Bukowski ve Beat Kuşağı

8,5/10  (2 Oy) · 
13 okunma  · 
8 beğeni  · 
692 gösterim
Amerikan edebiyatının dünya edebiyatına miras bıraktığı en büyük hediyelerden birisi ve sonuncusu kuşkusuz ki Charles Bukowski'dir, onun bir pop nesnesi olarak kullanılmasını çöpe atacak olursak deha dağı ile göz göze geliriz. Hem Bukowski üzerine hem de Beat edebiyatı olarak adlandırılan dönem Amerikan yazar ve şairleri üzerine derinlemesine çalışmalarda bulunan İsviçreli gazeteci yazar Duval; Beat edebiyatı sürecinin tarihsel ve tematik yapısını ele alırken, felsefi ve estetik farklılıklar ve aynılıklar açısından karşılaştırmalı bir edebiyat tarihini muazzam keyifli bir şekilde sunuyor. Neal Cassady , Lawrence Ferlinghetti, Allen Ginsberg ve William Burroughs başta olmak üzere birçok Beat edebiyatı yazar ve şairini; haklarında ilginç anekdotlar ve anlatılarla Bukowski ile harmanlıyor. En önemlisi bunu Charles Bukowski ile birlikte yapıyor. Ölümünden önce ve onunla birlikte! Eser bunun yanı sıra orijinal fotografların kullanımı ve kitap için yapılmış özel Linda Lee ve Charles Bukowski roportajı ile de öne çıkıyor. Bu ayrı bir paralelde ikilinin ilişkilerine de ışık tutan bir metin bütünü yaratıyor. Keyifli ve bilgi dolu bir okuma.
(Tanıtım Bülteninden)
  • Baskı Tarihi:
    Ocak 2015
  • Sayfa Sayısı:
    184
  • ISBN:
    9786055150969
  • Orijinal Adı:
    Bukowski and the Beats: A Commentary on the Beat Generation
  • Çeviri:
    Artemis Günebakanlı, Seda Garzanlı
  • Yayınevi:
    Altıkırkbeş Yayınları
  • Kitabın Türü:

Kitaptan 2 Alıntı

Jean Paul Sartre ve Bukowski
Her şey 1976 yılının Haziran ayında Rolling Stone’daki bir makaleyle başlamıştı. Makalede Jean Genet ve Sartre’a göre Bukowski’nin “yaşayan en iyi Amerikan şair” olduğunu söyledikleri yazıyordu. Kimse, derginin bu açıklamayı nereden aldığını bilmiyor –muhtemelen Bukowski’nin kendi ülkesinde isim yapmasını iste­yen, Bukowski’nin Almanca çevirmeni Carl Weissner’dan. Charles Bukowski: Locked in the Arms of a Crazy Life biyografisinde Howard Sounes, bir kaç anglosakson felsefe uzmanı ve Fransız şairin de fik­rini aldıktan sonra, bu tarz bir övgünün asla Sartre ya da Genet’ten gelemeyeceğine inandığını vurguluyor. Hank’in çalışmalarıyla da uyuşmuyordu.

Her neyse, bu hikayede gerçek olan bir tek öğe var. Buluşmak, Hank ve Sartre’ın kaderiydi. İlk önce Buk’un hayranları herkese açık bir doğrulama istiyordu; ve yapılabilecek en büyük toplantıda ol­malıydı bu doğrulama. Amerikan edebiyat kurulunun en çok kü­çümsediği Amerikan şair ve yüzyılın en önemli filozoflarından bir tanesi arasındaki buluşma, buluşmayı sağlayanın sadece değerini ve ününü arttırabilirdi. Diğer bir neden ise, yeraltı ortamında bu iki çarpıcı figürün birbirine yakın durmasıydı. Sartre ve Bukowski’nin görsel çirkinlikleri ikisini de Socratic Sileni’ye dönüştürüyordu. Sartre’in çirkinliği şaşılığından kaynaklanırken, Buk’un çirkinliği Steve Richmond’un da harika bir şekilde tanımladığı üzere burnun­dan geliyordu: “Burnu, her şeye rağmen, unutulmaz. Bakışlarımı kitlemişti bir 10 saniye kadar belki de daha fazla… Damarlı, koca­man, içkici, ayyaş herifin burnu. Bana birden, ben oradaydım, sen değildin, dedi.” Üstelik bu görsel çirkinlik ikisinin de müthiş yara­tıcı gücüyle yalanlanıp yok ediliyordu, duruş ve cazibenin gücüyle kadınlarla ilişkilerinde başarılı olmayı garantiye almışlardı (Hank’te bu 50 yaş sonrasında başlamıştı aslında). Sartre ve Buk birçok yön­den çirkinlik kardeşleriydi. Fiziksel anlamda güzellik ve klasik este­tiği reddediyorlardı. Kurulu düzene ve burjuva değerlerine karşı en radikal meydan okumayı barındırıyorlardı bünyelerinde.

