Cevahir-i Mültekata Keşfedilen Cevherler

·
Okunma
·
Beğeni
·
17
Gösterim
Adı:
Cevahir-i Mültekata Keşfedilen Cevherler
Baskı tarihi:
2014
Sayfa sayısı:
1048
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786055166564
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Büyüyenay Yayınları
İnsanoğlunun, edep ve fazilet elde edip, üstün bir ahlâka sahip olması pek çok tecrübelere muhtaçtır. İnsan ömrü, o mânaların idrak edilmesine yetmediğinden ve yoğun dünya meşgalesi, kemâl mertebelerini kazanmaya engel olup onun önüne set çektiğinden, hikmet ehli insanlar, mecburen peygamberlerin yaşantılarını, padişahların haberlerini, takva ehli insanların hikâyelerini, sâlih kimselerin alışkanlıklarını, bilge insanların ahlâklarını ve cömert kişilerin davranışlarını kitaplara geçirip yazdılar; kıssaları, tarihî kişilikleri ve rehber kişileri belgelere ve sayfalara kaydettiler. Ta ki feraset sahipleri, geçmişte yaşanlardan ibret alıp davranışlarını ona göre düzenlesinler ve herkes kabiliyetine göre geçmiş olaylardan istifade etsin. "

Mehmed Lebîb Efendi, Cevâhir-i Mültekata'yı kaleme alma sebebini bu düşüncelerle dile getirmekte. Arapça, Farsça ve Türkçe eserlerden derlenip bir araya getirilen eser, İslam milletinin kültür ve medeniyet dokusunu inşa etmiş âlimler, mutasavvıflar, şairler, devlet adamları ve ardında eşsiz hikâyeler bırakmış şahsiyetlerle zengin bir hikmet evreni sunmakta. 

Her meslekten ve her mevkiden çeşit çeşit yüzlerce insan portreleri ve anlatılan birbirinden enteresan olaylar ve bu olaylar karşısında insan zekasının ortaya koyduğu ışıltılar, hayat toprağını bereketlendiren erdemler, insanı mevsimden mevsime sokan haller, yaratışın gökkuşağını andıran bütün renkleri adeta kelimelerden oluşan tablolar halinde, insanlığın zengin tecrübelerini bugüne taşıyor.
Kitaba henüz inceleme eklenmedi.
Abdullah bin Mübarek’ten, “Muaviye bin Ebu Süfyan mı daha faziletlidir, yoksa Ömer bin Abdulaziz mi daha faziletlidir ?” diye sorduklarında, “Vallahi işin hakikati, Resulüllah (sav.) ile birlikte olduğunda Muaviye'nin burnuna giren toz bile Ömer bin Abdülaziz’den bin kat hayırlıdır. Muaviye -Allah’ın rahmeti üzerine olsun. Resulullah (s.a.v.) hazretlerinin arkasında namaz kıldı. Hz. Peygamber, “Semiallahü & Allah işitti” dediğinde o, “Rabbena ve leke’l-hamd. * Rabbimiz sana hamdolsun.” demişti” dedi.
Harun Reşid, Ebu Yusuf’a, “Sen benim huzuruma gelip şahitlik edenlerin ikiyüzlü olduklarını söylüyormuşsun, doğru mu?' diye sorduğunda, Ebu Yusuf, “Evet, ya emire’l-müminin, bu halk üç kısımdır. Bir kısmı içi ve dışı doğruluk ve istikamet üzere olan; bir kısmı içi ve dışı fesat üzere ısrarcı olan ve bir kısmı da içleri fesada dolu oldukları halde kendilerini salih bir kişiymiş gibi takdim edip ikiyüzlülük edenlerdir. Birinci kısım bizi bilmez ve yanımıza gelmezler, biz de onları bilmeyiz. İkinci kısmını biliriz ve şahitliklerini kabul etmeyiz. Geriye üçüncü kısım kalır” dediğinde, halife tebessüm edip, "Gerçekten doğu söyledin” dedi.
Ahmaklıktan Kurtuluş!

Feraset Kitabı’nda, "Bir adamın başı küçük ve sakalı ve boyu uzun olursa o adam akıldan noksan olur" diye yazıldığı için, bu kısmı okuyan ahmağın biri, eline ayna alıp yüzüne baktı ve “Başım küçüktür, onu büyütmek elimden gelmez, boyum da uzundur, onu da normale döndüremem, lakin sakalım kısaltmak mümkündür” diyerek sakalının bir bölümünü eliyle tutup,fazlasını yakıp yok etmek için ateşe tuttu. Sakalı yandı ve ateşi eline kadar geldi. Elini sakalından çektiğinde yüzünde ne kadar kıl varsa hepsi yandı ve sakalından eser kalmadı. Birkaç ay evinde dinlenmeye mecbur olup, bahsi geçen kitabın ilgili bölümünün kenarına, “Bu satırın muhtevasında olan mânayı ben kendi nefsimde tecrübe ettim (el-hak doğrudur)” diye not düştü.
Dağı Yerinden Kaldırmak

Merd-i zarifin birisi Gur beldesinde bir köye vardı ki, o köyün kuzey tarafında, köyün havasını kesen yüksek bir dağ vardı. Nüktedan adam köylülere, “Ben bu dağı buradan kaldırıp köyünüze hava gelmesini temin ederim” dedi. Köy halkı çok memnun oldu ve “Büyük iyilik etmiş olursun, çünkü havanın gelmemesi canımıza tak etti” dediler.

Adam, “Bunu yapacağımı taahhüt ederim. Yalnız, siz de bir yıl beni yanınızda barındırıp yiyeceğimi ve içeceğimi karşılamayı ve yıl sonunda dağı yok ettiğim zaman da bin altın vermeyi taahhüt etmelisiniz” dedi ve böylece anlaştılar.

Gerçekten, bir yıl, nasıl istediyse adamı o şekilde misafir ettiler. Yıl tamamlandığında köy halkı gelip, ”Zamanımız doldu, dağı buradan kaldırmalısın” dediler. “Başüstüne, ben de onu düşünüyordum. Bu köyde ne kadar ip varsa bana getirin” dedi. Köyde olan tüm ipleri getirdiler. Adam, ipleri uçlarından birbirine bağlayıp, tek bir ip şekline koydu ve dağı dolaştırıp ve ipin ucundan tutup, arkasını dağa verip, köylülere, “Siz bu dağın etrafına gidin ve hepiniz birden kaldırıp sırtıma yükleyin, ben de yüklenip başka yere götüreyim” dediğinde, köy halkı, “Sen deli misin,biz bu dağı nasıl kaldırabiliriz?” diye adamı ahmaklıkla suçladıklarında, adam, 'Deli ve ahmak ancak sizsiniz ki, şurada bin kişiden fazla varsınız, bu kadar kişi kaldıramadığınız dağı yalnız başına benim kaldırmamı istiyorsunuz” dedi.
Bir Hiciv Örneği

Mevlâna Câmi hazretlerinin zamanında hiciv ustası bir şair gazelinde: .. mısraını eleştirmiş ve sebebini şöyle açıklamıştır: "Çünkü,manası “Uzaktan her kim ki görünürse seni zannederim,” demek oluyor. Hâlbuki uzaktan görülen eşek yahut köpek de olabilir' dediğinde, “Pendârem tuyî” diye cevap verdiler. Yani, eşek ve köpek suretinde seni sanırım ki, sen Arapçadaki “men” kelimesinin akıl sahipleri için kullanıldığını ; Farsçadaki “çi” kelimesinin Arapçadaki “ma” lafzı gibi akılsız varlıklar için kullanıldığını bilmediğinden eşeklik edip bu soruyu soruyorsun” demeyi kastettiler.
Cahil Kadı ve Hocasının Çilesi

Kazvin’de âlim ve dindar bir kadı vardı. Vefat ettiğinde babasının hatırına Kazvin kadılığını oğluna verdiler. Ancak, kadı’nın çeşitli ortamlardaki cahilce sözleri nüktedanların diline düştü ve alay konusu yapıldı. Bazı akrabaları bu durumdan rahatsız oldular. Hiç olmazsa biraz okusun düşüncesiyle nahiv ilminde uzman bir hoca bulup, kadıya ders vermek için tayin ettiler.

Hoca ders vermeye başladı: “Kadı efendi şu cümleyi ezberle: “darabe Zeydün Amran. Darabe fiildir. Zeyd onun faili. Amran mefulüdür. Bu cümlenin anlamı. Zeyd Amr’ı dövdü demektir” dedi.

Kadızade, “Amr Zeyd’i niçin dövdü. Amr’e had mi lazım gelmiş?” dedi.Hoca, cevaben, “Bu cümle dilbilgisinde bir misaldir,onunla o ilmin kaidelerini tespit ederler. Yoksa burada döven ya da dövülen kimse yoktur” diye açıklama yaptı ise de kadı umursamayıp, “Zâbit gitsin, döven kişiyi kadı’nın huzuruna getirsin. Çünkü Zeyd’in Amr’ı dövdüğüne senin gibi salih bir kişi şahitlik ediyor” dedi.

Hoca; “Kadı Efendi, bu Zeyd denen kişiyi Allah henüz yaratmadı. Amr da mevcut değil ; bu soyut olarak dilbilgisi kaidelerini tespit için kurgulanır” dediğinde, kadı kızdı ve “Sen bu Zeyd’den rüşvet almışsın ki, böyle büyük bir haksızlığı örtbas etmek istiyorsun. Benim kadılığımda böyle zulümler olmasına izin veremem” diyerek görevlilere, “Hocayı zindana atın, ta ki, durumu araştırayım” dedi. Hocanın akrabaları, bin bir zahmetle hocayı zindandan çıkarıp medresesine gönderdiler.
Soru:İki kimsenin bir testide sekiz kıyye(okka) sirkesi varmış.Yarı yarıya bölüştürmek istemişler. Hâlbuki iki boş testiden başka, ne sirke, ne terazi ve ne de dirhemleri yokmuş. Sadece biri üç kıyye ve biri beş kıyye sirke alan iki testileri varmış. Bunun taksimi nasıl olur?

Cevap: İlk' önce sekiz kıyye sirkeden üç kıyyelik testiye boşaltıp doldurur ve onu beş kıyyelik testinin içine döker. Yine üç kıyyelik testiyi doldurup tekrar beş kıyyelik testiye boşalttığında beş kıyyelik dolup, üç kıyyelik testinin içinde bir kıyye sirke kalır ve beş kıyyelik dolmuş testiyi aslında sekiz kıyye sirke dolu olan kaba boşaltıp, beş kıyyelik testi boş kaldığında üç kıyyelik testide kalmış olan bir kıyye sirkeyi beş kıyyelik sirkenin içine koyar. Sonra bir kere daha üç kıyyelik testiyi doldurup beş kıyyelik testiye koyduğunda eşit olarak dörder kıyye olmak üzere bölüştürülmüş olur.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Cevahir-i Mültekata Keşfedilen Cevherler
Baskı tarihi:
2014
Sayfa sayısı:
1048
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786055166564
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Büyüyenay Yayınları
İnsanoğlunun, edep ve fazilet elde edip, üstün bir ahlâka sahip olması pek çok tecrübelere muhtaçtır. İnsan ömrü, o mânaların idrak edilmesine yetmediğinden ve yoğun dünya meşgalesi, kemâl mertebelerini kazanmaya engel olup onun önüne set çektiğinden, hikmet ehli insanlar, mecburen peygamberlerin yaşantılarını, padişahların haberlerini, takva ehli insanların hikâyelerini, sâlih kimselerin alışkanlıklarını, bilge insanların ahlâklarını ve cömert kişilerin davranışlarını kitaplara geçirip yazdılar; kıssaları, tarihî kişilikleri ve rehber kişileri belgelere ve sayfalara kaydettiler. Ta ki feraset sahipleri, geçmişte yaşanlardan ibret alıp davranışlarını ona göre düzenlesinler ve herkes kabiliyetine göre geçmiş olaylardan istifade etsin. "

Mehmed Lebîb Efendi, Cevâhir-i Mültekata'yı kaleme alma sebebini bu düşüncelerle dile getirmekte. Arapça, Farsça ve Türkçe eserlerden derlenip bir araya getirilen eser, İslam milletinin kültür ve medeniyet dokusunu inşa etmiş âlimler, mutasavvıflar, şairler, devlet adamları ve ardında eşsiz hikâyeler bırakmış şahsiyetlerle zengin bir hikmet evreni sunmakta. 

Her meslekten ve her mevkiden çeşit çeşit yüzlerce insan portreleri ve anlatılan birbirinden enteresan olaylar ve bu olaylar karşısında insan zekasının ortaya koyduğu ışıltılar, hayat toprağını bereketlendiren erdemler, insanı mevsimden mevsime sokan haller, yaratışın gökkuşağını andıran bütün renkleri adeta kelimelerden oluşan tablolar halinde, insanlığın zengin tecrübelerini bugüne taşıyor.

Kitabı okuyanlar 1 okur

  • Muhammed Ali

Kitap istatistikleri