·
Okunma
·
Beğeni
·
1658
Gösterim
Adı:
Büyük Zen Düğünü
Baskı tarihi:
Kasım 1999
Sayfa sayısı:
168
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753420303
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Metis Yayıncılık
Büyük Zen Düğünü Bukowski'den Öyküler "Arka koltuktayım, Romanya ekmeği, ciğer ezmesi, bira ve meşrubatların arısına sıkışmış; on yıl önce ölen babamın cenazesinden bu yana ilk kez bağladığım yeşil kravatımla. Şimdi bir Zen düğününde sağdıç olacaktım. Hollis saatte 130 kilometre sürüyor. Roy'un iki metrelik sakalı yüzüme uçuşuyor. Benim 62 model Comet arabamdayız ama ben kullanıyorum-sigorta yok, iki kez alkollü araba kullanmaktan enselenmişim ve zaten sarhoş olmaktayım. Hollis'le Roy üçsenedir beraber yaşıyorlar, Hollis sağlıyor geçimlerini. Arka koltukta oturmuş bira içiyorum. Roy bana tek tek Hollis'in aile fertlerin anlatıyor. Roy daha becerikli entelektüel palavralarla, ağzı laf yapıyor. Evlerinin duvarları ilgin fotoğraflarla kaplı...
162 syf.
·2 günde
Charles Bukowski ağzı bozuk bir yazar öyküleri hep +18 lik keşke düzğün birşeyler yazsaymış yazarın dili düzğün olsaydı diğer kitaplarınıda okurdum.
162 syf.
Charles Bukowski yazarın okuduğum ilk ve benim için son kitabı olan büyük zen düğünü bitti. Yer altı edebiyatı bana hitap etmiyor, akıcı kendini okutuyor ama bittikten sonra ne okudum şimdi ben dedim. Kitapta kısa kısa öyküler var, kadınlarla yatıp kalkması ve alkol alması üzerine yazılmış sevdiğim öyküsü olmadı. Okudum ve bitti.
162 syf.
·19 günde·Puan vermedi
Bukowski’nin bir başka öykü derlemesi. Üslubu naif bünyeler için yer yer rahatsız edici olabilecek içtenlikte olsa da genel olarak bizdeki sarhoş mizahına kayan olayları anlatışı hoşuma gidiyor. Aralara serpiştirdiği kendince toplumsal tespitleri de bir sarhoşun ayda yılda bir ettiği isabetli laflara benziyor. Yine aynı şeyleri yapmaya devam ediyor tembel, şehvetli, ayyaş adam, ya da yapmamaya.
162 syf.
·1 günde·8/10
Bukowski'nin her eserinde; gerek öykülerinde gerekse de romanlarında kendisidir anlattığı kişi. Bazen açıkca, gizlemeden belli eder kendini eserlerinde, bazen de Chinaski olur bir anda. Bu açıdan, Büyük Zen Düğünü'nü Bukowski'nin bizlere yine kendinden kesitler sunduğu bir öykü eseri olarak nitelendirebilirim. Düşündüm de... Aslında bahsini ettiğim durum tüm yazarlar için geçerli değil midir? Bir yazar kendine en uç olan kişiden bile bahsetse, o kişi yine de kendinden izler taşır; taşımalıdır. Mesela Suç ve Ceza romanına da bu perspektiften bakacak olursak, Raskolnikov'un hayatının bir kesitinin Dostoyevski'den izler taşıyan hali olarak da isimlendirebiliriz. Eseri okurken bizim Raskolnikov'a bakışımız bile aslında Dostoyevski'nin bizlere verdiği merceklerin ardından olur. Eser ve eserin içeriği ilişkisi bu açıdan bakacak olursak, çok daha derin bir mesele aslında. Mercek, bu denklemden çıkartılamaz. Çünkü yazarın mercekleri ile bakmak zorundayızdır, biz her ne kadar tarafsız okumaya çalışalım ya da her eserin yoruma açık olduğunu düşünelim. Eserler yoruma açıktır ama baktığımız merceklerin ardından baktığımız hali ile açıktır yoruma. Gözleri zor gören bir insanın gözlüğe, merceğe gereksinimi gibi bizim de eserin içerik dünyasını net olarak görebilmemiz için bu merceklere ihtiyacımız vardır. Ayrılmaz bir bütünün parçalarıdır bunlar.

