Cam Irmağı Taş GemiNazan Bekiroğlu

·
Okunma
·
Beğeni
·
2.833
Gösterim
Adı:
Cam Irmağı Taş Gemi
Baskı tarihi:
Mart 2017
Sayfa sayısı:
248
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789752634787
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Timaş Yayınları
Baskılar:
Cam Irmağı Taş Gemi
Cam Irmağı Taş Gemi
Taşın boyanmasıydı âdet olan, sıra boyamalara geldi. Yontucunun, kullandığı boyalara güveni sonsuzdu. Asırlarca dayanacaklarını, solmayacaklarını, bambaşka renklere dönüşmeyeceklerini biliyordu. Kimi bir deniz kabuğunun, kimi bir çömlek parçasının içinde karıştırdı renkleri. İstese, sonsuz sayıda renk elde edebilirdi. İstemedi. Kimi iç açıcı, kimi kasvet verici, ama hepsi de canlı ve kalıcı renklerle yetindi. Gözlerini karla hiç ovmamış kadınların ülkesinde buz mavisi, yağmur grisi gibi, kar beyazının da olmazdı elbet ama renklerin en zor olanı, kendisinden başka bütün renkleri yutanı, renksizlik kılanı, göz yakıcı çiğ beyaz bile onun duvar resimlerinde yumuşadı, uysallaştı. Hacmini buldu, boyun eğdi, renklerden bir renk oldu. En çok da bir yıldız ırmağının üzerinde akan lâcivert gökyüzünün altında güzel durdu. Çünkü kraliçe her defasında yıldızlı gök altında beyaz bir elbise giyiyor oluyordu.

Yontucu her şeyi üstün bir gerçekçilik duygusuyla tamamladı. Tasvirleri arasında bu gerçekçilikle bağdaşmayan tek sahne, lâcivert ırmağın burgaçlı dalgaları arasına saldığı, batacağı ya da yol alacağı zamanın tek anlık aynasından belli olmayan taş geminin üzerine kaldı. Onun da tek yolcusu vardı.
Yalan değil Nazan Bekiroğlu'nun Türk edebiyatının en sevdiğim, her kitabında hayranlığımın arttığı yazarlardan biri olduğu.Onda en beğendiğim yönlerden biri de üslubunun inceliği.Bu kitabında da göstermiş yine tüm maharetini..
Cam Irmağı Taş Gemi hikaye demesine rağmen yazarın, bir masal, bir şiir ve hikaye tadında. Ne anlatıyor, derseniz işte o biraz zor.
Bazı kitaplar vardır anlattığınızda güzelliklerini yitirirler çünkü o kitaplarda asıl güzel olan konu değil üsluptur tıpkı bu eser gibi.
Aynı konuyu işlemesine karşın daha çok sevilen okunan yazarlar vardır hani. Leyla vü Mecnun dendiğinde aklımıza Fuzuli'nin gelmesi başka nasıl açıklanabilir ki...
Öncelikle eser yazarın diğer kitapları olan Yusuf u Züleyha ve Lâ (Bir Sonsuzluk Hecesi) kıvamında .Anlatılan bir aşk belki ancak içindeki alegorik unsurlarla daha bir derinleşen birbirine bağlı hikayeler ve şiirsel anlatımıyla eser daha bir derinleşip yeni çağrışımlara kapı aralıyor.
Kitap birbirine bağlanmış hikayelerden oluşuyor ve Elif'in Be'yi aramasıyla başlıyor.Tıpkı herkesin kendi Be'sini araması bazen bulması, bazen bulamaması bazen de buldum zannetmesi gibi."Be" bir sembol tıpkı ikinci hikayedeki kül rengi küçük kuşla beyaz mermer şehir gibi.Sahi bizim beyaz mermer şehrimizin kanayan yarası neydi? Ya da hangi vakit kendimizi kül rengi küçük kuş zannettikti?

Güney ülkesinin zalim ve bencil hükümdarının kuzey ülkesini yerle bir etmesi ne kadar da bugüne benzerdi.Tek olan Tanrı'nın tekliğini bilenler ve dahi hayata geçirenler her devirde bunca acıyı nasıl çekmişti.İçimizde, merhametli kral taş ustası ve camcı gibi olabilmeyi başaranlar kimlerdi.
Velhasıl-ı kelam "Be"nin asıl sırrına kimler erdi?
Şiir tadında bir kitap tavsiye ederim.
Nazan Bekiroğlu’nun çok naif bir dili var. Hangi kitabını okusam elimde kırılgan bir şeyler tutuyormuş gibi hissederim. Bu kitap da öyle; uzak ama yakın, geçmiş ama şimdi, hayal ama gerçek…

Altı başlık vardı kitapta. İlk başlık Be idi. Elif’in Be’ye kavuşamamasıydı; yarım kalmış bir aşktı. "Aşk Elif’in Be’yi bildiği kadardı."

Bir girizgahtı çöller ülkesine.

Diğer üç hikayenin de ikisi hikayeydi gözümde, üçüncüsü bilmeceydi fakat üçüncünün içinde de bir hikaye vardı nihayetinde.

--Kül Rengi Küçük Kuş ile Beyaz Mermer Şehir…

‘Göçmen olmadığı halde göçen bir kuş’un hikayesiydi bu. Bu hikayede gidişi sordum kendi kendime. Her gidişin aynı olup olmadığını… Ve yolları düşündüm… Kül Rengi Küçük Kuşu, Beyaz Mermer Şehre götüren yolları…

Belki de yol bizim gittiğimiz değildi de bizi götürendi. Ve her yolun sonunda bir bekleyen vardı. Küçük kuşu bekleyen de yitik bir şehirdi.

Lisan nedir diye sordum sonra kendime, Beyaz Mermer Şehrin içini döküşünü görünce.
Ne demekti bir lisan öğrenmek?
Mesafeleri kaldırmak mı? Anlamak mı? Dinlemek mi? Anlatabilmek mi?
Burada hikayenin zamanından çıktım da kendi küçük odama, kendi küçük dünyama döndüm. Bizim uzak mesafelerimizi, bizim anlamayış ve anlatamayışlarımızı; dinlemeyiş ve dinletemeyişlerimizi düşündüm.

Oysa sözde lisanımız bir değil miydi? Lisan dediğimiz neydi? Ne eksikti?
İçime bir sıkıntı oturunca geri döndüm hikayenin zamanına.

Yaralar diyordu hikaye: “Ve bazı yaraların tamiri ne kadar özenli yapılmış olsa da kan, dışarıya mutlaka sızardı. Yarayı ne taşıyanın ne onaranın ihmalkarlığı söz konusu olabilirdi bunda. Yaranın doğasıyla ilgiliydi sadece bütün bu olanlar.”
Sadık Hidayet gelmişti bu satırlarda aklıma. O da “Yaralar vardır hayatta,” diyordu Kör Baykuş'ta daha en başında “ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.”
“Yaranın doğası” dedim sonra kendi kendime, ondan oluyor hep bunlar. Peki ya… Yara neden oluyor? Neyden oluyor? Kim ve ne yaralıyor da yaralar böyle acıtıyor?
Cevabından korktuğum sorularımla bitiyor ilk hikaye…

--Mavi Gül Dalı

Bu hikayede çok soru sormadım kendime. Üçüncü hikayenin ipucuymuş meğer sonradan anladım. Bir değişimdi Mavi Gül Dalı ve değişimin değişimiydi. Kalpteki duygularla akıllardaki planlar arasında bir keşmekeşti. Planlananlarla olanlar arasındaki hayatın gerçekliğiydi.
….
Anlayacağınız buraya kadar her şey bir masalın gerçekliğiydi; bir masalın içine gizlenen gerçekti. Buğulu bir çöl ülkesi vardı Güney’de, hükümdarlar vardı babadan oğula. Bir mavi nehir vardı yakından uzağa. Fikirler vardı zamandan zamana. Duygular vardı bugünden yarına…

Fakat üçüncü hikayede bir şey fark ettim. Hepiniz biliyorsunuzdur belki ama ben geç fark ettim. Bu fark etmenin şevkiyle paylaşmak istedim;

--Cam Irmağı Taş Gemi

Hani dedim ya bir masaldı diye. Masalın buğusu vardı gerçeklikte. Fakat üçüncü hikayeyle buğu silinmeye başladı. Hükümdarlar için yapılan kabir odalarını okudukça piramitler canlandı gözümde. Güney’in çöl ülkesinin mavi ırmağı Nil oldu birden bire.

“Kusurlarımı gizleme, görünür kıl” diyordu hükümdar. “Değiştirmekten mükemmelleştirmekten vazgeç. Tanrı kılma beni, bir insan olarak resmet.”

Ve okudukça geçen yılki Uygarlık Tarihi sınıfında buldum kendimi ansızın;
Bir Firavun vardı tek tanrılığı getiren, tüm düzeni değiştiren, sanata doğallığı ve gerçekçiliği getiren. Araştırınca baktım ki o gerçekten: Akhenaton.

Amonhotep; doğum ismi. Anlamı “Amon hoşnuttur.” Fakat sonra değiştirmiş ismini; Akhenaton, anlamı “Aten’in hizmetkarı”.

Değiştirdiği başkent, Kuzey Ülkesi’nin güzel prensesinin (Nefertiti (güzelden gelen)) heykeli ve heykelin yetenekli yontucusu Tutmose… Kısa süren bir değişim; Amarna Dönemi… Ardından oğlu Tutankhamon’nun gelişi ve değişimin değişimi…

(Hükümdarın sol kaşındaki yara izini bile aradım heykellerde. Bir tanesini benzettim de emin olamadım pek.)

Dedim ya üçüncü hikaye bilmeceydi ama içinde bir hikayeydi yine diye… İşte ben sorularıma devam ettim yine.

Sanatçının ikilemini sordum bu defa. Sanatçıyı kalıplarla güçsüzleştirmeye çalışan da, sanatçı kalıbından çıktığında bunun gücünü elinde tutmaya çalışan da hükümdardı.

Peki ya toplum kalıbından çıkamayan sanatçıya ne olurdu? Böyle bir sanatçının elinde sanata ne olurdu? Bir –çı ekinin yüklediği sorumluluğu bilmeden sanatçı olunur muydu? Sanat-çı olmanın meşruiyeti neydi?

Her soruyla hikayeyle aramdaki zaman çizgisi silikleşti… Eski Mısır ya da 21. Yüzyıl, masal ya da gerçek, uzak ya da yakın… Bazı sorular değişmiyor galiba. Cevapların değişimi sizin/bizim takdirimizde (mi?)

Son iki başlığa gelirken yavaştan bitiriyorum bu yazıyı. Kuş, şehir, gül ve yontucunun hikayesi farklı olsa da aynı. Nihade’nin beşinci defteri ise etkileyici olmakla birlikte tamamen farklı. Güney’de masalsı bir çöl ülkesi değil de ismi cismi belli bir İstanbul var. Son başlık ise yazarın içini döküşü gibi; bir arayış gibi…

Fakat tüm hikayelerde fark ettiğim bir nokta ‘taşımaktı’. Sorumluluk taşımak, sevgiyi taşımak, aşkı taşımak, aşkın yükünü ve aşkı saklamanın yükünü taşımak. Kimi zaman taşıdığından yorulmak…Kimi zaman ‘taşıyamadığından kaçmak’…

Hayat sanki taşıyamadıklarımızdan ibaretmiş gibi…

Velhasıl kelam, Cam Irmağı Taş Gemi güzel bir yolculuktu benim için. Masalla gerçeğin, soru ve cevabın ve zamanın güzel bir macerasıydı. Umarım siz de beğenirsiniz.

(Not: Kitabın Mısırla bağlantısını araştırırken Nazan Bekiroğlu’nun bu kitapla ilgili bir söyleşisini buldum. Kitabı bütünleyen bir söyleşi olmuş. Kitabı okuduktan sonra okumanızı tavsiye ederim.)
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (13.356 Oy)16.589 beğeni37.135 okunma1.705 alıntı156.865 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (9.481 Oy)11.865 beğeni29.902 okunma2.193 alıntı125.800 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (6.780 Oy)7.667 beğeni22.505 okunma1.290 alıntı95.792 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (6.587 Oy)7.934 beğeni21.890 okunma980 alıntı106.207 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (7.413 Oy)7.746 beğeni24.348 okunma533 alıntı119.838 gösterim
  • Uçurtma Avcısı
    9.0/10 (8.757 Oy)10.365 beğeni25.239 okunma1.250 alıntı134.648 gösterim
  • Od
    8.5/10 (1.775 Oy)1.744 beğeni6.668 okunma982 alıntı28.096 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (7.898 Oy)7.878 beğeni21.027 okunma1.106 alıntı97.916 gösterim
  • Aşk
    7.8/10 (4.562 Oy)5.273 beğeni16.866 okunma668 alıntı89.619 gösterim
  • Kuyucaklı Yusuf
    8.5/10 (4.353 Oy)4.689 beğeni14.816 okunma657 alıntı51.605 gösterim
Spoiler İçerir.

