Ben de yedim Zehirli pastalar hep sana mı denk geldi?
- Sus biz zehirlendik...
- Bırak Allaşkına , çoktan beri pasta yemediğinden , şimdi birdenbire beş pasta yiyince miden bozuldu.
Arkadaşım kendini yerden yere atıyor:
- Ölüyorum!...
- Canım hiç olmazsa pastadan ölüyorsun ... Böylesi ölüm , dost başına ! demeye kalmadı , karnımın içinde ne varsa kopuyor sandım.Bir el , karnımın içine girmiş ,midemi, barsaklarımı koparıyor,.İçim yanıyor. Bende kendimi döşemelere attım:
- Arkadaş bizi zehirlediler.
- Bizi zehirleyipte n yapacaklar?
- Orasını bilmem, bizi zehirlediler!
İkimizde kıvranıyoruz.
- Aman yoğurt bulalım.
- Sarımsak da ister misin ?Sarımsaklı yoğurt , zehirlenmeye birebirdir...
- Sarımsaklı olsun...
- Yahu ne diyorsun , yoğurt nerde ? Biz yoğurdu akşamdan yesek , şimdiye uyumaz mıydık? Pra var mı? Para olsa , Bu saatte yoğurt nerde?
Ben artık sağlama ölüyoruz dedim.
- Şehit gidiyoruz, Hürriyet şehidi...
Şehitlik iyi de , zehirlenmeden şehitlik olsa... İnsan yatağında rahat rahat uyurken , birden şehit olup gitmeli...
- Ölüyoruz , yoğurt da mı yok ? Aman parmağını sok!...
- Eh ne yapalım.. Günümüz bu kadarmış...Şen olsun Bursa şehri...
İki yumruğumu karnıma bastırdım .Birden , çocuklarım gözümün önüne geldi.Kızım yedisinde, oğlum beşinde... Tüh bu da mı vardı? Çocukları görmeden. Belki de babalarını sevmeyecekler.Gözlerimden yaş süzüldü, karnımın acısından mı bilmem...
- Ben sana , bize Hızır gelmez; gelse gelse Azrail gelir demedim mi?
Ağrı içinde kıvrana kıvrana sabahı ettik. Sızıp kalmışız. Uyandım, ağzımın içi paslı ...
- Zehire de alıştık , artık ölmeyiz.. "
Aziz Nesin
Sayfa 123 - Bilgi Yayınevi 4. Basım Mayıs 1973
Hürriyet bizim memleketimizde bir gazete ismidir, bir de Anka kuşudur. Konuşmak korku... Yazmak korku...
Eşe dosta akıl vermek bize özgüdür. Akıl vermeye bayılırız. Karşımıza biri çıksın da aman şuna iyi bir akıl verelim diye, yolları gözleriz. Akıl vermekten yana bizim kadar cömert insanlar var mıdır?
Bursa’da tanıştığım bir kitapçıya gittim.

-“İngilizce ders verilir.” diye bir kağıda
yazsam da, sizin dükkanın camına
kağıdı yapıştırsam, nasıl olur?

-İş çıkmaz! dedi.

-Neden?

-Şimdi herkes İngilizce ders veriyor.
Manav dükkanlarından, berber dükkanlarına kadar bak, hepsinin camında
“İngilizce ders verilir” diye kağıtlar asılı… Ağaçlara, duvarlara bile kağıt asmışlar. İngilizce dersi bu hızla giderse, ders verenler dersi alanlardan fazla olacak.
O zaman, Türkçe ders verenlere iş çıkacak. En iyisi, siz Türkçe dersi verin.

Güldüm.

-Şaka değil, dedi, şuraya “Eski Türkçe
dersi verilir” diye bir kağıt asalım,
bak kaç kişi gelecek.

Dediğini yaptık. Bir hafta sonra
dört öğrencim oldu. Bunlar, dokuzla
on üç yaş arasında çocuklardı.
Eski kitapları okumak isteyen gençlerden gelir sanmıştım, oysa çocuklar geldi.

Önce bir baba geldi.

-Kuran dersi verir misin? dedi.

Bu, hiç hesapta yoktu.

-Veririm… dedim.

