Birinci Dünya Savaşı’nda Bir Yedeksubayın Anıları

·
Okunma
·
Beğeni
·
33
Gösterim
Adı:
Birinci Dünya Savaşı’nda Bir Yedeksubayın Anıları
Baskı tarihi:
Kasım 1999
Sayfa sayısı:
396
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754581508
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İş Bankası Kültür Yayınları
Savaşla dünyanın dört bucağına savrulan, ama hep ayakta kalmayı başaran bir gencin, yanından ayırmadığı günlüğü:

Londra’da aldığı dil eğitimi sırasında seferberlik ilanıyla pasaportsuz yollara düşerek İstanbul’a geliş….

Sarıkamış muharebelerinin ardından Ruslara karşı açılan ve sonuçsuz çarpışmaların sürdüğü Doğu Cephesi’ne gönderiliş…

Ruslara esir düşüş ve Kafkasya üzerinden Vetluga yakınlarındaki Domçirkina esir kampına uzanan zorlu bir yolculuk…

Bolşevik Devrimi üzerine gevşeyen kontroller ve kamptan kaçış… Varşova ve Viyana üzerinden İstanbul’a dönüş…

Faik Tonguç (1889-1968), Çorum’da doğdu. Mülkiye Mektebi’ni bitirdikten sonra, ailesi onu dil eğitimi için Fransa ve İngiltere’ye yolladı. İngiltere’deki öğrenciliği sırasında Birinci Dünya Savaşı’nın çıkması üzerine yurda dönüp savaşa katıldı. Cephede ve esir kampında geçen dört yılının anılarını bu kitapta topladı.

Yurda döndükten sonra, kaymakam olma imkânına rağmen, Ankara’da kaldı ve hayatı boyunca uğraşacağı ticarete atıldı. Kitapları, okumayı ve okutmayı hep sevdi. 1964’te doğum yeri olan Çorum’da kendi adını taşıyan bir çocuk kitaplığı inşa ettirdi ve evindeki kitapları da bu kitaplığa bağışladı.
396 syf.
·16 günde·9/10
Nereden başlayım, neyi hangi birini anlatayım bilemedim inanın! 1. Dünya Savaşı sürerken ülkemizin yaşadığı dramı mı, yoksa cephede açlıktan, soğuktan inim inim inleyen kahraman askerlerimizi? Bilmiyorum, bildiğim birşey varsa o da Türk Milleti'nin her zaman zorluklarla mücadele ettiği. Diyordu ya merhum Gazi Faik Tonguç: ''Dünyada Türk askerinden daha sabırlı ve güçlü bir ordu yoktur.''

Yıl 1914, sömürge ve zulüm yapmak isteyen büyük güçler savaş başlatmıştı. Hem de ne savaş! Acı, korku ve sefaletin hiçbir zaman dinmeyeceği büyük bir savaş. Hasta Adam da savaşa girecekti. Girecekti çünkü Yıldız Sarayında işler yolunda gitmiyordu. Son dönem Padişahların saray sefaları gitgide azalıyordu ve 2. Abdülhamit de bunu elinden geldiği kadar değerlendiriyordu. Tabii bu cariyeli akşam sefaları şömine başında devam ederken, Sarıkamış ve Erzurum'dan da bir mesaj vardı Mehmetçikten: ''Paşa'ya söyleyin de düşmana atacak 2-3 bağ fişek, korkunç derecedeki açlığı giderecek bir parça kara ekmek, zatürreden kurtulmak için de bir parça esbap istiyoruz'' diye. Vah anam vah! Vah Mehmedim vah!

Tabii orada, burada, sarayda, konaklarda devam eden her türlü eğlence ve güya adaleti sağlar gibi yapan büyük komutanlar, büyük büyük padişahlar İngilizleri ağırlarken, ekonominin çöktüğü, eğitim yerle bir olup cahilliğin baş gösterdiği bir zamanda, bu vatanı düşünen aydınlar da vardı, kazması küreğiyle ninelerimiz, dedelerimiz de vardı. Bunlardan biri de Faik Bey'di. Vatan elden gidiyordu. Londra'da ülkesi için eğitim görürken daha büyük bir görev çıktı: Vatana hizmet. Gönüllü olarak yedek subay olarak katıldı bu savaşa. Geldi hemen Erzurum'un gara kışına, soğuğuna. Yılmadı, vazgeçmedi. Ruslara karşı boyun eğmedi. Acı ve ibretlik bir hatırat bıraktı bizlere, düşünüp anlayalım diye!