Fırsat doğduğunda bu iki adam arasında bir buluşma ayarlama­yı düşünmekten daha mantıklı ne olabildi ki? O sıralar gözleri nere­deyse görmemeye başlamış olsa bile, Sartre ulaşılabilir bir adam­dı, her buluşmaya açık ve her şeye meraklıydı. Genet hakkında bir kitap yazmıştı, Hank’in karakteri hakkında yazamadı ama ilgisini çekiyordu.

Ama Sartre’ın Bukowski’yle buluşmak istediği yönündeki ha­berler doğru muydu ki? Böyle bir teklif gerçekten yapılmış mıydı? Linda Lee Bukowski bu konuda çok net: “Kesinlikle, Sartre Hank ile buluşmak istiyordu! Sanırım Hank’in Paris’te olduğu haberi yayıl­mıştı…”

Eğer öyleyse, Hank buluşmayı neden reddetti?

Elbette birçok alanda ayrışıyorlardı. En başta politik ve toplumsal anlamda. Hiç kimse Buk’u Ginsberg’in yanında düşü­nemez, Sartre ile birlikte bir fıçının üzerine çıkıp Renault fabrika­sının kapısında duran işçilere nutuk attığını düşünemeyeceği gibi. Diğer yandan da, Sartryan gözle bakıldığında Buk’un sosyal ve kamu sorumluluğu konularındaki eksikliği aleyhinde kullanılamaz. Bukowski’nin kitapları büyük bir kitleye ulaşarak, Hank’in niyeti bu yönde olmasa da, kendine rağmen Hank’in toplumsal değişim yönünde devrimci bir etken olmuştu. Buk’un Sartryan bir karakter olduğu düşüncesi bile savunulabilir. Barfly’daki tavırları, Sartre’ın oyunu No Exit’teki karakterlerini andırıyor sıkça. Buk, gerçekle yüz­yüze kalmaya ve ellerini kirletmeye zorlanan bir adamdı. Hayatı bo­yunca özgürlüğü tercih etmeye çalışan ve çelişkileri ve karanlığı ile anlaşan, topluma uymayan bir adam. Kısacası, Sartre terminolojosi kullanılacak olursa, “piçler” arasında sayılamayacak bir adam. Yine de, Buk’un Sartryan bir figür olması fikri çok da uzatılmamalı. Filo­zofik anlamda ikisi de ayrı kutuplardaydı. En başta politik anlamda, Sartre kendini kandırdı: Marksizim zamanımızın aşılmaz bir felsefe­sidir. İyi niyetine rağmen her zaman kandırılırdı. Tongaya basmak, her ne pahasına olsun Buk’un kaçındığı şeydi.

Buk’un Sartre’a karşı anlamsız önyargıları mı vardı? Yoksa bir efsane olarak, Fransız filozofu tüm bu entelektüel kesimin yaratıcısı olarak görüp onu paketlemek mi istiyordu? Öyle olsa bile, Sartre 1960 yılında edebiyat dalındaki Nobel ödülünü reddetmişti.

Aslında Sartre ve Buk’un buluşmama sebebi çok daha basitti: teklif yanlış zamanda gelmişti. Linda Lee Bukowski şöyle hatırlıyor: “Paris’teki ikinci gecemizde, tüm gece boyunca dışarda takılıp içmiş­tik… dört saat uyumuştuk. Alt katta bir sürü insanın ve Fransız ya­yıncıların olduğu büyük bir röportaj olmuştu. Sartre’ın Buk ile buluş­mak istediği mesajı geldi. Ama Hank uçmuştu. Bitikti. Sartre iyi biri olabilir. Hank’in hali yoktu. Reddetti. Sartre’dan hoşlanmadığından değil, ama…Birazcık gözü korktu, belki.” Yani Buk Sartre ile buluş­mayı reddetmedi. Sadece sarhoş olduğu için onunla buluşamadı.

Gerçekten de kaçırılmış bir fırsattı. Üstelik, kitapların gönülleri, kalpleri ve ruhları birleştirmek için var olduklarının bilincinde bu dü­şünce iyice beliriyor.

Bu hikayenin bir de sonsözü var.

Yıllar sonra, 80’li yılların sonlarında, Sartre’ın ölümünden yak­laşık 10 yıl sonra, iki adam arasında çok farklı ve harika bir bağlantı kurulmuştu. Bilinçli ya da değil, Linda Lee Bukowski –Buk’un daimi koruma meleği– bu buluşmaya sebep olmuştu. Hank çok zor bir dö­nemden geçerken, Linda ona okuması için Jean-Paul Sartre’ın bir kitabını verdi. “Verem olduktan sonra” diye hatırlıyor “Hank at ya­rışlarına gidemiyordu. O dönem depresyondaydı ve zayıf düşmüştü. Ona Sartre’ın eski kitaplarından bir tanesini verdim. Hangisi oldu­ğunu hatırlayamıyorum… Bir şeye odaklanması oldukça güçtü o yüzden de kısa öyküleri vermiştim…” Sartre’ın kısa öykülü tek kitabı olduğuna göre, Buk’a verilen kitabın The Wall olduğu şüphesiz. Lin­da bunu onaylıyor: “Evet, The Wall. Havaya uçmuştu!”.

The Wall’daki beş öyküden Hank’i özellikle kendinden alan, ki­tabın başlığı ve kitabın ilk öyküsü olan ve muhtemelen en bilinen öyküsü The Wall’du. The Wall, İspanyol İç Savaşı’nda bir hücrede kendi düşünceleriyle ve panikleriyle baş başa kalmış üç adamın son gecesini anlatıyordu. Şafak vaktinde, vurulmak üzere gözleri bağ­lanarak bir duvara dizilmişlerdi. İdamdan bir kaç saat öncesinde, esirlerin akıllarından geçenlerini paylaşıyor Sartre okuyucusuyla. Tenlerinin renk atmasını, yüzlerini ve giysilerini sırılsıklam bırakan hararetli terlemelerini ve altlarına işemelerini anlatıyor. O kadar ürkmüşlerdi ki fiziksel semptomlarının farkında bile değillerdi. Hank bu tarz durumları yakından tanıyordu; insanın “duvar”a karşı ge­tirilip kaçınılmazla yüzleşme gücünün sınandığı an. Lady Death ile saklambaç oynadığı son romanı “Pulp”ın hastalıkla yontulmuş bilin­cinin nihai yüzleşmesinin sonucu olarak yazıldığı bile söylenebilir.

The Wall, Buk’un önemsediği tek soruyu ele alıyor: her ne koşulda olursa olsun bir insanın direnmesini sağlayan nedir? Bu öyküde onu büyüleyen, bir durumdan doğan korkunç ve gerçek meydan okumanın bir adamın direnmesi için kendi kaynaklarına başvurmasıydı. Hank o sıralar kendi veremiyle müdacele etmek için direniyordu. Sartre ile buluşmadı, ama o sıralarda tam da onun ka­rakterlerinden bir tanesi gibiydi:“Şöyle demişti: ‘Onunla daha önce tanışmalıydım, onunla Paris’te buluşmalıydım… Ama artık çok geç.’ Sonra da pişman oldu,” dedi Linda. Bu şekilde pişmanlığı duyulan bir buluşma belki de tam anlamıyla bir kayıp sayılmaz…-

Bukowski ve Beat Kuşağı, Jean-François DuvalBukowski ve Beat Kuşağı, Jean-François Duval