Hakim bakış açısıyla yazılmış olup altı durum hikâyesinden oluşmakta.
“Dört hikâye düştü içine. Bir: Kül rengi küçük kuş ile beyaz mermer şehrin hikâyesi. İki: Mavi gül dalının, Üç: Camcı ile taşçının hikâyesi. Dördüncü? Bir Be bulsa yolu açılacak olan Elif’in, bir sarmal olup da kendi üzerine kıvrılan hikâyesi.” Yazar bir de bitmiş bir romanın üzerinden bir tekrir geçerek Zeyl: Nihade’nin Beşinci Defteri’ni yazıyor. Bir yazar belki -asla- olamayacağım halde iyi anlıyorum bitmiş bir romana son söz yazmanın romancıya hissettirdiklerini. Çünkü aynısını Nar Ağacı’nda, Kâhin Prenses Kassandra’nın (hem yazarın hem benim bu dünyadaki mitolojik kimliğimizin) hikâyesine yazılmış bir Son-ra’yı okurken az acı çekmedim.

Kitapta en çok ilgimi cezbeden kısım Be hikâyesi idi. Kıyamete değin hiçbir kadının hiçbir erkeği böyle sevemeyeceğinden emin olarak Be’yi seven Elif’in hikâyesi. Elif bir çıkış yolu, bir işaret beklerken karşısına bir Be’den tezahür eden aşkı bulmasıyla tamamlanmasıydı ana fikir ve sonsuza kadar arafta kalınmayacağına; beklenen, aranan işaretin elbet bir gün geleceğine olan inancımı arttırdı.

Tüm bunlar için müteşekkirim Hocam’a…
Hoş ve anlam derinliği çokça olan bir kitap. Yüzeysel de okunabilir, derinlemesine de. Her iki türlü de kazandıracağı şeyler var mutlaka. Ama derinlerine dalarak okunması daha güzel olur. Zahirden ziyade manaya yönelik bir kitap. Sonuç itibariyle bir Nazan Bekiroğlu klasiği...
Kelimelerle oynarken beni her seferinde şaşırtan ve bir kez daha kendine hayran bırakan, hikayelerinde kaybolduğum, benim için çok özel bir yazardır Nazan Bekiroğlu. Her kitabı gibi bu kitabıyla da harikalar yaratmış. Nazan Bekiroğlu sevenler için atlanmaması gereken bir eserdir.
Ne zaman kitap okumaktan yorulsam Nazan Bekiroğlu'na sarılıyorum. Yine öyle oldu ve Cam Irmağı Taş Gemi'ye sarıldım bu sefer.
Bir gizemli film seyredersiniz hani, filmin sonunda daha önce fark etmediğiniz bir sahnenin farklı çekimini gösterir ve gizemi çözersiniz. Bu kitap da öyle bir nevi. Farklı hikayelerden oluşuyor gibi görünüyor ama hepsi birbiriyle bağlantılı. İster bir çocuğa anlatın bu hikayeleri yani öylesine sade, ister de derin anlamlarını çözmeye çalışın yani öylesine derin ve güzel. Şiirsel bir üslup, altı çizilesi cümleler var yine, okudukça okunası gelen.
Kitabın sonunda bir zeyl var; yani ek hikaye. İsimle ateş arasında kitabının zeyliymiş sanırım. İAA okumadığım için o kısmı şimdilik okumuyorum. Ne zaman ki İAA kitabını okurum o zaman bu zeyle tekrar dönüş yaparım. Ertelemiş olsam da son kısmı Nazan Bekiroğlu'nun kitapları arasında böylesi bir bağ kurması benim çok hoşuma gitti. Bir denemesinde başka bir romanında geçen şeyleri anlattığını fark ettiğimde de büyük muamma çözmüş gibi mutlu olmuştum.
Nazan Bekiroğlu okuyun, okutun vesselam ^^
İlmek ilmek ruhuma işleyen bir Nazan Bekiroğlu kitabı oldu benim için. Derin anlatımına, tasvir yağmuruna, kelimelerinin zarafetine hayran kaldım. Tek bir cümleyle titreyebiliyorsa yazıcı yüreğinizi işte o zaman kelimelerinin sağanağında yıkanmalısınız.