Bu kitap Faik Bey'in savaş yıllarında gördüklerini, yaşadıklarını kaleme döktüğü bir eserdir. Erzurum'da Ruslarla kahramanca çarpışırken anlattıklarıdır. Hem de ne çarpışma. Aziz Mehmetçik açlıktan, düşmana nişan almayı geç kuru gürültü yapmak adına mekanizmayı çevirecek bir gücü, dermanı dahi yokmuş. Günümüz insanlarının kucak dolusu nimetlere yüz çevirirken şehitlerimiz ahırda bir yandan sığırlar işerken bir yandan da idrar sıçranan ekmekleri yemek zorunda kalmışlardır. Oy Mehmedim oy! Aylarca banyo yüzü görmeyen, her tarafı bitlerle dolu bir vücut. Ne için, kim için bu sıkıntı! Kahraman askerlerimizin korkusu yoktu fakat cephanesi azdı. Bundan da ziyade açlık, ah o açlık yok mu bitirmiş, kahretmiş Mehmedimizi. O yollar, o Erzurum yolları yok mu her sokak başı 16 -17 yaşlarında boyu boylarından büyük mavzerlerle uzanmış bedenler, ayağında patikleri dahi olmayan yüzü mosmor olmuş bebekler... Ne korkunç manzaralar. Kimse anlamaz diyor merhum Faik Bey. Görmeyen, yaşamayan asla bilemez diyor. Geliyordu ona doğru gözleri yaşlı bir çocuk: '' Efendi Erzurumu gine alabilir miyik aceb?'' Cevap veriyordu asker Padişah'ın Erzurumdan başka güzel şehirleri de var diye. Çocuk cevap verir: '' Nerde Efendi, Erzurum gibi şehir mi ola?'' diye inanmadığını belirtmiş.

Fakat savaşla bitmiyordu bu durum, bir de esaret yılları vardı ki bu da en kötüsüydü. Her saat açlık, pis kokular ve soğuk. Daha yazacak çok başlıklar var ki anlatmak ve yazmakla bitmez. Sadece ve sadece şunu söyleyebilirim ki bu kitapta da belirtilmek üzere bu Aziz Milleti cahillik perişan etmiş. Her köşede, bucakda bekleyen yazarın da ifade ettiği gibi bir avuç 'cehli mürekkep' insan vatanın her omurgasını inim inim sızlatmış. Yobazlar her zaman işbaşında olmuştur. Bir de yazarın da belirttiği gibi bu ülkeye, devlete Ermeniler ve Araplar kadar zarar veren bir millet olmamış. Ama gel gör ki günümüzde de güya Ensar-Muhacir kavramı altında(ki bunu da anladıklarını sanımıyorum) Canavar suratlı, edepten ahlaktan yoksun insanları soktular bu ülkeye. Çocuğu, yaşlıyı anladı bu millet fakat askeri cephede küffarla savaşırken mahalle sokaklarında pervasızca gezinen boy boy adamları anlamadı. Osmanlı Devleti'nin yaptığı hatayı şimdi de tekrarlıyorlar. Onbinlerce Ermeni Ruslarla beraber askerimize kurşun sıktı. ''Osman Kardeş benim, biziz'' deyip gecenin kör karanlığında askerimizin siperlerine yaklaşırken haince kurşun sıkan bir millet. İngiliz uşağı Arapların da Peygamberimizin kutsal mekanında yaptıkları nankörlükleri saymayacağım bile. Irkçılık ve milliyetçilik kavramının ne olduğunu dahi bilmeyen bir insana ben bunları anlatsam ne fayda.

Ben demiyorum merhum Gazi Faik Bey diyor. Biz savaşırken açlık, soğukla mücadele ederken ülkenin her tarafını da öyle zannederdim diyor. Fakat sarayda ve saraya bağlı konaklarda verilen ziyafetleri gördükçe düşündüklerinin doğru olmadığını anlıyor. Evet çok uzatmış olabilirim, belki herşeyi anlattınız diyenler de olabilir ki hiçbir şeyi anlatmadım, anlatamadım. Çünkü bu büyük Milletin büyük Ordusu'nun şanlı tarihi anlatmakla bitmez. Ve uzun sürmüyordu bu hasret. Teğmen Faik Bey'in beklediği o Halaskâr geliyordu. Gazi Mustafa Kemal Atatürk geliyordu. Gözleri çakmak mavi, duymuştu askerlerin sesini, milletin haykırışını... Doğuyordu bir büyük vatan daha: Türkiye Cumhuriyeti. Başta Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere Çanakkale, Sarıkamış, Erzurum ve diğer cephelerde savaşmış Aziz Mehmetçiğimizi, soğuktan, açlıktan şehit düşmüş askerlerimizi saygı ve minnetle anıyorum. Allah mekanlarını pürnur eylesin. Bir büyük kütüphanesi bulunan, bunları kütüphanelere bağış olarak vasiyet eden ve maalesef tamamı düşman tarafından yanan kitaplarıyla Faik Tonguç'u da Saygıyla yad ediyorum...

https://www.youtube.com/watch?v=t-yAbWEsJi8
Çarın keramet ve evliyalığına inandığı Rasputinleri bulunuyor, Abdülhamid'in de veliliğine inandığı Ebülhüdaları vardı... Birisi mutaasıp bir Hristiyan ise de, her şeyden önce Rusluk ve Slavlık, ırkçılık, milliyetçilik siyasetine hâkimken; ikincisi, sarayında okullu subay bulundurmaktan korkan, yenilik düşmanı, muhafazakâr, yobaz düşüncelidir. Etrafına topladığı insanlar da aynı karakter sahibi, milliyetçilik, ırkçılık fikirlerinden uzak veya çok ilkel bir halde bulunduğundan, birincisine tabi olan millet dev adımlarıyla ilerlemiş bugünkü mevkiye erişmiş, ikincisi memleketin uçuruma doğru yol aldığından habersiz, sarayların yüksek duvarları arasında her tip ve renkte, sayısız cariyerlerle zevk ve eğlence içinde ya da namaz, niyaz ve zikirlerle ömür geçirmişlerdir. Safahatle sofuluk birbirine zıt iki kutup olduğu halde, nasıl bir şeriat hilesiyle açıklanırdı, akıl almaz bir mesele!
Bu kadar yaşama kudret ve kabiliyetine sahip olan bu halk, neden hâlâ büyük çoğunlukla Ortaçağ hayatını yaşamaktan kurtulamıyor? Zekâsı, enerjisi, başka milletlerden hiç de aşağı olmadığı halde, neden medeni milletler seviyesine yükselemiyor? Bu perişanlık, sefalet neden devam edip gidiyor? Merhum hocamız Babanzade'nin derslerinde sık sık tekrar ettiği ''Her millet layık olduğu hükümeti bulur'' vecizesi doğru mudur?

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Birinci Dünya Savaşı’nda Bir Yedeksubayın Anıları
Baskı tarihi:
Kasım 1999
Sayfa sayısı:
396
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754581508
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İş Bankası Kültür Yayınları
Savaşla dünyanın dört bucağına savrulan, ama hep ayakta kalmayı başaran bir gencin, yanından ayırmadığı günlüğü:

Londra’da aldığı dil eğitimi sırasında seferberlik ilanıyla pasaportsuz yollara düşerek İstanbul’a geliş….

Sarıkamış muharebelerinin ardından Ruslara karşı açılan ve sonuçsuz çarpışmaların sürdüğü Doğu Cephesi’ne gönderiliş…

Ruslara esir düşüş ve Kafkasya üzerinden Vetluga yakınlarındaki Domçirkina esir kampına uzanan zorlu bir yolculuk…

Bolşevik Devrimi üzerine gevşeyen kontroller ve kamptan kaçış… Varşova ve Viyana üzerinden İstanbul’a dönüş…

Faik Tonguç (1889-1968), Çorum’da doğdu. Mülkiye Mektebi’ni bitirdikten sonra, ailesi onu dil eğitimi için Fransa ve İngiltere’ye yolladı. İngiltere’deki öğrenciliği sırasında Birinci Dünya Savaşı’nın çıkması üzerine yurda dönüp savaşa katıldı. Cephede ve esir kampında geçen dört yılının anılarını bu kitapta topladı.

Yurda döndükten sonra, kaymakam olma imkânına rağmen, Ankara’da kaldı ve hayatı boyunca uğraşacağı ticarete atıldı. Kitapları, okumayı ve okutmayı hep sevdi. 1964’te doğum yeri olan Çorum’da kendi adını taşıyan bir çocuk kitaplığı inşa ettirdi ve evindeki kitapları da bu kitaplığa bağışladı.

Kitabı okuyanlar 4 okur

  • Yasin
  • Ahmet
  • İsmail | Synergy
  • Harun Özzıralı

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%100 (1)
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0