Coşkuyla Ölmek

·
Okunma
·
Beğeni
·
5,4bin
Gösterim
Adı:
Coşkuyla Ölmek
Baskı tarihi:
Nisan 2013
Sayfa sayısı:
191
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750511080
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayınevi
"Beklemek, bir şeyin yoluna ve haline girmesini beklemek, beklerken olacak olanın olması için gereken her türlü başka hale geçişlere, kalışlara tahammül etmek ne zor şeydi. Başı da, ortayı da, sonu da bilip beklemek ne tahammülü güç şeydi. Tanrı'nın da yaptığı bu muydu? Baş, orta, son belli, helak kaçınılmaz, ancak önemli olan o zamanı geçirmek, o zamandan geçmek. Ve geldiğinde gelmemiş gibi, bilmemiş gibi, yaşamamış gibi gelmek, rüyayı görüp uyanmak ve 'Neyse rüyaymış,' demek ve aynı yerden uyumaya devam etmek. Yaşamaya da, ölmeye de yazık. Bu ölüm için yaşamaya, bu yaşamak için ölmeye yazık. Mezarlıklara, servilere, süsenlere, nisan sonunda açan katırtırnaklarına, telaşlı karıncanın adımlarına yazık, mezar taşına konup da bağıran karganın sesine yazık, ölüme ağlayan şaire, yaşam var zanneden filozofun nefesine yazık, şen taklalarla ilk senelerinde koşup zıplayan, ağaçlara tırmanırken seyredilip seyredilmediğini kontrol eden kedinin tırnaklarına yazık, ağdaki balığa, lokantada onu bekleyen anguta, önce ön iki ayağını sonra arkadakileri ovuşturup bu hareketinden büyük kâr ve kisve uman karasineğe yazık, hortumunu sallayan koca file, sanatlı sıçrayışı ile dahi boşluğu dolduramayan yunusa yazık, grafon kâğıdından gelincik ve petunyalara, en pürüzsüz çakıl taşına, kum olmuş zavallıya, sağdan sağdan yürüyen eşeğin inadına, yol kenarlarındaki ısınmış dikenlere, kozalağın içindeki fıstığa, duvara yapışmış yosuna yazık, bu topu binyıllardır çevirip duran sema-i muğlâka, titreyen kanatlara, açılan göğe ve onun katmanlarına, havanın, suyun olduğu, olmadığı yerlere yazık."
(Tanıtım Bülteninden)
191 syf.
·9/10
"Beni yüzüstü gömün, çünkü yeterince gördüm!" (Hakan Günday)

Böyle bir cevheri yeni yeni tanıyan benden, yeni yeni tanıyacaklara özel olsun bu inceleme;

Şule Gürbüz, Dolmabahçe sarayında antika saatleri tamir eden bir yazarımızmış. Çok boyutlu ve çok katmanlı metinler yazmasının yanı sıra, karakter ya da kurguya değil daha çok düşünceye ve zihin akışlarına önem veren bir yazar. Edebiyatla harmanlanmış felsefeye de rastlayabiliyoruz, daha ziyade Varlık Felsefesi'ne. Bunda Londra'da almış olduğu Felsefe eğitiminin etkisi çok büyük. Anlayabildiğim kadarıyla birçok şeyin farkında olan nevi şahsına münhasır bir kişilik. Tek bir cümleyle dakikalarca düşündürebilir. Dili, insan zihnini meşgul eden sorular yumağından beslendiği için, çok yoğun. Yeraltı edebiyatıyla çok benzer de diyebiliriz. Gözlemlediğim, okuyucu toplama kaygısı olmayan, kendini bilen ve etrafını çevreleyen duvarlar arasında en ulaşılmaz yerleri bile sıvayabilen çok muteber bir yazar.

Çoğumuzun gündelik hayatında var olan konuları, -ki hemen hemen hepsine farklı bir pencere açan- farklı bir bakış açısı katarak, en güzel haliyle kaleme almış. Öyle uzun mu uzun altını çizeceğiniz satırlar olacaktır. An itibariyle, zamana tanıklığına, öğrenilmiş çaresizliğine, kendisine, yoğun bir sevgi ve hayranlık beslediğim bir yazar oldu kendisi.

