Cumhuriyet Vakası

·
Okunma
·
Beğeni
·
121
Gösterim
Adı:
Cumhuriyet Vakası
Baskı tarihi:
Aralık 2013
Sayfa sayısı:
316
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786056431401
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Gaye Genç Adam Yayınları
“Tedavülden kaldırılan, yeraltına hapsedilen ve unutturulmak istenen uygarlığımızın yeniden ihyası ve inşası davasına gönül vermişler olarak bilmeliyiz ki; bu ihya ve inşa mücadelesi hemen öyle birkaç on yılda halledilecek cinsten değil. Zira bu medeniyet kesintisi/kırığı 1923 tarihinde olup biten bir hadise olmadı. Çok daha gerilerde baş gösteren kesinti/kırılma/bozgundr. Yenidünya şartları karşısında yeniden güncelleştirilme işi diyebileceğimiz bu tarihi görev daha uzunca bir zaman diliminde mal olacaktır.”
Kitaba henüz inceleme eklenmedi.
' Kim ne söylerse söylesin, Kurtuluş Savaşı'nın kilit adamı Kazım Karabekir Paşa'dır.Bunu eserimizde yeri geldikçe gösterdik ve vurgu yaptık. Burada tekrarlamaya gerek görmüyorum.

Fakat buna ek olarak Kurtuluş Savaşı gerçeğinin altını çizerken de es geçilmemesi gereken bir kaç hususu dillendirmemiz gerektiğine inanıyorum. Bunu da yine Kazım Karabekir Paşa'nın önemli ve yerinde tespitlerinden hareket ederek yapmak istiyorum.

Malesef her alanın kaba softa ham yobazı olduğu gibi tarihin ve özellikle de yakın tarihin yobazları var.Tarihi gerçekleri araştırıp anlamaya fırsatı olmayanları avlamaya yönelik Anadolu ayranı gibi habire köpürtülen bir kurtuluş zaferi "masalı" duyarız. Kahramanımız yedi başlı devle hatta devlerle çarpışır. Bu çok riskli savaşı burnu bile kanamadan kazanan kahramanımız tek başınadır. Koca koca orduları dize getiren, masal kahramanımız önce gizlice, çürük bir tekne ile Samsun'a çıkar. Ortalıkta kimsecikler yoktur... Kapı kapı dolaşarak insanları toplar. Silah ve cephane hiç yoktur. Kırık dökük ve son derece ilkel silahlı ordu kurar. Çıkar düşmanlarının karşısına. Bu çok riskli mücadelede tek başınadır. Bir de bitkin, zavallı ordusu vardır. Kahramandır ya sonuçta; savaşı kazanır. Yunan Ordusu'nu denize döker ve ülkeyi kurtarır. *

Hem sadece Yunan Ordusundan değil sadece, aynı zamanda Padişahtan, şeriattan, gericilikten, yobazlıktan da kurtarır.

O olmasaydı biz yani tüm ülke Yunan istilası altında yaşıyor olacaktık hala. Yunan tohumu nesiller boy atacaktı bu topraklarda.

İşte böyle... Bir de yazar çizer takımının yazdığı Kurtuluş Savaşı senaryosu var. Kahramanımızın yani Mustafa Kemal'in her yaptığı doğrudur. Dersin ki bunlara yahu akıl var mantık var. Bir tek kişi tek başına bunca işin üstesinden nasıl gelir? Osmanlı bakiyesi var, diğer paşalar var, halk var, kültür var, iman var... Var da var. E tabii bunların yanında Mustafa Kemal de var. Rus yardımı var, Hindistanlı ve diğer ülkelerin Müslüman halkının maddi yardımı var...

Özellikle Ermenileri yenerek Doğu "geçit kapısını" sımsıkı tutan, Batı Cephesi'ne asker ve mühimmat sevkiyatı yapan Karabekir Paşa var. Erzurum Kongresi'nde Mustafa Kemal'in kongreye katılımını ve başkan seçilmesini sağlayan yine Karabekir Paşa var.

Fakat ne var ki tüm bu yararları sağlayarak zaferin kilit noktalarını açan bu Kazım Karabekir Paşa, savaş sonrası kenara itilecek ve hatta idamla yargılanacak, idamından vazgeçilince de onu göz hapsinde tutacaklardır. Kurtuluş Savaşı zaferinde böylesine önemli vazifeler ifa eden "kahraman"ı İstanbul'da sürekli gözetim altına almak neyle ve nasıl açıklanabilir?

Bu göz hapsi hikayesine yer yer değindik. Burada da savaş gerçeğinin bir iki ayrıntısına değinmek istiyoruz. Tabi yine Karabekir Paşa'nın kaleminden.

Zafer sonrası uğradığı kadir bimezlik aslmda savaş esnasında kendini belli etmektedir. Bakınız Ermenilerle yapılan çok ama çok Önemli savaş esnasında Karabekir Paşa ne sıkıntılar çekmiş:

“Birkaç gün sonra beklediğim karar geldi. Harekâta izin verilmişti, Nihayet Ankara’yı harekete geçmeye ikna edebilmiştim. Çok sevindim. Ne var ki hâlâ bana “Kolordu Komutanı” diye hitap ediliyor, Doğu Cephesi Komutanlığı yetkisi bir türlü verilmiyordu. Hâlbuki bu hususu da İstanbul’dayken planımıza yazmış ve karşılıklı olarak imzalamıştık.

Ben de kendi kendime Doğu Cephesi Komutanı unvanını vererek karargâhımı Erzurum’dan Horzum sırtlarına taşıdım. Yerime de vekil olarak Albay Kâzım (Dirik) Bey’i bıraktım. Tam taarruza hazırlanıyordum ki, Mustafa Kemal Paşa’dan harekâtın yapılmayacağı emri geldi. Şaşkındım. Meğer Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Çiçerin’den bir mektup gelmiş. Mektupta “Ermenilerle savaşa girmeyin, biz birbirimizle anlaşacağız, Doğu yolu açılacaktır.” Denilmekteymiş.

Derhal kıtalarıma bu “matem emri” ni verdim, harekâtı durdurdum. “Matem emri” dedim, çünkü eğer vakit kaybetmeyip harekâta bir ay önce başlamış olsaydık işlerimiz sonuna yaklaşmış olurdu. Burada güvenlik sağlanır, kış gelmeden Batı’ya tümenler, gönüllüler, silah ve mühimmat gönderme imkânı doğardı. Böylece İstiklal Savaşı daha erken biterdi.

Öte yandan TBMM’de 11 Mayıs 1920 günü “Bolşevik olalım” diyenler ile manda taraftarlarının tartışması yaşanmış ve bakin iş nerelere ulaşmış?

Erzurum’a gelen iki bakandan Yusuf Kemal Bey Bolşeviklik taraftarıydı, Bekir Sami Bey ise bazılarının düşündüğü gibi Batı devletlerinin yönetimini ehven buluyordu. Kendilerine aynen şu cevabı verdim:

“Biri ateşte yanmak, diğeri suda boğulmaktır. Ben milletimize ve ordumuza dayanarak İstiklal Savaşı yapmaya taraftarım ve burada dürbünümün başında bunun için duruyorum. Millet Meclisi ve onun hükümeti böyle ateş ve suyla oynayarak vakit geçireceğine, bana harekât emri verseydi, şimdiye kadar en tereddütlü insanların kalbine bile bir ümit ve iman nuru doğardı.”

Mustafa Armağan, Kazım Karabekir’in Gözüyle Yakın Târihimiz, s.151 152}.

İşte böyle...
' Savaş sonrası hemen hemen herkesin ortak endişesi Mustafa Kemal’in bir “diktatörlüğe” yönelmesidir. Başta Karabekir Paşa olmak üzere, aklı başında herkes bu kaygıyı açık veya gizli taşımaktadır. Özellikle 1923-24 yıllarında (İkinci Meclis’in oluşum sürecindeki usül ve gizli niyet) Mustafa Kemal’in ayrışarak meclisin ve kanunların değil de bizzat kendisinin istek ve talimatlarının geçerli olabilecek bir oluşuma doğru gittiği anlaşılmış olacaktır. Ne çare ki bu tehlikeli gidiş durdurulamayacak, orduyu da arkasına alarak kelimenin tam anlamıyla bir “dikta” rejimi kurulacaktır. Adı geçen süreçte İstiklâl Harbi’nde yararlılıklar göstermiş tüm paşa ve diğer yetkililer saf dışı edilerek yerlerine çoğu dalkavuklar alınacaktır.

Bu önemli ve hassas süreçte Mustafa Kemal’in yanında “eskilerden” iki şahsiyet yer alacak, tüm karar ve yürütmeleri bunlarla gerçekleştirecektir. İnönü ve Fevzi Paşa. . . Her ikisi de mülayim, her ikisi de itaatkâr ve her ikisi de emre amade. Kurtuluş Savaşı’nın olmazsa olmaz diğer paşaları Mustafa Kemal için “sakıncalı” paşalardır artık.

Buna açıkça neden teşebbüs etmedi peki? Etmedi çünkü halkın da nazarında Halife olsa olsa İstanbul’daki Osmanoğulları’ndan bir kimse olabilirdi. Bu sabit ve köklü düşünceye doğrudan aykırı durmak zaten baş göstermiş olan ikilik ve bozgunculuk ortamını alevlendirecek ve belki de cumhuriyeti bile kurmasına engel olunacaktı.

Lozan görüşmeleri esnasında bir ecnebi gazeteciye röportaj veren İsmet İnönü’nün manidar bir ifadesi var: “Biz hilafet için savaştık. Gerekirse yine hilafet makamı için savaşır ve ölürüz!”

Mustafa Kemal’in en iyi ve yakın dostu, sırdaşı İsmet İnönü hilafetin kaldırılmasından birkaç yıl önce bu beyanlarda bulunuyor.

Yeni kuşak (biz bile) yeterince araştırma içine giremediği takdirde hilafetin o zaman için halk indinde yerini ve önemini kestiremez. Toplum duyarlılığının yöneliş ve derinliğini de anlayamaz.

Adeta başlı başına İslam anlamına geliyordu hilafet makamı halkm nazarında. Dolayısıyla halife de gerçekten itaat edilmesi gereken ümmetin lideri. .. Bunu iyi bilen Mustafa Kemal ve diğer askeri ve siyasi liderler savaş öncesinde, savaşta ve savaştan hemen sonra (TBMM’de) kullanılmıştır. Saltanat (padişah) ve hilafet (yine padişah) için halk savaşa teşvik ediliyor yine aynı makamlar ve onların temsil ettiği İslam için yurt dışından da maddi ve manevi destek geliyordu. Zira özellikle halifelik sadece Türldye’nin değil tüm ümmetin temsilcisiydi.

Dolayısıyla hiç kimsenin aklından halifeliğin kaldırılacağına dair bir düşünce geçmiyordu. Hatta halifeliği kaldıran Mustafa Kemal’in bile belki. . .!
Meşhur İngiliz Tarihçisi Arnold Toynbee’nin, gayet yerinde olan şu değerlendirilmesi de bir hayli enteresandır: “Halifeliğin kaldırılmasıyla Türkiye, İslâm dünyası’nın merkezi olmaktan çıkmıştır. Türkiye, İslam’ın manevi önderliğini bırakıp, köşe başına dönüp, dünyevî bir hükümet kurup, halifeyi sınır dışı edince Batılılaşmanın nimetlerine karşılık İslâm birliği ve İslâm’ın desteğinden vazgeçer olmuştur. Ne olursa olsun Halifelik İslâm toplumunun en birleştirici ve İslam’ın geçmişi ile en güçlü bağı sayılmıştır. Bu kurumun kaldırılması belki de yüzyıl önce Napolyon savaşları sonunda Kutsal Roma İmparatorluğu’nun sona ermesiyle Batı Avrupa’da meydana gelen şoka benzer bir etki yapacaktır.” İngiliz yazar Philips Graves ise, İslam Ülkelerindeki İngiliz manaatleri açısından olayı şu şekilde kritik etmektedir: “Türkler, Müslüman vatandaşları olan herhangi bir devlet için her zaman güçlükler yaratabilecek bir kurumu; makam-ı hilafeti ortadan kaldırmakla, niyetleri öyle olmasa da Britanya İmparatorluğu’na olağanüstü bir iyilik yapmışlardır.”

Öte yandan Fransa Başbakanlarından Herriot, bir değerlendirmesinde şunu ifade etmiştir: “Bu, Panislâmizm’in, en azından, merkezi Konstantinapol olan bir Panislâmizm sonudur.” Fransız Temp Gazetesi’nin İstanbul özel muhabiri Paul Gentizon ise şu yorumu yapmıştır. “Avrupa memnun olabilir: 19. asrın başından beri Osmanlı İmparatorluğu’na durmadan telkin ettiği husus nihayet gerçekleşti. Anî bir davranışla teokrasinin (dine dayalı idare) son kösteklerinden kendini kurtaran Türkiye Avrupaî fikirlerin izinde duraksamadan ileriye atıldı. . . Türkiye, hakikatte, kendisini Asyalı geleneklere bağlayan göbek bağını kesmiştir; Batılı medeniyet prensiplerini, düşünce tarzını, anlayışını bir bütün halinde kabul etmiştir. Kesin olarak Doğu’ya veda etmiştir.”

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Cumhuriyet Vakası
Baskı tarihi:
Aralık 2013
Sayfa sayısı:
316
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786056431401
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Gaye Genç Adam Yayınları
“Tedavülden kaldırılan, yeraltına hapsedilen ve unutturulmak istenen uygarlığımızın yeniden ihyası ve inşası davasına gönül vermişler olarak bilmeliyiz ki; bu ihya ve inşa mücadelesi hemen öyle birkaç on yılda halledilecek cinsten değil. Zira bu medeniyet kesintisi/kırığı 1923 tarihinde olup biten bir hadise olmadı. Çok daha gerilerde baş gösteren kesinti/kırılma/bozgundr. Yenidünya şartları karşısında yeniden güncelleştirilme işi diyebileceğimiz bu tarihi görev daha uzunca bir zaman diliminde mal olacaktır.”

Kitabı okuyanlar 1 okur

  • Muhammed Ali

Kitap istatistikleri