Konu Bukowski'ye gelince, adeta Bukowski'nin bizzat kendisi merceği kendi gözünden çıkarıp bize verir ve böylelikle yine onun hayatına bakarız. Bu açıdan paylaşımcıdır Bukowski, cömerttir. Okurun, eserin içeriğini düzgünce seçebilmesi için gereken merceği bizzat kendi elleriyle takdim eder. Eğer her eser yazardan bir parça taşıyorsa, yazarların genel olarak yaptığı şey, verdikleri mercekleri okurların kullanmasını sağlayarak, birtakım başka karakterler ardından kendisini gösterebilmektir. Bir Raskolnikov'dan ya da İvan Karamazov'dan Dostoyevski'nin çeşitli yönlerini görebilmektir mesela bahsettiğim şey. Ama iş Bukowski'ye gelince işler farklılık gösterir. Bukowski direkt olarak, araya aracı olacak bir karakter eklemeden, tüm olağanlığıyla kendini ele verir. Dolandırmayı, süslü sanatı sevmez Bukowski. Uzatmadan kendini ilk başta ele verir. Sanki okuruna, "al işte ben buradayım, ne yaparsan yap" der gibidir. Bu yüzden Bukowski okurken kendimi olmadığım kadar rahat hissederim. Bir perspektif bulma çabasına girmek yerine salt Bukowski'yi zaten görürüm eserin her bir köşesinde. Kendisini buldurmak için gerekecek olan çabayı, direkt kendisini ve hayatını anlatarak harcamıştır o. Bukowski bu sayede benim 'dinlenme' yazarım olmuştur her zaman. Ağır bir kitap okuduktan sonra okuyabileceğim bir Bukowski kitabı köşeden bana göz kırpıyorsa aşırı rahatlarım. Çünkü bir kafa dağıtma gibidir Bukowski okumak. Sanki karşılıklı oturmuş bira içiyorsunuz. Bira içerken hayatı eleştirseniz bile diğer türlü yapacağınız eleştirilerden çok daha rahat halde olursunuz. Böyledir Bukowski okumak.

Bukowski, eserlerinde sarhoş olma durumunu o denli iyi yansıtıyor ki sanki okurken sizin de başınız yavaştan dönmeye başlıyor. Sarhoş olma halini en az Bukowski kadar iyi tasvir eden başka bir yazar da yine Dostoyevski'dir bana kalırsa. Ama Bukowski'nin her eserinde (belki de her sayfada?) bu sarhoş havaya rastlarız. Üstte de bahsettiğimiz üzere sarhoşken yapılan eylemlerin kaygı verme olasılığı aşırı derecede azalır. Diyelim ki siz o denli önemli bir konuşma yapacaksınız ki ülke değişecek; siz bu konuşmayı normal halde ile yaparsanız o konuşma içinde bulunacağınız kaygılar nedeniyle yerinde asla olmayacaktır. Endişe, kaygı insanı gerçeklerin somutluğuna karşı aşırı duyarlı hale getirir. Ama diyelim ki bu konuşmayı sarhoş bir halde yapacaksınız. O konuşmayı yaparken o denli rahat hale gelirsiniz ki içinizde kaygıya dair zerre kalmaz. Ülkenin değişmesi umurunuzda bile olmaz, ama o halde diğer kaygı dolu yapacak olduğunuz konuşmadan çok daha yerinde konuşacak olmanız da muamma değildir. Tabii eğer sarhoşken kelimeleri şaşırmazsanız.

İşte Bukowski'nin bu eserinde de, her eserinde olduğu gibi bu sarhoş haldeyken dünyayı ve bazı şeyleri eleştirme var. Diğer 'dünya eleştiricilerinden' farklıdır Bukowski, çünkü işin içinde kaygı yoktur. Bu yüzden de eleştirmek için yer arayıp durmaz, bir anda eleştirir. Mesela at yarışlarını izlemeye giderken yolda arabada kırmızı ışıkta dururken eleştirir birden. Ya da yeni başladığı işindeki ilk gününde. Durum böyle olunca da Bukowski birçok kişinin sandığı gibi kendiyle çelişen, 'sapık' biri olmaktan da çıkar bana göre. En başta Bukowski her şeyini kabul etmekte ve hiçbir durumunu gizlememektedir. Hayatının her şeyini, iyisiyle kötüsüyle anlatır. Herkesleşmemek uğruna sefil bir yaşamı yeğler aslında. Takım elbiseler içinde yaşamları sözde daha değerli olan insanlardan biri olmamak uğruna bu yola seve seve girer. Hiçbir kusurunu da gizlemez. Alkol bağımlılığına birçok sayfada rastlarız. Çapkınlığını saklamaz asla. Utanmaz diye bir hakaret, sitem vardır dilimizde. Bu aslında tam olarak hakaret değildir bu açıdan baktığımızda. Bukowski yaptığı kusurları, kötü yanlarını hepsini kabul eder, gizlemeye çalışmaz, yaptığı şeylerden utanmaz. Yaptığı şeyler en başta kendini rahatsız etmesi gereken biri neden zerre kadar rahatsız olmaz ki? Mesele kendini olduğu gibi gösterebilmektir. Hani demiştik ya aracı falan kullanmaz Bukowski diye, işte tam da bu yüzden. Kimseyi memnun etmek için de çabalamaz aynı sebepten dolayı. Çünkü en başta kendisi, kendinden memnunken neden başkalarını da memnun etmeye çalışsın ki? Belki bir anne, çocuklarını ve sevdiği insanı memnun etmeye çalışmak zorunda olabilir, ama biz Bukowski'den bahsediyoruz. Aşırı düzenli ve özenli insanların yaptıkları tek şeyin birbirlerini memnun etmek olduğunu söyler bir anda onlardan oluşmuş bir topluluğa bakarken.

Birçok eserinde olduğu gibi bu eserinde de kendisinin çocukluğuna dair izler görüyoruz. Bukowski'de şu sahne adeta bir klişedir: Babası onu her fırsat bulduğunda, kendisinin her kusurunda onu kayışla döver. Hatta belgeselinde bile kendisinin çocukken yaşadığı o eski eve gidip, kendisinin kayışla dövüldüğü köşeyi bile gösterir. Bahçeyi dolaşırlarken, "babamın biçilmemiş tek bir çimen bulması yeterliydi" der dayak yemesi konusunda. Bu kayışla dövme sırasında bir raddeden sonra artık ağlamaz hale gelir küçük Bukowski, bu noktadan sonra babası korkar ve onu dövmeyi bırakır. O noktadan sonra babasıyla artık rolleri soyutsal olarak değişmişlerdir. Bu kesitin birçok eserinde yeniden anılması, bu olayın Bukowski için çok önemli olduğunu gösteriyor. İnsan hayatında kimi olaylar dıştan bakıldığında görünürde çok ufak bir yer kaplasa bile, o insan için son derece önem taşıyor olabilir. Buna başka bir örnek Che'den de verebiliriz zannımca. Çatışmanın ortasında yerdeki terk edilmiş cephane sandığını gördüğünde yalnızca tek bir sandık taşıyabileceği için zaten o halde taşıyor olduğu sağlık sandığını bırakıp yerdeki cephane sandığını sırtlandığı an da Ernesto'nun yaşamında çok büyük bir yere sahipti. En ufak anlar bile bu yüzden insan hayatı için hayati önem taşır. Bizler geceler boyu o anların rüyasını görürüz belki de. Sokak lambası altında bir gece sevgilinin yavaşça koşması olabilir bu an, ya da aynada kendimize baktığımız en ufak bir an da.

Eserdeki öyküler yine tam anlamıyla 'Bukowskivari'. Zannımca Bukowski ciddi bir yazar olarak o çok övdüğümüz yazarlardan biri haline de gelebilirdi. Ama bu da onun doğasına ters düşerdi, kendini olduğundan farklı göstermeye çalışmak ona göre başkalarını memnun etme çabasından başka bir şey değildir aslında. Her öyküde hayatından ufak ufak kesitler görünür bizlere. İş yaşamı; işe gir, işten atıl ya da ayrıl. İşe başla; işi sevme ve bir daha gitme o işe. At yarışları. Tanışılan entresan insanlar. Az parayla kalınan pansiyon odaları. Üstte bahsettiğim şeyi de açıklığa kavuşturup incelemeyi bitirmek istiyorum. Bukowski'ye dinlenme yazarım demiştim, ama bu onun önemini veya yoğunluğunu indirgemiyor aslında. Okurun, aracılar aracılığıyla yazarın kendisini veya düşüncelerini bulmaya ayrılan zihinsel çaba ile direkt olarak yazarın kendisini zaten görerek onu anlamaya çalışmanın yeri kesinlikle farklı. Bukowski okumayı seviyorsanız bu eserini kaçırmayın derim.
168 syf.
·10 günde·7/10
Amerikan sineması, sözüm sana, ya bu herif yeraltı edb. yazarı sen ne diye küçük prensle kıyaslayıp yok şöyle argo konuşuyor yok şu kadar rahatsız oldum diye yorumluyorsun kitabı, rahatsız ediyorsa okumayın kaçık herifler... Klasik, umursamaz, ayyaş, moruk... Önceki kitaplarından çok da farklı değildi gidişatı. Bazen hikaye bir sona bile bağlanmıyordu ama okutuyordu kendisini. Benim beğendiğim sevdiğim bir yazar zaten 4-5 kitabını okudum okumaya da devam edeceğim. Bunu da okuyabilirsiniz bir şey öğretmez ama bir dinleyin bakalım adam ne diyor, iyi okumalar.
162 syf.
·Beğendi·8/10
4-5 hikaye Kasabanın En Güzel Kızı kitabinda da var. Kalan hikayeler Bukowski seveni gayet tatmin ediyor. Son bolümdeki Pis Moruk kosesinde yayınlanan hikayeleri çok sevdim.
168 syf.
·Puan vermedi
Başlangıçta okusammı dedirtip, sonrasında kendiliğinden peşinden sürükleyen. Kısa öykülerden oluşan bir eser. Sevdiğim bir tesbitinide paylaşmak isterim. “ gerçeğin gerçek olabilmesi için en az iki oy gerekiyordu. Yaşadıkları zamanın ilerisinde olan sanatçılar bunu bilirler, deliler ve halüsinasyon görenler de öyle. Bir hayali bir tek sen görüyorsan adama ya aziz derler yada deli”
Daha ilk öyküden fenaydı. Felaket... tam anlamıyla felaket. Hiç bir anlamı yok. Belki bir gün yine denerim bu yazarın bir kitabını okumayı. Sanmıyorum ama... Zaman kaybı...
162 syf.
·6 günde·Beğendi·7/10
Bildiğimiz Bukowski. Hassas bünyelere ve ilk defa Bukowski okuyacaklara tavsiye etmem, ilk olarak Ekmek Arası'nı okumalarını öneririm. Onun dışında yeraltı edebiyatı seven herkes beğenecektir diye düşünüyorum.
162 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
Bukowski'nin en çok kısa hikayelerini seviyorum. bu derlemesindeki hikayelerde bir çoğu Kasabanın En Güzel Kızı'dan var ( parantez ). çeviri Avi Pardo olunca yemede yanında yat. :) :) eğer Kasabanın En Güzel Kızı ( sevimli bir aşk hikayesi ) varsa bunu aramanıza gerek yok..
Bir insanı neyin yiyip bitirdiğini asla bilemezsiniz,
belli bir kafa durumuna gelmişseniz
en basit şeyler bile korkunç problemlere dönüşebilirler...
hiç olmazsa pazar sabahı...
Köle maaşı ile çalıştığımız, bir gün koyulacağımız veya ayrılacağımız işimize gitmek zorunda değildik.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Büyük Zen Düğünü
Baskı tarihi:
Kasım 1999
Sayfa sayısı:
168
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753420303
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Metis Yayıncılık
Büyük Zen Düğünü Bukowski'den Öyküler "Arka koltuktayım, Romanya ekmeği, ciğer ezmesi, bira ve meşrubatların arısına sıkışmış; on yıl önce ölen babamın cenazesinden bu yana ilk kez bağladığım yeşil kravatımla. Şimdi bir Zen düğününde sağdıç olacaktım. Hollis saatte 130 kilometre sürüyor. Roy'un iki metrelik sakalı yüzüme uçuşuyor. Benim 62 model Comet arabamdayız ama ben kullanıyorum-sigorta yok, iki kez alkollü araba kullanmaktan enselenmişim ve zaten sarhoş olmaktayım. Hollis'le Roy üçsenedir beraber yaşıyorlar, Hollis sağlıyor geçimlerini. Arka koltukta oturmuş bira içiyorum. Roy bana tek tek Hollis'in aile fertlerin anlatıyor. Roy daha becerikli entelektüel palavralarla, ağzı laf yapıyor. Evlerinin duvarları ilgin fotoğraflarla kaplı...

Kitabı okuyanlar 190 okur

  • Kitapkurdu
  • Fatih
  • Doğukan Sözen
  • Erdal TOPALI
  • Koray
  • EKG
  • jabatoheus
  • SUAT ÇAĞRI YİVEN
  • Ceren Özsaraç
  • HatTA

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%17.5 (10)
9
%5.3 (3)
8
%38.6 (22)
7
%17.5 (10)
6
%12.3 (7)
5
%5.3 (3)
4
%0
3
%0
2
%1.8 (1)
1
%1.8 (1)