Bir Yazarın Romanı Anton Çehov'un Yaşam Öyküsü

7,8/10  (6 Oy) · 
7 okunma  · 
7 beğeni  · 
168 gösterim
Rus asıllı Fransız yazarı İrene Nemirovsky’nin Çehov’un Hayatı nın ilk basımı 1950’de Milli Eğitim Bakanlığı Yayınevimiz bu değerli yapıtın 2. basımını tam 37 yıl sonra okurlarına sunuyor.
  • Baskı Tarihi:
    1987
  • Sayfa Sayısı:
    157
  • Çeviri:
    Oktay Akbal
  • Yayınevi:
    Cem Yayınevi
  • Kitabın Türü:
Ferman Mamedov 
 27 Eki 2017 · Kitabı okudu · 23 günde · Beğendi · 10/10 puan

(bkz: 7. Yazar Kitapları Okuma Etkinliği: Anton Çehov) />
Çehov'un eserlerini okuma etkinliğimiz olacağı için inceleme yazmak istemedim. Çünkü, etkinlik öncesi hiçbir okur diğerinden etkilenmeden önyargısızca okumaya başlayabilsin isterim. Yine de inceleme maksadıyla yazmıyorum, etkinlik sonrasında güncelleme yapıp tekrar paylaşacağım. Fakat vicdanım da el vermiyor. Çok isterim ki, eğer Çehov sözkonusuysa, bu kitab okunsun. Olabilir ama ben yine de zannetmiyorum ki Çehov'un bundan daha güzel "hikaye"si yazılmış olsun. Çehov severler ve etkinliğe katılacak olan okurlar için bu eser onu anlama ve yorumlama konusunda çok faydalı olacaktır. Kitabı okuma imkanınız varsa bu imkanınızı mutlaka değerlendirin derim...
27.10.2017

Zorluklar içinde büyüdü. Babasının dükkanında "denetimci"ydi. Yazar olduğunda hiç kimsenin tam şekilde anlayamadığı bir Çehov vardı ama çocukluğunda içine kapanık değildi, sefalet onu ağlatamamıştı. Şaşılacaktır, o tebessümü tercih etmişti, dik durmayı tercih etmişti, gerektiğinde maskaralığı..dışarıdan içine değil, içinden dışarıya yönelikti..(oyunculuk anlamında) taklidi severdi.. “Işıksız caddelerde karanlık bastıktan sonra kadınlar tek başına dolaşamazlardı. Anton'un kardeşi küçük Mişel Çehov bir akşam dadı ile kapının önünde dururlarken gözlerinin önünde bir kızın kaçırıldığını görmüşlerdi. Zavallının çığlıklarına rağmen bir pencere bile açılmamış, hiç kimse dörtnala giden bir arabaya atılan kadının imdadına koşmayı düşünmemişti. Dadı kulağının ardını örgü şişeyle kaşımış ve içini çekerek : - Bir kızı çaldılar, demişti. Bu kadınları esir olarak saraya gönderiyordular. Böyle hallere karşı hükümetin ve halkın lakaydisi fazlaydı." (s.31) XIX yüzyılda o bundan daha fazlasına mı şahit olsaydı?! Kederli görünmesi için yeterli değilmiydi?! Ama hiçbir şeyin itat altına alamadığı bir iç hüviyeti vardı..“harikulade bir iç hürlüğü"..“yaşayan bir şey“.. Kendisi: << Öyle sanıyorum ki çok neşeli veya çok kederli simamla insanları hep aldatıyorum.>> (s.80) demişti. Bu onun doğal yapısı mıydı yoksa bilinçli olarak mı kendini öyle yetiştirmişti fark etmez. Mesele, çözümü ağlamakta, "arabesk tavır"larda, sızlamakta, kimseden şikayet etmekte ve kimseyi övüp-kötülemekte aramayan bir Çehov yetişiyordu. Rusyan'ın Mevlanası gibiydi; "ne olursa olsun yine de umut" ölçüsünü benimsemişti. Piyeslerinde bunu görüyoruz.

Tolstoy'un bile tam çözemediği karakterdi Çehov ama onu anlamaya en yakın olanda oydu. Eğer ki edebiyat sınırlarını aşmayıp bu sınırlar içinde kalmış olsaydı. Doğal süreçti - edebiyatın islah edemediği toplum için ya din devreye girecekti ya da büyük bir devrim gerçekleşmeliydi. İşte bu yüzden Tolstoy edebiyatın dine kayan yüzü oldu, eserleri dinden izler taşıdı. Bu noktada eleştirmenlerin gözünde Çehov'la Tolstoy'un yıldızları barışmayabilir. Çehov ise edebiyat sınırlarını aşmadı. Edebiyatı edebiyatça kullandı, edebiyatla topluma ayna görevi yaptı. O sadece göstermek, yansıtmak istedi, farkettirmek istedi. Rus toplumunu tabloladı. Onun derdi işte bu "sadece"ydi; sadece ayna tutmak. İdealize edemezdi, edebiyat anlayışına aykırıydı. “Edebiyat gözlem yapmalı ama asla hüküm vermemeliydi." onun sözüdür. Çehov'un azda öz, yalın ve sade eserlerinde siz zannediyormusunuz ki Dostoyevski'nin psikolojik tahlilleri, Puşkinin romantizmi, Turgenev'in nihilzmi, Gonçarov'un oblamovculuğu, Tolstoy'un "vaazları" yoktur?! Hepsi vardır, herşey vardır!

Dostoyevski bireyi, Çehov cemiyeti, Tolstoy ise beşeriyeti yansıtır. Üçünü birbirinden ayırmak zor, o kadar iç içe ve o kadar bir bütündürler ki.. O kadar birbirini tamamlayıcıdırlar ki.. Petro'nun Avrupa'dan teslim aldığı "estafeti" Dostoyevski Çehov'a, o ise Tolstoy'a teslim etti. Tolstoy'dan da Lenin aldı (dikkat, Tolstoy vermedi, Lenin aldı). Dedim ya Tolstoy'da edbiyat bitiyor, din gözükmeye başlıyor. Ya o "vaazlarına" devam edecekti ya da devrim.. Yeni düzen, yeni edebiyat.. Çehov yaşayıp devrime şahit olsyadı hikayelerini arşivlerdi. Piyeslerine dokunmazdı. Çünkü piyeslerine, gizli "vaazcı" (daha doğrusu nasihatçi) sokmuştu. Bu tam olarak Tolstoy'daki gibi değildi. Daha çok bir umuttu, arzuydu. Devrim, bu arzuların zor gücüne inşasıydı. O "yaşamamalıydı". Eserleri yaşamalıydı.

Önce fert (Dostoyevski), sonra cemiyet (Çehov), daha sonra beşeriyet (Tolstoy) öldü. Nizam!..

Ne kadar büyük yazarlar vardır biliyorsunuz. Ben de biliyorum. Fakat şunu bilemiyorum ki neden Çehov? Neden o başka?

Onu bir ayrı seviyorum. Bambaşka seviyorum...

24.11.2017