Cumhuriyet'in Politik-Teolojisi Türkiye’de Kurucu İdeolojinin Din İhdası

·
Okunma
·
Beğeni
·
92
Gösterim
Adı:
Cumhuriyet'in Politik-Teolojisi Türkiye’de Kurucu İdeolojinin Din İhdası
Sayfa sayısı:
352
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Cumhuriyet’in  Politik-Teolojisi  adlı  bu  çalışmada,  “Siyaset  dinden  âri  bir  olgu  mudur?”  sorusu 
çerçevesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ideolojisinin politik-teolojik temellerinin açığa çıktığı alanlar  ele  alınmaktadır.   Bu  bağlamda  ulus-devlette  din-siyaset  ilişkisi,  dinin  araçsallaştırılması, siyasetin  dinîleştirilmesi;  kurucu  iktidarın  kutsalla  ilişkisi,  sivil  din  ihdası  ve  dayandığı  temeller sorgulanmaktadır. 
 
Kitapta,  Türkiye  Cumhuriyeti’nin  kurucu  ideolojisi  din-siyaset  ilişkisi  açısından  ele  alınırken, kuruluş  evresinde  politik-teolojik  yaklaşımın  unsurları  kuram  ve  örneklem  üzerinden incelenmektedir.  Çalışmanın  içinde  gezindiği  teorik  çerçeve  “politik-teoloji”  olup,  yaklaşımı  da 
“politik-teolojik”  bir  mahiyet  arz  etmektedir.  “Politik-teolojik”  yaklaşım  “siyasî  motivasyonlar  için kullanılan teolojik-politik” yaklaşımdan farklı olarak “siyasetin teolojik temellerini” irdelemektedir. Bu  durum,  kutsal  ve  profan  olanı  birbirinden  ayırmaz;  seküler  de  olsa  bir  ulus-devlette  siyasetin kutsallaştırılması  kadar  dinin  (teolojik  olanın)  araçsallaştırmasını  esas  alır.  Cumhuriyet’in  kurucu ideolojisi  de  kuruluşundan  itibaren  sekülerliliği  (resmî  olarak  “laiklik  ilkesi”ni)  bir  sivil  din  zemini 
olarak inşâ etmiş; bunu “ulusal birliği ve bilinci” sağlayıcı ritüeller, semboller ve idollerle döşemiştir.
 
Cumhuriyet’in Politik-Teolojisi, Türk siyasî ve düşünce hayatına ayrıntılı ve objektif yaklaşımı ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş evresinde din-siyaset ilişkisini politik-teolojik açıdan fenomenolojik bir  yaklaşımla  ele  alırken,  kuram  ve  örnekleme  ile  yakın  geçmişi  ve  bugünü  anlamada  önemli ipuçları vermektedir.  
 
 
Kitaba henüz inceleme eklenmedi.
Türkiye Cumhuriyet inde halk kimi zaman olağanüstü vasıflarla donatılmış mitsel bir varlık, kimi zaman ise medeni milletler arasına girmesi için eğitilmesi gereken yığınlardır.
Tanzimat’la başlayan çözüm arayışları, ”Batı Medeniyeti"nin idealize edilmesi, bilimin mutlaklığı anlayışı ile neticelenmiştir. Ancak Aydınlanma felsefesi ve sonuçlarının farklı sâikler üzerine temellendirilmesi ve felsefî olarak bir teolojiye dayanmasının dışında zamanla ”kendi teolojisini” yaratması, Batı bilim ve felsefesini takip etme konusunda Osmanlı düşünürlerini çeşitli paradokslarla karşı karşıya bırakmıştır.

Bu paradokslar, zaman zaman İslâm dininin rasyonel hatta bilimsel bir din olduğu yönündeki uzlaştırmalara zaman zaman ise savunmaya itmiştir. Yeni bilim ve din paradigması karşısında varılan sonuç, söz konusu düşünür ve fikirlerin ”dönüştürülerek" kabul edilmesi oldu.

Ancak özellikle Pozitivizm ve Darwinist düşünce, ”aklı" yücelten, ”dünyevîliği” icbar eden, metafiziği yadsıyan felsefî yönlerinden ziyade ”siyasî bir çözüm" olarak ele alınnuş“(1) ve ”terakki” anlayışı içerisinde zamanla önce İttihat ve Terakki'nin sonrasında Cumhuriyet döneminin siyasal ideolojisi hâline gelmiştir. Sosyal Darwinizm anlayışının benimsenmesi ve Le Bon’un kitleler için dinin zorunlu olduğu ve siyasî ideolojinin dinîleştirildiğı' görüşü, Cumhuriyet döneminde politik-teolojik dönüşümün sağlanması ile meydana gelen ”sivil din” ihdasında etkili olmuştur.

------------

1Şükrü Nişancı, “Ittihat Terakki Politikalarında Pozitivizmin Etkisi ve Eleştirel Bir Yaklaşım”, Bilgi Dergi, C. 2, S. 19, 3. 19-47.
Rousseau’nun halk egemenliği anlayışının yansıması olan ”bilge kanun koyucu” olarak Mustafa Kemal, millî hâkimiyetle özdeşleştirilmiş,303 inkılâplar ve kanunlar da o minvalde değerlendirilmiştir. Bizzat kendisi, 1926 İzmir Suikastı’nın kendisine değil, millete yapıldığını ifade ederek kendisini ulusla özdeşleştirmiş, sorgulanamaz bir önder olarak meşruiyetin de temeli hâline gelmiştir.304 Yapılan inkılâplar ve izlenilen politikalar da,
önder figürü olarak Mustafa Kemal’e dayanılarak savunulmaya başlanmıştır.305 Zira Mustafa Kemal’in yolundan gitmek sadece Türk milleti için değil, bütün dünya milletleri için asli bir görev hâline gelmiştir:

Mustafa Kemale inanmak, Mustafa Kemal’i sevmek, Mustafa Kemal’in safında çalışmak, yalnız Türk büyüklerinin, Türk milletinin değil, birçok dünya büyüklerinin birçok şark ve garp milletinin imrendiği, istediği bir din oldu.306

Sıklıkla "nurlandırdığı yolda manevi hazinelerin anahtarı olan” bir mürşit ve dâhi olarak vasfedilen307 Mustafa Kemal, zamanla İslâmî terimlerle kutsallaştırılacak ve ”fevkâlinsan”308 olarak Mustafa Kemal’in maddî ve manevî varlığı, dinî zihniyetin başkalaşımı, yeni bir kutsallık olarak tezahür edecektir. Çankaya Kâbe olurken, Peygamber’in ”emin" sıfatı gibi sıfatlar Mustafa Kemal’e nispet edilerek,309 ”yeni peygamber” ilan edilecektir.310

O. Çerman’ın, ”Hz. Muhammed ile Ulu Atatürk’e aynı derecede saygı" gösterilmesi, aynı ”ilâhîlikle” anılması gerektiğini; Kemalist Türk’ün görevinin Atatürk’ün ismini yüceltmek olduğunu belirtmesi yeni bir metafizik olarak ortaya çıkar.311 1923 yılında kaleme aldığı Saltanat-ı Milliye Temelleri kitabını ”müstahlis-i zîşân" olan Mustafa Kemal’e ithaf eden Fuad Şükrü, yok olmak üzere iken bir ”dest-i kudret” ile yetişen ve cami duvarlarında Allah ve Peygamber levhalarının yanına asılması gereken ismi ile Mustafa Kemal’i yüceltir.312

Zaman zaman ”yarı ilah” olarak zaman zaman "yaratıcı” olarak tâbilerinde tavaf etme, ”fena fi'l Gazi”313 olma arzusu duyuran dinî bir ikon hâline getirilmiştir. İslâm’a ait terminoloji ile yapılan yüceltmeler, ezanın sözlerinin, Hz. Peygamber için kaleme ahnan Mevlid'in314 Atatürk’e uyarlanmasmdan, ”Atatürk’ün Tapkınıyız”315isimli şiirlerin yazılmasına kadar vardırılmış, oluşturulan kült üzerinden millet ve ulus tanımlanmış; rejimin meşruiyeti sağlanmıştır.316 Ulus egemenliği Mustafa Kemal’in şahsında müşahhas bir hâle gelmiştir.
----------------
303Ahmet Yıldız, a.g.e., s. 97.

304TBMM Zabıt Cerides, 1 Teşrinı'sani 1916, C. 27, s. 2-3. Annesi Zübeyde Hanım’ın vefatı sonrasında, annesinin II. Abdülhamid’in zorba rejiminin ve kendisine yaşattıklarından duyduğu keder ile hastalandığını ifade ederek, bireysel yaşantısı ile ulusun kaderini özdeşleştirdiği bir konuşma yapmıştır. Bkz. Vamık D. Volkan, N orman Itzkowitz, Ölümsüz Atatürk, Yaşamı ve İç Dünyası, İstanbul:

Bağlam Yayıncılık, 2016, s. 290.

305Erik J. Zürcher, Savaş, Devrim ve Uluslaşma, Türkiye Tarihinde Geçiş Dönemi (1918-1928), 8. 255.
306Hâkimiyet-i Milliye, 29 Birinci Teşrin, 1933, s. 2.

307TBMM Zabıt Ceridesi, 1 Teşrinisani 1928, C. 5, s. 10-11.

308Tekin Alp, Kemalizm, s. 52. Osman Nuri Çerman, besmelenin ”Atatürk’ü yaratan tanrının adı ile başlarım” şeklinde ve yine Fatiha Süresi’nin ”Bütün âlemlerin rabbı olan, esirgeyen, yarlıgayan ve Atatürk’ü yaratan Tanrıya şükürler olsun. Tanrım: Seni severiz. Senin yarattıklarını severiz; senden yardım dileriz. Bizi Atatürk’ün gösterdiği dosdoğru yola ilet, nimetine erenlerin, gazabına uğramayanların, Atatürk yoldundan sapmayanların dosdoğru yoluna...” şeklinde tebdil edilmesini isteyecektir. Bkz. Osman Nuri Çerman, Dinde Reform, s. 47.

309Ruşen Eşref Ünaydın, Atatürk, T arih ve Dil Kurumları, Hatıralar, Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1954, s. 48. 310”Türkün şejî sendin, kalacaksın, Ata, Türke Zindan kesilen ruhlara bir nur gibidoldun Türk ırkının en son ulu Peygamberi oldun Tutsak seni lâyık yüce Tanrıyla müsavi Toprak olamaz kalp, doğabilmişse semavî” Bkz. Osman Nuri Çerman, Kemalizm Reformumz Göre Dinimizde Esaslar ve Seçilmiş Yazılar, II. Kitap, 8. 79-80.

311Osman Nuri Çerman, a.g.e., s. 21, 24. 312Fuad Şükrü, Sultanat-ı Millîye Temelleri, Bâbıâlî: ”Cihan" Biraderler Matbaası, 1339, s. 4.

313”Atatürk Yarım Bir İlahtır, Türklerin Babasıdır”, Cumhuriyet Gazetesi, 05 Ağustos 1935, s. 1. Behçet Kemal Çağlar, ”Görmeye Geldim” ismini taşıyan şiirinde Tur Dağı’nda Tanrı’yı arayan Musa ile kendisini özdeşleştirirken, ”Neredesin sen ?” hitabının muhatabı olarak da Mustafa Kemal’i tasvir eder. Bkz.antoloji.com gormeye-geldim-8-siiri/

314.youtube.com/watch?v=r8tAw3TDhLg

315Aka Gündüz, ”Yürekten Sesler", Hâkimiyet-i Millîye, 4 Ocak 1934.

316Mustafa Kemal’in ölümünden sonra İsmet İnönü Hükümeti'nin Mustafa Kemal’i unutturmaya çalıştığı iddiaları ile Demokrat Parti’nin meşruiyet sağlaması ve Atatürk’ü Koruma Kanunu çıkarma lüzumu hissetmesi bu minvaldedir. Bkz. Tanıl Bora, a.g.e., s. 123.
Kitlelere aktarılan iddialar, yalın, anlaşılır olmalı ve sürekli tekrar edilerek bütün topluma sirayet edilmesi sağlanmalıdır.(1) Le Bon’un kitleleri ”bir şeye inandırma” aracı olarak gördüğü ve halka nüfüz eden propaganda diyebileceğimiz siyasî araç, Cumhuriyet döneminde sıklıkla kullanılmıştır. Kısa ve net hükümlerin tekrar edilerek, toplumda üzerinde ittifak edilen "hakikat’ler olarak algılandığını görüyoruz. Halkın kemikleşmiş inançlarının ancak devrimlerle ve söz konusu araçların kullanılması ile mümkün olduğunu öne süren(2)

Le Bon’un bu görüşü, Cumhuriyet’in ”kopuş”a dayalı ”devrimler”ini de açıklar mâhiyettedir. Konumuz açısından bu kopuşun önemi, toplumda Le Bon’un sözünü ettiği şekilde devrimlere ”yeni bir inanç” niteliği sağlamasıdır.

Le Bon, kalabalıkların dinî duygularla kolaylıkla etki altına alınabileceğini düşünür. Söz konusu dinî inanç, inandığı aşkın bir güç veya bir kahraman ya da siyasî bir düşünceye bağlılık olarak tezahür edebilir. Kitleler bu bağlılıkları üzerinden, bütün varlıkları ile iradelerini bir kişiye/olguya teslim ederek bir dindarlık sergilerler.(3)Söz konusu dindarlık çerçevesinde, ”yukarıdan” takdim edilen dinî, siyasî anlayış bazen bir kişinin ilahlaştırılmasında tezahür edebilir. Kitlelere bu ”dinî”liği aşılamak, siyasî ya da dini propagandanın yerleşmesine ve inancın pekişmesine sebep olduğu gibi yönetimin de en önemli prensiplerinden biri hâline gelebilir.(4)

Politik-teoloji açısından Le Bon’un siyasî lider ya da kahramanlar üzerine yaptığı tespit oldukça önemlidir. Siyasî ideolojinin dinîleştirilmesine kitlelerin psikolojisi açısından önemli veren Le Bon, tarihteki bütün dinî savaşların ardında kitle ruhunun olduğunu öne sürer ve ”Cumhurlara bir din lazım mıdır?” sorusunu lüzumsuz görür. Le Bon, kitleleri ayakta tutan dinî ya da dinîleştirilmiş düşüncelerin bulunduğunu ifade ederken, bu dinîliğin artık heykeller, resimler ve seküler diyebileceğimiz âyinlerle ortaya çıktığını belirtir:
------

1.Le Bon,İlm-i Ruhi İçtima, s. 171-177.
2.A.g.e., s. 195.
3.A.g.e., s. 107-108.
4.A.g.e., s. 109.
19. yüzyıl insanının din kelimesini duymaya tahammül edememesine rağmen, tarih boyunca bu dönemde olduğu kadar heykel ve mabet inşâ edilmediğini hatta o dönemde önemli bir isim olan General Boulanger’in resminin olmadığı hiçbir köy kahvesi kalmadığını ifade eder.(1) Akıl çağında dahi kitleler, yıkılan dinlerin, putların yerine her zaman aynı dinî hissiyatla yenilerini koymaya hazırdır. Dolayısı ile bir halkı yönetmek ve onun itaatini sağlamak dinî ya da dinîleştirilmiş bir görüş, ilahlaştırılmış bir kahraman aracılığı ile kolaylaşır.

Seçkinci anlayış çerçevesinde, ”esaret ihtiyacı”nı her zaman ruhunda duyan(2)kitleleri arkasından sürükleyen önderler, yarı tanrısal özelliklerin nispet edildiği ve toplumda ”bir işe, bir düşünceye, bir şeye” karşı halkta bir inanç oluşturan kişilerdir. Dolayısı ile ”îmân halk etmek, gerek dinî gerek siyasî, gerek içtimaî îmân halk etmek, gerek bir işe gerek bir şahsa, gerek bir fikre îmân, insanın elinin altında bulunan kuvvetlerin en muazzamlarından biri(3) olmuştur. Bu güce mâlik olan liderlerin toplumu yönetmek için başka bir şey ihtiyacı kalmamaktadır.

--------------
1.Gustave Le Bon,İlmi ruhi içtima., s. 110.

2.A.g.e., s. 167.

3.A.g.e., s. 165.
Rousseau, egemenlik teorisini açıklarken, egemen varlığı, genel iradenin oluşturduğu kolektif bir bütün olarak ortaya koymuş ve bireylerin egemenliği paylaştığını ifade etmiştir. Dolayısı ile egemenlik devredilemez ve temsil edilemez.(1)Egemenliğin dönüşümü neticesinde; ”sınırsız", ”bölünmez”, “devredilemez" ve “(gayr-i şahsî) süreklilik” gibi Tanrı’ya has dinî özelliklerin dünyevî iktidarlara nispet edilmesi ile birlikte, siyasî iktidar üzerindeki her türlü dinî tahakküm kalkmış ve önce monarşiler sonrasında ulus-devletler meşruiyet sorununu çözmüşlerdir.(2)

Egemenlik ile egemenliğin kullanılmasının birbirinden ayrılamazlığını ortaya koyan bu düşünce, Fransız İhtilali sonrasında egemenliğin ”millet”e dayandırılması ile hiçbir heyet ve bireyin millete dayanmayan otoriteyi kullanamayacağı dolayısı ile halkın ortaya koyduğu iradeye hiçbir müdahalede bulunulamayacağı şeklindeki anayasal madde ile farklı bir boyut almıştır.(3) Rousseau’nun, toplumsal sözleşmeye dayandırdığı egemenliğin, 1789 Fransız İhtilali ile modern devlet anlayışının tezahürü olan ulus-devletin en önemli unsuru olarak belirdiğini görüyoruz.

---------------

1Jean-Jacques Rousseau, age., s. 90.

2Yunus Heper. age,s. 177.

3age,s 184-185.
Batı'daki siyasî dönüşümde “kanun" ile ”kanun koyucu"nun birbirinden ayrılma süreci(1) yeni bir “egemen" ortaya çıkarırken, teolojik anlamdaki “egemen" ve onun iradesindeki “kanun" dünyevîleşmiş ancak meşruiyeti yine ”teoloji” de aranmıştır. Kanunlar egemen hâle gelirken, bu egemenliğe meşruiyetini sağlayan ise "ortak irade” olmuştur. Bu minvalde ortak iradeye -ulusa/halka-yüklenen anlam, ”tanrısal egemen"e denk düşmektedir.(2) Rousseau’da gördüğümüz üzere, yanılma ihtimali olmayan Tanrı’nın iradesi ”ortak irade"ye (halkın iradesine) dönüşerek aynı kutsallıkla ikame edilmiştir.(3)

------------

1.Schmitt, bu ayrımı ”yasama devleti” adını verdiği devlet biçimi içerisinde tanımlamaktadır. Bkz. Carl Schmitt, Kanunilik ve Meşruiyet. çev. Mehmet Cemil Ozansü, İstanbul: İthaki Yayınları, 2016, s. 4.

2.A.g.e., s. 28.

3.Critchley, halkın iradesi anlamına gelen genel irade/ortak iradenin egemene devredilmesi ve kanunun devreye girmesi ile hukukun otoritesinin ön plana çıktığını ifade eder ve söz konusu hukukun da “neredeyse kutsal bir yasa koyucu" tarafından konulmasının icap ettiğini belirtir.. Bkz. Simon Critchley, a.g.e., a. 7'2 ve :113.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Cumhuriyet'in Politik-Teolojisi Türkiye’de Kurucu İdeolojinin Din İhdası
Sayfa sayısı:
352
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Cumhuriyet’in  Politik-Teolojisi  adlı  bu  çalışmada,  “Siyaset  dinden  âri  bir  olgu  mudur?”  sorusu 
çerçevesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ideolojisinin politik-teolojik temellerinin açığa çıktığı alanlar  ele  alınmaktadır.   Bu  bağlamda  ulus-devlette  din-siyaset  ilişkisi,  dinin  araçsallaştırılması, siyasetin  dinîleştirilmesi;  kurucu  iktidarın  kutsalla  ilişkisi,  sivil  din  ihdası  ve  dayandığı  temeller sorgulanmaktadır. 
 
Kitapta,  Türkiye  Cumhuriyeti’nin  kurucu  ideolojisi  din-siyaset  ilişkisi  açısından  ele  alınırken, kuruluş  evresinde  politik-teolojik  yaklaşımın  unsurları  kuram  ve  örneklem  üzerinden incelenmektedir.  Çalışmanın  içinde  gezindiği  teorik  çerçeve  “politik-teoloji”  olup,  yaklaşımı  da 
“politik-teolojik”  bir  mahiyet  arz  etmektedir.  “Politik-teolojik”  yaklaşım  “siyasî  motivasyonlar  için kullanılan teolojik-politik” yaklaşımdan farklı olarak “siyasetin teolojik temellerini” irdelemektedir. Bu  durum,  kutsal  ve  profan  olanı  birbirinden  ayırmaz;  seküler  de  olsa  bir  ulus-devlette  siyasetin kutsallaştırılması  kadar  dinin  (teolojik  olanın)  araçsallaştırmasını  esas  alır.  Cumhuriyet’in  kurucu ideolojisi  de  kuruluşundan  itibaren  sekülerliliği  (resmî  olarak  “laiklik  ilkesi”ni)  bir  sivil  din  zemini 
olarak inşâ etmiş; bunu “ulusal birliği ve bilinci” sağlayıcı ritüeller, semboller ve idollerle döşemiştir.
 
Cumhuriyet’in Politik-Teolojisi, Türk siyasî ve düşünce hayatına ayrıntılı ve objektif yaklaşımı ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş evresinde din-siyaset ilişkisini politik-teolojik açıdan fenomenolojik bir  yaklaşımla  ele  alırken,  kuram  ve  örnekleme  ile  yakın  geçmişi  ve  bugünü  anlamada  önemli ipuçları vermektedir.  
 
 

Kitabı okuyanlar 6 okur

  • Burak
  • Kerem Bilici
  • muhammed hüseyin güneş
  • Hilal Bayar
  • Amar Ademi
  • Muhammed Ali

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%50 (1)
8
%50 (1)
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0