Çağımızın Kahramanı

·
Okunma
·
Beğeni
·
18,2bin
Gösterim
Adı:
Çağımızın Kahramanı
Baskı tarihi:
6 Ocak 2018
Sayfa sayısı:
182
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052111833
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Dorlion Yayınevi
Rus yazar ve şair. Emekli bir subayın oğlu olarak dünyaya gelen Lermontov, bir süre Moskova Üniversitesi´ne devam etti. Üniversite yılları Lermontov´a, toplumsal sorunların büyük bir heyecanla tartışıldığı çok canlı bir entelektüel ortamdan yararlanma fırsatı sağlamıştır.
1832 yılında üniversiteden ayrılmış, Harp Okuluna kaydolmuştur. 1834 yılında asteğmen rütbesiyle mezun olup Sankt-Peterburg´da hafif süvari olarak askerlik kariyerine başlamıştır. 1837 yılında Puşkin´in bir düelloda öldürülmesi üzerine derinden etkilenerek "Şairin Ölümü" adını verdiği bir şiir kaleme almıştır. Ne yazık ki dönem, öncelikle monarşinin sınırsız yetkilerinin bir anayasayla sınırlandırılmasını savunan akımların ve genelde tüm ilerici, özgürlükçü düşünce ve etkinliklerin yoğun baskı altında tutulduğu bir dönemdir. Lermontov da bu şiirinde Puşkin´in bir düello sonucu ölümünü cinayet olarak nitelemekte ve Çarlık yönetimin suçlamaktadır. Bunun üzerine tutuklanarak Kafkasya´daki bir birliğe sürülmüştür.

1838 yılında sürgün cezası kaldırılan Lermontov St. Petersburg´a döndü ve kısa sürede dönemin parlak edebiyatçıları arasına girdi. Şiirleri edebiyat çevrelerinde çok beğenilen Lermontov´a, Puşkin´in ardılı gözüyle bakılmaya başlanmıştır. "Çağımızın Bir Kahramanı" adlı romanıyla da büyük bir beğeni toplamıştır.
1840 yılın başlarında St. Petersburg´daki Fransız büyükelçisinin oğluyla giriştiği bir düello, bu özgürlük yanlısı genç şairin Petersburg´dan uzaklaştırılması için bir bahane oluşturdu. Çarlık yönetimi onu tekrar Kafkasya´ya sürgüne gönderdi.
1841 yılının şubat ayında izinli olarak St. Petersburg´a dönen Lermontov, umut doludur. Bir dergi çıkartmak konusunda girişimlerde bulunur. Ne var ki izin süresinin bitiminde görev yerine dönmesi için kesin emir alacaktır. Yolculuk sırasında hastalanır ve Piyatigorsk kentinde bir süre dinlenmek zorunda kalır. Bu kentte 27 Ekim 1841 günü, kralcı bir Fransız subayla düello yapar ve bu düellonun sonunda yaşamını yitirir. Özgürlükçü aydın kesimde, tıpkı Puşkin gibi bir düello sonucu genç yaşta ölmesi, derin bir üzüntüye neden olmuştur.
Yirmi yedi yıllık kısa yaşamına karşın Lermontov, şiirleri, tiyatro oyunları ve romanıyla Rus edebiyatının gelişimi üzerinde derin etkiler yaratmıştır. Kendisinden sonraki pek çok Rus edebiyatçı üzerinde Lermontov´un etkilerini görmek mümkündür. Fransız özgürlükçü düşüncesinden belirgin biçimde etkilenen aydın bir edebiyatçıdır.
192 syf.
Ah gurur! Sen Arşimet'in dünyayı yerinden oynatacağı kaldıraçsın!..

Yirmi yedi yıllık kısa yaşam, şiirler, tiyatro oyunları ve romanıyla Rus edebiyatına damga vuran, üzerinde derin etkiler yaratan ve kendisinden sonraki yazarları etkileyen aydın edebiyatçı Lermontov.

Ah şu ömür, ne kaygan ne zalim! Bir anlık olgulara kurban veriyor seni. Mihail Yuryeviç Lermontov da yalnızca ve yalnızca 27 yıl yaşayabilmiş. Büyük şair Aleksandr Puşkin'in düelloda Ocak 1837'de ölmesi üzerine derinden etkilenerek yazdığı "Şairin Ölümü"nden sonra Kafkasya'ya sürülmüştür - zaten iş bu kitap Kafkasya'da geçmektedir. Kaderin cilvesine bakın ki Çarlık Rusya'sını düello noktasında eleştiren yazarımız şiirin üzerinden 4 yıl geçtikten sonra yine düello kurbanı olarak son nefesini vermiştir. Düello, onur sorununu çözmek amaçlı belirli kuralları olan, son çare olarak başvurulan karşılığında cezai yaptırımı olmayan dövüştür.

Düşünüyorum daha doğrusu düşlüyorum da Puşkin ve Lermontov'un kalemlerinin düellosuna şahit olabilirdik. Şiir ya da nesir üzerinden bir çarpışma. Lermontov Byron'dan dem vururdu, Puşkin ise Rusça'dan daha yetkin kullandığı Fransızcasını konuştururdu kim bilir. Dünya o zaman daha yaşanabilir olur muydu dersiniz? Ya da yer açılması mı gerekiyordu yeni gelen için hayat sahnesinde? Lermontov'a ''Puşkin'in ardılı, devamı'' denmesi de insanın içini yakıyor. Kafka'nın herkes tarafından bilinen sözü ile paragrafın sonu geliyor: ''Beyinlerimiz savaşsın isterdim ama görüyorum ki siz silahsızsınız.''

Genç yaşta ölen yazarlar, şairler arasında kimler yok ki! Arkadaş Zekai Önger, Muzaffer Tayyip Uslu, Comte de Lautréamont, Wolfgang Borchert, Nilgün Marmara, Didem Madak, Franz Kafka, Puşkin ve Sabahattin Ali.

Kısa ömürlü yazarların verdiği eserler ve düşünce dünyaları akla şu soruyu getiriyor: Nasıl olur da bu eserleri yazabilirler? Biz o yaşlarda aklımızı salıncakta sallarken onların dünyaya bu denli tesir edebilmeleri ne ile açıklanabilir. Düşünüyorum, o halde bu sorunun cevabını Lermontov'un yaşamında bulabilirim. Çünkü söz konusu o! Kendi zamanının bir kahramanı olmayı nasıl başarmış. Maddeler halinde bakalım:

1-Öncelikle 3 yaşında annesini kaybetmesi hayatın yanında değil de karşısında durmaya başladığı ilk andır. Anne, belli bir yere kadar insan yaşamının ilerlemesi ve gelişmesinde aracı konumundadır.

2-Varvara Lopukhina'ya karşı beslediği derin ama karşılıksız bağlılığı da ikinci tecrübe sahasıdır. Aşkın öğretici yanı. Acı ama kalıcı öğreticilik.

3-Sonra hastalık, 3 yaşından öldüğü güne kadar yakasını bırakmayan. Bir yanının sürekli ölümü düşünmesi.

4-Düşünce adamı olması. Çarlık rejiminin tutumunu, köleliği ve yaşam koşullarını felsefi, düşünsel anlamda eleştirmesi. Geliştirmek için neler yapabileceklerini Moskova Üniversitesi'ndeki çevresiyle tartışması, eserlerine yansıtması.

5-Dönemin Rusya'sı. Birçok Rus yazarda gördüğümüz erken evrilme, hayata çabuk atılma.

6-Annesi ölünce zengin olan anneannesi ile büyümesi, burada daha çok kadınlarla çevrili bir dünya görmesi. Babasını görmesinin engellenmesi (anneanesi onu mirasından mahrum bırakmakla tehdit eder.) Bu durumların onu hayata karşı sinirli ve güvensiz yapması.

Lermontov okuduğum romanı ve birçok şiirinde Rusya’nın bol doğal güzelliğinden, türkülerinden, masallarından, gelenekleri ve törenlerinden bahsederken, kölelerin zorla çalıştırılması, köylü isyanlarının hikayeleri ve efsanelerinden de sıkça söz eder. Zaten Rusya gerçeği çoğu Rus yazarında olduğu gibi onun da karakterini geliştirmesinde büyük bir etkiye sahiptir. Çok sık hasta olan biriymiş Lermontov, bu sebeple ileride sürgün olarak yine göreceği Kafkasya'ya kaplıcalar için götürülmüştür. Kısacası Kafkasya onun yaşamında dönüm noktasıdır.

İyi niyetli spoiler barındırır.

Başka birisinin günlüğünü direkt aktarma ya da mektup yoluyla anlatım biçimi, bunu birçok yazarda gördük. Dostoyevski mektupları alıp direkt karşımıza koydu örneğin, neredeyse mektupların gerçekten o kişilere sahip olduğunu düşündük. Burada da Peçorin önce bize tanıtılır, merak ederiz onu. Ardından da kısa bir görünür karşımızda ve çeker gider. Miras olarak günlükleri kalmıştır, yazar o an aramızdan çekilir. Peçorin ve biz kalmışızdır. Bu hissi verebilmesi önemlidir zaten. Yoksa o samimiyeti yakalayamaz, Peçorin'le aramızda kalan Lermontov bize yük olur. Rousseau'nun ''İtiraflar''ını arkadaşlarına okutmuş olması, bunu bu kitaptan öğrenene kadar özel bir kitaptı örneğin. Çünkü onun itiraflarıyla arama artık edebi kaygı ya da şekil şartları girmiş oldu. Geçelim bunu.

Kafkasya'nın dağlarında, ovalarında geçen, Tatarlar, Çerkezler ve Rusların dünyasında kısa bir gezinti ile başlayan Peçorin'in dünyasıyla devam eden bir eser. Yalnızca bir romanı olması bizim için büyük şanssızlık. Kitabı çoğunuz duymuşsunuzdur veyahut biliyorsunuzdur ancak yine de okumanızı tavsiye ederim. Akıcı, sade bir anlatımı var. Eleştirilecek hiçbir yanı yok. Keyifli okumalar.

Son olarak:

ne parçalanmış bir ayna
ne mum ışığı kalacak
birazdan gün ağaracak
her gece yeni bir düello
her sabah yeni bir ölüm
hepsi bu şiire sığacak.

Behçet Aysan
243 syf.
·Puan vermedi
Bu videodan Lermontov'un hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz: https://youtu.be/3UL1oP5pifw

Zamanımızın bir kahramanı ya da zamanımızın esas kahramanları... Peki, kimdir bu zamanın kahramanları?

