Adı:
Değirmenimden Mektuplar
Baskı tarihi:
2018
Sayfa sayısı:
240
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052223413
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Bordo Siyah Yayınları
19. yüzyılın sonunda Fransız edebiyatı
“yüzyıl sonu” atmosferini yansıtır. Anormal,
hastalıklı olana eğilim; olağanüstü uyarımlara, algılara kendini açma; kusurlu olana
ilgi duyma; kısacası “romantizmin” edebiyatına bir geri dönüş söz konusudur. Fransa’nın sanayileşmiş kuzeyi ile kırsal güneyi
arasındaki gerilimde kendine uygun konular
arayan, Paris hayatıyla ilgili ahlaksal romanları Balzac ve Zola’nın gölgesinde kalan
Daudet, Değirmenimden Mektuplar’da taşra
dünyasında “eski yaşam biçiminin yeniye direnen izlerini sürerken”, kalemini bir ressamın fırçası gibi kullanıyor. Bu tablonun konturları yumuşak; sanatçının algıları, en ince
ses, renk titreşimlerine ve ruh çalkantılarına
duyarlı. Yer yer fabl tekniğinin kullanıldığı,
kıssadan hisselerin çıkartıldığı, artık işlevini yitirmiş (sanayiye yenik düşmüş) bir “un
değirmeninde üretilmiş” masal tadındaki bu
eser, taşranın modernleşme sancıları çekti-ği ülkemizde ayrı bir önem taşıyor olmalı.
128 syf.
·3 günde·Beğendi·7/10
Alphonse Daudet, 19.yy'ın ikinci yarısında yaşamış Fransız bir yazar. Kendisinin Charles Dickens'dan etkilenmiş olduğuna dair bir bilgiye rastladım okuduğum baskının önsözünde. Yine de ben Dickens'ın toplum eleştirisini, bütüne bakan yanını göremedim Daudet'de. Ama Dickens'ın gerçekçi bakışının çok daha ayrıntılı, irdelenmiş bi' halini gördüğümü söyleyebilirim.

Natüralizm, hayatı nesnellikle ele alan, gerçeği derin ayrıntılarla anlatan sanat akımıdır. Daudet'nin parlayan yanı da bu, gerçekçilikten çok ayrıntılarda dönenmesi yani natüralist olması. Değirmenimden Mektuplar'da bariz bi' şekilde natüralizmin o tasvirsever yanını, mikroskobik incelemesini gördüm ben. Daha da ötesini gördüm hatta; doğa tabloları gördüm, tiyatro sahneleri gördüm. Tasvire boğulduğum sırada olayların sakin, kimi zaman komik, kimi zamansa hüzünlü sonlanışları duraklattı beni. Yanısıra ucu sivri yorumlar, hicivci bi' bakış da vardı anılarda.

Eski bi' değirmende, basık bir odaya yerleşen Alphonse Daudet'nin, okuruna bazen bizzat yaşadığı, bazen şahit olduğu bazense "zevzek mi zevzek" insanlardan duyduğunu son derece ayrıntılı, sıcak ve genel olarak okurla konuşur bi' üslupla anlattığı anılardan, hikayelerden oluşuyor Değirmenimden Öyküler.

Kitap hiç de aklımda değildi ama bi' şekilde yolum yazarla kesişti, merakımı tetikleyen şey ise yazarın tarzıydı. Ve bu nedenle kapıyı aralamaya karar verdim. Bilinçli kararıma karşın kesinlikle beklenmedikti benim için kitap, ne beklediğimi bilemesem de eğlendim ben okurken. Tasvir ve ayrıntılardan başının ağrımayacağını düşünen, yazarı tanımak isteyen herkese doğayla ve insanlarla fazla yakın olan bu kitabı öneririm.

Kulübe isimli öykünün ilk paragrafı:
"Sazdan bir çatı, kurumuş ve sararmış kamışlardan duvarlar, işte kulübe burası. Bizim av köşkümüzün adı bu. Camargue'daki bütün evler gibi, kulübemiz de yüksek tavanlı, geniş, penceresiz, camlı kapısından ışık alan bir tek odadan ibaret. Akşam olunca camlı kapının kepenkleri çekilir. Sıvası pörtük pörtük beyaz badanalı yüksek duvarları boyunca çakılmış askılara tüfekler, av çantaları, bataklık çizmeleri asılır. Dipte zemine kakılıp da bir ucu tavana kadar yükselen ve çatıya destek olan kalın bir direğin etrafına, beş altı tane kadar yuvarlakça payanda sıralanmış. Geceleri poyraz esip de bütün ev çatırdamaya başlayınca uzaklarda kalan denizle, denizi yaklaştırarak gürültüsünü getiren ve bu gürültüyü büyüterek devam ettiren rüzgârla, insan kendini bir geminin kamarasında uyuyor zanneder."
96 syf.
·2 günde·6/10
Değirmenimden Mektuplar, bir köye yeni taşınmış ve oradaki eski bir değirmende yaşamaya başlayan bir sığırtmacın çeşitli anılarından oluşuyor. Bölüm bölüm anılardan oluşan bu eserde doğa tasvirleri oldukça iyiydi. Zaten ana karakterimiz de doğayı, hayvanları çok seven bir yapıda olduğundan çevresinden edindiği izlenimleri yer yer masalsı bir anlatımla kendi gözünden bizlere yansıtmış. Örneğin dağların gölgesini ele almış, gölün üzerindeki ateş böceklerini ya da koyunların sessiz bakışlarını. Bu açıdan yeterince doyurucuydu; yaşayan bir doğa tasvirini içinizde yaşatacak kadar. Fakat konu açısından bir dağınıklık vardı. Kitap rastgele anılardan oluşuyor fakat bazen bir anı bazen yarım kalıyor, diğeri tam ortasından başlıyordu. Belki de böylelikle hayatın gerçeklerini sunmaya çalışmış bizlere Daudet. Hayatın kitaplardaki gibi bölüm bölüm olamayacağını, olsa bile kesik kesik anılardan ibaret olduğunu yine bir kitapta anlatmış. Gerçekçiliği bu şekilde sağlamaya çalışmış zannımca. Bu açıdan; hem gerçekçilik hem de doğa tasvirlerindeki masalsılık, ikilem oluşturmadan birleşmiş. Kitabı okurken, etkilenip "keşke bende orada olsaydım" dedim defalarca. Bu eseri edebi olarak çok bir beklentiye girmeden okumanızı öneririm; içinde yaşıyormuşcasına okuyun derim.
232 syf.
·9 günde·Puan vermedi
‘’Değirmenimden Mektuplar’’ anı şeklinde yazılmış kısa öykülerden oluşuyor. Anlatıcımız şehir hayatının kargaşasından sıkılıp doğanın kalbinde yaşamak amacıyla bir değirmende yaşamaya başlıyor. Bize de oranın günlük hayatından, duyduğu ilginç hikayelerden, doğadan, yaşadıklarından bahsediyor. Anlattığı hikayelerde belli bir düzen yok; bir hikayede başka bir şeyden, ötekinde bambaşka bir şeyden bahsedebiliyor.
Özellikle doğa tasvirleri oldukça başarılı ve ayrıntılı şekilde yapılmış. Güneşin doğuşu, sürülerin evlerine dağılışı, çayırdaki otların rüzgarla savruluşu gibi detaylar gerçekten içimi ısıttı. Okurken, beton yığınlarının arasında yaşamak durumunda kalışımıza sık sık hayıflandım.
Yazarın anlattıkları çok derin şeyler değiller, okumadan önce onun bilincinde olmak lazım. Dediğim gibi günlük hayattan hikayeler ve doğa manzaraları oluşturuyor çoğunluğu. Ama özellikle ‘’İhtiyarlar’’ adlı hikaye etkiledi beni. Öyle içimizden bir hikayeydi ki… Karakterleri mutlaka size bir yerlerden tanıdık gelecek, birilerini anımsatacak. Kitabı okumayacak olsanız bile bu bölümü bulup okumanızı öneriyorum.
Herkese keyifli okumalar dilerim…
232 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Değirmenimden Mektuplar, şehir hayatından ve kalabalıktan kaçan, bir kasabada eski, terk edilmiş bir değirmene yerleşen yazarımızın gözlemleri ve tanık olduğu hikayelerin anlatıldığı bir eserdir. Kısa kısa hikayelerden oluşan bu kitapta yer yer doğa tasvirleri, halk hikayeleri, seyahat notları, kasaba insanının yaşamı gibi birçok konu kendisine yer buluyor. Açık bir anlatım ve samimi üslup, sıkıcı olunmasını engellemiş.

