Çeşm-i Giryan Çeşminaz Üdebai Çaresaz

·
Okunma
·
Beğeni
·
108
Gösterim
Adı:
Çeşm-i Giryan Çeşminaz Üdebai Çaresaz
Baskı tarihi:
Mayıs 2019
Sayfa sayısı:
126
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786053065760
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İkinci Adam Yayınları
Birbirlerinden farklı gönüllerin, yine birbirlerinden uzakta tutundukları yaşamlarını bir sebebe binaen gerilerinde bırakıp, aynı kervanda aynı yolun yolcuları olmalarının büyük öyküsü...

Büyük istilânın hemen öncesinde talih, kimileri için umulanın aksine, başka yerlerde yepyeni yaşamların kapılarını sonuna dek aralamaya, uçsuz bucaksız coğrafyalardan yılan gibi kıvrıla kıvrıla ilerleyen ve türlü sırları bağrında saklayan kervanın hikâyelerini devşirmeye vazifelendirilmiş Ulak'ın büyük eserini nihayete erdirmeye ayarlı idi sanki.

İşte deminden beridir sözünü ettiğimiz kervanın Sultanhanı'ndaki ilk gecesinde hanın avlusunda el ayak kesilmiş; söz meclisi, hanın münasip yerinde kurulmuştu.

Gönüller sürura ermeden önce damaklar ıslatılmış; odalardan, ambarlardan, depolardan, ahırdan yahut da şadırvandan belli belirsiz yayılan uğultular da kesildiğinde müdavimlerden birkaçı, oturdukları yer minderlerine iyice yerleşmişti. Müdavimler, köşeli taşlarla döşeli hanın hararetli havasını buz gibi içecekleriyle kırmaya yeltenirken, sakin gecenin uysallığını ara ara delen deve homurtuları gittikçe yükselmeye başladı. Ulak ise kendisine bir yer bulup iki büklüm oturduğu yerde anlatılanları bütün dikkatiyle hâfızasına nakşetmeye koyulmuştu. Anlatılanların bazıları anlatanlar tarafından yaşanmıştı, kimi de anlatanların işittiği yaşanmışlıklardı. O bütün dinlediği yeni hikâyeleri müsait saatte, kuşluktan önce kayda geçirmeliydi ve boş tomarı doldurarak böylece biricik eserini nihâyete erdirmeliydi.

Hayata dair peşinden koşulabilecek, uğruna türlü olmazları olur kılabilecek her ne varsa, yazarın bu on dört hikâyeden müteşekkil eserinde bütün bunları ve daha fazlasını müşahede edebilmek pekâlâ mümkün!..

- Harun Gedik
Kitaba henüz inceleme eklenmedi.
Muhip derdi de başka bir adla çağırmazdı yeğenini. Onu bazen birkaç saat öncesinden eve gönderir, ocaktaki odunları yaktırarak akşam yemeği için ateşin üzerindeki hereninin suyunu kaynattırırdı. Bunu çoğunlukla haşlama kemikli et için yaptırırdı Mirzat Efendi. Adamın canlısı, etin kanlısı derdi de, canın boğazdan geleceğini, sıkı çalışmak için lâzım gelen kuvvetin kemik suyunda haşlanan etten, kemiğin iliğinden elde edileceğini söylenir dururdu.
Mirzat Efendi, Muhip diye çağırdığı ve pek zayıf bulduğu yeğenine söyleyebileceği bu lakırdıları pek kayda değer şeylerden sayardı. Bazen de, ah Ferimâh ah! Beni şu feleğin ucuz insanlarıyla bıraktın gittin de ne oldu ha! Bak şu andavala muhtaç bıraktın Mirzatını, derdi.
Köpürmüş topraklarda bata çıka ilerledikleri kervan yolunda, gölgeleri cisimlerinden daha uzun olmaya başladığı bir vakitte, ufkun son merhalesinde belli belirsiz bir siluet fark edilebiliyordu. Bu muştuyu kervanın bitkin yolcularına ulaştıran yine Kervanbaşının yardımcısı olmuştu. Tiz sesiyle, kasvetli ânı her yerinden delik deşik eden adamın sözlerini duyan her bir yolcu yeniden can buluvermiş, gözlerindeki toprak rengi bakışlar umudun boyasıyla tazelenivermişti birden.
Ulak hiç oralı olmaksızın, gayet rahat bir ses tonuyla,
“Vuslata ait en küçük bir ümit beslemeyen, biricik hazinesi taşıdığı heybesi olan ve ömrünü yollarda heba ederek umduğuna asla nail olamayacağını bildiği halde, ölümünü bekleyen kaç kişi vardır acaba? Evet, sermayesi birkaç meta olan birinin de, elbet kıymet verebileceği bir şeyler olabilir pekala!.. Ben, ölene kadar cennet köşkleri hayali kuranlardan değil, nefes alırken içerisinde bulunduğu güzelliklerin hakkını vermeye çalışanlardanım. Marifet, elbette iltifata tâbidir. İltifatta ise, zahirde benim gibilerin de bir payı olsa gerek!.” diye karşılık
verecek idi.
Nefretini, mutluluğunun can yakıcı avansı olarak görmek, içine düştüğü ağdan çıkamayacak olmanın diğer adıydı ve kurtulmak adına her çırpınışı, ölümü biraz daha kucaklamak olacaktı kendisi için.
Yaz günlerinin masmavi gökyüzünde, bir araya sanki bilerek isteyerek gelmiş hissi uyandıran lekesiz kar beyazı bulutların küçük bir parçası, kümelenmiş halde ta aşağılara, bozkırın susuzluktan çatlamış kuru toprağına,
peyderpey buğulanan ufukta dokunuyordu.
İnsan ne garip varlık ki onun kadar doğaya uyum sağlayabilen ve hâdiseleri onun kadar kabullenebilen bir başka mahlûk daha var mıydı acaba? Canı, hayatla ölüm arasında gidip gelen biri için, neyin en doğrusu olduğuna ânında karar verebilen, her iki durumda da kendisine sağlam bir dayanak bulabilen hangi nefesli vardı ki şu
dünyada?
...
Kargaşanın, sis bulutu gibi peşinden sürüklendiği topraklardan yine ümitlerin peyderpey tükenmeye başladığı topraklara ayak bastığında onu, Şiraz’ın namı her yere yayılmış üzüm bağları karşılamıştı...

Talihten yana umduğuna nail olamayanlar, heva ve heveslerinden yüz bulamayıp Şiraz ve Cabernet şaraplarını kana kana içenler değildi sadece. Münekkit de taze şarabın tesiriyle ekseninden yavaş yavaş çıkacak idi ve meyhanenin köhne duvarlarında yankılanan şu sözler sakinin kulaklarında bir zaman yankılanıp duracaktı.
“Ey Horasan’ın yıldızı, Fars’ın ve de Bağdat’ın körpecik dahisi!. Dersin ki hakikat yaşanan şeydir; ötesi yoktur. İnsan yaşadığı sürece gerçektir. En şaşmaz ölçü iman değil, akıl ve sağduyudur. İnsan, aklıyla vardır ve onun için en iyi ölçü, en şaşmaz kılavuz akıldır; biricik gerçeğe ancak akıl yoluyla varılabilir. Ey Horasan yıldızı!.. Öyle kolay değil azizim, gam yüklü dünyanın hakikatlerini görüp de dizelere dökmek.”

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Çeşm-i Giryan Çeşminaz Üdebai Çaresaz
Baskı tarihi:
Mayıs 2019
Sayfa sayısı:
126
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786053065760
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İkinci Adam Yayınları
Birbirlerinden farklı gönüllerin, yine birbirlerinden uzakta tutundukları yaşamlarını bir sebebe binaen gerilerinde bırakıp, aynı kervanda aynı yolun yolcuları olmalarının büyük öyküsü...

Büyük istilânın hemen öncesinde talih, kimileri için umulanın aksine, başka yerlerde yepyeni yaşamların kapılarını sonuna dek aralamaya, uçsuz bucaksız coğrafyalardan yılan gibi kıvrıla kıvrıla ilerleyen ve türlü sırları bağrında saklayan kervanın hikâyelerini devşirmeye vazifelendirilmiş Ulak'ın büyük eserini nihayete erdirmeye ayarlı idi sanki.

İşte deminden beridir sözünü ettiğimiz kervanın Sultanhanı'ndaki ilk gecesinde hanın avlusunda el ayak kesilmiş; söz meclisi, hanın münasip yerinde kurulmuştu.

Gönüller sürura ermeden önce damaklar ıslatılmış; odalardan, ambarlardan, depolardan, ahırdan yahut da şadırvandan belli belirsiz yayılan uğultular da kesildiğinde müdavimlerden birkaçı, oturdukları yer minderlerine iyice yerleşmişti. Müdavimler, köşeli taşlarla döşeli hanın hararetli havasını buz gibi içecekleriyle kırmaya yeltenirken, sakin gecenin uysallığını ara ara delen deve homurtuları gittikçe yükselmeye başladı. Ulak ise kendisine bir yer bulup iki büklüm oturduğu yerde anlatılanları bütün dikkatiyle hâfızasına nakşetmeye koyulmuştu. Anlatılanların bazıları anlatanlar tarafından yaşanmıştı, kimi de anlatanların işittiği yaşanmışlıklardı. O bütün dinlediği yeni hikâyeleri müsait saatte, kuşluktan önce kayda geçirmeliydi ve boş tomarı doldurarak böylece biricik eserini nihâyete erdirmeliydi.

Hayata dair peşinden koşulabilecek, uğruna türlü olmazları olur kılabilecek her ne varsa, yazarın bu on dört hikâyeden müteşekkil eserinde bütün bunları ve daha fazlasını müşahede edebilmek pekâlâ mümkün!..

- Harun Gedik

Kitabı okuyanlar 1 okur

  • Hamlet0007

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%50 (1)
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%50 (1)