Hepimiz hayatımızın bir döneminde durup düşünmüşüzdür; kimimiz kendini öldürmeyi, kimimiz de kendini öldürenleri... Şule de 'kendini öldürmeyi düşünenleri' düşünmüştür diyebiliriz. Anlamları genellikle derin dalmalar sonucu kendini ele veren cümlelerinde, alegorik bir anlatım mevcut. Öyle bir his uyandırıyor ki insanda, başıma gelebilir, başımdan geçti, başından geçmişti... Her cümlesini not aldırıyor. Her insanın kendini bulabileceği, farklı lezzetler alabileceği, farklı cümlelerin altını çizebeleceği şahane bir kitaptı. Hani sırf inceleme olsun, laf olsun torba dolsun diye yazmıyorum bunları; tanışmayan çok şey kaybeder kanısındayım. Yazar resmen gençken ölememişliliğinin manifestosunu yazmış. Ayrıca mizah tarzını da çok beğendim. Acıya gülümsememizi istiyor bizden. Hemen ardından 'yeter bu kadar'ı da eksik etmiyor. İğneleyici bir mizah tarzı var. Daha ben ne diyeyim... Görmüş olduğu değere bakınca, hak ettiği övgüleri şuraya sıralamaktan alamıyor insan kendini...

Öykülerinde dünyaya, yaşama karşı kendi tutumlarını farklı farklı karakterler adı altında yer vermiş. Bazı noktalarda anlamak güç olsa da -genellikle ruha hitap noktasında- üzerine biraz düşündükten sonra, sayfayı çevirmemize müsaade ediyor. Kalemine ve insanın günlük yaşantısına çok hakim; sadece kadınların değil, erkeklerin de yaşam tarzına çok hakim biri.

Birçok cümlesi insanın göğsüne çörekleniyor resmen. Ezberi kötü olan bir benim bile, hala birçok cümlesini beynimde feveran ettirmesi, son dört sayfasını okurken kapıldığım tarifi zor o hissiyat... sözcüklerinin büyüsüne kapılmam, bunların tümü Şule'nin tam bir söz ustası olduğunun delilidir. Hayatın-ın tüm meşakkatliliğine karşın, bu kadar güçlü kalabilen bu kadın profilini, tanınması hususunda, öncelikli olarak hemcinslerine tavsiye ederim. Tüm bu koşturmacalar içerisinde girmiş olduğumuz kılıkların bizleri uzaklaştırdığı, boşluk hisssini, yokluk hissini, hiçlik hissini satır satır işlemiş.

" Hayat evlenmek demekti, karı ya da koca demekti, çocuk ve ev demekti. Gerisi hep bunların etrafında, bunları sağlama almak için bir tuhaf gezinme, eşinme, kurcalama idi. İnsanın belgeseli yapılsa seyredilemeyecek kadar gönül yorucu bir sıkkınlık verirdi." Syf:159

Kitap 4 bölümden oluşuyor;
1- Ruhuna Fatiha
2- Akılsız Adam
3- Akılsız Adamın Oğlu Sadullah Efendi
4- Rüya İmiş

4 öykü karakterlerinin de çok benzerlik gösterdiğini söyleyebilirim. Her biri içinde yaşayan, içe dönük karakterler. Bunun için karakterlerin ayırt edici özellikleriyle not alarak ilerlemenizi tavsiye ederim.
Örnek veriyorum: Hayırsız evlat, gamsız dost, yeni damat...
Benim en beğendiğim ve bitmesini istemediğim öykü, 'Rüya imiş' başlığı altında olanıydı. Betimlemelerine okur kendini verebilirse çok şahane tablolar oluşturulabilir olduğunu düşünüyorum.

Popülerleşmemiş olmasına da ayrıca sevindim. Biliyoruz ki popülerlik beraberinde farklı sıfatlar da doğurabiliyor. Herkesin okumasının yanlısı da değilim, ne yalan söyleyeyim... Çünkü, her insanın kendini bulabileceği ama her insanın bitirebileceği bir kitap değildi. Çok bariz belliydi ki; acının rengini, huyunu suyunu bilmeyenleri ilgi alakadar eden bir kitap değildi. Baba-çocuk ilişkisinden, karı-koca ilişkisinden, arkadaş-dost ilişkilerinden doğabilecek içsel, ruhsal ve psikolojik sorunları irdeleyerek, öykü halinde bizlere sunmuş. Bu tarz okumaların hitap ettiği okurlara yazılmış seçkin bir kitap. Anlayacağımız okur kitlesini-tiplemesini kendi seçmiş Şule. Zaten kitaplarının çok tutulmamasının en temel sebeplerinden bir nedeni de budur kanaatimce. Herkese değil 'bazılarına özel' yazmış olması. Okuyanlarının bir çoğuna dudak uçuklatmasının da bundan kaynaklandığını düşünüyorum.

Esas itibariyle, kitabı uzun bir zamana yayarak okumamın; bana hem getirileri hem götürüleri oldu. Orta halli bir okuma sizlere tavsiyemdir. Ne çok hızlı ne çok yavaş, sindire sindire... Yazarı tanımak için güzel bir başlangıç olabilir.


Kitabı bana hediye eden; şeyma
Yazarı tanımam için çaba sarfeden; Habibe
En az benim kadar Şule'yi merak etmiş ve bir şeyler yazmamı isteyen dostuma; https://1000kitap.com/Muhammedckrr
Şükranlarımı sunuyorum.
Okumaya vakit ayırmış herkese teşekkür ederek, teşekkür merasimini sonlandırıyorum.


Nilgün Marmara'dan ufak bir kıssa ile son vermek istiyorum;
"Uçurumlar var,
var uçurumlar diyorum ben
insanla insan arasında,
kendiyle kendi arasında,
kendiyle başkası arasında..."
191 syf.
·58 günde·8/10
Şule Gürbüz ile tanışma kitabım olan Coşkuyla Ölmek’i nasıl değerlendirmem gerektiğini bilmediğimi söylemeliyim. Çünkü bir hikâye kitabı olarak değerlendirmeme yetecek kadar olay akışı içermiyor ancak hikayeleri bitirdiğimde de baştan sona uyumlu bir akış ve yaşanılan birkaç olayın aslında mühim kırılmalar olduğunu gördüm. Bununla beraber, beni cümlelerin içinde tutacak kadar bir resim dizisi canlanmadı zihnimde. Okuması zorladı. On sayfa yarım saate döküldü.

Bilinçli bir tutum bu muhakkak; yazar, bir seferde okuması ve anlaması güç cümleler yazıyor. Dili epey ağdalı ve süslü. Anlamak istersen çaba harcayacaksın diyor adeta. Pek çok cümlenin altı dolu, biraz kazıdığınızda pek çok yola ve anlayışa açılıyor ancak yine vurguluyorum ki bu yöntem yerinde ve seyreltilerek kullanıldığında etkiliyken sık kullanıldığında bunaltıcı olabiliyor. Bu nedenle bu tür okumalar yapmaya alışık olmayan kişiler için tamamlaması zor bir kitap diyebiliriz.

Beğendim, beğenmedim diye basitleştirmeden şöyle söyleyebilirim: Zamanını verecek olana bir düşünme senfonisi hediye edecek; hızlı okuyup geçene epey yavan gelecek zihin hikayeleri okuyacaksınız. Olaylar sizi hayrete düşürmeyecek ama önünüzde farkındalıklardan bir yol uzanacak. Bitirdiğinizde biraz depresif hissedecek ama belki sonra duygularınızı daha hassas tartacaksınız.

Bu kitabı kendinize önerir misiniz?
191 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10
Bazı yazarların edebiyat dünyasında yer bulabilmesi için okurun değerine ve ilgisine ihtiyacı vardır.Bu süreçte okur onay makamında bulunmakla asıl belirleyicidir.Yazar, tutulmak için beğeni sınırlarını okura göre belirler.Böyle yazarların kaygısının okur olduğunu söylemek ise oldukça zordur.O yüzden bizim, “Neden Şule Gürbüz ve onun gibi yazarlarımıza gerektiği değer verilmiyor, yeterli ilgi gösterilmiyor?” gibi sorularla bir sitem içerisinde olmamız yersizdir, diye düşünüyorum. Çünkü Şule Gürbüz kendini okuyucusuna, piyasa şartlarına, gündelik meselelere, konjonktüre… göre ayarlayan bir yazar değil.Şule Gürbüz’e, okurun seçtiği,popülerleştirdiği bir yazar olarak değil;okurunu seçen ve onları önemseyen,hayatın tüm güçlüklerine,zorluklarına karşı onları çok daha anlamlı bir dünyaya çekerek birçok yüzeysel meseleden,gereksizliklerden kurtaran bir yazar olarak bakmanın daha doğru olacağını düşünüyorum.

Gürbüz, nevi şahsına münhasır kişiliğiyle kurduğu dünyasında kendini,benliği, hayatı, bilmeyi,anlamayı,ölümü,zamanı,varlığı,yokluğu,hiçliği… sorgularken; bunların anlamını-anlamsızlığını, önemini-önemsizliğini irdeleyerek okura çok farklı bir iklim sunuyor. Kitap boyunca, bu iklimde nefes alabilmek, yaşayabilmek; yoğun anlatıma,uzun cümlelere,ayrıntılı tasvirlere,cevaplandırılması güç sorulara alışkanlığınıza bağlı ,diyebilirim. Biçimsel olarak bakıldığında ise; bir hikaye mi okudum, bir deneme mi okudum, baştan aşağı bir şiirselliğin içerisinde bir düzyazı mı okudum; bir edebi metin mi okudum,bir felsefe metni mi okudum yoksa bir haftadır bir sanat eserinin üzerindekilere bakıp sanatçıyı mı anlamaya çalışıyorum,onu bıraktım kendimi mi anlamaya çalışıyorum; bilmiyorum. Benzer şekilde “Öyle miymiş?”i okuduğumda da böyle olmuştu.İşte; üslubuyla, duruşuyla, hayatıyla birçok yazardan ayrılan “Şule Gürbüz”ü okumanın beni getirdiği nokta bu.Bilinmezliğin ortasında kendinizle baş başa olduğunuzu fark ettirerek size zaten öyle olduğunuz halde niye öyle hissetmediğiniz üzerine düşünmenize yardımcı oluyor, Gürbüz. Düşünceler içerisinde kitabın nasıl bittiğini anlamıyorsunuz. Bu, Şule Gürbüz’ün sağlam bir yazar olmasının yanı sıra sağlam bir okuyucu olmasıyla ilgili.Onun için,hepimize okumayı yeniden öğretecek bir yazar diyebilirim.

İnşallah ben “Şule Gürbüz” okumaya devam edeceğim.Sizleri de beklerim.İyi okumalar…
191 syf.
·9 günde·Beğendi·8/10
Coşkuyla Ölmek bir öykü kitabı. Fakat son öyküsü hariç karakterler birbirine bağımlılık gösteriyor. Birinin kırmızı dediğini, diğer hikâyede yeşil görüyorsunuz. Karakteri ilmik ilmik örme ustalığının karşısında karakterlerin büyük bir varoluş sancısı çekmesinin verdiği buruk bir tat... Üzerine en acınası hallerden çıkarılacak bir gülümseme ihtiyacı, yaşama çabası, en bilenen kısımlarımıza, en dokunulmaz ritüellerimize ustalıkla ve eleştiriyle girişi mükemmel.

Benim en sevdiğim öykü Akılsız Adamın Oğlu Sadullah Efendi oldu. Son öykü hariç öyküler birbirleriyle ilişkiliydi. Bir insanın başkasının gözünden çizilen profille kendi aynasını karşılaştırmak çok yapılan ama çok da ses getiren bir fikirdi.

Üzerine düşündüren, yaşamak memuriyetini sorgulatan bir kitaptı. Esasen herkes memur olmaya geliyordu ancak memuriyet bölümünü hangi kademede yapacağını kendisi belirliyor akşam 5 olunca da bu dünyadan göçüp gidiyordu.

Kitap bittiğinde içimde bir ezilmişlik ve bir yaşama coşkusu aynı anda belirdi. O çabanın değerini görmemi sağladı. Hiçbir yere çıkmasa da çaba etmiş olmanın, fiilleşmenin bu dünyada olmak için en gerekli şey olduğunu beynime kazıdı.
191 syf.
·5 günde·9/10
Kitap bittikten sonra boşluğa düşüyor insan, keşke hiç bitmeseydi hissi oluşuyor. Okuduktan sonra kitap hakkında yapılan incelemelere bir gözatmak istedim ama o kadar güzel incelemeler vardı ki, yazmaktan vazgeçiyordum. Ama cesaretimi toplayıp yazmaya karar verdim (Ne haddimeyse... Zaten benimki incelemeden ziyade ileride tekrar dönüp bakabilmek için birkaç karalama.)

Kitap hakkında dikkatimi çeken bir başka şeyse kitabın az okunmuş ve fazla bilinmiyor oluşuydu. Ama bu kitabın değersiz olduğunu göstermez, hele de şu an popüler olan kitapları düşününce... Hem kitabın fazla bilinmeyişi ve okunmayışı, kitap bana özelmiş hissi veriyor. Bu arada kitap İlber Ortaylı'nın tavsiye ettiği kitaplardan biri, ben de o vesileyle okudum.

Kitap dört hikayeden oluşuyor:
1.Ruhuna Fatiha
2.Akılsız Adam
3.Akılsız Adamın Oğlu Sadullah Efendi
4.Rüya İmiş.

Ben en çok birbiriyle bağlantılı olan Akılsız Adam ve Akılsız Adamın Oğlu Sadullah Efendi öykülerini sevdim. Bir babayla oğlun ilişkilerin önce babanın daha sonra da oğulun bakış açısından anlatıyor. Hikayelerde genel olarak hayatın anlamsızlığı, ilerki yaşlarda daha da hissedilen boşluk hissi, gençken ölmenin mutluluk sebebi olduğu, evlilik... gibi konular üzerinde duruyor.

Kitabın dili yalın ve akıcı, kullanılan betimlemeler o kadar güzel ki kitabı daha da okunur kılıyor.

En yakın zamanda yazarın diğer kitaplarını da okumak istiyorum. Herkese keyifli okumalar :))
191 syf.
·Puan vermedi
Hayata sığmak kolay değil, elin kolun sığsa tuttukların sığmıyor, ayakların girse hayallerin girmiyor, belin dönse gözün arkada bıraktıklarında kalıyor, hep bir darlık, darlık, sıkışma, sonra da bakılıyor ki, insan gire gire daha giriş kapısında durmuş, orayı da tıkamış, ötesi bomboş, yiğitsen ilerle. Bilinen beylik şeyler, evlenmek, işe girip çalışmak, yorulmak, hastalanmak, yaşlanmak, umduğunu bulamamak ve gitmek istemek…’”
.
.
.
“Hayatla her anlaşmaya varan, varamayanın kederini artırır, onun garipliğine bir ilmek daha atar.”
.
.
.
“Günlük hayatımız günlük değil de ömürlük yaşanan bir yorgunluk ve kırıklık olarak akşamları üstümüze çöküyor, bir günü daha yuvarlamış olmak daha ne kadar ve neler kaldığını bilmemekle manasız bir bitiriş olarak, yemediğim meyvenin soyulmuş kabuğu gibi önümde, yanımda duruyordu.”
.
.
. “Sabah oldu. Hep olur. Ölmez sağ kalırsak sabah olur. Sabah, gecenin gençleşmiş, kuvvete gelmiş, hayallerinden arınmış ve hatta şimdi onları inkar eden halidir.”
.
.
.
🥀
ölmeden evvel abbas kiyarüstemi’nin dinlediği son şarkı diye dolanan bir şeyler vardı, ölmeden evvel şarkı dinlemeyi istemek nedir? kaç kişinin aklına o korkunun içinde şarkı gelir? coşkuyla ölmek ne ola ki? güle oynaya ölmek mi? yoksa ölmek hazin mi? yaşamak ölmekten hazin geliyor –hakan taşıyan’ın bu bahsedişte işi ne? ha yapmazsam olmaz "ölüm ölüm dediğin nedir ki gülüm ben senin için yaşamayı göze almışım" var bir de- bilmiyorum nasıl ölünür, nasıl olunura da yabancı kaldığım için olsa gerek olmayı bilmeyince ölmeyi de bilmiyorsun. ölmeden evvel olamıyorsun da galiba. geçenlerde kendime sordum, ne buldum bu kitapta diye: oldum diyip olamamak meselesini buldum, bunu yakın buldum. bazen de hiç olamıyorum derim, ama çok nadir. oldum ümidine sarılmışımdır hep. bu hayat ümitsiz çekilmiyor, ille de sarılacağız bir sebebe. sarılacağız da koala gibi, yıkılmadan durulacak bir ağaç mıdır o ümitler, bilemiyoruz. o belirsizlik de bizi bitiriyor. “yavaş yavaş biteriz de” –arkadaş zekai özger- beni belirsizlik bitiriyor, kimilerini de kesinlik. işimize gelmeyince bitiyoruz, ne de kolay bitiveriyoruz. öyle bir hiçlik işte bizimki, hiç olamamanın ama kendi bile olamamanın hiçliği. -hiçlik en üst mertebedir laflarını kenara koyuyorum elbette- kendini arayan kitaplardan, insanlardan kendimden yoruldum. yok mu şöyle eğleneceğimiz kitaplar, biraz gülelim eğlenelim oturmaya mı geldik arka taraf? ne diyordum oldum diyip olamamak beni yoruyor filan galiba. işte olmamanın şeairi bu, oldum zehabına kapılmak; asıl olmamak budur. olanlar, hiç demiyor “oldum” diye. kim bu olanlar? nerede çabuk getirin, demeyince anlaşılmıyor da bir el etseler, göz kırpsalar ya. o zaman da vakarı kalmaz, hafiflik olur.

ne garip iyiye hak ettiği iyiliği sunamıyoruz, buna onu layık bulamıyoruz. iyi yazarların kitapları çok satınca rahatsız oluyoruz, lüks araçları büyük evleri olunca ayıplıyoruz. lütfen ama diyoruz böyle olur mu olmak? alanında otorite isimlerden eğitim alıp lüks mekanlarda yemek yemesini kaldıramıyoruz. istiyoruz ki zahid olsun, takvasını tüm alem görsün e tabi o alemin içinde biz de görelim. bize bir kere daha rüşdünü ispat etsin istiyoruz, mecburiyet hissini de yükleyerek. insan bu memlekette bir rahat nefes alamaz bunlara akıl yorarsa. ağabey seni anmadan edemem, kitapların pahalı diye biraz sana kızıyorum ama öte yandan istiyorum ki şöyle pek geniş beş oda bir salon, iki balkonlu falan bir evde otur ama daha fazlasında da oturma lütfen. çok kibirli konuşunca kızıyorum, sıkış sıkış gittiğin o metrolarda görünce de epey üzülüyorum daha bir seviyorum seni. ne bileyim iyi yaşa ama çok da iyi yaşama istiyorum, böyle bilinmen hoşuma gidiyor ama öte yandan böylesine bilinmen beni rahatsız da ediyor. coşkuyla yaşa isterim, coşkuyla öleyim ben de. öleyim ve rahata ereyim, hiç yarın yokmuşçasına. coşkuyla ölecek yaşa geldim, ama ölmeyi de kaldıramam ölürüm direkt. hesap vermeyi de bilmem ki, ömrümde bunları yaptım filan zor şeyler, her şeyi biliyorsun utandırma işte allah’ım halden anlarsın. hazinen bolmuş oradan harcasam, ömrümün karşılığı senin hazinenden bir zerre olsa. ömrüm zaten senin hazinenden bir zerreydi, belki zerre bile değil. neyse biliyorum da işim bu hesaba gelmiyor, zor şeyler. –işte en çok bu yüzden ölmek istiyorum, daha fazlasına müşahid kılamam ki kimseyi, kılmayayım istiyorum hiç değilse. yaşadıkça dünya yüküyle günah birikiyor- güneşin doğuşunu sabahları seyrederken sana hayran oluyorum allah’ım iyi ki varsın, çok küçülmüş hissederim böyle seni düşününce.

iddia ediyorum -ama bu iddiayı ispatla mükellef değilim, sallıyorum işte temel düzey bir okur olarak-, bu kadının en iyi olduğu nokta aklından geçen, hayatından giden şeyleri akıcı, yalın yazması. nasıl bir ilüzyon ki kendimizi o sanıyoruz, onu biz? hep güzelleme güzelleme oldu bu yazı ama öyle değil tabii, bir kusur görüyorum. belki yazan ben olsam tarzım bu benim derim, benim izim de bu derim. okuyucu olunca o emeği de görmeyince biraz rahat verip veriştirebiliyoruz işte, şu konfor alanımız bizi helak edecek gibi geliyor bazen. son hikaye yani “rüya imiş”i hariç tutarak söylemeliyim ki erkekler erkek gibi düşünmüyor. bu kadar nahif erkek mi olur? yani olur da o zaman sanki gündelik dünyadan sıyırmış oluruz onu, biraz itlik serserilik falan da olması lazım, okuyanlar hak verir –yani versin ya da vermese de olur- bu kadarı da fazla diyesi geliyor insanın. böyle ince düşünmek, orada kalmak zor iş. erkek fıtratında yok gibi geliyor bana. ilk üç hikaye böyle olmasına rağmen son hikaye neden erkek gibi? nasıl başarmış ya da daha doğru ifadeyle ilk üç hikayede neden bunu tercih etmiş? orhan pamuk’ta da var bu problem, kadın gibi düşünmeyi bilmez. e zor da iştir karşı cins gibi düşünmek ve dahası onu okuyucunun okurken hissetmesini sağlayacak kadar tafsilatlı anlatmak. hüseyin rahmi abimiz bunu iyi yapardı o da sanıyorum örgü öre öre ince işleri öğrendi, reçel yapmak ruhunu tatlılaştırdı. belki hep öyleydi, okuyunca güldüren, ince mizahını da belki yakın hissettiren böyle şeylerdi. hüseyin rahmi abi, ben, şule hanım birlikte bir çay içsek ama çayı da hüseyin rahmi abi demlese, şule hanım yıkasa ben de öyle dinlesem. benim hizmet etmem gereken yerde onlar kalksa yani, ayıp değil ki ben sevineyim diye yazmamışlar mı? benim için belki senelerce uğraştıkları kitapların yanında bir çayın, bir bardağın lafı mı olur?

başka bir kusur da bulamıyorum. yok göremiyorum da değil bulamıyorum. bile isteye kusur aradım, kusur görülende mi bulanda mı deseniz, bulanda derim. yine bana dokundu işin ucu, tamam kusur bendedir, o tercihin bir özgünlük olduğunu görememişim, o aslında bir izdir kalbin kabaran mayalı hamurunda.

-ikinci okuyuşum olması sebebiyle çok da istediğim randımanı alamadım, üst üste şule hanım okumaları doğru da değilmiş, maalesef zamanın farkında kitabından ayıramıyorum, bu bakımdan zayıf. yazılarında kanonik bir yapı bulunması da güçlü yapı.-
191 syf.
·33 günde·Beğendi·8/10
Bu eseri okurken ilk gözüme çarpan nokta; anlatımdaki detaycı yaklaşımdır. Bununla beraber insanın iç dünyasıyla hesaplaşması, kendisine dahi itiraf etmekten çekinilen hususlarda tıpkı bir ayna karşısındaymışçasına varlığını sorgulamasıdır. Anlatım iç içe geçmiş, birbirine sonsuz örgüyle bağlı yoğun ve derinlemesine bir anlatımdır. Bu açıdan bakılınca edebi bir eser olmasının yanında varlık felsefesine dair detayların da bulunduğu bir eser olma özelliğindedir.
191 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Öyküden ziyade iç içe geçmiş insan denemelerini barındıran bir kitap. İlkinde vermenin önemine fazlaca takılıp bunun lezzetine ummadığı anda kavuşan adamın; ikincisinde coşkuyla ölmenin tadına varamamış, evladını kendi gönlünce yetiştirememiş babanın; üçüncüsünde babasını beğenmeyip kendi seçtiği hayatından lezzet alamayınca babasını özleyen evladın; son öyküsünde ise hayatını başkasının ellerine bırakıp tat alamayan birinin anlatan durum hikayesi. Diğer kitapları gibi okurken insanı yoruyor çünkü yazdığı hikaye ya da roman değil bir insan ilmihali. Yazarın dediği gibi: İnsan dertli değil derdin kendisidir.
191 syf.
"İnsan dertli değil, derdin kendisidir..."
(Kitaptan Alıntılar)

Geçen yıl okumuştum kitabı, yazarın bence çok ilginç,bol kelime örgülü, kimine göre ustaca ama bana göre yorucu bir anlatım dili vardı.

Karakterler ise oldukça bunaltıcıydı. Ama altı çizilecek bir sürü söz sıkıştırmıştı hikayelere, o sözler olmasa kitabı okurken kaybolup giderdim belki de...
Garip bir etki bırakmıştı bende yazarın bilindikleri söküp atan anlatım dili...
191 syf.
·Puan vermedi
•••Yazarın okuduğum ilk kitabı. O kadar derin bir anlatımı var ki inceleyecek yetkinlikte değilim. Doğru kelimeleri bulmakta zorlanıyorum. Tuhaf bir gerçekliği var. Hayatın içinde ifade edilmemiş, yaşarken insanın farketmediği şöyle bir tepeden kendini izlemesi gereken durumlar etrafında şekilleniyor. Kahramanları hep bi derealizasyon içinde sanki. Tam kurtuldum derken, yeni bir döngü. Kahramanların genel ruh hali, bana Camus’nun “yabancı” sını hatırlattı. Ama bu yabancı da bizim kültüre has bir yabancılık. Hayatımıza, bizim irademiz dışında el atıp çeki düzen vermesiyle hah oldu işte deyip yaptığı iyiliği (!) nasıl olmuş diye seyretmek için bir ellerinde çayla rahat koltuklarına oturan yakınlarımıza, tanıdık tanımadık her şeyimize müdahale eden tiplere benziyor. Okurken şöyle biraz nefesim daraldı, kendi hayatında figüran olma kaygısı bastı biraz.
Beklemek, bir şeyin yoluna ve haline girmesini beklemek, beklerken olacak olanın olması için gereken her türlü başka hale geçişlere, kalışlara tahammül etmek ne zor şeydi. Başı da, ortayı da, sonu da bilip beklemek ne tahammülü güç şeydi.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Coşkuyla Ölmek
Baskı tarihi:
Nisan 2013
Sayfa sayısı:
191
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750511080
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayınevi
"Beklemek, bir şeyin yoluna ve haline girmesini beklemek, beklerken olacak olanın olması için gereken her türlü başka hale geçişlere, kalışlara tahammül etmek ne zor şeydi. Başı da, ortayı da, sonu da bilip beklemek ne tahammülü güç şeydi. Tanrı'nın da yaptığı bu muydu? Baş, orta, son belli, helak kaçınılmaz, ancak önemli olan o zamanı geçirmek, o zamandan geçmek. Ve geldiğinde gelmemiş gibi, bilmemiş gibi, yaşamamış gibi gelmek, rüyayı görüp uyanmak ve 'Neyse rüyaymış,' demek ve aynı yerden uyumaya devam etmek. Yaşamaya da, ölmeye de yazık. Bu ölüm için yaşamaya, bu yaşamak için ölmeye yazık. Mezarlıklara, servilere, süsenlere, nisan sonunda açan katırtırnaklarına, telaşlı karıncanın adımlarına yazık, mezar taşına konup da bağıran karganın sesine yazık, ölüme ağlayan şaire, yaşam var zanneden filozofun nefesine yazık, şen taklalarla ilk senelerinde koşup zıplayan, ağaçlara tırmanırken seyredilip seyredilmediğini kontrol eden kedinin tırnaklarına yazık, ağdaki balığa, lokantada onu bekleyen anguta, önce ön iki ayağını sonra arkadakileri ovuşturup bu hareketinden büyük kâr ve kisve uman karasineğe yazık, hortumunu sallayan koca file, sanatlı sıçrayışı ile dahi boşluğu dolduramayan yunusa yazık, grafon kâğıdından gelincik ve petunyalara, en pürüzsüz çakıl taşına, kum olmuş zavallıya, sağdan sağdan yürüyen eşeğin inadına, yol kenarlarındaki ısınmış dikenlere, kozalağın içindeki fıstığa, duvara yapışmış yosuna yazık, bu topu binyıllardır çevirip duran sema-i muğlâka, titreyen kanatlara, açılan göğe ve onun katmanlarına, havanın, suyun olduğu, olmadığı yerlere yazık."
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 544 okur

  • Evin
  • Tuncay Kızılaslan
  • Sıla Esen
  • Hanifi yaşar
  • Nuh Bilir
  • mesutefendi
  • Merve ince
  • Bilge t
  • Meltemgür
  • Black eagle

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-12 Yaş
%6.5
13-17 Yaş
%2.2
18-24 Yaş
%19.6
25-34 Yaş
%41.3
35-44 Yaş
%26.1
45-54 Yaş
%2.2
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%2.2

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%63.8
Erkek
%36.2

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%26.5 (54)
9
%25 (51)
8
%25.5 (52)
7
%10.3 (21)
6
%6.4 (13)
5
%3.9 (8)
4
%1 (2)
3
%1 (2)
2
%0
1
%0.5 (1)