Adam, çocuğunu göndermeden önce,
beni Kuran’dan bir sınava çekti.
Vaktiyle hafız olmanın bir zaman gelip yararını göreceğimi hiç ummamıştım.
Kuran öğrencileri birken iki, ikiyken üç oldu.

Her sabah Ulucami’ye gidiyoruz. Öğrencilerime Kuran dersini camide veriyorum. Öğrenciler sekize çıkınca,
başıma bir iş gelecek diye korkmaya başladım. Çocuklarının iyi yetiştiğine memnun babalar birbirlerine haber veriyorlar. Çocuklardan birinin babası, bigün,

-Maaşallah, çok çabuk öğretiyorsunuz, dedi. Bizim oğlana bir hoca ders veriyordu.
Oğlan bir yılda “Amme”ye gelemedi.

Durum iyi. Hani içimden,
“Sürgünden sonra da Bursa’da kalsam,
bu Kuran dersi hiç de kötü iş değilmiş…”
diye geçiriyorum.

Bir sabah yine Ulucami’de bekledim. Öğrencilerimden hiçbiri gelmedi.
Ertesi gün de gelmediler.
Camide tanış olduğum, müezzin ya da kayyum gibi biri vardı, ona nedenini sordum. Kem küm ediyor, ağzından baklayı çıkarmıyor.

-Hastalanmışlardır, diyor.

-Salgın hastalığına tutulmadılar ya bunlar… Hiçbiri gelmiyor.

Bir daha öğrencilerim gelmedi.
Sonradan öğrendim.

Öğrencilerimden birinin babasına,

-Oğlunuza kim Kuran okutuyor?
Biliyor musunuz? diye sormuşlar.

-Hafız Aziz! Demiş.

-Hafız mı? Ne hafızı?
Tam hafızı bulmuşsunuz maaşallah…
Ne olduğumuzu anlatmışlar.

Bunu bana bigün, kahvede ahbap
olduğum, ama kim olduğumu bilmeyen
bir adam anlattı.

-Ah kardeşim ah, dedi, İstanbul’dan
buraya sürgün ediyorlarmış, burada
hafızız diye ortaya çıkıyorlarmış.
Bu heriflerin girmediği kılıf yok…
Az kaldı ben de çocuğumu gönderecektim. Öyle de güzel, çabuk öğretiyormuş ki…
Az kaldı çocuğu zehirletecektik…
Böyle bir adamın Ulucami’de hafızlık
edeceği kimin aklına gelir?
Gülümsedim. Gülümsemek, utanmayı gizleyen en iyi maskedir.
Aziz Nesin
Sayfa 36 - Nesin Yayınevi, 11.Basım, Aralık 2017

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Bir Sürgünün Anıları
Baskı tarihi:
Nisan 2016
Sayfa sayısı:
198
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789759038342
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Nesin Yayınevi
Baskılar:
Bir Sürgünün Anıları
Bir Sürgünün Anıları
Bir Sürgünün Anıları
Bir Sürgünün Hatıraları
Bir Sürgünün Anıları
Biz geçiyoruz.
- Geliyor, geliyor!.. diye sesler duyuldu. Artık kim geliyor, kimi bekliyorlar bilemem... Tam Halkevi önüne gelince bir alkış da bize tuttular. Biz, alkışın da verdiği kuvvet ve coşkuyla, ortada ben, sağımda solumda iki candarma, uygun adımla boydan boya asfaltı geçtik, köprü başına geldik... Kalçadan adım çıkarmaktan yorulmuşum. Sıkıntıdan mı, coşkunluktan mı, sırtımdan kuyruk sokumuma doğru terlerin sızdığını duyumsadım.
Candarmalardan biri,
- İyi geçtik... dedi.
Öbürü:
- İyi geçtik... diye tekrarladı.
Sonradan, o gün Bursa'da, Halkevlerinin kuruluşunun bilmem kaçıncı yılının kutlandığını öğrendim. Bursalılar toplanmışlar, Ankara'dan gelecek büyük birini bekliyorlarmış, gelmemiş. İsterse gelsin. Ankara'dan o gelmediyse, Istanbul'dan ben geldim.
Bursa'ya girişim, pek anlı şanlı oldu doğrusu.

"Beklenen adam" adlı bölümden

Kitabı okuyanlar 269 okur

  • Gökçe Demir
  • Gamze Ö.

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0