Düşük puanı nedeni ile okumaya başlarken tedirgin olduğum bir kitaptı fakat beklediğimden çok daha iyi bir eserle karşılaştım. Öykü seven okuyuculara kesinlikle tavsiye edebileceğim bir kitaptır.
232 syf.
·332 günde·Beğendi·9/10
Milli Eğitim Bakanlığı 100 temel eser tavsiyeli bir kitap.Parisin gürültülü ortamından kaçıp doğayla iç içe olmak isteyen ve eski bir yel değirmeninin satın alınmasıyla başlıyor hikayeler.Yazarımız köylülerden duyduğu ve kendisinin gözlemleyerek anlattığı kısa kısa hikayelerden oluşuyor.Genellikle doğa konulu hikayeler bir bakıyorsunuz bir keçi konuşuyor,bir başka hikayede katır,çiçekler,yıldızlar ve tabii konuşmaktan çekindiğimiz zamanlarda yüreğimizden geçenlerin anlaşılmasını,bilinmesini isteriz ya işte yazar bazı hikayelerde susan yürekleri,gözleri konuşturmuş,gülüyorsunuz bir hikayede,sonrakinde üzülüyorsunuz,bir sonrakinde diğerine başlamadan önce kitap elinizde öylece düşünmeye başlıyorsunuz.Tavsiye ederim :)
232 syf.
·17 günde·Beğendi·5/10
bu kitap yazarın dünya çapında tanınmasına vesile olduğu söylenir. kitabı ismiyle ifade etmek isteseydim "provence'den (bir kasaba) hikayeler" olarak değiştirirdim. benim gibi niçin düşündüğünü de düşünen biriyseniz kitabı okurken biraz zorlanırsınız. çünkü olaylardan ziyade doğayı çok derinlemesine görselleştiriyor o kadar ki iyi bir ressam anlattıklarını resmetse 4k çekilmiş bir fotoğrafa eş değer bir görüntü elde ederdi kanaatimce. kısacası olaydan çok tasvire önem veriyorsanız bu kitabı okumak iyi bir düşünce olabilir.
192 syf.
·1 günde·8/10
Içerisinde kısa köy hikayelerini çok güzel betimleyerek içten bir şekilde yaklaşık 150 yıl önce anlatmış. Temel eserler arasında bulunuyordu es geçmeyeyim dedim. Okuduğuma değdi.
232 syf.
·1 günde·9/10
Paris'in bunaltıcı kalabalığından ve gürültüsünden kaçıp, Provence Köyü'nün hemen yakınında, pek de yüksek olmayan tepedeki eski değirmene yerleşen ve burada kendisine bir çalışma odası ayarlayan yazarımızın tek gayesi; huzurlu bu ortamda bir şeyler yazmaktır ve işte bu kitapta burada yazdığı mektup tarzındaki hikayeleri var. Bu hikayelerin tarzına ben diyeyim Oscar Wilde tarzı, siz deyin Rudyard Kipling tarzı. İlk önce bu değirmenin eski sahibi Cornille Usta'nın buharlı makinelerin icadı ile dibe vuran psikolojisini okuyoruz. Sonra sonra da patronunun kızına aşık olan bir çobanın hikayesini, bakıcısına haklı bir intikam tutan ve intikamını yedi sene sonrasına saklayan bir katırın hikayesini, Kırım'a asker taşıyan bir geminin feci akıbetini, gümrükçülerin talihsiz hayatlarını, Azrail'e meydan okumaya çalışan veliaht prensin hikayesini, tabiatın garip bir oyununa gelen kaymakamı, altın beyinli adamı, terkedilmiş bir hanın hüzünlü sahibesinin talihsiz hikayesini, ülkenin güneyine ve hatta Cezayir'e yapılan gezilerin izlenimlerini, çekirge savaşlarını ve muhtelif diğer hikayeleri okuyoruz. Kışlasına büyük bir özlem duyan askeri gördükten sonra yazarımız da artık hiç özlemeyeceğim dediği doğup büyüdüğü şehrini - Paris'i çok özlediğini fark eder.
Duygu yoğunluklu bir kitaptır. Kitabın yazılma amacı belki de insanların birbirine her daim iyilik yapmaları gerektiğini göstermektir. Hiç tahmin edemeyeceğiniz insanlarda dahi fevkalade hüzünlü öykülere rastlayabilirsiniz. Herhangi bir yerde rastladığınız herhangi birinin geçmişinde neler yaşamış olduğunu bilemeyiz. Bu yüzden insanlara hiçbir zaman önyargılı yaklaşmamalıyız. Ne olursa olsun insanları sevmeliyiz. Eserde en çok vurgulanan duygu kesinlikle zor durumdaki insanlara karşı 'acıma duygusu'dur. İnsanları anlayabilmemiz insanlığımızın gereğidir.
Dolu dolu bir eserdir.
Okumanız dileğiyle...
İyi okumalar...
232 syf.
"2003 Mayıs'ının 24'ü. Oturmuş 'Mösyö Sögen'in Keçisi" için hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Ya Rabbi!"

