Adı:
Coşkuyla Ölmek
Baskı tarihi:
Nisan 2013
Sayfa sayısı:
191
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750511080
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayınevi
"Beklemek, bir şeyin yoluna ve haline girmesini beklemek, beklerken olacak olanın olması için gereken her türlü başka hale geçişlere, kalışlara tahammül etmek ne zor şeydi. Başı da, ortayı da, sonu da bilip beklemek ne tahammülü güç şeydi. Tanrı'nın da yaptığı bu muydu? Baş, orta, son belli, helak kaçınılmaz, ancak önemli olan o zamanı geçirmek, o zamandan geçmek. Ve geldiğinde gelmemiş gibi, bilmemiş gibi, yaşamamış gibi gelmek, rüyayı görüp uyanmak ve 'Neyse rüyaymış,' demek ve aynı yerden uyumaya devam etmek. Yaşamaya da, ölmeye de yazık. Bu ölüm için yaşamaya, bu yaşamak için ölmeye yazık. Mezarlıklara, servilere, süsenlere, nisan sonunda açan katırtırnaklarına, telaşlı karıncanın adımlarına yazık, mezar taşına konup da bağıran karganın sesine yazık, ölüme ağlayan şaire, yaşam var zanneden filozofun nefesine yazık, şen taklalarla ilk senelerinde koşup zıplayan, ağaçlara tırmanırken seyredilip seyredilmediğini kontrol eden kedinin tırnaklarına yazık, ağdaki balığa, lokantada onu bekleyen anguta, önce ön iki ayağını sonra arkadakileri ovuşturup bu hareketinden büyük kâr ve kisve uman karasineğe yazık, hortumunu sallayan koca file, sanatlı sıçrayışı ile dahi boşluğu dolduramayan yunusa yazık, grafon kâğıdından gelincik ve petunyalara, en pürüzsüz çakıl taşına, kum olmuş zavallıya, sağdan sağdan yürüyen eşeğin inadına, yol kenarlarındaki ısınmış dikenlere, kozalağın içindeki fıstığa, duvara yapışmış yosuna yazık, bu topu binyıllardır çevirip duran sema-i muğlâka, titreyen kanatlara, açılan göğe ve onun katmanlarına, havanın, suyun olduğu, olmadığı yerlere yazık."
(Tanıtım Bülteninden)
"Beni yüzüstü gömün, çünkü yeterince gördüm!" (Hakan Günday)

Böyle bir cevheri yeni yeni tanıyan benden, yeni yeni tanıyacaklara özel olsun bu inceleme;

Şule Gürbüz, boş zamanlarını antika saatleri tamir ederek geçiren aynı zamanda akademisyenlik yapan bir yazarımız. Çok boyutlu ve çok katmanlı metinler yazmasının yanı sıra, karakter ya da kurguya değil daha çok düşünceye ve zihin akışlarına önem veren bir yazar. Edebiyatla harmanlanmış felsefeye de rastlayabiliyoruz, daha ziyade Varlık Felsefesi'ne. Bunda Londra'da almış olduğu Felsefe eğitiminin etkisi çok büyük. Anlayabildiğim kadarıyla birçok şeyin farkında olan nevi şahsına münhasır bir kişilik. Tek bir cümleyle dakikalarca düşündürebilir. Dili, insan zihnini meşgul eden sorular yumağından beslendiği için, çok yoğun. Yeraltı edebiyatıyla çok benzer de diyebiliriz. Gözlemlediğim, okuyucu toplama kaygısı olmayan, kendini bilen ve etrafını çevreleyen duvarlar arasında en ulaşılmaz yerleri bile sıvayabilen çok muteber bir yazar.

Çoğumuzun gündelik hayatında var olan konuları, -ki hemen hemen hepsine farklı bir pencere açan- farklı bir bakış açısı katarak, en güzel haliyle kaleme almış. Öyle uzun mu uzun altını çizeceğiniz satırlar olacaktır. An itibariyle, zamana tanıklığına, öğrenilmiş çaresizliğine, kendisine, yoğun bir sevgi ve hayranlık beslediğim bir yazar oldu kendisi.

Hepimiz hayatımızın bir döneminde durup düşünmüşüzdür; kimimiz kendini öldürmeyi, kimimiz de kendini öldürenleri... Şule de 'kendini öldürmeyi düşünenleri' düşünmüştür diyebiliriz. Anlamları genellikle derin dalmalar sonucu kendini ele veren cümlelerinde, alegorik bir anlatım mevcut. Öyle bir his uyandırıyor ki insanda, başıma gelebilir, başımdan geçti, başından geçmişti... Her cümlesini not aldırıyor. Her insanın kendini bulabileceği, farklı lezzetler alabileceği, farklı cümlelerin altını çizebeleceği şahane bir kitaptı. Hani sırf inceleme olsun, laf olsun torba dolsun diye yazmıyorum bunları; tanışmayan çok şey kaybeder kanısındayım. Yazar resmen gençken ölememişliliğinin manifestosunu yazmış. Ayrıca mizah tarzını da çok beğendim. Acıya gülümsememizi istiyor bizden. Hemen ardından 'yeter bu kadar'ı da eksik etmiyor. İğneleyici bir mizah tarzı var. Daha ben ne diyeyim... Görmüş olduğu değere bakınca, hak ettiği övgüleri şuraya sıralamaktan alamıyor insan kendini...

Öykülerinde dünyaya, yaşama karşı kendi tutumlarını farklı farklı karakterler adı altında yer vermiş. Bazı noktalarda anlamak güç olsa da -genellikle ruha hitap noktasında- üzerine biraz düşündükten sonra, sayfayı çevirmemize müsaade ediyor. Kalemine ve insanın günlük yaşantısına çok hakim; sadece kadınların değil, erkeklerin de yaşam tarzına çok hakim biri.

Birçok cümlesi insanın göğsüne çörekleniyor resmen. Ezberi kötü olan bir benim bile, hala birçok cümlesini beynimde feveran ettirmesi, son dört sayfasını okurken kapıldığım tarifi zor o hissiyat... sözcüklerinin büyüsüne kapılmam, bunların tümü Şule'nin tam bir söz ustası olduğunun delilidir. Hayatın-ın tüm meşakkatliliğine karşın, bu kadar güçlü kalabilen bu kadın profilini, tanınması hususunda, öncelikli olarak hemcinslerine tavsiye ederim. Tüm bu koşturmacalar içerisinde girmiş olduğumuz kılıkların bizleri uzaklaştırdığı, boşluk hisssini, yokluk hissini, hiçlik hissini satır satır işlemiş.

" Hayat evlenmek demekti, karı ya da koca demekti, çocuk ve ev demekti. Gerisi hep bunların etrafında, bunları sağlama almak için bir tuhaf gezinme, eşinme, kurcalama idi. İnsanın belgeseli yapılsa seyredilemeyecek kadar gönül yorucu bir sıkkınlık verirdi." Syf:159

Kitap 4 bölümden oluşuyor;
1- Ruhuna Fatiha
2- Akılsız Adam
3- Akılsız Adamın Oğlu Sadullah Efendi
4- Rüya İmiş

4 öykü karakterlerinin de çok benzerlik gösterdiğini söyleyebilirim. Her biri içinde yaşayan, içe dönük karakterler. Bunun için karakterlerin ayırt edici özellikleriyle not alarak ilerlemenizi tavsiye ederim.
Örnek veriyorum: Hayırsız evlat, gamsız dost, yeni damat...
Benim en beğendiğim ve bitmesini istemediğim öykü, 'Rüya imiş' başlığı altında olanıydı. Betimlemelerine okur kendini verebilirse çok şahane tablolar oluşturulabilir olduğunu düşünüyorum.

Popülerleşmemiş olmasına da ayrıca sevindim. Biliyoruz ki popülerlik beraberinde farklı sıfatlar da doğurabiliyor. Herkesin okumasının yanlısı da değilim, ne yalan söyleyeyim... Çünkü, her insanın kendini bulabileceği ama her insanın bitirebileceği bir kitap değildi. Çok bariz belliydi ki; acının rengini, huyunu suyunu bilmeyenleri ilgi alakadar eden bir kitap değildi. Baba-çocuk ilişkisinden, karı-koca ilişkisinden, arkadaş-dost ilişkilerinden doğabilecek içsel, ruhsal ve psikolojik sorunları irdeleyerek, öykü halinde bizlere sunmuş. Bu tarz okumaların hitap ettiği okurlara yazılmış seçkin bir kitap. Anlayacağımız okur kitlesini-tiplemesini kendi seçmiş Şule. Zaten kitaplarının çok tutulmamasının en temel sebeplerinden bir nedeni de budur kanaatimce. Herkese değil 'bazılarına özel' yazmış olması. Okuyanlarının bir çoğuna dudak uçuklatmasının da bundan kaynaklandığını düşünüyorum.

Esas itibariyle, kitabı uzun bir zamana yayarak okumamın; bana hem getirileri hem götürüleri oldu. Orta halli bir okuma sizlere tavsiyemdir. Ne çok hızlı ne çok yavaş, sindire sindire... Yazarı tanımak için güzel bir başlangıç olabilir.


Kitabı bana hediye eden; شيماء
Yazarı tanımam için çaba sarfeden; Habibe
En az benim kadar Şule'yi merak etmiş ve bir şeyler yazmamı isteyen dostuma; Muhammed Çakır
Şükranlarımı sunuyorum.
Okumaya vakit ayırmış herkese teşekkür ederek, teşekkür merasimini sonlandırıyorum.


Nilgün Marmara'dan ufak bir kıssa ile son vermek istiyorum;
"Uçurumlar var,
var uçurumlar diyorum ben
insanla insan arasında,
kendiyle kendi arasında,
kendiyle başkası arasında..."
Bazı yazarların edebiyat dünyasında yer bulabilmesi için okurun değerine ve ilgisine ihtiyacı vardır.Bu süreçte okur onay makamında bulunmakla asıl belirleyicidir.Yazar, tutulmak için beğeni sınırlarını okura göre belirler.Böyle yazarların kaygısının okur olduğunu söylemek ise oldukça zordur.O yüzden bizim, “Neden Şule Gürbüz ve onun gibi yazarlarımıza gerektiği değer verilmiyor, yeterli ilgi gösterilmiyor?” gibi sorularla bir sitem içerisinde olmamız yersizdir, diye düşünüyorum. Çünkü Şule Gürbüz kendini okuyucusuna, piyasa şartlarına, gündelik meselelere, konjonktüre… göre ayarlayan bir yazar değil.Şule Gürbüz’e, okurun seçtiği,popülerleştirdiği bir yazar olarak değil;okurunu seçen ve onları önemseyen,hayatın tüm güçlüklerine,zorluklarına karşı onları çok daha anlamlı bir dünyaya çekerek birçok yüzeysel meseleden,gereksizliklerden kurtaran bir yazar olarak bakmanın daha doğru olacağını düşünüyorum.

Gürbüz, nevi şahsına münhasır kişiliğiyle kurduğu dünyasında kendini,benliği, hayatı, bilmeyi,anlamayı,ölümü,zamanı,varlığı,yokluğu,hiçliği… sorgularken; bunların anlamını-anlamsızlığını, önemini-önemsizliğini irdeleyerek okura çok farklı bir iklim sunuyor. Kitap boyunca, bu iklimde nefes alabilmek, yaşayabilmek; yoğun anlatıma,uzun cümlelere,ayrıntılı tasvirlere,cevaplandırılması güç sorulara alışkanlığınıza bağlı ,diyebilirim. Biçimsel olarak bakıldığında ise; bir hikaye mi okudum, bir deneme mi okudum, baştan aşağı bir şiirselliğin içerisinde bir düzyazı mı okudum; bir edebi metin mi okudum,bir felsefe metni mi okudum yoksa bir haftadır bir sanat eserinin üzerindekilere bakıp sanatçıyı mı anlamaya çalışıyorum,onu bıraktım kendimi mi anlamaya çalışıyorum; bilmiyorum. Benzer şekilde “Öyle miymiş?”i okuduğumda da böyle olmuştu.İşte; üslubuyla, duruşuyla, hayatıyla birçok yazardan ayrılan “Şule Gürbüz”ü okumanın beni getirdiği nokta bu.Bilinmezliğin ortasında kendinizle baş başa olduğunuzu fark ettirerek size zaten öyle olduğunuz halde niye öyle hissetmediğiniz üzerine düşünmenize yardımcı oluyor, Gürbüz. Düşünceler içerisinde kitabın nasıl bittiğini anlamıyorsunuz. Bu, Şule Gürbüz’ün sağlam bir yazar olmasının yanı sıra sağlam bir okuyucu olmasıyla ilgili.Onun için,hepimize okumayı yeniden öğretecek bir yazar diyebilirim.

İnşallah ben “Şule Gürbüz” okumaya devam edeceğim.Sizleri de beklerim.İyi okumalar…
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (15.928 Oy)19.856 beğeni45.459 okunma3.479 alıntı192.157 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (8.917 Oy)9.189 beğeni30.131 okunma922 alıntı146.252 gösterim
  • Yabancı
    8.3/10 (4.605 Oy)4.092 beğeni13.611 okunma1.521 alıntı56.240 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (9.712 Oy)9.667 beğeni27.139 okunma2.001 alıntı125.670 gösterim
  • Kuyucaklı Yusuf
    8.5/10 (5.211 Oy)5.661 beğeni18.191 okunma1.146 alıntı63.677 gösterim
  • İçimizdeki Şeytan
    8.6/10 (4.192 Oy)4.563 beğeni13.402 okunma2.803 alıntı75.312 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (11.103 Oy)13.922 beğeni36.058 okunma3.753 alıntı153.224 gösterim
  • Tutunamayanlar
    9.0/10 (3.379 Oy)5.318 beğeni8.497 okunma6.048 alıntı137.692 gösterim
  • Simyacı
    8.6/10 (8.230 Oy)9.217 beğeni27.512 okunma2.925 alıntı121.286 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (7.887 Oy)9.430 beğeni26.533 okunma1.799 alıntı135.498 gösterim
Hayata sığmak kolay değil, elin kolun sığsa tuttukların sığmıyor, ayakların girse hayallerin girmiyor, belin dönse gözün arkada bıraktıklarında kalıyor, hep bir darlık, darlık, sıkışma, sonra da bakılıyor ki, insan gire gire daha giriş kapısında durmuş, orayı da tıkamış, ötesi bomboş, yiğitsen ilerle. Bilinen beylik şeyler, evlenmek, işe girip çalışmak, yorulmak, hastalanmak, yaşlanmak, umduğunu bulamamak ve gitmek istemek…’”
.
.
.
“Hayatla her anlaşmaya varan, varamayanın kederini artırır, onun garipliğine bir ilmek daha atar.”
.
.
.
“Günlük hayatımız günlük değil de ömürlük yaşanan bir yorgunluk ve kırıklık olarak akşamları üstümüze çöküyor, bir günü daha yuvarlamış olmak daha ne kadar ve neler kaldığını bilmemekle manasız bir bitiriş olarak, yemediğim meyvenin soyulmuş kabuğu gibi önümde, yanımda duruyordu.”
.
.
. “Sabah oldu. Hep olur. Ölmez sağ kalırsak sabah olur. Sabah, gecenin gençleşmiş, kuvvete gelmiş, hayallerinden arınmış ve hatta şimdi onları inkar eden halidir.”
.
.
.
🥀
"İnsan dertli değil, derdin kendisidir..."
(Kitaptan Alıntılar)

Geçen yıl okumuştum kitabı, yazarın bence çok ilginç,bol kelime örgülü, kimine göre ustaca ama bana göre yorucu bir anlatım dili vardı.

Karakterler ise oldukça bunaltıcıydı. Ama altı çizilecek bir sürü söz sıkıştırmıştı hikayelere, o sözler olmasa kitabı okurken kaybolup giderdim belki de...
Garip bir etki bırakmıştı bende yazarın bilindikleri söküp atan anlatım dili...
Kitap doğum günümde hediye olarak gelmişti. Uzun süre kitaplıkta okunmak için bekledi. Okuduğum ilk Şule Gürbüz kitabı. Dili sade değil yazarın, edebi tarafı ağır basan cümleleri var. Sayfalar hızla okunup geçilemiyor... Kitap dört uzun öyküden oluşuyor. Öykü başlıkları şöyle:
Ruhuna Fatiha
Akılsız Adam
Akılsız Adamın Oğlu Sadullah Efendi
Rüya İmiş

Karakterler genel anlamda dışa dönük değiller. Kendi iç dünyalarında istedikleri hayatı yaşamamış ve yaşamadıklarının da bilincinde olan kişiler. Maalesef hayatları o akışla sona kadar devam ediyor. İstemedikleri bir yaşantıda yaşayamayarak devam eden yaşamlar...
Şule Gürbüz'ün toplamda 6 ama kitapçılarda sadece 4 tane olan külliyatını bitirmenin verdiği haz; paha biçilemez. Şule Gürbüz okuyunca, bazı kitapların zor görünse de ne kadar kolay olduğunu hissedersiniz. Yorumlara aldırış etmezsiniz. Size bu yeteneği kazandıran bir kalemdir.Bu öykü kitabı da güzel ve okumaya değerdi. Etkisini sonradan hissettiren güzel bir kitaptı. Elinizde kalemle uzun cümleleri çizerek, anlamlar çıkartarak okuyun. İyi ki varsın Münzevi Kadın. Keyifli Okumalar.
Coşkuyla Ölmek-Şule GÜRBÜZ
Kitabın ilk sayfalarını okur okumaz şahsına has, uzun, katmanlı cümlelerle karşılaştım. Şule Gürbüz’ün önceki kitaplarından da bildiğim ve çok da sevdiğim ince bir mizah anlayışı ve ona eklenmiş iğnelemelerle çok güzel bir okuma yapacağım belliydi.
Başlangıçta Hayri İrdal’ın kavrayış ve kabullenişine benzer bir anlayışla, hayata ve yakın çevresindekilere geriden, yukarıdan bakan bir karakterin gözlemlerini okuyorak, tutarsız, (belki biraz da saçma) ama süreğenlikten alışılagelmiş bu nedenle de tutarsızlığını kaybetmiş olguların betimlemeleriyle, karakterin dünyasına karışmaya başladım. O dünyaya karışınca, karşıma çıkan ilk sokak adı samimiyet oldu. Kişi, hal, hareket ve davranışlarının, başlangıçlarını ve devamlarını hangi samimiyetle yapmaktadır? Herhangi bir birey kendini tanımlarken ne kadar samimidir? Kişinin kendini koyduğu yer ve kendilik tanımıyla normalde ve gerçek manada olduğu yer ve kendilik tanımı arasında ne kadar fark vardır? Yazarın kişiyi kendisiyle yüzleştirdiği; “Ben yemin ederim ki bu adamın dediği idim; sadece bilinmemiş, hatta kendimden bile gizlenmiştim.” Cümlesi, duraklatıcı bir etki yaratarak, çevresinden kişiye yönelik olarak gelen tanımlamalarla, kişinin kendisini bildiği kişi arasında kıyaslamalar yapmasına zemin hazırlıyor. “İnsanın içinde olduğu hal, ona en yabancı haldir.” Cümlesi de okununca süreç biraz çıkmazlara girebilir tabi.
Devam eden hikayelerin, çok derinlerde, bir iç organda olduğu kesin olarak bilinen ama nerde olduğu tam olarak bilinemeyen belli belirsiz bir sızı, yürekten çalınan bir musikide ince bir seda, yaşama karşı tavırda belirsiz bir kavrayışın huysuz ve bulantılı bir dışa vurumu vardı. Yokluk, hiçlik ve boşluk o raddede yüksek ve kapsamlıydı ki bunların bizzat kendileri de kendi manalarının içinde yok olmuş, hiç olmuşlardı. Bu hiçlik veya boşluk, içerisinde bulunan duruma veya ana tekrar bakmaya, eşyalara ve yaşamlara, sahiplik veya aitlik çerçevesinde tekrar göz atmaya salık veriyordu. Arabesk bir nihilizm anlayışıyla (böyle bir anlayış var mı bilmiyorum) içi boş bir boşluk değildi gördüğüm. Boşluğu anlatmak zordur. Ancak çerçevesi belli olan bir durumda tanımlamak mümkün olabilirken, çerçeveye tüm dünyayı koymak gerekince durum ürkütücü bir hal alabilir.
Geçen bir ömrün nasıl veya niçin geçtiğine dair sorgulamalar yaptıran son kısım, ömür geçmekteyken neler yaşanmaktadır ve aslında ne , nasıl yaşanmalıdır sorularını sordurtuyor. Kendine yabancı daha doğrusu müdahalesiz bir doğrusallıkta olması gerekenler veya olmaması gerekenler olmakta, yaşamın süreğenliğinin cenderesine düşmüş, varlık ve ruh bütünü durması mümkün olmayan bir diklikten yuvarlanmakta ve önüne geleni ya kendine katmakta ya da yok edip geçmektedir. Ortaya çıkan acı denebilecek bu tabloya itiraz sesleri çıkmaya başlasa da seslerin gitgide kısıldığını görmek de mümkündür.
Anlamanın çoğu zaman karşı taraf için güzel olduğunu düşünmüşümdür. Yaşamı anlamaya çalışmak yine yaşamı güzelleştiriyor, anlayana mağrur bir duruş kalsa da iç geçirmeyle hemhal tanımsız hüzünlü bir duygunun da bu duruşa eşlik ettiği açıktır.
Okurlar Akademisi-Her Hakkı Mahfuzdur
Aslında ilk bölümü okurken çok eğlenmiştim çok güzel cümleler okuyup altlarını çizmiştim. Ancak ikinci bölüm çok durağan geçti kendimi çok zorladım fakat okuyamadım. Ben daha olay üstüne kurulu şeyleri seviyorum. En yakın zamanda tekrar elime alıp okumayı planlıyorum. Çünkü yazarın çok farklı bir dili var. Sanırım biraz alışmam da gerekiyor.
“Hayata sığmak kolay değil, elin kolun sığsa tuttukların sığmıyor, ayakların girse hayallerin girmiyor, belin dönse gözün arkada bıraktıklarında kalıyor, hep bir darlık, darlık, sıkışma, sonra da bakılıyor ki insan gire gire daha giriş kapısında durmuş, orayı da tıkamış, ötesi bomboş, yiğitsen ilerle.”

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Coşkuyla Ölmek
Baskı tarihi:
Nisan 2013
Sayfa sayısı:
191
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750511080
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayınevi
"Beklemek, bir şeyin yoluna ve haline girmesini beklemek, beklerken olacak olanın olması için gereken her türlü başka hale geçişlere, kalışlara tahammül etmek ne zor şeydi. Başı da, ortayı da, sonu da bilip beklemek ne tahammülü güç şeydi. Tanrı'nın da yaptığı bu muydu? Baş, orta, son belli, helak kaçınılmaz, ancak önemli olan o zamanı geçirmek, o zamandan geçmek. Ve geldiğinde gelmemiş gibi, bilmemiş gibi, yaşamamış gibi gelmek, rüyayı görüp uyanmak ve 'Neyse rüyaymış,' demek ve aynı yerden uyumaya devam etmek. Yaşamaya da, ölmeye de yazık. Bu ölüm için yaşamaya, bu yaşamak için ölmeye yazık. Mezarlıklara, servilere, süsenlere, nisan sonunda açan katırtırnaklarına, telaşlı karıncanın adımlarına yazık, mezar taşına konup da bağıran karganın sesine yazık, ölüme ağlayan şaire, yaşam var zanneden filozofun nefesine yazık, şen taklalarla ilk senelerinde koşup zıplayan, ağaçlara tırmanırken seyredilip seyredilmediğini kontrol eden kedinin tırnaklarına yazık, ağdaki balığa, lokantada onu bekleyen anguta, önce ön iki ayağını sonra arkadakileri ovuşturup bu hareketinden büyük kâr ve kisve uman karasineğe yazık, hortumunu sallayan koca file, sanatlı sıçrayışı ile dahi boşluğu dolduramayan yunusa yazık, grafon kâğıdından gelincik ve petunyalara, en pürüzsüz çakıl taşına, kum olmuş zavallıya, sağdan sağdan yürüyen eşeğin inadına, yol kenarlarındaki ısınmış dikenlere, kozalağın içindeki fıstığa, duvara yapışmış yosuna yazık, bu topu binyıllardır çevirip duran sema-i muğlâka, titreyen kanatlara, açılan göğe ve onun katmanlarına, havanın, suyun olduğu, olmadığı yerlere yazık."
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 147 okur

  • Kani
  • Gul Ag
  • Nurhan Topaloğlu
  • Mustafa Can Ateş
  • Halil Esen
  • belgin yazıcıoğlu
  • İbrahim Truhan
  • derya
  • Burhan Saydut
  • Seher Kaplan

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%6.5
14-17 Yaş
%2.2
18-24 Yaş
%19.6
25-34 Yaş
%41.3
35-44 Yaş
%26.1
45-54 Yaş
%2.2
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%2.2

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%63.8
Erkek
%36.2

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%22.7 (15)
9
%27.3 (18)
8
%25.8 (17)
7
%12.1 (8)
6
%3 (2)
5
%6.1 (4)
4
%1.5 (1)
3
%1.5 (1)
2
%0
1
%0