Kitap kısa ve felsefi derinliği olan hikayelerden oluşuyor. Bazen küçük kül rengi bir kuş olup beyaz mermer şehirlerin yalnızlığını dinliyorsunuz bazen Elif olup Be'nin ihanetiyle yüreğinizin en savunmasız yerinden yara alıyorsunuz.

Cam kadar kırılgan, naif ama taş kadar da sağlam cümlelerle oluşmuş bu kitabı kesinlikle okuyun.
Çocukluğumda dinlediğim masallara selam olsun. Dünya telaşından uzaklaşmak isteyenlere tavsiyemdir. Kütüphanenizde olması gereken kitaplardan. Bu kitabı canım sıkıldıkça okumalı dünya telaşından uzaklaşmalıyım..:-)
Okuduğum her satırda beni çocukluğuma götüren kitap...Ve o kelimelerin sahibi Nazan Bekiroğlu...Kimileri için ağır gelebilir belki ama ben keyifle okudum. Hele "İsimle Ateş Arasında" kitabındaki Nihade'ye dair bölümü görünce nasıl mutlu oldum anlatamam. Öykücü, öykülerinden çıkardıklarımı kalbimde saklayacağım daima...
sıkı bir nazan bekiroğlu takipçisi olarak en sevdiğim ve defalarca açıp okumaktan büyük keyif aldığım tek kitap olduğunu söyleyebilirim. kısa kısa işlenmiş konular ve betimlemeler. en sevdiğim 3 noktalı cümleler...
Kitabı okurken sanki anlattığı herşey gözlerimin önünde canlanıyor.olaylar önümde zikrediyordu.ruhunuza işleyen bir kitap.yine Nazan ve yine onun farkı.
İlk okuduğumda anlamamış olsamda 2. Seferde hayran kaldığım bir kitap. Hikayeler çok orjinal. Heykeltraşın parmağının kesildiği yer beni çok etkiledi.
Çocuklar annelerinin, kadınlar kocalarının gözleri önünde öldürülünce her şey bitti.
ama dayanmak mümkün değildi.
peki, zaman her acının ilacı değil miydi?
gözden ırak olan,gönülden de ırak olmuyor muydu?
aşk bile olsa her şey, eninde sonunda bitmiyor muydu?
bitmiyordu,
bir adım sonrası ölüm.
ölünmüyordu.
sürüp gidiyordu..

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Cam Irmağı Taş Gemi
Baskı tarihi:
Mart 2017
Sayfa sayısı:
248
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789752634787
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Timaş Yayınları
Baskılar:
Cam Irmağı Taş Gemi
Cam Irmağı Taş Gemi
Taşın boyanmasıydı âdet olan, sıra boyamalara geldi. Yontucunun, kullandığı boyalara güveni sonsuzdu. Asırlarca dayanacaklarını, solmayacaklarını, bambaşka renklere dönüşmeyeceklerini biliyordu. Kimi bir deniz kabuğunun, kimi bir çömlek parçasının içinde karıştırdı renkleri. İstese, sonsuz sayıda renk elde edebilirdi. İstemedi. Kimi iç açıcı, kimi kasvet verici, ama hepsi de canlı ve kalıcı renklerle yetindi. Gözlerini karla hiç ovmamış kadınların ülkesinde buz mavisi, yağmur grisi gibi, kar beyazının da olmazdı elbet ama renklerin en zor olanı, kendisinden başka bütün renkleri yutanı, renksizlik kılanı, göz yakıcı çiğ beyaz bile onun duvar resimlerinde yumuşadı, uysallaştı. Hacmini buldu, boyun eğdi, renklerden bir renk oldu. En çok da bir yıldız ırmağının üzerinde akan lâcivert gökyüzünün altında güzel durdu. Çünkü kraliçe her defasında yıldızlı gök altında beyaz bir elbise giyiyor oluyordu.

Yontucu her şeyi üstün bir gerçekçilik duygusuyla tamamladı. Tasvirleri arasında bu gerçekçilikle bağdaşmayan tek sahne, lâcivert ırmağın burgaçlı dalgaları arasına saldığı, batacağı ya da yol alacağı zamanın tek anlık aynasından belli olmayan taş geminin üzerine kaldı. Onun da tek yolcusu vardı.

Kitabı okuyanlar 250 okur

  • Mustafa Öztürk
  • Ayşenur Kök
  • Esra.

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0