Nazan Bekiroğlu'nun Yerli Yersiz Cümleler kitabında geçen bu bölümü okuyunca ben de "Mösyö Sögen'in Keçisi"nin hikayesini merak ettim ve bu öykünün bu kitapta geçtiğini öğrenip kitabı aldım. Ben Nazan hoca gibi hıçkıra hıçkıra ağlamadım ama kitapta yer alan öyküleri keyifle okudum. :) Özellik doğa tasvirleri çok güzeldi. Benim için dinlendirici, hoş bir kitap oldu. Sizlere de tavsiye ederim.

*Benim okuduğum kitap "Antik Batı Klasikleri"ne ait ve 128 sayfa. O yüzden bir de İş Bankası Yayınları tarafından yayınlanan 232 sayfalık basımını da alıp kütüphaneme eklemeyi düşünüyorum.
Herkese keyifli okumalar dilerim.
232 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Öncelikle kitabın ismi (Provenceden Hikayeler) diye değiştirmek istiyorum.
Alphonse Daudet, Paris'ten ve kendinden kaçarak, kırsal bir yöredeki eski ve terkedilmiş bir değirmene yerleşir.
Değirmendeki hayatı boyunca duyduğu ve gördükleri hikayeleri yazmaya başlar. Öykülerini mektup olarak Paris'e gönderir.

Kitabın başlarında değirmenin, doğanın güzelliğinden bahsedip parise gönderme yapar;
"Görüyorsunuz ya, sizin o karanlık ve gürültülü Paris'inize nasıl özlem duyayım?

Kitabın sonlarında ise, Paris'i özlediğini itiraf ederek bitiriyor kitabı.

Kitap 18 öyküden oluşmaktadır. Aralarında 5 tane öyküyü beğendim diğerleri sıkıcıydı ve aralarında en sevdiğim ve anlamlı bir öyküyü paylaşmak istiyorum.

*** ALTIN BEYİNLİ ADAM ***

Eğlenceli öyküler isteyen hanıma
Mektubunuzu okurken madam, vicdan azabı duyar gibi oldum. Öykülerimin hep böyle iç
kapayıcı şeyler olmasından kendi kendime kızdım. Artık bugün size neşeli, hem de çılgınca
neşeli bir masal anlatmayı aklıma koydum.
Öyle ya canım, ne diye üzgün olacakmışım! Paris'in sislerinden bin fersah uzakta, misket
şarabıyla dümbelekler diyarında, günlük güneşlik bir tepenin üzerinde yaşıyorum.
Değirmenimin çevresinde güneşle müzikten başka bir şey yok. İskete kuşlarından
orkestralarım, suçulluklarından bandolarım var. Sabah oldu mu, kurli kuşları "kurli! kurli!" diye
öterler, öğleyin sıra ağustosböceklerinindir. Sonra, fifre çalan çobanlar mı istersiniz, yoksa
bağlardan kahkahaları gelen esmer güzelleri mi?.. Doğrusu burası, kara düşüncelere dalınacak
yer değil. Hanımlara asıl toz pembe şiirlerle sepet sepet sevgi öyküleri göndermeliydim.
Ama olmuyor! Hâlâ Paris'den kurtulamadım. Her gün, çamlarımın arasında bulunduğum
zamanlar bile, Paris'in dert çirkefinden kendimi koruyamıyorum. Şu satırları yazdığım anda
bile, zavallı Charles Barbara'nın yoksulluk içinde öldüğünü haber aldım. Bütün değirmen, yas
içinde... Kurli kuşlarıyla ağustosböceklerine "hoşçakalın" diyorum!.. Neşeli şeyler düşünecek
durumum yok... İşte madam, bu nedenle size yazmayı tasarladığım o güzelim sevgi öyküsü
yerine, yine acıklı bir masal göndereceğim.
* * *

Bir varmış, bir yokmuş, altın beyinli bir adam varmış. Evet, öyle madam, hem de som altından
bir beyin. Dünyaya geldiği zaman başı öyle ağır, kafatası öyle kocamanmış ki, hekimler, bu
çocuk yaşamaz, demişler.
Demişler ama çocuk yaşamış, güneşte boy atan güzel bir zeytin fidanı gibi gelişmiş. Yalnızca
kocaman kafası hep ağır basarmış. Yürürken sağa sola tos vurması, pek acınacak şeymiş... Sık
sık düşermiş de. Bir gün sahanlıktan yuvarlanmış ve alnı mermer bir basamağa çarpınca,
kafatası, bir maden külçesi gibi "tınnn!" etmiş. Öldü sanmışlar. Ama çocuğu yerden
kaldırdıkları zaman, kumral saçlarında donmuş iki üç altın damlasıyla hafif bir yaradan başka
bir şey bulamamışlar. Đşte anasıyla babası, oğullarının altından bir beyni olduğunu böylece
anlamışlar.
Bu durum öyle gizli tutulmuş ki, zavallı çocuk bile anlamamış; zaman zaman komşu
çocuklarıyla kapı önünde oynamasına neden izin verilmediğini sorarmış; annesi de ona:
- Sonra seni çalarlar, elmasım! diye yanıt verirmiş.
Çocukcağız, çalınmaktan pek korkarmış; hiç ağzını açmadan, yalnız başına oynamaya
gidermiş, bir odadan öbür odaya, tıpış tıpış, dolaşır dururmuş...
Ancak on sekizine basınca anası babası, kendisine yazgının bağışladığı o olağanüstü nimeti
anlatmışlar; bu yaşa dek besleyip büyütmelerine karşılık, altınından birazcık istemişler. Çocuk
hiç duraksamamış, hemen o anda, nasıl, neyle bu masalda yok; beyninden ceviz
büyüklüğünde bir altın külçesi kopararak, böbürlene böbürlene annesinin ayakları altına
atıvermiş... Sonra, kafasında taşıdığı bu zenginlikten gözü kamaşmış, bin bir istekle deliye
dönmüş; gücünden dolayı kendinden geçmiş, baba evinden ayrılmış ve diyar diyar dolaşarak hazinesini savunmaya başlamış.

* * *
Sonsuz sınırsız altın harcayarak sürdüğü görkemli yaşama bakılırsa, beyni bitip tükenmeyecek
gibi gelirmiş... Ama beyin tükenmekteymiş, beyin tükendikçe de gözlerinin ışığı sönmekte,
yanakları çukur çukur olmaktaymış. Sonunda, günün birinde çılgın bir hovardalığın sabahında,
zavallı genç şölenin döküntüleri ve sararıp solan avizeler arasında yapayalnız kalınca, altın
külçesinde açtığı kocaman gediği görüp ürkmüş, artık uslu oturmak zamanının geldiğini
anlamış.
O andan sonra, yeni bir hayata başlamış. Altın beyinli adam, artık dokunmak istemediği bu
uğursuz zenginliği unutmaya çalışarak, şeytana uymaktan korkan bir cimri gibi kuruntulu,
yapayalnız, bir köşeye çekilip yaşamış... Ne çare ki, sırrını öğrenmiş olan bir dostu, yalnızlık
köşesinde de onun peşini bırakmamış.
Bir gece, zavallı adam, korkunç bir baş ağrısıyla sıçrayarak uyanmış, şaşkın doğrulmuş ve ay
ışığında, arkadaşını, paltosunun altında bir şeyler gizleyerek kaçarken görmüş...
Demek beyninden bir parça daha çalmışlar!..
Bundan bir süre sonra, altın beyinli adam âşık olmuş ve bu kez büsbütün hapı yutmuş... Bütün
yüreğiyle sarışın bir kadıncağızı sevmiş, o da onu seviyormuş; ama süsü püsü, beyaz tüylü
şapkaları, o güzelim püsküllü potinleri daha çok severmiş.
Bu yarı bebek, yarı kuş, mini minnacık hatunun ellerinde altının eriyip gitmesi bir zevkmiş.
Kadının türlü türlü hevesleri varmış, adam da hiçbir zaman "Olmaz!" diyemezmiş; kendisini
üzmemek için, sonuna dek zenginliğinin o üzüntü verici gizini saklamış.
Kadın ona:
- Biz çok zenginiz, değil mi? diye sorunca, zavallı adam:
- Elbette çok zenginiz! dermiş. Sonra da kafasını masum masum kemiren bu mini mini devlet
kuşuna sevgiyle gülümsermiş. Ama kimileyin korkar, eli sıkı davranmak istermiş; ama tam o
sırada kadıncağız, kırıta kırıta kendisine yaklaşır ve:
- Kocacığım, dermiş, bu denli zenginsin, bana pahalı bir şeyler alsana!
Adam da ona pahalı bir şeyler alırmış.
Bu, böyle iki yıl sürmüş, sonunda bir sabah, kadıncağız nedeni bilinmeksizin kuş gibi ölüp
gidivermiş... Hazine de suyunu çekmek üzereymiş... Zavallı adam, ne kalmışsa onunla sevgili
karısına pek güzel bir cenaze töreni düzenlemiş. Çanlar çalınmış, cenaze arabası karalara
bürünmüş, atlar süslenmiş, kara kadifelere göz yaşı gibi gümüşten süsler asılmış. Adamcağız,
ne yapıldıysa az görmüş. Altına artık kim bakar ki! Kiliseye vermiş, cenazeyi götürenlere
vermiş, çelenk satanlara vermiş; hiç pazarlık etmeden, her isteyene vermiş... Öyle ki,
mezarlıktan dönüşte, bu olağanüstü beyin hemen hemen boşalmış; ancak kafatasının dibinde,
birkaç parçacık altın kalmış.
Kendisini, sarhoş gibi ellerini uzatarak, yalpa vura vura, sokaklarda dolaşır görmüşler. Akşam
olup da mağaza vitrinleri aydınlanınca, top top kumaşlarla türlü türlü süslerin ışıklar içinde pırıl
pırıl yandığı bir camekânın önünde durmuş. Kenarlarında kuğu tüyleri bulunan mavi satenden
bir çift kadın ayakkabısına hayran hayran bakakalmış. Kendi kendisine "Bunlar bizimkinin hoşuna gider!" diyerek gülümsemiş. Karıcığının öldüğünü unutarak, ayak kapları satın almak
için mağazaya dalmış.
Satıcı kadın, dükkânının arka tarafındayken, ürkünç bir çığlık duymuş ve hemen koşmuş. Bir
de ne görsün? Bir adam, ayakta tezgâha dayanmış, acılar içinde, alıklaşmış bir tavırla
kendisine bakıyor. Bir eliyle kuğu tüylü mavi ayakkabıları yakalamış, kan içinde olan öbür
eliyle de, tırnaklarının ucuna yapışmış birkaç altın zerresini uzatıp duruyor.
İşte, madam, altın beyinli adamın masalı.
* * *
Bir masala benzemesine karşın, bu olay başından sonuna dek gerçektir. Bu dünyada
beyinlerini harcayarak yaşamaya mahkûm öyle zavallılar vardır ki, en küçük gereksinmelerini
bile, özlerinin ve iliklerinin o katışıksız altınıyla öderler. Bu, onların günlük acısıdır.
232 syf.
·6 günde
Değirmenimden Mektuplar, bir köye yeni taşınmış ve oradaki eski bir değirmende yaşamaya başlayan bir sığırtmacın çeşitli anılarından oluşuyor. Bölüm bölüm anılardan oluşan bu eserde doğa tasvirleri oldukça iyiydi. Zaten ana karakterimiz de doğayı, hayvanları çok seven bir yapıda olduğundan çevresinden edindiği izlenimleri yer yer masalsı bir anlatımla kendi gözünden bizlere yansıtmış. Örneğin dağların gölgesini ele almış, gölün üzerindeki ateş böceklerini ya da koyunların sessiz bakışlarını. Bu açıdan yeterince doyurucuydu;
232 syf.
·Puan vermedi
Statik çocuk kitabı o yaşlarda okumuştum derin kültür içerir.Tavsıye ederim hikayeleri birbirinden güzel.Milli eğitimin 100temel eser içinde olması hoş ve güzel.
Katırların çifteleri her zaman bu kadar sarsıcı olmasa da, bizimki Papa'nın katırıydı, üstelik çiftesini yedi yıldır bugün için hazırlıyordu! Hiçbir şey kilisenin kindarlığını bundan daha anlamlı bir şekilde yansıtamazdı.
"Onu çok seviyorum. Onsuz olamam!" Demiş olmalı kendi kendine. Ah bizler, ne yüreksiz insanlarız! Ama yine de aşkın kini öldürmemesi iyi bir şey

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Değirmenimden Mektuplar
Baskı tarihi:
2018
Sayfa sayısı:
240
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052223413
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Bordo Siyah Yayınları
19. yüzyılın sonunda Fransız edebiyatı
“yüzyıl sonu” atmosferini yansıtır. Anormal,
hastalıklı olana eğilim; olağanüstü uyarımlara, algılara kendini açma; kusurlu olana
ilgi duyma; kısacası “romantizmin” edebiyatına bir geri dönüş söz konusudur. Fransa’nın sanayileşmiş kuzeyi ile kırsal güneyi
arasındaki gerilimde kendine uygun konular
arayan, Paris hayatıyla ilgili ahlaksal romanları Balzac ve Zola’nın gölgesinde kalan
Daudet, Değirmenimden Mektuplar’da taşra
dünyasında “eski yaşam biçiminin yeniye direnen izlerini sürerken”, kalemini bir ressamın fırçası gibi kullanıyor. Bu tablonun konturları yumuşak; sanatçının algıları, en ince
ses, renk titreşimlerine ve ruh çalkantılarına
duyarlı. Yer yer fabl tekniğinin kullanıldığı,
kıssadan hisselerin çıkartıldığı, artık işlevini yitirmiş (sanayiye yenik düşmüş) bir “un
değirmeninde üretilmiş” masal tadındaki bu
eser, taşranın modernleşme sancıları çekti-ği ülkemizde ayrı bir önem taşıyor olmalı.

Kitabı okuyanlar 792 okur

  • Güler Sarihan

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları