Bugün Adımı Sen Koy

·
Okunma
·
Beğeni
·
134
Gösterim
Adı:
Bugün Adımı Sen Koy
Baskı tarihi:
Ekim 2018
Sayfa sayısı:
320
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052064849
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ephesus Yayınevi
“Söylesene kimsin sen?”
“Bugün de adımı sen koy.”
“Rüzgar olsun.”
“Neden Rüzgar? Bütün sıkıntılarımı üzüntülerimle birlikte alıp götürsün diye mi? Öyleyse senin de adın Deniz olsun bugün, yüksek sesle söyleyemediğin her şey bir dalganın içine karışıp kıyıya vursun artık diye.”
-

Zamanın hançeri boğazlarına dayanmış haldeydi.
Köstekli saat onlar için geri sayıma çoktan başlamıştı.
Kız hayat doluydu sayılı günlerine rağmen.
Adam ise yaşama dair umudunu kaybetmişti uzun zaman önce.
Zamanın içine sığamadılar.
Adamın hatırlayamadığı geçmişi, kızın hayalini dahi kuramayacağı geleceği ile bir köprüde buluştu.
Karşı karşıya geldiler.
Kendi zincirlerini keşfederlerken, bir kurtuluş anahtarı arayışı içinde birbirlerinde kayboldular.

ÖLÜME ÇEYREK KALA, HER GÜN YENİ BİR İSİM ALARAK AZRAİL’E KAFA TUTAN PEMBE BALYOZLU BİR KIZIN, SONSUZLUĞU ROMANTİK, BURUK, EĞLENCELİ KEŞFİNE TANIK OLMAYA VAR MISINIZ?
Kitaba henüz inceleme eklenmedi.
Bir şeylerin peşindeb gittiğim kesindi, belki rüzgarın, belki gökyüzünün kendisinin. Belki de bilinmezliğin... Ama gidiyordum işte.
O aralar öyle çok şeyden sıkılıp, öyle çok kişiden kaçmıştım ki. Pek bir salmıştım kendimi, kilo almıştım. On yedi yaşımda ne büyük sorumluluklar yüklemişim omuzlarıma, anlamamıştım bile. Ama hayır, dünyayı ben kurtaramazdım. Hiç kimsenin tek başına yapamayacağı gibi. Kaçtığım sorunlar mıydı, sıkıntılar mıydı bilmiyordum. Uzun süredir zorunlu olduğum yerlere gitmek dışında pek dışarı çıkmamıştım. Peki ya beni öyle rahatsız eden neydi? Belki kendimi dinlemeyi özlemiş belki insanları dinlemekten sıkılmıştım. Bir mucize olsa da birilerine benim hayalimi sorsalar, beni yeterince tanıyan herkes ’İngiltere’ye gitmek,’ der. Çok özel bir sebebi yoktu aslında. Sadece hayatın tüm klişeliğini, sorumlulukları, arkadaşları, aşkları, düşünceleri, okulu bir kutuya kilitleyip o semti, o şehri, bu ülkeyi bırakıp uzaklaşmak istiyordum. Yalnızca gitmek istemiştim işte, tüm o şehrin kalabalığım tatmak. Sokaklarında özgür ve aylak bir şekilde dolaşmak. Kimsenin beni tanımadığı bir dünyada yeniden doğmak belki de. İstanbul’u aldatmak istedim. Kimseler olmasın, karışmasın, ağlamasın istedim. Dünyanın güzel bir yer olduğuna inanmak istedim. Yeniden doğabileceğime, hâlâ umudun olabileceğine... Nefes almanın yaşamak için değil yaşatmak için olduğunu hissetmek istedim. Bir gün oraya gitmeyi ve sadece ikiyüzlü İstanbul’u özlemeyi istemiştim.

Sanki çok yaşlanmışım gibi hüzünlüydüm o sabah. Yine gidiyor on yedinci yaş hayalim ellerimden, demiştim. Oysaki yaşamalıydım tüm o çılgınlığı. On yedimde sırtıma çantamı takarak cebimde her gün simit almaya yetecek kadar parayla, siyah bir trene atlayıp dolu dolu gezmeliydim

Oturup hayalperest bir avare olmalıydım. Gerçekleşen hayalimin yerine yenilerini koymalıydım. Hatta hayallerimi abartmalıydım bu defa; İstanbul’dan atlasaydım ben o trene. Trenin içinde köşe bucak biletçilerden kaçsaydım. Tuvalette saklansaydım ve arkama yaslanıp kahkahalar atsaydım aklını kaçırmış bir deha gibi. Yolda karşılaştığım herkesle arkadaş olsaydım fakat her istasyonu farklı biriyle dolaşsaydım. Bin bir gecede bin bir çeşit insan tanıyıp onların hikâyelerini dinleseydim, çizseydim anılarının yontulduğu ağaçları. Onları izleyip, zihinlerinin en saklı sırlarını kurcalasaydım. Gezseydim doya doya her bir şehri. Ama muhakkak siyah bir trenle!

Ve tabii ki yolumun sonu İngiltere olsaydı. Oraya da trenle gitseydim. Çuf çuf diye ağlar gibi sesler çıkaran kara bir trenle. Hatta ben son dakikada yetişseydim o trene. Tam kalkmak üzereyken; birileri sevdiklerine, ailesine, eşine, dostuna el sallayıp salya sümük ağlarken ben ardıma bakmadan, kahkahalarla atlasaydım gitmekte olan o trene ve son kez ardıma bakıp el sallasaydım hiç kimseye.

Yolda gördüğüm yaşlı biriyle ya da küçük bir çocukla muhabbet etseydim. Adımı farklı söyleseydim. Koltukta karşıma bir ressam otursaydı ve ben orada onunla günlerce sohbet etseydim. Hiç bıkmadan, hep hevesle... Hiç yaşamadığım gibi anlatsaydım ve olmayı istediğim gibi konuşsaydım onunla. Cep telefonumu hareket halindeki trenin camından atsaydım, kimse bulamasın beni diye.

Telefon yok, yalan yok.

Yedi yaşımdaki gibi saklambaç oynasaydım kendi kendimle. Mızıkçılık yapsaydım hiç yapamadığım gibi. Dağlara tırmanıp o korkuyu tatsaydım, heyecanı yaşasaydım. Zirveye ulaştığımda titreyen bedenim ve hâlâ o titrek çenemle, ’Yaptım!’ diye gülseydim mesela. Çıktığım o dağın tepesinde gidecek yolum olmasaydı ve ben orada karşılaştığım biri erkek biri kız iki arkadaş edinseydim. Birlikte 0 dağdan şu denize atlasaydık. Buz gibi suya şortlarımızla Ve bedenimizin zor taşıdığı ama hevesle taşıdığı çantalarımızla dalsaydık.

Ve ben hayalime kavuşsaydım yolun sonunda. Tüm o şehrin kalabalığım tatsaydım. Birine bilmediğim 0 dilde fotoğrafım çekmesini söyleseydim, zıplarken ve dilimi kocaman çıkarırken. Sokaklarda aylak aylak özgürce dolaşsaydım. Gün ışığmm tadım çıkarsaydım. Gerçi oralar yağmurlu oluyormuş; olsun yağmurun sesini sonuna kadar açsaydım ve kendi şarkımın hiç bitmeyen ama hiçbir zaman da tamamlanmayan sözlerini yazsaydım.

Kimsenin beni tanımadığı bir dünyada yeniden doğsaydım. İstanbul’u aldatsaydım. Boğaz’ı olduğu gibi bırakıp, güneşi umursamayıp ihanet etseydim. Kimsenin karışmadığı, ağlamadığı, yakarmadığı bir hayata başlasaydım.

Dünyanın güzel bir yer olduğuna karar verebilirdim o zaman. Birileri için, ücra sokaklarda rengi morarmış çocuklar için umut olduğuna inanırdım o zaman. Nefes almamn umut olduğunu hissedip ardı ardına nefesler alırdım.

Kısa kısa, kıza kıza aşkla yaşasaydım deli dolu. Yalnız ve huzurla ama çok heyecanla gezseydim 0 yabancı sokakları. Sonra orada karşılaştığım bir gezgine âşık olsayd1m ve ben tüm bunları yaşarken arka planda onun nefesine karaladığım resmin sözleri çalsaydı... Olsaydı böyle şeyler. Her gezgin gibi benim de son durağım aşk olsaydı. Ben o trene binseydim ve el sallasaydlm hiç kimseye. Ben o trene koşarken altında kalmasaydım.

Buruk bir şekilde gülümsedim.

Sanıyordum ki o ışıltılı kalabalıkla yeniden doğacağım ben her şeye yeniden başlayacağım. Bazı geceler uykum yokken ve ertesi gün istediğim saatte kalkma şansım varken önce bir kahveyle keyiflendiriyorum kendimi. Arada yanına çikolata ekleyerek biraz daha şımartıyorum... Öyle tatlı bir mutluluk yaşıyorum o an için. Bazen ise resim yapıyorum. Ama mutlaka gözlerimi kapatıyorum sonunda. Ya diyorum; gitsem mesela, görsem oraları... Giderken ne hissederdim? Oraya adım attığımda nereye giderim? Eşyalarımı hazırlarken, bilmediğim bir iklime beşinci mevsime dalarken kışlık mı, yazlık mı seçmeliydim mesela? Al götür beni rüzgâr! Yok, hayır, biraz daha kalacağım. Ya da kalmak zorundayım. Bu kafesin anahtarını bulana kadar kıramam zincirleri.

Derin bir nefes verip içimden mırıldandım.

Çıkarın beni buradan.
"Babam 'Görürsünüz, adam olmayacak bu çocuk,' derdi, konuşmazdım. Sevinirdim. Babam adamsa, ben olmayacaktım."
Ortak hayatımızın benzerliklerinden sadece biriydi baba baskısı ve o şimdi bana Yusuf Atılgan'dan alıntı yaparken en sevdiğim kitabın, en sevdiğim altı çizili sözcükleriyle cevap verdim.
"Ağaç dalının gövdeden ayrılma eğilimini farkettin mi bilmem? Hep öteye öteye uzar. Gövdenin toprağa kök salmış rahatlığından bir kaçıştır bu. Özgürlüğe susamışlıktır."
Kendimi tuhaf hissediyordum. Hayatım birdenbire yörüngesinden tamamen uzaklaşmıştı. Bu, Külkedisi'nin ayakkabıyı denediği ve prens ile evlendiği bölüm kadar beklenmedik bir durumdu. İhtimalin imkansızlığı okuyanlar için değil, Külkedisi içindi tabii ki. Anlatılan çoğu hikayede ve masalda herkes sonun mutlu olacağına eminem, kitap karakterleri bilirdi ki bir yerde bir sorun varsa, orada mutlu bir şey olmazdı.

Ancak siz ve ben bir kitap karakteri değildik bayım, mutlu olmamak için hiçbir sebebimiz yoktu.
Görüyorsunuz ya bayım, Tanrı değildim belki ama ben de haklıydım. Buna sebep olan da yine Tanrı. İçimdeki varlığı. İnanç işte tam olarak budur bayım, yolun sonunda sizin bana doğru geliyor olduğunuzu bilmektir.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Bugün Adımı Sen Koy
Baskı tarihi:
Ekim 2018
Sayfa sayısı:
320
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052064849
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ephesus Yayınevi
“Söylesene kimsin sen?”
“Bugün de adımı sen koy.”
“Rüzgar olsun.”
“Neden Rüzgar? Bütün sıkıntılarımı üzüntülerimle birlikte alıp götürsün diye mi? Öyleyse senin de adın Deniz olsun bugün, yüksek sesle söyleyemediğin her şey bir dalganın içine karışıp kıyıya vursun artık diye.”
-

Zamanın hançeri boğazlarına dayanmış haldeydi.
Köstekli saat onlar için geri sayıma çoktan başlamıştı.
Kız hayat doluydu sayılı günlerine rağmen.
Adam ise yaşama dair umudunu kaybetmişti uzun zaman önce.
Zamanın içine sığamadılar.
Adamın hatırlayamadığı geçmişi, kızın hayalini dahi kuramayacağı geleceği ile bir köprüde buluştu.
Karşı karşıya geldiler.
Kendi zincirlerini keşfederlerken, bir kurtuluş anahtarı arayışı içinde birbirlerinde kayboldular.

ÖLÜME ÇEYREK KALA, HER GÜN YENİ BİR İSİM ALARAK AZRAİL’E KAFA TUTAN PEMBE BALYOZLU BİR KIZIN, SONSUZLUĞU ROMANTİK, BURUK, EĞLENCELİ KEŞFİNE TANIK OLMAYA VAR MISINIZ?

Kitabı okuyanlar 6 okur

  • Satır Arasındaki Boşluk
  • Rabia Çetinkaya
  • Elin
  • Zeynep R. Ayyıldız
  • H M
  • Eren Cem Kartal

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%50 (2)
9
%25 (1)
8
%25 (1)
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0