Oğuz Aktürk : Bir girizgah yaparak başlayalım o halde. Lermontov 1814'te, yani şu an bulunduğumuz yıldan yaklaşık 200 yıl önce doğmuş bir adam. Üç yaşında annesi ölüyor, sonra babası evi terk ediyor. Çocuk Lermontov da büyükannesinin yanında yaşamak üzere Kafkasya'ya gidiyor. Zaten kitaptaki dağ tasvirleri ve dağ hayatı da Kafkasya'daki çocukluk ve ilerideki sürgün dönemlerinde edinilmiş izlenimlerden kaynaklı. Aynı zamanda Zamanımızın Bir Kahramanı kitabının adı, içindeki baş karakter Peçorin'in karşısındaki insanlara cesurca ve onların onaylamayacakları şeyler söyleyebildiği için kahraman olarak seçilmiş diye düşünüyorum. Bir başka yönden kitabın adı, Lermontov'un sürgünden sonra şehre döndüğünde kahraman olarak karşılanmasından dolayı ironi amacıyla seçilmiş olabilir.

Turhan Yıldırım : Verdiğin bilgiler değerliydi Oğuz, fakat bir noktayı kaçırdın. Lermontov'un Puşkin'in kumpaslı bir şekilde düellodaki ölümü üzerine yazdığı Şairin Ölümü adlı şiiri aslında onun sürgüne gitmesine sebep olmuştur, bunu da eklemek gerek. Zamanımızın Bir Kahramanı kitabını oluşturan da aslında dolaylı olarak Puşkin'e yapılan bu kumpastır.

Kaan Ö. : Ben de kitaba farklı bir yönden yaklaşmak isterim. https://1000kitap.com/...geyevic-Turgenyev'in Babalar ve Oğullar kitabını okuyanlar biliyordur. Oradaki Bazarov karakteri de aslında Peçorin'le benzer özellikler taşımakta.

Turhan Yıldırım : Evet, özellikle de nihilizme yaklaşan yönleriyle gerçekten benzer yönleri var.

Oğuz Aktürk : Babalar ve Oğullar kitabını okumadım fakat Turgenyev'in tam olarak liberal Batılılaşma yanlısı olduğunu söyleyebilirim. Zaten Dostoyevski'nin Puşkin Konuşması'nda da Turgenyev'in Avrupa'ya duyduğu sevgiye herkes tanık olmuştur. O yüzden genel olarak Rus milliyetçiliği konusunda Lermontov ile Dostoyevski benzer niteliklere sahiptir fakat Turgenyev bu konuda onlardan ayrılır.

Özlem : Eveet, sıra bende o zaman. Aslında kitabın gözlemci ve bazı yerlerde Tanrısal bakış açısına kayan bir anlatıcı perspektifiyle yazıldığını söyleyebiliriz. Öncelikle sormamız gereken soru: "Peçorin kimdir?" olması gerek bence. Çünkü Peçorin topluma tepkilidir, çıkış yolu topluma karşıtlıktır. Dağ hayatının ona verdiği kaçışın varoluşçu bir huzur getirdiğini savunan birisidir Peçorin. Asker olduğu dönemlerde ise bundan rahatsızlık duyar, sürekli sorunlar yaşar. Elde edilmeyenin büyüsünü sever, ondan etkilenir. Kadınlar ise elde edemediği belirsizlikler olduğu için daldan dala atlar. Hissetmek ve zevk almak için yaşar Peçorin. Merak duymak ve aşık olmak için yaşar Peçorin. Bilinemez aşkın öngörülemez tabiatına inanır. İyi bir aşık olabilmenin ancak ve ancak baskısız bir toplumda gerçekleşebileceğini düşünür.

https://1000kitap.com/h_sezen : Doğru söylüyorsun, aslında bir nevi aşk duymaya aşık olmuş bir adam olduğunu da söyleyebiliriz.

Oğuz Aktürk : Evet Özlem, hatta Kierkegaard'ın varoluşçuluk felsefesine göre de toplumdan uzaklaşıp insanın kendi içsel hayatına dönmesi ona göre varoluşu oluşturur. Sanki Peçorin de buna benziyor.

Özlem : Evet fakat ne olursa olsun kendisini böyle şair sanıp da şiirsel sözler söyleyen, karşısındakini Peçorin gibi kandıran insanların yalancılık yönü de vardır.

Osman Y. : Bu konuda sana katılıyorum çünkü Fuzuli'nin de "Unutma ki şair sözü yalandır." cümlesi var, yani o insanın içindeki çıkmazı orada da görebiliyoruz.

Oğuz Aktürk : Ben de biraz romandaki kronolojik parçalanmanın sebeplerinden bahsedeyim bu arada. Lermontov bunu bilinçli olarak yapmış, Yani dönemin ideallerine ulaşamayan Rus gençliğinin yansıması olan kahramanındaki ruhsal yapının karmaşıklığını, duygusal çatışmaları ve tutarsızlıkları vurgulamak amacıyla pek çok olumlu ve olumsuz yönle bir sentez çıkarıldığını kronolojik bir parçalanmayla birlikte görüyoruz.

Özlem : Evet zaten bunu da en iyi Peçorin'in kendine has cümlelerinde görüyoruz. "Doğruyu söyledim, yalancı dediler. Ben de o anda duygularımı açıkça ifade ettim sonra ise içime atmaya başladım." minvalinde cümleler bizi bu karmaşıklığa ulaştırıyor.

Turhan Yıldırım : Ne olursa olsun bence Peçorin tam olarak kötü bir karakter, kötünün kötüsü.

Osman Y. ve Oğuz Aktürk : Aslında bizce tam olarak kötü dememek gerek. Sanki %50 iyi %50 kötü gibi, bir sentez sözkonusu gibi geliyor bize göre.

Yunus : Zaten her iyinin içinde kötü yok mudur arkadaşlar?

Oğuz Aktürk : Doğru söyledin Yunus, aynı Yin ve Yang felsefesinin sembolünde olduğu gibi.

Turhan Yıldırım : Yine de bu karakterimiz bir antikahraman arkadaşlar, tam bir duygu katili bu adam! İnanılmaz bir zevküsefa düşkünü bir adam. Toplumu yargılarken kendini de yargılayan, elde ettiği her şeyden sıkılmayı başarabilen çok aykırı bir karakterdir Peçorin.

Osman Y. : Aslında bu konuda tam bir varoluşsal boşluktan bahsedebiliriz. Yusuf Atılgan ve Oğuz Atay kitaplarında da benzer yönler görebildiğimizi düşünüyorum.

Turhan Yıldırım : Evet zaten karakterin hafiften nihilizme kaydığını düşünüyorum ben de.

Yunus : Bence arkadaşlar, Peçorin kendi iyiliğinin ve kötülüğünün tamamen farkında bir adam. Bazıları iyi bazıları kötü diyecektir ona, zaten toplumda da bu tür etiketlere maruz kalıyoruz. Ama ne olursa olsun bunun farkındalığı kendisinde mevcut bir karakter.

Osman Y. : Evet bu iyilik ve kötülüğün Peçorin karakteri içerisinde karışmasını da tam olarak kendi sözlerinden anlıyoruz aslında;
"Yabani bir kadının sevgisi bir sosyete kadınınkinden pek de farklı değilmiş. Birinin cahilliği ve basitliği ötekinin hoppalığı gibi bıktırıyor insanı. Doğrusunu isterseniz, hala seviyorum onu, bana yaşattığı çok tatlı birkaç an için minnettarım ona. Onun için canımı bile veririm, ama gene de sıkılıyorum yanında. Bir budala mıyım, yoksa bir zorba mı, bilmiyorum. Ancak şu da var, ben de acınacak durumdayım, belki ondan bile çok: Toplum bozmuş ruhumu, kafam huzur bulmuyor, kalbim doymak bilmiyor."

Peçorin ise iyiliğin, kötülüğün, neredeyse her duygunun içinde karıştığı bir arkadaşımız. O kadına ise rastlamıyor, o kadın karşısına çıkmıyor. Yine de ne olursa olsun çok bilgili ve bu bilgisinin farkında olan bir adam.

Yunus : Ben yine de mükemmel kadını aradığını düşünmüyorum, bir kere fedakarlık yok bu adamda. Fedakarlık olmadığı zaman da maalesef böyle bir şey mümkün değil. Ayrıca Gruşnitski ile Peçorin arasındaki düello ve onların arasındaki bu iletişimin zamanla değişmesi de zamanın Rus gençliğine karşı bir bakış yakalamamızı sağlıyor.

Book lover : Aslına bakarsanız arkadaşlar, bu adam tam bir macera ve süreç adamı. Macerasız yapamıyor. Dışarıda ise yüzündeki maskeyle dolaşıyor, nasıl biz de dışarıda böyle maskeleriyle dolaşan insanlar görüyorsak aynı Peçorin'in de yüzünde halihazırda mevcut olan bir maskesi var.

Oğuz Aktürk : Peçorin'in Instagram profili olsaydı nasıl olurdu diye düşünmüyor değilim, valla hiç çekilmezdi.

Book lover : Bu yüzden de zevki ve gerçeği bulma merakı onun peşini hiç bırakmıyor. Zaten benim Rusya'da yaşadığım zamanlarda da böyle hikayeler duydum. Rus ruleti vardır bilirsiniz, adamlar heyecanı ve tehlikeyi seviyor arkadaşlar. Bir hikaye var mesela, birisine söyleniyor, trenden ilk kim inerse onu öldüreceksin ve sana ödül vereceğiz gibisinden iddialara tutuşuyor insanlar. Yani öldürme ve adrenalin merakı Ruslarda çok üst seviye bir zevk gerçekten.

Osman Y. : Bu tehlike ögesini ben de gördüm aslında, zaten kadınları da belki bir tehlike olarak görüp kadınlarla oynadığı bu oyunu bir kumar olarak görüyor olabilir Peçorin.

Turhan Yıldırım : Başka bir konu da, başta dediğim gibi Puşkin'e yapılan düello kumpasında olduğu gibi burada da Peçorin ile Gruşnitski arasında bir kumpas yapılmaya çalışıldığını görüyoruz ama neyse ki Puşkin'in Yevgeni Onegin kitabındaki düellosu ile bu kitaptaki düello arasında o kumpasın engellenmesi farkı var.

Bülent : Arkadaşlar ben de şu konuda yaklaşmak istedim. Kafkasya toplumlarındaki kıyafetleri ve yaşayış tarzlarını bile görebiliyoruz. Bu muazzam bir olay değil mi? Sırf bu yüzden bile bu kitap ayrı bir yere sahip. Kafkasya'da o zamanki kültüre yakından bakabilme fırsatımız oluyor.

Hakan Özen : Ben de her şeye rağmen, Peçorin'i kötü olarak tanımlamazdım, kendi iç dünyasındaki değişimlerde böyle iyilik ve kötülük uçlarına tanık olabiliyoruz her insanın. O yüzden saf kötü olarak tanımlamak biraz haksızlık olur diye düşünüyorum.

Turhan Yıldırım : Bence Peçorin saf egoist abi, hepsi bu.

Osman Y. : Önüne kadınlar çıkıyor onları da kabul etmiyor zaten, garip ama gerçekten aklının farkındalığında olan bir adam.

Turhan Yıldırım : Ben aslında Puşkin - Yevgeni Onegin, Lermontov - Zamanımızın Bir Kahramanı, Sadık Hidayet - Diri Gömülen ve Albert Camus - Yabancı kitaplarının art arda okununca anlamlı ve güzel bir bütün oluşturacağını düşünüyorum, böyle de bir okuma sırası denenebilir.

Osman Y. : O halde Zeki Demirkubuz'un Yazgı filmini de izleyebilirsiniz, Yabancı'dan uyarlama. Çok güzel bir film.

Özlem : Ben Meursault'un Peçorin kadar hedonist biri olduğunu düşünmüyorum, o noktada ayrılıyorlar.

Turhan Yıldırım : Zaten adam normal ve sıradan bir ambar memuruyken sırf annesinin ölümüyle hayatı ve tepkisizliği ön plana çıkıyor, ama bu başka bir konu zaten.

https://1000kitap.com/h_sezen : Ben de birkaç şey eklemek istedim. Peçorin'i zaten dışarıdan bir gözlemle tanıyabiliyoruz daha çok. Kendisinin cesurca hareketlerinin dışarıdaki izleyiciyle bize sunulması da onun karakterini oluşturan en önemli konulardan biri.

Oğuz Aktürk : Yavaş yavaş kitabı tartışmamızın sonlarına yaklaşırken Freud'un Dostoyevski için dediği şu satırları bence tam olarak Lermontov için de söyleyebiliriz:
"Büyük adamların çoğu gibi, Dostoyevski de, sürgüne gönderilmiş olmasını, en önemsiz ve sıkıcı şartlar altında bile bir duyarlık kazanmak amacı uğruna harcadı. Hayatının iç bağlantıları hakkında bilgi edinmek ve bir an duraksayıp, kendi öz varlığını yıkmak isteyen ve kendisini şaşkına çeviren bütün çelişmeleri bir sentez içinde toparlamak için sürgün olmaklığından yararlandı."
Ve ayrıca 1825'te Dekabrist Ayaklanması oldu biliyorsunuz ki, yani Lermontov 11 yaşındayken. O yüzden devrimci romantizmin de hem şiirlerinde hem de romanında bir vücut bulmaya çalıştığını söyleyebiliriz.

Özlem : Tabii, zaten 1789 Fransız İhtilali'nden sonra Rus ve Osmanlı İmparatorluğu yapılarında da değişmeler meydana geldi. Bu da pek tabii ki ülke edebiyatlarına da yansıdı.

1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Bu güzel kitabı tartışmak için evinden kalkıp gelen herkese çok teşekkürler. Peki bu kadar lafın, tartışmanın üstüne kimdir bu zamanın kahramanları?

İşte zamanımızın kahramanları:
1- Oğuz Aktürk
2- Osman Y.
3- https://1000kitap.com/MadameAdeline
4- Turhan Yıldırım
5- https://1000kitap.com/h_sezen
6- Yunus
7- Bülent ve abisi
8- Kaan Ö.
9- Book lover
10- Özlem
11- Hakan Özen

Bu buluşmaya katılmamış olsalar da diğer değerli kahramanlarımız:
Ebru Ince
Muzaffer Akar
Necip G.
Selman Ç.
Bengü
Esra Koç
Hercaiokumalar /Ayşe
Primadonna
Tuğba Demirci
özlem
Arzu K.

Toplantımıza beklenen zamanımızın esas kahramanı:
Hacı Seydaoğlu

İşte o kahramanların görüldüğü rivayet edilen bir fotoğraf:
https://i.ibb.co/...b8a-1b3e85f4e185.jpg
230 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10 puan
İnceleme Öncesi Giriş Notu: Bu incelemeyi okumak yerine izlemeyi tercih ediyorum diyenler için:
https://youtu.be/GgjrYfYkuOs

Bir anti-kahramandır Peçorin, atsan atılmaz, satsan satılmaz, sevsen sevilmez. Ne yakın hissedebilirsin kendini ne de uzak. Bir parça sendendir bir parça da çok çok uzaklardan. Yani sizin anlayacağınız bir acayip ademoğludur Peçorin.

Peçorin bir duygu katilidir. Yalnızca egosuyla ve aklıyla hareket eder. İnsanları küçümser fakat bu kendini de küçümsediğindendir. Bakıldığında para pul, mevki, kadınların ilgisi, yani bir insanın isteyebileceği neredeyse her şeye sahiptir ama sahip olmadığı tek şey mutluluktur fakat o mutlu olmak da istemez. Anlattığımı biraz da alıntılarla destekleyelim:

"Bazan kendimi çok küçük görüyorum... Belki de başkalarını küçümsemem bu yüzdendir. Soylu davranışlarda bulunamıyorum. Kendi gözümde gülünç olmaktan korkuyorum."

Peçorin'in en büyük derdi kadınlardır. Cazibesiyle ve kadın kimyasını çözmüş olması sayesinde bekar prensesten, evli kadınlara kadar hemen hemen istediği tüm kadınları kendine aşık eder ama o bağlanmaz. Yalnızca kendine aşık edip karşısındakinin duygularını gün gelir çöp kutusuna atar.

"Benim yerimde başka birisi olsa genç prensese yüreğini ve servetini hemen sunuverirdi, ama "evlenme" kelimesinin benim üstümde gizemli bir etkisi var. Bir kadını ne kadar seversem seveyim, kendisiyle evlenmek zorunda olduğumu bana hissettirirse... Ne aşk kalır, ne bir şey! Yüreğim taş kesilir ve hiçbir şey onu eski sıcaklığına getiremez."

Evlilikten ölümüne korkar. Bir kadına bağlanmak onun için can sıkıcı bir hayata atılmak, hatta ölümü demektir. Bu evlilik korkusunu Peçorin anılarında, küçükken evlerine gelen falcı bir kadınının annesine "bu çocuğun ölümü kötü bir evlilik yüzünden olacaktır" demesinden kaynakladığını ifade eder. Fakat asıl neden onun hiç kimseye, hiç bir yere bağlanamayacak serseri, özgür ruhudur.

"Ben, bir korsan kadırgasının güvertesinde doğmuş büyümüş bir denizci gibiyim. Denizci ruhu fırtınalara ve savaşlara alışıktır, kıyıya atılınca, gölgelik onu ne kadar çekerse çeksin, güneş ne kadar dinlendirirse dinlendirsin canı sıkılır, içi ezilir. Büyün gün boyunca kumsalda dolaşır, dalgaların tekdüze mırıltısına kulak verir, sisli ufukları kolaçan eder."

Peçorin'in yalnızca kadınlarla değil erkeklerle de problemi vardır, hatta daha doğrusunu söylemek gerekirse, problemi tüm insanlıktır. Birçok anti-kahramanda görüldüğü gibi -kendi anılarında da kısaca bahsettiği kadarıyla- bunun sebebi çocukluk travmalarıdır. Hem çocuklukta hem de daha sonrasında gençlikle yaşadıklarıyla tam bir duygu ve mutluluk katili olup çıkar Peçorin. İnsanların mutluluğuyla oynamadan, onların duygularını altüst etmeden bırakmaz. Fakat içindeki bu kötücül ruha karşı, Oscar Wilde'ın Dorian Gray karakteri gibi bir aşk beslemez kesinlikle. Tam tersine içindeki bir başka taraf, sürekli bir varoluşsal sorgulama içindedir.

Ondandır ki ben bu kitabı Camus'nun meşhur Yabancı kitabıyla ruh ikizi görüyorum. Doğal olarak da Peçorin ile Meursault'nun bir ruhdaşlığı vardır. Gerçi bu iki kitabın -çok farklı zamanlarda yazılmış olsalar da- hem varoluşsal sorgulamalarıyla hem de hayattan canı sıkılan, canı sıkıldığı için de kötülüğe bulaşan anti-kahramanlarıyla son derece birbirine benzer özellikleri olduğunu düşünüyorum. Fakat tabii ki Mersault ve Peçorin birbiriyle tam tamına örtüşen karakterler de değiller.

Mersault, hayattan tamamen vazgeçmiş, annesinin ölümüne üzülmeyecek kadar duygularını yitirmiş, sırf can sıkıntısından adam öldüren ve idam cezası almasına rağmen herhangi bir şey hissetmeyen bir karakterse, Peçorin duygusuz olup başkalarının duygularıyla oynamaktan ve mutluluklarını bozmaktan bir tür zevk alan, her ne kadar ölümünü önemsemeyip üzerine atılsa da, düelloda kendinden karakter olarak çok daha zayıf birini öldürmekten çekinmeyen, ne kadar varoluşsal sorgulamalar yapsa da kötücüllükten asla vazgeçmeyen ve ruhu diğer insanlara karşı yaptığı kendince mücadeleden beslenen birisidir.

Açıkçası bu roman, beni bugüne kadar okuduğum eserler içerisinde ters köşeye yatıran iki kitaptan biridir (Diğeri Sadık Hidayet'in Kör Baykuş eseri) Çünkü kitap benim açımdan, Peçorin'in anılarına başlayana kadar klasik bir Rus Edebiyatı eserinden başka bir şey değildi. Fakat sayfalar ilerledikçe anıları okumaya başlayıp, önüme açılan yolda biraz yürüdükten sonra muhteşem leziz bir romana dönüştü benim için Zamanımızın Bir Kahramanı. Bu roman, hem insanların duygularına, zayıf yanlarına yaptığı vurgularla, hem de ana karakterin üzerinden yaptığı derin varoluşsal sorgulamalarıyla enfes bir eser.

Puşkin'in düelloda ölümü üzerine yazdığı şiir sebebiyle Çarlık Rus Yönetimi tarafından sürülen Lermontov, ne yazık ki Puşkin'le aynı kaderi paylaşır ve daha 27 yaşındayken düelloda ölür. Puşkin, Yevgeni Onegin kitabında kendi ölümünü sezerken, Lermontov'da ilginçtir bu kitapta ölümünü daha önceden bilir. Belki sanatçı hassasiyeti, belki de kendi ruhlarını çok iyi tanıdıklarından bu iki yazar, ölüme gitmelerini çok daha önceden romanlarında yazmışlardır. Ölüm şekli daha başka olsa da, bu iki yazara bambaşka bir coğrafyadan ve zamandan katılan bir başka yazar daha vardır, o da Diri Gömülen kitabıyla ölümünü öngören Sadık Hidayet. Üçü de çok farklı üsluplara sahip yazarlar olsa da belki kader birliğinden, belki zamanlarına göre aykırı kişiliklerinden ve belki de bana hissettirdiklerinden ötürü kendilerini Ruh Üçüzü olarak görüyorum.

Son olarak, Lermontov genç yaşında keşke böyle şansız bir şekilde ölmeyip, çok daha fazla yaşasaydı da bizlere daha çok kitap armağan etseydi diye de insan düşünmeden edemiyor.

Not: Yine bir bitmeyen inceleme yapmışlar kardeşim. Bu kadar Yabancı ve Mersault karakterinden bahsettikten sonra, Zeki Demirkubuz'un Yabancı kitabından esinlenerek senaryolaştırdığı Yazgı filmindeki meşhur sahneyi buraya da bırakalım değil mi?

https://www.youtube.com/watch?v=v6RUd1Lpefc
243 syf.
·4 günde·10/10 puan
Bir ‘ilk’lerin romanı var elimde.
Kaleme alındığı 1840 yılından itibaren Rusya’da edebiyat çevrelerince bir çok eleştiriye, karşıt görüşlere ve övgülere nâil olmuş, kâh bir çok dev yazarın ilham aldığı eser olarak gösterilirken, kâh dönemin sağ görüşlü eleştirmenleri tarafınca Rus gençliğini kötü yönde etkilemekle suçlanmış; fakat ne olursa olsun, Rus edebiyatı gibi dünya edebiyatında da kendine sağlam bir yer açmayı başarabilmiş bir eser Zamanımızın Bir Kahramanı .

Kendisine;
Realist Rus nesrinin ilk eseri,
Rus edebiyatının egemen tarzının şiirden düzyazıya geçtiği ilk eser,
İlk Rus psikolojik romanı gibi nitelikler birçok Rus edebiyat eleştirmeni tarafından yakıştırılmış.

Eser hakkında;
Eseri İngilizceye çeviren Vladimir Nabokov eserin başkarakteri için: ‘Peçorin bizim kuşağın kötülüklerinin bir portresidir.’ derken,
Eseri ilk okuduğunda Nikolay Vasilyeviç Gogol : ‘Bizde böylesine kusursuz, güzel ve rahiya saçan bir nesri henüz kimse yazmadı.’ diyerek hayranlığını belirtiyor.
Lermontov hakkında ise; Lev Nikolayeviç Tolstoy ‘un onu ‘gerçeğin ebedi ve güçlü arayıcısı’ diye tanımladığını, Anton Çehov ‘un ise ‘Lermontov’un dilinden daha iyi dil bilmediğini’ sıklıkla belirttiğini öğrendim.

Bir anti-karakter sever olarak; Peçorin içimde büyük sempati uyandırdı. Halbuki kendisi -yüzeyde-;
çevresine karşı hoşgörüsüz, sivri dilli, alaycı bencil bir karakter yapısına sahip. Bu özellikleriyle sürekli düşman edinmekte üzerine yok. Zira insanlarla iletişimi sadece kendi çıkarları üzerine, ve bunu saklama gereği duymuyor.

Eserde beş bölüm halinde Peçorin’in derinlikli karakter yapısı irdeleniyor. İlk iki bölümde bir şekilde yollarının kesiştiği bir gezici subay ve Maksim Maksimiç’in dilinden Peçorin anlatılırken; kalan üç bölümde Peçorin’i bizzat kendisinden dinliyoruz.

Peki Peçorin, kendini anlattığı son üç bölümde subjektif mi?
Şimdi önyargılarınızı bir tarafa bırakıp bir de şu satırlara bakınız;
“Herkes yüzümde kötücül özelliklere ait izler bulurdu, oysa doğru değildi. Sırf onlar böyle varsaydı diye kötücül özelliklerim ortaya çıkmaya başladı. Alçakgönüllüydüm, beni kurnazlıkla suçladılar. İyiyi ve kötüyü çok derinden hissediyordum; hiç kimse bana şefkat göstermedi, hepsi beni aşağıladı, kinci olmaya başladım. Bütün dünyayı kucaklayıp sevmeye hazırdım ama beni hiç kimse anlamadı, ben de nefret etmeyi öğrendim. Renksiz gençliğim kendimle ve dünyayla mücadele ederek akıp gitti; alay edilmekten korkarak en güzel duygularımı kalbimin derinliklerine gömdüm; onlar orada öldü. Gerçeği söyledim, bana inanmadılar, böylece aldatmaya başladım. Manevi yönden sakat bir kişi oldum, ruhumun yarısını kaybettim; kurudu, buharlaştı, öldü, sonunda onu kesip attım.”

Ruhumun çıkmaz sokağındaki o lekeli duvara içtenlikleri ve münhâsır kişilikleriyle isimlerini kazıyan Onca Yoksulluk Varken ’in Momo’su, Notre Dame'ın Kamburu ’nun Esmeralda’sı, Atsineği , Faust ’un Mephistopheles’i, Pal Sokağı Çocukları ’nın Nemeçek’i, Sefiller ’in Jean Valjean’ı... gibi unutulmayacak karakterlerin yanına kendi adını da kazıdı Peçorin.

Şöyle ki; kendini olduğundan iyi gösterme çabasında olmamak, hissettikleri için kendini suçlamamak, sevmek fakat söz verememek, tutkuları için kimseye hesap vermek istememek, özgürlüğünü her şeyin önünde tutmak, dostunun mutluluğu için yalan söyleyememek, topluma uyum sağlamak adına kendi ilkelerinden vazgeçmemek ve sadece kendin olmak ‘kötülük’se itiraf ediyorum; ben de en az Peçorin kadar kötüyüm.

Rus edebiyatı okuma klübümüzün Ocak ayı okuma planında bulunan eserle, bu vesileyle tanıştığıma çok memnunum. Kendi okumalarımda gözümden kaçması olasıydı.

Ayrıca ruhuma değen tüm anti-karakterlere ufkumu açtıkları için çok teşekkürler.

İyi okumalar dilerim.
230 syf.
·5 günde·7/10 puan
Henüz 27 yaşındayken bir düello sonucu yaşamını yitiren, Rus edebiyatının en büyük şairlerinden Mihail Lermontov, kısacık yaşamında dünya edebiyatına bir başyapıt bırakmayı başardı:
"Zamanımızın Bir Kahramanı"
243 syf.
·10 günde
lermontov'un psikolojik yönü ağır basan, anti- kahramanın serüveni ekseninde yazdığı romanıdır.

anahtar kavramlar: aşk, hayat, ölüm, umut, kader, hayal kırıklığı

yer: kafkasya’nın sert ve özgün bir havaya sahip toprakları. kimi zaman hırçın, kimi zaman dingin… “insanın kalbi sabah duasında nasıl dinginse, yer ve gökteki tüm varlıklar da o kadar dingindi..." doğal güzelliklerle birlikte beşeri öğeleri etkileyici biçimde sunar lermontov.

peçorin:
kafkas topraklarından aristokrat kesimin yaşam alanına uzanan geniş bir skalaya hakim bir hayata sahip olma imkanlarına sahip bir asker. bir nihilist, varoluş sancısı çeken bir birey, elde edilemeyecek olanın büyüsüne hayran, sevdalar denizinde yüzen ama ıslanmayan aşık, düelloda aşık olduğu sanılan kadın için canını ortaya koyacak kadar gururlu ama kadına onu sevmediğini söyleyecek kadar da kırıcı bir dobra…
peçorin, günümüzde de gözlemleyebildiğimiz pek çok şeye sahip olsa da var oluşuna ve hayat amacına anlam arayan bir anti-kahraman. insanları öyle yakından tanımıştır ki güven duygusunu yitirmiştir en zeki ve en yürekli bulduklarına bile. "işte insanlar! çoğu böyledir... olacak olanın tüm çekinceli taraflarını önceden bilirler, yardımcı olup yol gösterirler; zaman zaman başka yol bulamayınca da hareketinizi onaylarlar. sonra da işin içinden sıyrılıp, olanca sorumluluğu yüklenen kişiden derhal yüz çevirirler. tümü böyledir; en yürekliler, en zekiler bile..."
peçorin, modern insanın sıkıntılarını paylaşır. örneğin; evlenmekten ölesiye korkar. halbuki pek çok fedakarlığa hazırken bir aşk uğruna evlilik lafını duymak “hoşça kal!” demesine yetmektedir. geleceğin planlanamaz ve sürprizlerle dolu olmasına aşıktır o.

pek çok vasfı olduğu halde bunları kullanma ihtiyacı hissetmeyen nice insandan biri peçorin. onun derdi bilinmeyenin, sonsuzun gizemine ulaşabilmekte gizli… imkansızlığının farkında olup çaresiz hissetse de… “sonsuzluğun gizi de sadece hedefe ulaşmanın imkansızlığında: sonsuzlukta.”

doğaya özlemi ve toplumsallaşmanın zehirli etkilerini hissettirir lermontov zaman zaman. “toplumsal alandan sıyrılıp doğaya sokuldukça çocuklaşmadan duramıyor insan; sonradan edinilmiş ne varsa buharlaşıyor, ruh arınıyor, önceleri nasılsa veya gelecekte nasıl olacaksa o hali benimsiyor."

ya özeleştiri? lermontov kendisi de şiirler yazmasına rağmen şairleri eleştirmekten geri durmaz. “şairler şiir yazmaya başladıklarından, kadınlar da okuduklarından beri onlara o kadar sıklıkla melek denmiştir ki, safça buna inanmışlardır. ama aynı şairler para karşılığında neron'u da yarı tanrı haline getirmemişler miydi?" müthiş!

kadercilik? zeki, sorgulayıcı, meraklı bireylerin kaderle yüzleşmeleri üzerine metafizik konularla zihnimizi tokatlar. kaderci olanlara minik bir ders de verir yazar gizliden gizliye…

psikolojik açıdan pek çok çıkarım yapıyor yazar lermontov:
• "o güldüğünde gözleri gülmüyordu!.. bu, kötü bir huyun veya derin, bitmeyen bir kederin işaretidir. yarı açık kirpiklerinin arasından fosforlu bir aydınlıkla ışıldıyordu gözleri. ne ateşli bir ruhun, ne de düş gücünün görüntüsüydü bu. yalnızca cilalanmış bir metalin göz alıcı, fakat soğuk ışıltısıydı; gözleri, çevresiyle ilgilenmediğinde içe işleyişi, yırtıcı, öylesine sorulmuş bir sorunun buz gibi etkisini duyuyorlardı." sözleriyle gözlerden ruha dair çıkarımlarını leziz betimlemeleriyle sunuyor bize.
• “yürüyüşü sakin ve rahattı fakat kollarını sallamıyordu: içe kapalı bir karakterin şaşmaz ifadesi." sözleriyle beden devinimleriyle karakter bağlantısını kurması etkileyici değilse nedir?
• “arkadaş ben insanları küçümsemeyeyim diye onlardan nefret ediyorum, bunu yapmasam hayat iğrendirici bir komedi olurdu.” ve
“arkadaş, kadınları sevmeyeyim diye, onları küçümserim, bunu yapmasam hayat zırva bir melodram olurdu.” sözleriyle insanları tanımanın ve onlara dair olumsuzlukları bertaraf edebilmek için savunma mekanizmalarımızı, eksikliklerimizi ve yansıtmalarımızı hissederiz okudukça…
• “sessizlik büyük; fakat saklı bir güç gölgesidir.” sözüyle içimizdeki güce ulaşabilmenin sessizlikten, dinginlikten ve farkındalıktan geçtiğini vurgulamakta.
• “ben alçakgönüllüydüm, beni oyunbazlıkla suçluyorlardı: suskun biri oldum. iyilik ve kötülüğü derinden algılayabiliyordum: kinci oldum. bütün dünyayı sevmeye hazırdım, beni kimse anlamadı: ben de nefreti öğrendim. şenliksiz gençliğim, kendimle, dünyayla dalaşmakla geçti; en güzel hislerimi alay edilmekten korkarak, içimin derinliklerinde sakladım: onlar da orada öldü. doğruyu söylüyordum, bana inanmıyorlardı: aldatmaya başladım.” sözleriyle çevresel etmenlerin en masum ve düzgün kişiyi bile nasıl değiştirebileceğini düşündürür bize.
• “kimi zaman kendimden nefret ederim... acaba diğer insanlardan da bu nedenle mi nefret ediyorum?” sözlerini söyleyen peçorin özelinden yola çıkarak kendisini sevemeyen kimsenin başkasını da sevemeyeceği gerçeğine vurgu yapılmakta.

günlükler ve bir gezginin ağzından dinlemek gibi çeşitli yollarla aktarılan roman postmodernist yönler taşımakta.

gürcüler, çeçenler, tatarlar,kazaklar, osetler gibi birçok grupla mücadele ediliyor olması rusların diğer ulusları adeta bir eşkıya gibi gördüğünün, cahil, kaba ve görgüsüz insanlar olarak nitelendirdiğinin mi kanıtı? bilemedim…

lermontov’un tüm sancılarına ve felsefik sorularla örülü düşüncelerine rağmen eserinin özünde şu sözüyle mesajını gizlemektedir: “tüm insanlar dilediklerince kafa patlatsınlar, şunu bilmeli ki, hayat o kadar da dikkat edilmeye gelmez."

not: çağdaşı puşkin’in düelloda bir kumpasa mahkum olarak ölümünün ardından anısına yazdığı şiirler dolayısıyla sürgünler yaşayan ve sonunda puşkin ile aynı sonu yaşayan lermontov, gencecik yaşında bu kadar güzel bir eserle gönlümüze girebildiyse, daha uzun yaşasaydı neler neler yazardı diye üzülüyor insan bu eseri okuduktan sonra.
192 syf.
Kitaptan alıntı ile spoiler içermektedir!

İnsan zeki varlıktır. Zeka doğuştan olduğuna göre, genel itibariyle insanı ‘zeki varlık’ olarak tanımlayabiliriz. Kişinin dehasını, bunalımlarını anlamakta zeka olgusu oldukça önemli faktördür. Ve elbette ki, herkes aynı zekaya sahip değildir. Buna rağmen herkesin zekası kendisine yetecek kadardır diyebiliriz. Dolayısıyla da, herkesin ‘bunalımı’ zekası nispetindedir. Büyük zekalar büyük bunalım yaşarlar. Hatta bazılarını zekadan mustarip olarak görürüz. Bizim, zekadan mustarip şairimiz Necip Fazıl: “Akıldan büyük nimet, zekadan ağır yük tanımıyorum.” der. Edebiyat dünyasında böyle mustaripler epey vardır ve yine dikkatle incelendiğinde bunalımı, iç sıkıntısı, tatminkarsızlığı en fazla olan şair/yazarlar da bu kişilerdir. F.M. Dostoyevski “Yeraltından Notlar” adlı romanında fazla bilinçli olmayı hastalık durumu olarak açıklar. Özetle, bunalım, iç sıkıntısı, varoluşçu sorgulama, tatminkarsızlık herhangi bir çağın “hastalığı” değil; insanın ve özellikle de onun zekasının “hastalığı”dır. Fakat, bir noktada şunu sorabiliriz: Peki, bu durum neden kendini daha çok son yüzyıllarda gösterdi ve toplumsal salgın karakterine büründü? Çünkü, bize öyle öğretildi, yutturuldu! Tanrıdan gelen vahy rehberliğinde yön almaktan vazgeçen insanoğlu, kendine seküler sürecin kapısını açmış oldu. Seküler sürecin çarkında dönen insan “felsefe üretmeye” başladı, yukarıda bahsettiğim “semptomları” edebiyata yansıttı. Arayışı sürdü, sürdükçe derinleşti, çıkmaza girdi: intiharlar, isyanlar, birey toplum çatışmaları, insan olmanın ıstırabını yaşama, nihilizm... Ve böylece biz de zannettik ki, tüm bunlar son yüzyıllar insanının sorunudur. Hayır, tüm bunlar insanla birlikte vardır, onu zekasıyla birlikte vardır ve yine, onun ruhuyla birlikte vardır. (Bu kısmı dikkatle okuyan kişi, “Antik Yunan felsefesini unuttun mu, buna ne diyeceksin?” sorusunu sormamalıdır.)

Zekaya değinmek istedim. Bazı yazarları tam anlamıyla anlamanın, eserleriyle birlikte kişiliğini bütünleştirmenin en sağlam yolu budur. Benim fikrimce... Bundan sonraysa, çocukluk travmalarına, dönemin sosyo-kültürel yapısına tarihi açıdan bakmanın faydası vardır. Lermontov’a değinmeden önce, Rus edebiyatının en zekisinin Aleksandr Sergeyeviç Puşkin olduğunu belirteyim. Bu konuda 7,5 milyar insanın her birini birer edebiyat eleştirmeni olarak karşıma alabilirim! Rus edebiyatının diğer bir ‘zekası’ da Mihail Yuriyeviç Lermontov’dur. Hakkında bunu bilmek yeterlidir. İlaveten, yazdığı bu tek romanı değerlendirmede, önemli kriterlerden sayılan çocukluk dramına ve eğitimine bakmakta işimizi kolaylaştıracaktır.

Eser müessirinden izler taşır. Fakat, eser müessirinin aynıdır veya aynısı olmalıdır mantığıyla kritize etmek önemli bir hatadır. Roman karakterlerini bu şekilde inceleme taraftarı değilim. Yukarıda anlattıklarım burada anlam kazanacak. Lermontov’un biyografisini bilen bir okur, Peçorin karakterini tahlil ederken, ikisi arasında bağ kuracak ve hatta hayatını yazmış diyecektir. Bu noktada ona haksız da diyemeyiz. Fakat, insanın bunalımı, varoluş çilesi ve mutsuzluğu yaşadıklarıyla alakalı olmayabilir. “Gerçekten de biz insanı sıkıntı içinde yarattık.” (Beled/4). Bu dünyaya doğmuş olmak bile başlı başına bir trajedidir. Kıt zekalı birinin, dramına, çocukluk travmalarına rağmen ‘bunalım’ yaşadığını veya varoluş çilesi çektiğini gördünüz mü? Sanmıyorum. Evet, belki saldırgan olabilir, belki de isyan çığlığı da başlatmış olabilir. Onları edebi eserde ana karakter olarak göremeyiz, ana karakter bu hususlarda kendini, yaptıklarını bilen biridir. Sözümün canı odur ki, edebiyatta ana karakterlerin çilesi sıradan insanın çilesi değildir. O, yüksek zekanın çilesidir. Ve buna mahkumdur.

Zekanın bildikleriyle pekâlâ yetinip tatmin olacağı ve mutlu-huzurlu olacağı bana inandırıcı gelmiyor. Çünkü, mutluluk/huzur/sevinç duyguları daha çok kalbidir ve hissidir. Kalp inanmak ister...
Konu olmuşken hemen burada Peçorin’in kalbini ziyaret edelim. Kitaptan karakterin kendi “diliyle” anlattıklarını dinleyelim:
<<Herkes, yüzümde kötü eğilimlerin belirtilerini arardı – aslında olmayan ama onlarca olması gereken eğilimleri: Sonunda diledikleri gerçekleşti. Alçakgönüllüydüm; beni hesaplılıkla suçluyorlardı: Sonunda hiç konuşmaz hale geldim. İyilikle kötülüğü ayırt edebiliyordum; anlamıyorlardı, herkes kırıyordu: Kin gütmeye başladım. İçine kapanık bir çocuktum, başkaları gibi şen, konuşkan değildim; onlardan üstün görüyordum kendimi ama herkes beni onlardan aşağı tutmakta sözbirliği etmişti: Kıskanç oldum. Bu dünyayı sevmeye hazırdım; değerlendiren çıkmadı: Böylelikle de nefret etmeyi öğrendim. Renksiz gençliğimi, kendime ve dünyaya karşı giriştiğim savaşta tükettim. Alaya alınmaktan korktuğum için, en iyi duygularımı yüreğimin derinliklerine gömdüm. Orada silinip gittiler. Hep doğru söyledim, inanılmadı. O zaman kandırmaya başladım. (...) Ruh yönünden sakat olmuştum. Ruhumun yarısı yoktu; solmuştu, uçmuştu, ölmüştü. Ben de o yarıyı kestim attım – oysa öteki yarı kımıldanıyordu, diriydi, herkesin hizmetindeydi. Kimse farkına varmadı bunun... (...)>>
Herşeyi anlatmış. Bu romanı yani “Zamanımızın Bir Kahramanı”nı okuduğunuzda “öldürülmüş” kalbin, “sakatlanmış” ruhun toplumdan intikam alma çabalarını göreceksiniz. Kalp inanmak ister demiş ve üç nokta koymuştum. Şimdi soruyorum: Bu kalp nasıl inansın? Kitabın önsözünde -yazarın kendisi yazmıştır- ana karakterin “çağımızın gittikçe artan kötülüklerinden yaratılan portre” olduğundan bahsedilir. Yukarıdaki alıntıda bilmem kaç tane kötülük sayıldı. Bunlar insanın kalbini öldürür, zamanla insan “taşlaşır”, hatta o kadar ki, kendinde farkettiği duygulara bile yabancılaşır, onlarla alay eder. Duygusal yaklaşırsan tiksinir, küçümsendiğini düşünür ve seninle alay eder ve sana düşman olur. Aslında psikoljik açıdan derinlere inersek bu tutumun kendine karşı savaşı ve kendine düşmanlığı olduğunu da görebiliriz. ‘Zamanımızın kahramanı’nın da kahramana ihtiyacı vardır. Toplumun kucağı, şefkati ve merhameti!

Romanın ismi içeriğiyle ironiktir. Hayatının anlamını ve amacını bulamayan kişinin zamanının kahramanı olarak seçilmesi gerçekten bir ironi midir yoksa tarihi bilgilerimizden yardım alarak o dönemlerin sosyo-kültürel yapısını dikkate alırsak bu gerçekten bir kahramanlık mıdır?

“Zamanımızın Bir Kahramanı” Rus edebiyatında ilk psikolojik roman olarak kabul görmüştür. İki bölümden oluşur. Farklı hikayeleri, anıları var ama Peçorin karakteri etrafında bütünlüğü sağlanmıştır. Umarım, bu eserin istatistikleri kısa zamanda zirve yapar. Bütün samimiyetimle söylüyorum ki, bunu fazlasıyla hakediyor. Psikolojik roman demişken, bir alıntı ile Dostoyevski’ye selâm gönderelim:
“...pişmanlık duyan bir suçluyu geri çevirmemeli çünkü bu kez de umutsuzluk yüzünden eskisinden iki kat daha suçlu hale gelebilir, ...”

Peçorin’in sezgisel yönü, kadınlar ve evlenme üzerine yorumları, ilişkiler, kader, Çerkezler, Çeçenler, Kafkasya doğası... o kadar anlatılacak konu var ki..

Bir kere okumakla görüşlerimi toparlamam hem zordur, hem de takdir alamaz. Nasılsa sonradan (ikinci okuyuşumdan sonra) bir kaç ekleme yaparım diye burada bitiriyorum. Lakin, son sözü Peçorin söylesin istiyorum:

Kötülük kötülüğe yol açıyor...
192 syf.
·11 günde·Beğendi·10/10 puan
Her çağın hak ettiği kahramanlar var.
Lermontov, Rus ruhunu kendisinden önce hiç kimsenin yapmadığı gibi açığa çıkarıyor. Roman, o dönemdeki toplumsal koşulların keskin bir eleştirisiydi aslında düpedüz bir provokasyondu. Peçorin, zamanın tüm ahlaksızlıklarını somutlaştıran zeki, kötü niyetli, şanssız bir arketip. Hayatının çeşitli kesimlerinden kısaca çizilen olay örgüsü, çeşitli anlatıcılar tarafından çok farklı bakış açılarından ve çeşitli zamanlamalarda ileri ve geri anlatılıyor. Son derece zeki ve bencil, ancak bir çocuk ruhu kadar hassas bir yapıya sahip bir anti kahraman. Eylemleri üzerine düşünerek ama onları değiştirmeyerek gerçekleştiriyor. Başkaları tarafından sevilmek ya da nefret edilmek ona hemcinsleri üzerinde güç veriyor daha doğrusu ona göre mutluluğun doruk noktasıdır. Bu hikâye, insan ruhunun uçurumlarının derinliklerine iniyor ve tüm çaresizliğini ve çelişkilerini gizli bir alaycılıkla ifade ediyor. Peçorin’in, o hassas ve naif yanını keşfettikten sonra sevmemek mümkün değil, çeşitli bölümlerde kalbim acıdı...
Bu kitaba mutlaka bir şans verin.
Lermontov, Temmuz 1841'de bir subayla yaptığı düello sonucunda hayata veda etti ve henüz 27 yaşındaydı.
Kaderin ironisi mi yoksa başka bir şey mi bilinmez ama Rusya dört yıl içinde en büyük şairlerinden ikisi Puşkin ve Lermontov'u kaybetti. Her ikisi de daha önce kitaplarında anlatıldığı gibi öldü.
192 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Edebiyat dünyasının en çok tartışılan kitap karakteri Peçorin ile tanıştım sonunda. 18. yüzyılın büyük şairleri arasında yerini alan Lermontov yazdığı tek romandaki karakteri Peçorin ile hem dönemin toplumsal yaşamının eleştirel portresini çizmiş hem de her toplumda, her zamanda yer bulan bir karakteri okuyucuları ile buluşturmuş.
.
Kötülüklerin tümünü tek bir karakter üzerinden vermeye çalışmış yazar. İlk başta duygusuz, bencil, kibirli bir karakter gibi gelse de sayfalar ilerledikçe , Peçorin'in günlüklerini okudukça aslında sadece toplumun ikiyüzlülüğüne tepki verdiğini, kendi içindeki çözümlemelerin çoğunda haklı olduğunu göreceksiniz. Dayanamıyor Peçorin, olduğundan farklı görünmek isteyenlere, hissettiğinden farklı konuşanlara ve statü uğruna farklı kimliğe bürünmek isteyenlere. Kadınlara , aşka , evliliğe bakışı da farklıydı. Yer yer hak verdiğim yer yer karşı fikirde olduğum Peçorin çok düşündürdü beni. Her ne kadar yaptıkları ilk bakışta kabullenemez gibi gelse de tanıdıkça , anladıkça topluma tepki olan Peçorin'in hayatı iz bıraktı bende.
.
Kader ve ölüm ile ilgili bölümler ayrı üzdü beni. Lermontov'un yirmi yedi yaşında bir düelloda hayatını kaybetmesi ve yazabildiği tek romanında ölüme bakış açısını yazması etkilendiğim bölümlerden bir tanesi oldu.
.
Sayın Ülkü Tamer çevirisi harikaydı.Çok severek okudum. Edebiyat severlere tavsiyemdir.
230 syf.
__________

Seviyorum yurdumu tuhaf bir aşkla,
Bir türlü yenemiyorum bu duygumu,
Ne bir şan, satın alınmış kanla,
Ne gururlu bir inancın huzuru,
Ne de karanlık eski zaman söylenceleri
Gönül çekici düşlerle coşturur yüreğimi.

Anayurt, 1841
_________

Rus edebiyatının genç şairi Lermontov'un tek romanı "Zamanımızın Bir Kahramanı"nın baş karakteri Peçorin'dir. Peçorin, ilk bakışta bencil, umursamaz ve kadın düşkünü olarak görünür. Hayatına girdiği kadınları ve diğer insanları üzdüğü için acımasız olarak da görünebilir. Ancak onun neden böyle biri olduğunu veya gerçekten böyle biri mi olduğunu anlamaya çalışalım. "Biz, anladığımız hemen her şeyi bağışlarız," denir romanda, belki biz okurlar da onu bağışlayabiliriz.

Peçorin empati yoksunu biri değildir. Çünkü mutsuz ettiği insanlardan daha az mutsuz olmamaktadır. Kadın ruhunu çok iyi anlamış ve çözmüştür; bundan dolayı onları sevebiliyor, çünkü onların hem iyi hem de kötü yanlarını kabul ediyordur. Son derece kültürlü, okumuş birikimli bir insandır ancak bu süreçte ün denilen şeyin bunlar olmadan da kazanılan vasat bir şey olduğunu anlamış, bunun için tüm bunlara ilgisini kaybetmiştir, Fransızların meşhur yazarı Stendhal gibi. Kendini kadınlara verir. Kısa süre sonra, şehirli sosyete kadınları onu boğmaya başlar ve bunlara ilgisini de kaybeder. Romanın başında Çerkes kızı Bella'da, sosyete kadınlarından farklı izlenimler edindiği için ona aşık olup, onu kaçırır. Lakin kısa sürede onunla hayata çok başka baktıklarını, bundan dolayı aralarında uçurum olduğunu fark edip, ona da ilgisini kaybeder. Peçorin'in Bella'yla olan bu ilişkisi, Lermontov'un on yıl sonunda yazdığı İblis Poeması'ndaki İblis ile bir Gürcü kızı arasındaki aşka benzerlik gösterir. İblis, cennetten kovulmuştur ölümsüzlük, özgürlük va karşı koyma uğruna ancak bunlar onun elinde olmayan unsurlardır da, çünkü Tanrının planı bu yöndedir. Bu yetmez gibi dünyadaki kötülüklerin de sorumluluğu onun sırtına yüklenir. Bu yükten kurtuluşu İblis, gördüğü güzel Gürcü kızında bulup, uzun uğraşlar sonucunda onu ayartarak ulaşır. Lakin İblis, kısa süre sonra kendi doğasından ve kaderinden kaçamayarak onu öldürür. Kız ölürken gözlerinde, Tanrıya isyan vardır. Poemadaki İblis, romandaki Peçorin olarak karşımıza çıkar. Her ikisinin ortak özellikleri bununla da sınırlı kalmayacaktır.

Peçorin, en önemlisi tüm bunlardan sonra, kendi durumunun farkındadır: "Budala mıyım, kötü müyüm, bilmiyorum; bildiğim bir şey var: Ben belki ondan daha acınacak bir haldeyim." Ardından söylediği şu sözlerle bu halde olmasının temel nedeninin içinde yaşadığı zaman olduğunu belirtir: "Şu anlamsız dünya, ruhumu bozmuş; kafam tedirgin, yüreğim doymak bilmiyor. Hiçbir şeyle yetinmiyorum; zevke nasıl alıştıysam acıya da öyle alışıyorum, hayatım gittikçe boşalıyor. Bir tek çare kaldı benim için: Yolculuk etmek." Eğer bilgi birikiminiz artıyorsa, bunu bir yere kanalize etme ihtiyacı duyarsınız. Kendinizi geliştirir, hayata bakışınızı yenilersiniz. Lakin bu süreç sonunda geriye dönüp baktığınızda, aynı zaman boyutunu paylaştığınız insanların sizinle aynı veya benzer gelişimi gösteremediğini gördüğünüzde, kendinizi uzayın sonsuz boşluğunda gezinen biri gibi hissedersiniz. İşte Peçorin'in durumu da buna benzer. Ayrıca, Peçorin bir düelloya giderken şunları söyler: "Belki yarın öleceğim. Dünyada beni tam tamına anlamış hiçbir yaratık kalmayacak. Bazıları beni olduğumdan kötü, bazıları olduğumdan iyi sanırlar. Bazıları, iyi bir adamdı, öbürleri, rezilin tekiydi diyecekler. İkisi de yanlış olacak. Böyleyken, yaşamaya değer mi zaten? Yine de insan yaşıyor, merak yüzünden. Yeni bir şeyler bekleyip duruyor… Saçma, sinir bozucu bir durum!" Bunun için onun elinde kalan tek seçenek sürekli bu boşlukta yer değiştirerek yeni bir şeylerle karşılaşmayı ummaktan başka bir şey değildir.

Peçorin, yolculuğa çıkadursun, biz de onun zamanına bir bakalım. Ona hayat veren Lermontov, 1814-1841 arasında yaşayıp henüz 27 yaşındayken bir düelloda hayatını kaybeden yetenekli bir şairdir. Bu kısa ömrüne yüzlerce şiir, bir roman ve oyunlar sığdırmış, çağdaşı Puşkin'in gölgesinde kaybolmayarak dünya edebiyat tarihine adını altın harflerle yazdırmıştır. Onun edebi yönünü anlayabilmek için 1825'teki Dekabrist isyanının Çarlık yönetimi tarafından acımasızca bastırılmasıyla başlayan sürece göz gezdirmeliyiz. Dekabristler, Rusya'da anayasa, demokrasi, serfliğin kaldırılması gibi liberal istekleri olan ilerici bir gruptur. Çar I. Nikola tarafından şiddetle cezalandırılarak, pek çok Dekabrist aydın, yazar, şair idama götürülmüş, diğer pek çoğu ise sürgün edilmiştir. Geri kalanlarsa susturulup sindirilmiştir. Her türlü basın yayın sansür altında kıvrandırılmış, ülkeye korku egemen olmuştur. Tüm bu olumsuzluklara karşın, bu eski düzen yıkılma evresine girmiş lakin yeni düzen henüz ufukta belirmemiştir. İşte Lermontov da bu eylemsizlikle yükümlü ara dönemin bahtsız bir Dekabrist şairidir. 1837'de Dekabristlere yakın bir başka büyük şair Puşkin, bir düello sırasında öldürülmüştür. Lermontov bu olay üzerine "Şairin Ölümü" şiirini kaleme alır.

Bu şiirde Lermontov, açık bir şekilde dönemin Rusya'sının yerleşik düzenini hedef tahtasına oturtmuş, bu düzenin mihenk noktası olan Çar'dan adalet ve intikam talep etmiştir. Ancak kendisi de bu talebin imkânsızlığının farkında olacak ki, şiirinin sonunda talebini Tanrı'ya iletip, bu yerleşik düzeni ilahi adalete havale etmiştir. Bu da aslında onun ruh dünyasının zamanından, çaresizlik, umutsuzluk yönünde etkilendiğinin önemli bir göstergesidir. Çar, bu şiiri okur, "güzel şiir diyecek söz yok lakin gereği yapılır," der ve ardından da Lermontov Kafkasya'ya sürülür.

Kafkasya Lermontov'un yabancısı olduğu bir diyar değildir. Henüz üç yaşında annesini kaybetmiş, ardından babası tarafından terk edilmiş, yanında büyüdüğü büyük annesiyle de sık sık Kafkasya'ya gelmiştir. Bu Kafkasya'da geçen yıllar onda silinmez izler bırakır ve en önemli ilham kaynağı olur. Bunun izlerini pek çok şiirinde görebiliriz. Buna bir örnek olarak, 1830'da "Kafkasya" adlı şu şiirini verebiliriz:

Ey güney dağları günlerimin şafağında sizleri Kader ayırsa bile istemeden benden!
Aranızda bir kez bulundum, unutmam ebediyen.
Anayurdumun tatlı şarkısı gibi,
Severim Kafkasya'yı ben…

Kaybettiği annesinin sesini bile Kafkasya'da bulacak kadar kendisini etkiler Kafkasya ve orası onun kaybedilen cenneti olacaktır:

Annemi yitirdiğimde küçücük bir çocuktum. Ama pembe akşam saatlerinde sanki
Bozkır yankılardı o unutulmaz sesi.
Dağ doruklarına bu yüzden tutkunum.
Severim Kafkasya'yı ben…

Ben sizlerle mutluydum dağ boğazları.
Beş yıl geçti, özlemle yanar tutuşurum hâlâ.
Bir çift tanrısal göz görmüştüm orada, Hatırladıkça nasıl da çarpar yüreğim o bakışı! Severim Kafkasya'yı ben…

Lermontov, izin çıktığı vakit başkent Petersburg'a döner. Burada oldukça ünlenmiştir. Büyük Rus edebiyat eleştirmeni Belinski tarafından övgüler almaktadır. Övgüler düzen sadece Belinski de değildir, yazarlar, şairler ve sosyetenin pek çok siması da buna dahildir. Sık sık balolara katılır, etrafında sosyetenin gözde kadınları cirit atar lakin şair, bu ortamdan sıkılmaktadır. "Rengarenk Sevimsiz Bir Kalabalıkla" adlı şiirinde bunun yansımalarını görürüz:

Rengârenk sevimsiz bir kalabalıkla çevriliyken, Sanki düş içindeymiş gibi önümden
Müzik ve dansın kuru gürültüsünde
Ve dayanılmaz uğultusunda ezberleme sözlerin
Geçtiğinde cansız sürüsü insan biçimlerinin, Yüzlerinde incelikle iliştirilmiş maskeleriyle;

Soğuk ellerime değdiğinde
Kentli kadınların alışkın bir cesaretle
Nicedir duygudan yoksun cansız elleri,
Dıştan ihtişamlarına kapılmış giderken,
Eski bir hayali okşarım içimden
Ve yok olup giden yılların kutsal seslerini.

Şair, bu kutsal sesleri takip ederek çevrili olduğu sosyete kalabalığından ruhen uzaklaşır ve çocukluğunun geçtiği Kafkasya tabiatına süzülür, tabiata giden her insanın duyduğu gibi özgürlük, tatlı bir huzur vücuduna yayılır, ta ki ruhu soğuk gerçekliğe geri dönene dek:

Yanıldığımı anladığımda birden kendime gelerek
Ve gürültüsü insan kalabalığının ürküterek, Kaçırdığında davetsiz konuk misali hayallerimi,
Ah, nasıl engel olmak isterim eğlencelerine
Ve hışımla fırlatmayı ruhsuz yüzlerine
Acı ve öfkeye bulanmış balyoz gibi şiiri!..

Şair, kendisini bunaltan köhne yerleşik eski düzene balyoz gibi şiirle darbe indiredursun, Dekabristleri balyoz gibi darbelerle sindiren, susturan ve öldüren bu eski düzenin yansımalarını en iyi, "Düşünce" adlı şiirinde görürüz. Bu şiirinde Lermontov, bir Dekabrist olarak, hem öz eleştiri yapar hem sinen arkadaşlarına yergilerde bulunur hem de içinde bulundukları vaziyetinin nedenlerini sorgular:

Acıyla bakıyorum bizim kuşağa,
Gelecekleri ya boş ya karanlıkta.
Üstelik yükü altında kuşku ve bilincin Eylemsizlik içinde hızla yaşlanmada.

Bizler donanmışız beşikten beri
Babalarımızın yanılgıları ve yetersizlikleriyle. Yaşam boğuyor bizi, hedefsiz bir yol gibi.
Bir toy gibi yabancı bir şölende.

"Zamanımızın Bir Kahramanı" Peçorin'in kuşağının içinde bulunduğu dönem budur işte! Gelecekten umudun kesildiği; bu umudun adeta puslu yüksek bir dağın zirvesinde bulunduğu bir dönem. Peçorin ise kuşkular ve yüksek bilincinin altında ezilen bir eşek gibi bu dağa çıkmaya çalışmış ama bu yükün altında ezilerek mutlak durağanlığa mahkum olmuştur. Peki bunun nedeni nedir? Atalarından aldıkları genetik özellikler veya toplumsal aktarımlar mı?

İyiliğe ve kötülüğe kayıtsızlığımız utanç verici. Savaşımsız yitiyoruz işin başında daha
Rezil korkaklarız gördü mü tehlikeyi
Ve yılan aşağılık köleleriz güç karşısında.

Bu sert öz eleştirilerden sonra ise "Zamanımızın Bir Kahramanı"nın durumu şu şekilde ortaya koyulur:

Erken olgunlaşan cılız bir meyve gibi,
Ne gözleri okşayan, ne tat veren,
Çiçekler arasında bir yabancı gibi,
Diğerleri güzelleşirken, dalından düşen…

İdama giden Dekabrist aydın da bu şekilde dallarından düştüler. Bundan sonraki birkaç dörtlükte, bu ara dönem insanların trajik durumunu ifade ettikten sonra şiirini şu iki dörtlükte noktalar:

Geçeceğiz bu dünyadan iz bırakmadan sessizce,
Bizler, asık yüzlü kalabalıkla, çok geçmeden unutulan!
Çağlara bırakarak ne yararlı bir düşünce,
Ne de bir ürün dehayla başlatılan.

Bir yargıç ve yurttaş sertliğiyle kalıntılarımızın Basacaklar üzerine kin dolu sözlerle,
Alaysı tehdidiyle aldatılmış bir evladın Düşmüş, zavallı bir babanın üzerine…

Tekrar, Peçorin'e yolculuğunda eşlik edelim. Hikayeyi kendisinden dinlediğimiz gazetecinin, Peçorin hakkındaki şu gözlem oldukça önemlidir: "Kendisi gülerken gözleri hiç gülmüyordu! Bazı insanlarda buna benzer acayip çelişmelere rastladınız mı hiç? Ya kötü bir hüzün ya da derin, sürekli bir acının belirtisidir bu." Bence ikincisi söz konusudur. İnsanın hayatında duyduğu acıların çoğu günübirlik etkileri olur ve sonrasında ise gülerek hatırlanırlar lakin Peçorin'deki bu sürekli, derin acılara neden olan etmen, yabancılaşmadır. Yani, yaşadığı zamandan ve toplumdan yabancılaşma sonucunda duyulan derin, sürekli acı. Bu acı kanser gibi yayılır bünyeye ve bir noktadan sonra insanın kişiliğine nüfuz eder. İşte bu nüfuzu engellemek için Peçorin, kişiliğini ikiye bölmüştür. Bir tarafı hayatı yaşarken diğer tarafı, yaşayan tarafı denetler ve yargılar. Mantık, duyguları geri plana iterek sürekli duygularla alay etme olarak kendini dışavurur insanda. Bu, kişiliğin özünün etrafına örülen duvarın ilk katmanıdır. İkinci katmanı, başkalarının üzüntülerinden bir vampir gibi beslenmekten oluşur: "Başka birinin acılarının ya da sevinçlerinin kaynağı olmak hak, söz konusu değilken-gururumuzu bundan çok besleyen bir şey düşünülebilir mi? Peki mutluluk ne? Doyma noktasına ulaşmış bir gurur." der Peçorin. Üçünü ve başkalarına gösterilen katman ise kişinin kendisini son derece mutlu ve güçlü göstermesidir. Ancak Peçorin'de bu katman, Vera'nın şu sözleriyle paramparça olacaktır: "... üstelik kimse gerçekten senin kadar mutsuz olamaz, çünkü kendini aksine inandırmaya bu kadar çaba göstermemiştir."

Bu noktada, Peçorin atına atlar ve hızla Vera'nın bulunduğu yere sürer. Mantığı devre dışı kalmış duyguları karşısında ve böylelikle ikinci katman duvar da yıkılmıştır. Bu anda ise at daha fazla dayanamayarak yere düşüp ölür. Peçorin ağlayarak yoluna koşarak devam eder. Duygularının gözlerinden akması, ilk bakışta duyguların nihai zaferi gibi görünse de aslında mantığın yükselişe geçtiği geçeceğinin habercisidirler. Nitekim, "Hayatın kasırgası içinden birkaç fikirle çıktım ben, duygu aramayın. Uzun süredir kalbimle değil kafamla yaşıyorum zaten," diyen Peçorin, mantığını devreye sokarak adeta mekanik bir ruh halinde geri döner. O dönerken duvarlar yeniden yükselir. En önemlisi atı tıkanıp ölmeseydi ve Vera'ya ulaşsaydı bile hiçbir şeyin değişmeyeceğini idrak eder. Lermontov'un 1840'ta yazdığı "Hem Sıkıntı Hem Hüzün" adlı şiirinde olduğu gibi:

Hem sıkıntı, hem hüzün, yok elini tutacak kimsen
Dertlerinle bunaldığın anlar…
Arzular!.. Ne geçecek eline sonsuzca istemekten?
Yıllar geçip gidiyor, en güzel yıllar…

Sevmek!.. Ama kimi? Değmez bir anlık emeğine,
Mümkünü yok sonsuza dek sevmenin.
Bir bak kendine, geçmişin de kalmamış, izi de.
Bir hiç şimdi acıların, sevinçlerin…

Tutkular mı? Er ya da geç tatlı illeti de
Yitecektir mantık konuşunca
Ve yaşam, çevrene baktığında soğuk bir ilgiyle Öğlesine bir eğlence, boş ve aptalca…

Buna karşın ne Peçorin'in ne de Lermontov'un manastıra kapanacak biri olduğu izlenimini almayalım. Peçorin, birikimini bu kötü dönemde kanalize edecek yer olarak, üzerinde egemenlik kuracağı, sevinçleri ve acılarına kaynaklı edebileceği insanları, genelde de kadınları bulur. Belki, Dekabristler başarılı olsaydı daha verimli ve uygun yere kanalize edip hem kendisi hem ülkesi için daha faydalı olacaktı Peçorin ama hayatta her şey inisyatifimizde değildir, hatta pek çok şey! Romanın final bölümü de tam olarak bu konu üzerinde döner yani kader&özgür irade üzerinde.

Bu bölümde Peçorin birtakım subaylarla kader üzerine sohbet ederler ve bu esnada subaylardan birisi kaderin olduğunu kanıtlamak için sanırım Rus ruleti oynar, şanslıdır, çünkü hayatta kalarak bahsi kazanır. Bu sırada ise Peçorin, içinde uyanan bir hisse göre kendisinin bu gece öleceğini söyler subaya ve gecenin ilerleyen saatlerinde Peçorin'e, bu hissinin doğru çıktığı haberi gelir: Subay, yoluna çıkan sarhoş birtakım Kazak'la tartışmış ve onlar tarafından öldürülmüştür. Bu Kazak'i bir evde kıstırırlar, herkes evi yakmayı teklif eder güvenlik tehdidiyle ama kaderle rulet sırası Peçorin'dedir ve eve dalar, şanslıdır sıyrık almadan Kazak'i tutuklayip çıkar evden. Bunun üzerine günlüğüne, bunca şeyden sonra insan kadere nasıl inanmaz yazar lakin mantığı yine hemen devreye girerek inançların da genelde insanın yanlış ve eksik anlamalarına dayandığını ifade edip, cümlelerini kendisinin bir şüpheci olduğunu belirterek bitirir. Nitekim hayat felsefesi de şudur: "Hiçbir şeyi körü körüne yadsımamalı hiçbir şeye gözü bağlı inanmamak ilkesine uyarak metafiziği bir kenara bıraktım."

Aynı gece arkadaşı subay Maksimiç'e başından gelenleri anlatır lakin Maksimiç'ten beklediği ilgiyi göremez lakin Maksimiç, özgür iradeye yer açan şu değerli yorumu yapmıştır ama Peroçin fark edememiştir: "Ya acıdım zavallıya. Geceleyin neden sarhoşla konuşmaya kalkar ki sanki? Anlaşılan alın yazısı bu muydu?"
__________

Elveda kirli Rusya,
Kölelerin, efendilerin ülkesi
Ve sizler, hükmeden mavi üniformayla
Ve sen halk, onların kölesi!

Kafkas sıradağlarının ardında belki
Saklanırım senin paşalarından,
Gören gözlerinden her şeyi,
Her şeyi duyan kulaklarından…

Elveda Kirli Rusya, 1841
__________


İyi okumalar
Hayallerim huzursuz,Yüreğim doyumsuz,Her şey anlık geliyor bana.Hüzne de hazza olduğu kadar kolay alışıyorum ve hayatım günden güne daha boş oluyor.
Şu anlamsız dünya ruhumu bozmuş, kafam tedirgin, yüreğim doymak bilmiyor; hiçbir şeyle yetinmiyorum; zevke nasıl alıştıysan acıya da öyle alışıyorum, hayatım gittikçe boşalıyor ...

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Çağımızın Kahramanı
Baskı tarihi:
6 Ocak 2018
Sayfa sayısı:
182
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052111833
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Dorlion Yayınevi
Rus yazar ve şair. Emekli bir subayın oğlu olarak dünyaya gelen Lermontov, bir süre Moskova Üniversitesi´ne devam etti. Üniversite yılları Lermontov´a, toplumsal sorunların büyük bir heyecanla tartışıldığı çok canlı bir entelektüel ortamdan yararlanma fırsatı sağlamıştır.
1832 yılında üniversiteden ayrılmış, Harp Okuluna kaydolmuştur. 1834 yılında asteğmen rütbesiyle mezun olup Sankt-Peterburg´da hafif süvari olarak askerlik kariyerine başlamıştır. 1837 yılında Puşkin´in bir düelloda öldürülmesi üzerine derinden etkilenerek "Şairin Ölümü" adını verdiği bir şiir kaleme almıştır. Ne yazık ki dönem, öncelikle monarşinin sınırsız yetkilerinin bir anayasayla sınırlandırılmasını savunan akımların ve genelde tüm ilerici, özgürlükçü düşünce ve etkinliklerin yoğun baskı altında tutulduğu bir dönemdir. Lermontov da bu şiirinde Puşkin´in bir düello sonucu ölümünü cinayet olarak nitelemekte ve Çarlık yönetimin suçlamaktadır. Bunun üzerine tutuklanarak Kafkasya´daki bir birliğe sürülmüştür.

1838 yılında sürgün cezası kaldırılan Lermontov St. Petersburg´a döndü ve kısa sürede dönemin parlak edebiyatçıları arasına girdi. Şiirleri edebiyat çevrelerinde çok beğenilen Lermontov´a, Puşkin´in ardılı gözüyle bakılmaya başlanmıştır. "Çağımızın Bir Kahramanı" adlı romanıyla da büyük bir beğeni toplamıştır.
1840 yılın başlarında St. Petersburg´daki Fransız büyükelçisinin oğluyla giriştiği bir düello, bu özgürlük yanlısı genç şairin Petersburg´dan uzaklaştırılması için bir bahane oluşturdu. Çarlık yönetimi onu tekrar Kafkasya´ya sürgüne gönderdi.
1841 yılının şubat ayında izinli olarak St. Petersburg´a dönen Lermontov, umut doludur. Bir dergi çıkartmak konusunda girişimlerde bulunur. Ne var ki izin süresinin bitiminde görev yerine dönmesi için kesin emir alacaktır. Yolculuk sırasında hastalanır ve Piyatigorsk kentinde bir süre dinlenmek zorunda kalır. Bu kentte 27 Ekim 1841 günü, kralcı bir Fransız subayla düello yapar ve bu düellonun sonunda yaşamını yitirir. Özgürlükçü aydın kesimde, tıpkı Puşkin gibi bir düello sonucu genç yaşta ölmesi, derin bir üzüntüye neden olmuştur.
Yirmi yedi yıllık kısa yaşamına karşın Lermontov, şiirleri, tiyatro oyunları ve romanıyla Rus edebiyatının gelişimi üzerinde derin etkiler yaratmıştır. Kendisinden sonraki pek çok Rus edebiyatçı üzerinde Lermontov´un etkilerini görmek mümkündür. Fransız özgürlükçü düşüncesinden belirgin biçimde etkilenen aydın bir edebiyatçıdır.

Kitabı okuyanlar 1.750 okur

  • Merfe
  • Black Garden
  • Özg
  • Billur
  • Berna sezen baş
  • Ömer
  • İchika
  • utku
  • Nuran Kibman
  • İmge

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0.1 (1)
8
%0
7
%0.4 (3)
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları