Geri Bildirim

Coşkuyla ÖlmekŞule Gürbüz

·
Okunma
·
Beğeni
·
1.878
Gösterim
Adı:
Coşkuyla Ölmek
Baskı tarihi:
Nisan 2013
Sayfa sayısı:
191
ISBN:
9789750511080
Kitabın türü:
Yayınevi:
İletişim Yayınevi
"Beklemek, bir şeyin yoluna ve haline girmesini beklemek, beklerken olacak olanın olması için gereken her türlü başka hale geçişlere, kalışlara tahammül etmek ne zor şeydi. Başı da, ortayı da, sonu da bilip beklemek ne tahammülü güç şeydi. Tanrı'nın da yaptığı bu muydu? Baş, orta, son belli, helak kaçınılmaz, ancak önemli olan o zamanı geçirmek, o zamandan geçmek. Ve geldiğinde gelmemiş gibi, bilmemiş gibi, yaşamamış gibi gelmek, rüyayı görüp uyanmak ve 'Neyse rüyaymış,' demek ve aynı yerden uyumaya devam etmek. Yaşamaya da, ölmeye de yazık. Bu ölüm için yaşamaya, bu yaşamak için ölmeye yazık. Mezarlıklara, servilere, süsenlere, nisan sonunda açan katırtırnaklarına, telaşlı karıncanın adımlarına yazık, mezar taşına konup da bağıran karganın sesine yazık, ölüme ağlayan şaire, yaşam var zanneden filozofun nefesine yazık, şen taklalarla ilk senelerinde koşup zıplayan, ağaçlara tırmanırken seyredilip seyredilmediğini kontrol eden kedinin tırnaklarına yazık, ağdaki balığa, lokantada onu bekleyen anguta, önce ön iki ayağını sonra arkadakileri ovuşturup bu hareketinden büyük kâr ve kisve uman karasineğe yazık, hortumunu sallayan koca file, sanatlı sıçrayışı ile dahi boşluğu dolduramayan yunusa yazık, grafon kâğıdından gelincik ve petunyalara, en pürüzsüz çakıl taşına, kum olmuş zavallıya, sağdan sağdan yürüyen eşeğin inadına, yol kenarlarındaki ısınmış dikenlere, kozalağın içindeki fıstığa, duvara yapışmış yosuna yazık, bu topu binyıllardır çevirip duran sema-i muğlâka, titreyen kanatlara, açılan göğe ve onun katmanlarına, havanın, suyun olduğu, olmadığı yerlere yazık."
(Tanıtım Bülteninden)
Bazı yazarların edebiyat dünyasında yer bulabilmesi için okurun değerine ve ilgisine ihtiyacı vardır.Bu süreçte okur onay makamında bulunmakla asıl belirleyicidir.Yazar, tutulmak için beğeni sınırlarını okura göre belirler.Böyle yazarların kaygısının okur olduğunu söylemek ise oldukça zordur.O yüzden bizim, “Neden Şule Gürbüz ve onun gibi yazarlarımıza gerektiği değer verilmiyor, yeterli ilgi gösterilmiyor?” gibi sorularla bir sitem içerisinde olmamız yersizdir, diye düşünüyorum. Çünkü Şule Gürbüz kendini okuyucusuna, piyasa şartlarına, gündelik meselelere, konjonktüre… göre ayarlayan bir yazar değil.Şule Gürbüz’e, okurun seçtiği,popülerleştirdiği bir yazar olarak değil;okurunu seçen ve onları önemseyen,hayatın tüm güçlüklerine,zorluklarına karşı onları çok daha anlamlı bir dünyaya çekerek birçok yüzeysel meseleden,gereksizliklerden kurtaran bir yazar olarak bakmanın daha doğru olacağını düşünüyorum.

Gürbüz, nevi şahsına münhasır kişiliğiyle kurduğu dünyasında kendini,benliği, hayatı, bilmeyi,anlamayı,ölümü,zamanı,varlığı,yokluğu,hiçliği… sorgularken; bunların anlamını-anlamsızlığını, önemini-önemsizliğini irdeleyerek okura çok farklı bir iklim sunuyor. Kitap boyunca, bu iklimde nefes alabilmek, yaşayabilmek; yoğun anlatıma,uzun cümlelere,ayrıntılı tasvirlere,cevaplandırılması güç sorulara alışkanlığınıza bağlı ,diyebilirim. Biçimsel olarak bakıldığında ise; bir hikaye mi okudum, bir deneme mi okudum, baştan aşağı bir şiirselliğin içerisinde bir düzyazı mı okudum; bir edebi metin mi okudum,bir felsefe metni mi okudum yoksa bir haftadır bir sanat eserinin üzerindekilere bakıp sanatçıyı mı anlamaya çalışıyorum,onu bıraktım kendimi mi anlamaya çalışıyorum; bilmiyorum. Benzer şekilde “Öyle miymiş?”i okuduğumda da böyle olmuştu.İşte; üslubuyla, duruşuyla, hayatıyla birçok yazardan ayrılan “Şule Gürbüz”ü okumanın beni getirdiği nokta bu.Bilinmezliğin ortasında kendinizle baş başa olduğunuzu fark ettirerek size zaten öyle olduğunuz halde niye öyle hissetmediğiniz üzerine düşünmenize yardımcı oluyor, Gürbüz. Düşünceler içerisinde kitabın nasıl bittiğini anlamıyorsunuz. Bu, Şule Gürbüz’ün sağlam bir yazar olmasının yanı sıra sağlam bir okuyucu olmasıyla ilgili.Onun için,hepimize okumayı yeniden öğretecek bir yazar diyebilirim.

İnşallah ben “Şule Gürbüz” okumaya devam edeceğim.Sizleri de beklerim.İyi okumalar…
Hayata sığmak kolay değil, elin kolun sığsa tuttukların sığmıyor, ayakların girse hayallerin girmiyor, belin dönse gözün arkada bıraktıklarında kalıyor, hep bir darlık, darlık, sıkışma, sonra da bakılıyor ki, insan gire gire daha giriş kapısında durmuş, orayı da tıkamış, ötesi bomboş, yiğitsen ilerle. Bilinen beylik şeyler, evlenmek, işe girip çalışmak, yorulmak, hastalanmak, yaşlanmak, umduğunu bulamamak ve gitmek istemek…’”
.
.
.
“Hayatla her anlaşmaya varan, varamayanın kederini artırır, onun garipliğine bir ilmek daha atar.”
.
.
.
“Günlük hayatımız günlük değil de ömürlük yaşanan bir yorgunluk ve kırıklık olarak akşamları üstümüze çöküyor, bir günü daha yuvarlamış olmak daha ne kadar ve neler kaldığını bilmemekle manasız bir bitiriş olarak, yemediğim meyvenin soyulmuş kabuğu gibi önümde, yanımda duruyordu.”
.
.
. “Sabah oldu. Hep olur. Ölmez sağ kalırsak sabah olur. Sabah, gecenin gençleşmiş, kuvvete gelmiş, hayallerinden arınmış ve hatta şimdi onları inkar eden halidir.”
.
.
.
🥀

Benzer kitaplar

Kitaba dair incelemeleri okumak isterken, henüz tek bir yorum yapıldığını görünce şaşırdığımı söylemeliyim. Bu benim Şule Gürbüz'e olan sevgimle alakalıdır fakat akademisyenlik yapan, boş zamanlarını antika saatleri tamir ederek geçiren bu değerli yazarın, kara mizahı andıran öyküleri muhakkak daha çok okurla buluşabilmeliydi. Gerçi bir yazarın çok okunuyor oluşu ile kaliteli oluşu doğru orantılı değil; ama Gürbüz daha çok övgüyü hak edenlerden. Size Marquez, Oğuz Atay ve ye yer Ahmet Hamdi Tanpınar okuyormuş hissi verdireceğini inandığım bir yazardan bahsediyorum. Kambur, Zamanın Farkında ve Coşkuyla Ölmek hepsi birbirinden güzel kitaplar.
İnsan coşkuyla nasıl ölür? Kieslowski’nin güzel filmi Veronique’nin İkili Yaşamı filmini izleyenler bilir. Müziğe tutkuyla aşık genç Veronique'nin, sahnede arya söylerken yaşadığı haz ile kalp krizi geçirerek yere yığılıp öldüğü sahneyi. Sanırım bu anlatır coşku içinde ölmeyi bir yanı acıyı barındıran şeyden bile keyif alabilmek. Kara mizah bu işte. Okurken güldüğünüz esnada “bir dakika, evet gülüyorum ama burada acı bir şey de var.” diyerek duraksatabilen öyküler. Şule Gürbüz kitaba bu ismi verirken bunu düşünmüş müdür bilemiyorum ama ben her öyküde bu mizahın getirdiği hüznü yaşadım.
Coşkuyla Ölmek, dört farklı öyküden oluşuyor. Ruhuna Fatiha, Akılsız Adam, Akılsız Adamın Oğlu Sadullah Efendi ve Rüya İmiş. Öyküler her yanıyla Entellektüalizasyon dediğimiz yasak dürtülerin, anıların veya yaşantılarını düşünsel yetiler, kitabi bilgiler ile açıklamaya çalışan ama özünde ne yaşadığını bilemeyen saf bir savunmanın öyküsü. Kahramanlar kendince akıllı, bilgili ama özlerindeki değersizliğin farkında değiller. Ruhuna Fatiha’da, her şeyi bildiğini sanan ve derin cümleler kuran adamın, lokanta hikayesindeki aldanışı ve düştüğü komik durumlar günümüz insanının sığlığının bir özeti aslında. Süslü ve derin cümleler arkasında kalmış gerçeği, trajedileri hatırlatıyor bize.
Akılsız Adam ve Akılsız Adamın Oğlu Sadullah Efendi birbirinin devamı gibi gözükseler de birbirinden bağımsız öyküler. Refik İyisoy, fikri yapısı, düşünsel duruşu ile mazimizi temsil ediyor, görüşleri çok değerli ama kapalı bir kutu. Akılsız adamın oğlu Sadullah İyisoy ise özünden kaçarak yabancı memleketlerde yaşarken düştüğü çıkmazı deliliğin kıyılarından okuyorsunuz. Zaten babasının cenazesinde bu iki farklı hayatın kesişmesini yakalayabiliyorsunuz.
Çok şey yazılabilir bu değerli öyküler için ama Şule Gürbüz, satır aralarına sığdırdığı güzel bilgiler, farklı yazar ve eserleri arasında ama aşağıda linkini verdiğim röportajda, öykülerindeki kurguyu ve metaforları kendisi daha güzel aktarmış Şule Gürbüz. Dilerim bu güzel kalem, daha uzun yıllar bizlere yeni kitaplar vermeye devam eder.

http://www.okuryazar.tv/...rbuz-coskuyla-olmek/
"İnsan dertli değil, derdin kendisidir..."
(Kitaptan Alıntılar)

Geçen yıl okumuştum kitabı, yazarın bence çok ilginç,bol kelime örgülü, kimine göre ustaca ama bana göre yorucu bir anlatım dili vardı.

Karakterler ise oldukça bunaltıcıydı. Ama altı çizilecek bir sürü söz sıkıştırmıştı hikayelere, o sözler olmasa kitabı okurken kaybolup giderdim belki de...
Garip bir etki bırakmıştı bende yazarın bilindikleri söküp atan anlatım dili...
Pek ilerledim sayılmaz ama ilk defa bir kitapta böylesine kahkahalara boğuldum , oluşturulan karakter çok başarılı , çok özgün . Devamını merakla okuyacağım
Kitap doğum günümde hediye olarak gelmişti. Uzun süre kitaplıkta okunmak için bekledi. Okuduğum ilk Şule Gürbüz kitabı. Dili sade değil yazarın, edebi tarafı ağır basan cümleleri var. Sayfalar hızla okunup geçilemiyor... Kitap dört uzun öyküden oluşuyor. Öykü başlıkları şöyle:
Ruhuna Fatiha
Akılsız Adam
Akılsız Adamın Oğlu Sadullah Efendi
Rüya İmiş

Karakterler genel anlamda dışa dönük değiller. Kendi iç dünyalarında istedikleri hayatı yaşamamış ve yaşamadıklarının da bilincinde olan kişiler. Maalesef hayatları o akışla sona kadar devam ediyor. İstemedikleri bir yaşantıda yaşayamayarak devam eden yaşamlar...
Şule Gürbüz'ün toplamda 6 ama kitapçılarda sadece 4 tane olan külliyatını bitirmenin verdiği haz; paha biçilemez. Şule Gürbüz okuyunca, bazı kitapların zor görünse de ne kadar kolay olduğunu hissedersiniz. Yorumlara aldırış etmezsiniz. Size bu yeteneği kazandıran bir kalemdir.Bu öykü kitabı da güzel ve okumaya değerdi. Etkisini sonradan hissettiren güzel bir kitaptı. Elinizde kalemle uzun cümleleri çizerek, anlamlar çıkartarak okuyun. İyi ki varsın Münzevi Kadın. Keyifli Okumalar.
Coşkuyla Ölmek-Şule GÜRBÜZ
Kitabın ilk sayfalarını okur okumaz şahsına has, uzun, katmanlı cümlelerle karşılaştım. Şule Gürbüz’ün önceki kitaplarından da bildiğim ve çok da sevdiğim ince bir mizah anlayışı ve ona eklenmiş iğnelemelerle çok güzel bir okuma yapacağım belliydi.
Başlangıçta Hayri İrdal’ın kavrayış ve kabullenişine benzer bir anlayışla, hayata ve yakın çevresindekilere geriden, yukarıdan bakan bir karakterin gözlemlerini okuyorak, tutarsız, (belki biraz da saçma) ama süreğenlikten alışılagelmiş bu nedenle de tutarsızlığını kaybetmiş olguların betimlemeleriyle, karakterin dünyasına karışmaya başladım. O dünyaya karışınca, karşıma çıkan ilk sokak adı samimiyet oldu. Kişi, hal, hareket ve davranışlarının, başlangıçlarını ve devamlarını hangi samimiyetle yapmaktadır? Herhangi bir birey kendini tanımlarken ne kadar samimidir? Kişinin kendini koyduğu yer ve kendilik tanımıyla normalde ve gerçek manada olduğu yer ve kendilik tanımı arasında ne kadar fark vardır? Yazarın kişiyi kendisiyle yüzleştirdiği; “Ben yemin ederim ki bu adamın dediği idim; sadece bilinmemiş, hatta kendimden bile gizlenmiştim.” Cümlesi, duraklatıcı bir etki yaratarak, çevresinden kişiye yönelik olarak gelen tanımlamalarla, kişinin kendisini bildiği kişi arasında kıyaslamalar yapmasına zemin hazırlıyor. “İnsanın içinde olduğu hal, ona en yabancı haldir.” Cümlesi de okununca süreç biraz çıkmazlara girebilir tabi.
Devam eden hikayelerin, çok derinlerde, bir iç organda olduğu kesin olarak bilinen ama nerde olduğu tam olarak bilinemeyen belli belirsiz bir sızı, yürekten çalınan bir musikide ince bir seda, yaşama karşı tavırda belirsiz bir kavrayışın huysuz ve bulantılı bir dışa vurumu vardı. Yokluk, hiçlik ve boşluk o raddede yüksek ve kapsamlıydı ki bunların bizzat kendileri de kendi manalarının içinde yok olmuş, hiç olmuşlardı. Bu hiçlik veya boşluk, içerisinde bulunan duruma veya ana tekrar bakmaya, eşyalara ve yaşamlara, sahiplik veya aitlik çerçevesinde tekrar göz atmaya salık veriyordu. Arabesk bir nihilizm anlayışıyla (böyle bir anlayış var mı bilmiyorum) içi boş bir boşluk değildi gördüğüm. Boşluğu anlatmak zordur. Ancak çerçevesi belli olan bir durumda tanımlamak mümkün olabilirken, çerçeveye tüm dünyayı koymak gerekince durum ürkütücü bir hal alabilir.
Geçen bir ömrün nasıl veya niçin geçtiğine dair sorgulamalar yaptıran son kısım, ömür geçmekteyken neler yaşanmaktadır ve aslında ne , nasıl yaşanmalıdır sorularını sordurtuyor. Kendine yabancı daha doğrusu müdahalesiz bir doğrusallıkta olması gerekenler veya olmaması gerekenler olmakta, yaşamın süreğenliğinin cenderesine düşmüş, varlık ve ruh bütünü durması mümkün olmayan bir diklikten yuvarlanmakta ve önüne geleni ya kendine katmakta ya da yok edip geçmektedir. Ortaya çıkan acı denebilecek bu tabloya itiraz sesleri çıkmaya başlasa da seslerin gitgide kısıldığını görmek de mümkündür.
Anlamanın çoğu zaman karşı taraf için güzel olduğunu düşünmüşümdür. Yaşamı anlamaya çalışmak yine yaşamı güzelleştiriyor, anlayana mağrur bir duruş kalsa da iç geçirmeyle hemhal tanımsız hüzünlü bir duygunun da bu duruşa eşlik ettiği açıktır.
Okurlar Akademisi-Her Hakkı Mahfuzdur
Aslında ilk bölümü okurken çok eğlenmiştim çok güzel cümleler okuyup altlarını çizmiştim. Ancak ikinci bölüm çok durağan geçti kendimi çok zorladım fakat okuyamadım. Ben daha olay üstüne kurulu şeyleri seviyorum. En yakın zamanda tekrar elime alıp okumayı planlıyorum. Çünkü yazarın çok farklı bir dili var. Sanırım biraz alışmam da gerekiyor.
" Zor duygular uzaktan sevilir, hürmet edilir ama kabul görmez, yaklaştırılmaz. "
" Gerçeğin tasdike ihtiyacı yoktur.
Tasdiğin gerçeğe ihtiyacı vardır. "
" Kim anladığına kıymet vermiş ki, anlamak küçümsemektir biraz da. "
“Hayata sığmak kolay değil, elin kolun sığsa tuttukların sığmıyor, ayakların girse hayallerin girmiyor, belin dönse gözün arkada bıraktıklarında kalıyor, hep bir darlık, darlık, sıkışma, sonra da bakılıyor ki insan gire gire daha giriş kapısında durmuş, orayı da tıkamış, ötesi bomboş, yiğitsen ilerle.”

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Coşkuyla Ölmek
Baskı tarihi:
Nisan 2013
Sayfa sayısı:
191
ISBN:
9789750511080
Kitabın türü:
Yayınevi:
İletişim Yayınevi
"Beklemek, bir şeyin yoluna ve haline girmesini beklemek, beklerken olacak olanın olması için gereken her türlü başka hale geçişlere, kalışlara tahammül etmek ne zor şeydi. Başı da, ortayı da, sonu da bilip beklemek ne tahammülü güç şeydi. Tanrı'nın da yaptığı bu muydu? Baş, orta, son belli, helak kaçınılmaz, ancak önemli olan o zamanı geçirmek, o zamandan geçmek. Ve geldiğinde gelmemiş gibi, bilmemiş gibi, yaşamamış gibi gelmek, rüyayı görüp uyanmak ve 'Neyse rüyaymış,' demek ve aynı yerden uyumaya devam etmek. Yaşamaya da, ölmeye de yazık. Bu ölüm için yaşamaya, bu yaşamak için ölmeye yazık. Mezarlıklara, servilere, süsenlere, nisan sonunda açan katırtırnaklarına, telaşlı karıncanın adımlarına yazık, mezar taşına konup da bağıran karganın sesine yazık, ölüme ağlayan şaire, yaşam var zanneden filozofun nefesine yazık, şen taklalarla ilk senelerinde koşup zıplayan, ağaçlara tırmanırken seyredilip seyredilmediğini kontrol eden kedinin tırnaklarına yazık, ağdaki balığa, lokantada onu bekleyen anguta, önce ön iki ayağını sonra arkadakileri ovuşturup bu hareketinden büyük kâr ve kisve uman karasineğe yazık, hortumunu sallayan koca file, sanatlı sıçrayışı ile dahi boşluğu dolduramayan yunusa yazık, grafon kâğıdından gelincik ve petunyalara, en pürüzsüz çakıl taşına, kum olmuş zavallıya, sağdan sağdan yürüyen eşeğin inadına, yol kenarlarındaki ısınmış dikenlere, kozalağın içindeki fıstığa, duvara yapışmış yosuna yazık, bu topu binyıllardır çevirip duran sema-i muğlâka, titreyen kanatlara, açılan göğe ve onun katmanlarına, havanın, suyun olduğu, olmadığı yerlere yazık."
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 92 okur

  • Ugursalan
  • Onur Kılıç
  • Küp's
  • Ayşegül Aslan
  • Merve Aslan
  • Ebru Bulut
  • RAMAZAN DENİZ
  • Sone
  • خاموش بشنو
  • Ebru

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%6.5
14-17 Yaş
%2.2
18-24 Yaş
%19.6
25-34 Yaş
%41.3
35-44 Yaş
%26.1
45-54 Yaş
%2.2
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%2.2

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%63.8
Erkek
%36.2

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%21.4 (9)
9
%28.6 (12)
8
%26.2 (11)
7
%9.5 (4)
6
%2.4 (1)
5
%7.1 (3)
4
%2.4 (1)
3
%2.4 (1)
2
%0
1
%0