Dillere Destanlar

·
Okunma
·
Beğeni
·
233
Gösterim
Adı:
Dillere Destanlar
Baskı tarihi:
Aralık 2016
Sayfa sayısı:
172
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786058312005
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Atayurt Yayınevi
Tarih kaydeder, fakat destan güzelleştirir" denilir bir Sümer Atasözünde. Tarih ve destan ilişkisinin en veciz ve çarpıcı ifadesi.
Destansız ulus olmuyor, olunamıyor...
Uluslar destana, destanlar kahramanlara muhtaçtır. Dün olduğu gibi bugün de...
Bugün elbette destansı olaylar ve destan kişilerini anlatacak çok araç var; film ,tiyatro,resim,heykel, müzik...
Bunlar var ama bunların bir kısmı söze bağımlı, bağımlı olmayanlar da sözün gücüne erişmekten uzak. Yani yine söz, yine edebiyat ve de şiir...
Cazim Gürbüz, sözü destanlaştırma yolunu seçen ender şairlerden. Özenle seçmiş destan kahramanlarını, onlar hakkında tüm kaynakları taramış ve kitabında göstermiş bu kaynakları. Çarpıcı ve ilginç ayrıntılar yakalamış bu kaynak taramada, bunları yansıtmakla kalmıyor, duygularla olguları da kucaklaştırıyor. Bizim klasik destan tarzımız ölçü ve uyak üzredir. Nazım Hikmet ve Fazıl Hüsnü Dağlarca, bu anlayışı kıran önemli isimlerdir şiirimizde. Cazim Gürbüz, bunların izinden gidiyor kendisi olmayı başarmış olarak.
Uyak ve ölçünün kulağa hitap eden ama anlamı çoğu kez ihmal eden kolaycılığına sığınmıyor. Vurgulu, akıcı bir anlatımla ve şiirsel ritmi yakalayarak oluşturmuş ürünlerini.
Ve yalnızca hamasete dayalı destanlardan değil Gürbüz'ün yazdıkları. Bilgileniyorsunuz öncelikle, tarih felsefesiyle donanıyorsunuz şiirin enginliği ve ferahlığıyla
Bu kitaptaki 25 destandan dilinize düşen, belleğinize çakılı kalan çok dizeler, izler ve izlenimler olacak, coğrafyanın vatanlaştığını göreceksiniz, tarih içini dökecektir size."
172 syf.
Cazim Bey bu kitabında günümüzde de destan yazılabileceğini gözler önüne sermiş. Türkçenin temel özelliği olan şiirsel anlatım ile otuza yakın karakter ile destan yazmış. Bu tarzı sevenler için oldukça güzel bir kitap.
Namusluyla namussuz
Paltosu bir batman gelirmiş Deli Halit Paşa’nın
Katlayıp attığında adam da devirirmiş.
Paltosu tılsımlıymış söylence olmuş.
Kurşunlar girer de çıkamazlarmış
Şamanca bir gösteri olarak silkince paltosunu
Onlarca yenik kurşun yerlere saçılırmış.

Deli Halit Paşa’da çifte tabanca
“Namuslu” dediği sağa takılı
Düşmana karşı kullanır savaş kurallarınca.
Bir de “namussuz” var sol tarafında
Onun namlusundan çıkan mermiler
Temize havale eder
Vatanı namus bilmeyen namussuzları

Çok korkulup, çok sevilen kumandan
Nerede görev aldı nerde adı duyuldu
Ora zil-düzen.
O yaman Yemen
Adını kuşağından bildiği uzak Trablus
Dört dağ içindeki eşkıya Dersim
Üç fena yıkım: Erzincan, Bayburt, Erzurum…
Kafkas’ın kapısı Batum
Ahımız Ahıska, vahımız Ahılkelek

Ya Ardahan?
Sarıkamış bozgununu yaşadığımız yılda biricik utku
Ardahan’ın dağlarında
Mareşal Kış’ı da, Mareşal Rus’u da yenmişti Deli Halit

Dört dağ içinde eşkıya Dersim demiştik yukarıda
Onun eşkıyalığı Deli Halit’e sökmez
Deli deliyi görünce değneğini saklar
Bir bu…
Bir de Deli Halit der ki:
“Bölge Türklüğünü devlet yöneticilerinin bilmeyişi
Bozmuştur Dersim’de işi”
O yapmaz o hatayı Türklük damarından girer Dersim’e
Bu damar yüreği de etkiler elbet
Hem korkulan hem sevilen bu dik ve düz adam
İkna eder Cumhuriyet devrinin baş isyancısı Seyit Rıza’yı
Yanına alıp sefer eyler Ruslara karşı.

O günlerden bir anı anlatılır dilden dile
Kemah Boğazındadır Deli Halit Ovacık Zaza Milisleriyle
Fırat’ı karşıya geçecekler, önlerinde bir köprü
Sudan geçin diye emir verir delice
Aşiret reislerinden biri bilmez ki
Dağların da dili vardır ve yalnızca kahramanlar sökerler dağca dilini
“Yahu deli bu adam, köprü dururken keyf için suya vuruyor bizi” der
Der demez de mermiyi yer
Deli Halit, bir eşeği sürdürür hemen köprüye
Bir patlama, eşek berhava
Zaza Milisler anlarlar o canından olan reislerinin eşekliğini ya
“Kumandan sağ ol bizi kurtardın, biz seni anlamamışız
Ne ki kan girmiştir araya, biz artık seninle olabilmeyiz
Hedef göster biz gidelim öz başımıza” demekten de geri durmazlar.
Hedef öyle mi? Şu tepeyi dönün karşınıza çıkacak düşman
Onlar önde Deli Halit arkalarından
Varırlar o karartıların yanına
“Yahu bu da ne bunlar senin askerlerin Paşa
Bunların üstüne mi sürmektesin bizi?”
“Hele yaklaşın iyi bakın, niye kıpırdamıyorlar ki?”
Yaa sahi yahu, bu Deli’nin yine var bir bildiği
Var ya… Onlar cephede donakalmış Türk Askerleridir
Ve onların içinde sizin aşiretten de bir hayli yiğit var bakar mısınız?
Var ya… Varmış…
“Kumandan biz seni tam anladık, çözdük
Boş adam değilmişsin
Yeniden emrine girdik
Tartışılmazsın
Ne dersen odur artık”

Deli Halit’le beni Kop Dağı tanıştırdı
Memleketimden giderken
Orada duydum namını ilkin.
1916 yılında Kop Savunması Komutanı...
O savunma ki
Mareşal Fevzi Çakmak’a
“Başarılmış bir Plevne’dir “ dedirten.
O savunma ki
Rus Orduları Başkomutanı General Yudeniç’e
“Haziran ayında İstanbul’dayız” sözünü yedirten.
Bir avuç Bayburtlu milis
Ve ordu birliklerimiz
Beş buçuk ay öyle bir tutmuştu ki Kop Geçidini
250 bin kişilik Rus Ordusu mıhlanıp kalıvermişti.

Mütareke, Domuz Etinden Daha da Haramdır Türk’e
“Vurun”lar “durun” a dönene
Yani Mütarekeye kadar hep buralarda Deli Halit.
Mütareke...
Mirasçıdan esirgenen tereke.
Mirasçıdan esirgenip paylaşılacak müstevlilerce.
Anadolu pay edilecektir bu mütareke ahkâmınca.
Bir İngiliz torpidosu Karadeniz’de...
Bütün komutanlar alınıp
Kop ve Zigana yoluyla bu torpidoda toplanacaklar
Oradan da İstanbul
Askersiz asker olacaklar hepsi.
İngilizler Tortum’a 3. Tümen Komutanı Deli Halit için geldiler
“Siz” dediler “İstanbul’a gideceksiniz.”
“Peki giderim” dedi.
“Ama hemen” deyince
Deliliği tuttu hem de pek fena:
“Söz verip hiç uymadınız
Şimdi de verdiğim asker sözünü sanki hiç duymadınız
Söz dedikse tamam, ileri gitmeyiniz.
Yoksa ben ileri gidiveririm
Önümü de asla alamazsınız”
İngilizler ürktüler Halit’in hiddetinden
Bırakıp onu Oltu’ya yürüdüler.

Mondros gibi hakça olmayan onursuz bir mütareke
Domuz etinden daha da haramdır Türk’e
Bel verdi diyorlar devlet
Bu yaygın kanaat
Bir genel kabulleniş.
O bel verdiyse halk el ele verecek
Savaşı, ülkeyi, devleti yitiren İttihat Terakki’nin
Yenilmez ve yılmaz özü Teşkilat-ı Mahsusa
Ve onun bağlısı, beratlısı
3.Tümen Kumandanı Miralay Halit
Böyle düşünmektedir.
Düşüldüğü yerden kalkılacak
İçimize sinmeyen bu acı olgu
Bu kötü durum
Yine milletin bağrına sığınılarak
Yeni bir istenç ve kararlılıkla
Düzeltilecek.
3-5 Ocak 1919
I.Ardahan Kongresi
Teşkilat-ı Mahsusa’nın teşkilatçılığı
Ve Deli Halit’in yöredeki ağırlığı sayesinde toplanabilmiş
Başkanı Deli Halit
İttihatçıların önde gidenleri ön sıralardalar
Ebülhindili Cafer Bey’in solunda üç doktor var
Hakkı Cenap, Fuat Sabit, Abidin.
Solunda üç fedai: Filibeli Hilmi, Arif ve Rasim Beyler
Bir deli rüzgâr çıktı bu kongreden
Tipi-Boran oldu Ardahan Yaylası’nda
Mütarekenin hiçbir kararı uygulanamaz
Bir zamanlar harp tazminatı olarak Ruslara verilen Evliye-i Selase’yi
Brest-Litovskt’an sonra
Silahla almakla kalmadık
Halk oylamaları yaptık
Lekesiz, gölgesiz, şeksiz…
Şimdi bu üç ili kansız, savaşsız
Geri verecekmişiz.
“Can sağ iken yurt vermeyiz düşmana” diyen Ozan
Aha şurada yatar
Verirsek ahı tutar.
Boğazlar boğazımız, limanlar gümanımız
Verilemez! Verilemez! Verilemez!
Silah teslim etmek de ne?
Yeni silahlar girmeli ordumuzun envanterine.

İki gün sonra ikincisi olacaktır bu kongrenin
Daha bildirimlerimiz var
Bizi hükmen yenik sayan o zihniyete.
Kararlar önemli ve iddialıdır yine
Divan Başkanı Halit Bey açıklıyor:
Söz yaylım ateş, sözcükler mermi.
Cenubî Garbî Kafkas Cumhuriyeti Hükümet kurulacaktır
İngilizler oyun peşindedirler
Ne Gürcü sokulacak topraklarımıza ne de Ermeni
Halka silah dağıtmak birinci ödevimiz.
Trabzon’da yayınlanan İkbal, İstikbal
Batum’da yayımlanan Sada-yı Millet
Ve Erzurum’da çıkacak olan Albayrak gazeteleri
İkbalimiz, istikbalimiz, milletin sadası ve albayrağımız için
Desteklenecek, okunacak, okutturulacak.

Karargâhı Narman’dadır Halit Bey’in
Narman’ı Ermeni’den kurtaran komitacı
Keğanılı Mahmut Çavuş’un başıbozuk takımı
Ve Ebülhindili Cafer Bey’in müfrezesi
Kuvay-ı Milliye’nin ilk nüvesi
“Biz buradayız, varız, belayız” diyorlar
Ekliyorlar: “Belasını arayan gelsin de bizi bulsun”

Ne ki, İngilizlere kök söktürüp pösteki saydıran
Cenubî Garbî Kafkas Cumhuriyeti Hükümetinin
Bakıldı icabına
Tutuklayıp Hükümet Erkânını
Malta’ya sürdüler İngilizler.
Kars nere Malta nere…
(Dış İşleri Bakanı Fahrettin Bey dışında
Fahrettin Bey, çok esaret görmüştü, onlar mı kefaret oldu ne
Erzurum’da idi de kurtuluverdi Malta sürgünlüğünden)

Yılanlar yenilirler
Direnci kırılanlar yılanlar yenilirler
Deli Halit bunu en iyi bilenlerdendir
Yılmaz
Türk Şura Hükümeti oluşturur Oltu’da
Narman’daki vurucu gücü
Bu hükümetin arkasındadır.
İstanbul’dakilerin mütarekeperestliği yüzünden
Yeniden elden çıkan evliye-i selasemizden
Başlayan Türk göçlerini durdurur sağgörüsüyle.
Günü geldiğinde geri alınacaktır öngörüsüyle

Erzurum’daki 15. Kolordu Kumandanlığına
İttihatçılardan yıllardır uzak duran
Karabekir Paşa’yı atadılar İstanbul’dakiler
Tembihli, koşullu ve de kuşkulu olarak.
Teşkilat-ı Mahsusa’ya mahsus bilgilerse
Kurtuluş adına bir şeyler yapmak üzre
Görevlendirildiği yönündeydi
Mustafa Kemal Paşa ile de görüşmüşler gelmeden önce

Geldi ya
Adı ittihatçıya çıkanlara yüz vermiyor Karabekir
3.Tümen Kumandanı Halit Bey başında geliyor bunların
Görüşüyorlar Karabekir’le
Bakış farklı, tespit ayrı, çözümler ve yöntemler karşıt
Dahası… Git diyor Halit Bey’e git buralardan
Trabzon’a Tümen Kumandanı yaptım seni
Gelgelelim salık vermem oraya da gitmeni
İngilizlerin kara listesinin en başındasın
Bayburt’a git, gözden uzak ol, orada bekle hele.

Varıyor Bayburt’a Deli Halit
Bir telgraf çekiyor Kara Kâzım Paşa’ya
Talimat istiyor.
Karabekir onunla muhabereyi de uygun görmüyor
İngilizleri ve Saray’ı ürkütmemek
Güvence vermek gerek
Halit Bey onu doğrudan aramamalı
Rüştü Bey, Küçük Kâzım Bey ve Süleyman Necati Beyler eliyle
Dolaylı görüşülmeli…
İnce siyaset gütmektedir aklınca.
İttihatçıları kızağa çekerek koruyacakmış.
Aldı Halit Bey, buna karşı, bakalım neler dedi:
Gönderme
Dolambaçtan gönderme
Emir gönder açıkça
İmaların gönderme

Çok geçmeden Mustafa Kemal Paşa geldi Erzurum’a
Muttali oldu oradaki duruma.
Kongre çalışmaları sürerken
Haber saldı Bayburt’a
“Azim ve namusundan emin olduğu”
Halit Bey sevinçle çıktı yola.
Trablusgarp savaşından beri tanışırlardı.
Şimdi yeni ahval ve şeraiti görüşmeliler
Halit Bey’in durumunu Nutuk’ta şöylece anlatır Gâzi:
“Bayburt’ta bir gizli tümen kumandanı gibiydi Halit.
Onu gizlendiği yerden çıkarmak
İki bakımdan önem arz etmekteydi
Birincisi: İstanbul’a çağrılma buyruğuna uymamak
Saklanmayı gerektirecek bir durum değil
Kâzım ve Erzurum bunu bilmeli.
İkincisi: Sahilde önemli bir nokta olan Trabzon
Saldırıya uğrayacak olursa (ihtimal dâhilindedir)
Halit gibi gözüpek, askerliğe vurgun
Bir kumandan tarafından savunulmalı.”
Mustafa Kemal Paşa bu görüşmede
Özel görevler verdi Halit Bey’e
Bir de özel şifre
Karabekir’le değil doğrudan onunla haberleşmeli
“Güvenme Karabekir’e
İstanbul seni de istiyor beni de
İnce siyaseti tutar, belli mi olur
Muhafaza altında yollayıverir bizi”
Halit Bey çıkınca Mustafa Kemal’in yanından
Oltu’ya haber saldı
Ebülhindili Cafer Bey on dört atlıyla derhal
Erzurum’a doğru hareket etmelidir.
Gece yarısı saat iki, Cafer Bey Erzurum’da
Süleyman Necati’nin evindeki o gizli ve özel toplantıda.
İttihatçı Küçük Kâzım ve Edip Nazım da bulunmaktalar elbet.
Bir de ağır misafir beklemekteler.
Saat dörde doğru yaveriyle beraber
Mustafa Kemal Paşa girer içeri
Gözlerinin içi gülerek der ki
“Cafer gel alnından öpeyim seni
Doğu’da direnişin simgesi.
Halit’le sensin.”
Cafer Bey’e Doğu’daki hainleri yok etme görevi verilecekti.
-Kaç arkadaşın var Cafer?
-On dört Paşam.
-Yeter.
-Paran var mı?
-Var, sizin ihtiyacınız varsa ben takviye edeyim sizi.
-Yok, bizim de şimdilik paramız vardır.
Ve Mustafa Kemal sıraladı hainlerin adını.
Harput Valisi Ali Galip ilk sıradadır
İngiliz uşağıdır kendisi
Silah ve cephane taşıyor İstanbul’dan
Oradaki vatanseverleri yok etmek için
Dersim ve Harput’ta teşkilat kurmuş
İstanbul’a arkalanarak
Erzurum Kongresi’ni de engellemeye uğraşıyor
Harput ve Malatya delegelerini çevirmiş yollarından.
-Tamam Paşam, hallederiz!
Yaver Cevat Abbas, kırk adet Alman bombasını
Cafer Bey’in adamlarına verdi.

Ancak Karabekir duydu bütün bu olup bitenleri
Doğrudan diyemedi Mustafa Kemal’e
Hoca Raif’e açtı konuyu o da başkalarına
Mustafa Kemal de böylece duydu
Karabekir’le bozuşmak
Kongre öncesinde sıkıntı yaratacaktı
Bir mektup yazılıp bir atlı çıkarıldı
Yol ayrı mı?
Erek bir, yol ayrı mı?
Yoldaşa yol olurum
Yamukla yol ayrımı
Diye diye geri döndü Cafer Bey.

Trabzon Valisi Mehmet Galip Bey
Müdafaa-i Hukuk ve Milli Mücadele aleyhine
Halkı kışkırtmaktadır.
Karabekir’in yasal uyarılarını ti’ye alınca bu vali bozuntusu
Deli Halit’e havale etti onu Mustafa Kemal Paşa.
Torul’da bir yemeğe davet ettiler bu pisboğaz valiyi
Çağrıya uyup düştü yollara Ziganaları aştı
Torul’da
Deli Halit’in yetiştirdiği
Başı kalpaklı
Ayakları dolaklı
Tunç çehreli milliciler
Karşısına çıktılar
Derdest edip bir faytona attılar
Acele Erzurum’a postaladılar.

Erzurum Kongresi’nde de onun deliliği iyi iş gördü
Trabzon yolu onun elinde
Mustafa Kemal'e karşı çıkan ve sözle ikna edilemeyen
Trabzon delegelerini yola getirdi
Gâhi yıldırarak
Gâhi de çıldırarak.

O yılın sonlarında
Bayburt’un Hart nahiyesinde
Bir çılgın şeyh türedi
Millet yurdu kurtarma derdinde iken.
“Beklenen Mehdî” diye beyannameler
Nasihate giden müftüyü hiçe saymalar
28. Alay Komutanı Nuri Bey’i öldürüp
Esir almış askerlerini
Ve daha neler neler...
Bu uçma ve uçurma davasında olan şarlatanın üstüne
Onu uçurması için gerekli yere
Deli Halit’i görevlendirdi Heyet-i Temsiliye.
1 Ocak 1920’de Mustafa Kemal Paşa’ya çektiği telgrafta
Diyor ki Halit Bey:
“Yalancı Peygamber, oğulları ve adamlarından birçoğu öldürülerek
Hart teslim alınmıştır.”

Halit Karsıalan
Ve artık doğu harekâtı başlamak üzeredir
Halit Bey’in Erzurum’a dönüşünü kimse engelleyemez.
Albayrak Gazetesi onun gelişini sevinçle duyuruyor:
“Ordumuzun namuskârlıkla temayüz eden ricalinden
Dokuzuncu Fırka Kumandanı Halit Beyefendi
Karargâhıyla Hasankale’ye azimet buyurmuşlardır
Selametler temenni ederiz”

İki Kâzım arasında bir Deli Halit
Kara Kâzım kumandanıdır
İttihatçı Küçük Kâzım’sa kumandasında.
Kars’ı ve sonra tüm yurdu alan olmak
Küçük Kâzım’la Deli Halit’in büyük emeli.

Sarıkamış…
1914’te girmemizle çıkmamız bir olmuştu
1918’de çıkmamız girmemizle bir neredeyse.
Yıl 1920... Aylardan Eylül...
Bu kez bir daha yad’a, yağı’ya verilmemek üzre
Geri alınacak adını Hazar ötesinden alan bu Türkmen yurdu.
Şimdi bu yeni Sarıkamış Harekatı’nda
Allahuekber’de olacak Deli Halit
Onun komutasındaki süvari alayı
Hal-hatır sora sora 1914’ün şehitlerine
Aşacak bu yüce dağı.
Verişan’da karargâh kuran
Genaral Osepyan’ın üstüne yürüyecek
Ters cephe taktiği ile çevirecek Sarıkamış’ı.
O gün ikindi vakti topladı askerini
Cesaret aşılayıp şunları söyledi bu yaman kahraman:
“Asker evlatlarım
Yarın höreleneceğiz düşman üstüne
Ve Allah’ın inayetiyle muzaffer olacağız.
Harekâtımızın sonuna dek
Başınız dik olarak
Düşmanı kovalamak
Olmalı ereğiniz
Çil çil altınlar serpseler yolunuza
Eğilip almayacak çiğneyip geçeceksiniz.
Zaferin kıratı altından yüksek
Tadanlar bilirler bu gerçeği.
Haydi gazamız mübarek ola!”

Kürkçü Köyü’nden kocamış Âşık Yusuf’u çağırıyor
Cenubi-Garbi Kafkas Cumhuriyeti Hükümeti’nin
Sabık Hariciye Vekili Sarıkamışlı Fahrettin Bey.
Vartanit Köyü’nün başındaki Hasan Gazi Dağı’nda
Halit Bey’e kılavuzluk edecek.
Korka korka geliyor
“Bu komutan deli imiş, ya beni öldürürse?..”
Geliyor, görüyor, azıcık konuşuyor...
Âşık gönlüne yetiyor bu kadarı
“Geçme yiğidin delisinden” denmiştir, vallahi doğru.
“Âşık baba, buraları iyi bilir misin?”
Bilmez mi?
Düşüyor önlerine.
Halit Bey yaya, ayağında hasıl çarık var
Omzunda bir Alaman tüfeği.
Öne düşen âşığın yanı başında
Ermeni mevzileri işte şurada
“Kumandanım sen az geri dursana
Ne olacaksa bize olmalı
Daha işin başında
Askeri başsız bırakmak olmaz.”
“Yok Baba yok, ben hep böyle giderim
Mevzileri göster sen, gerisi Allah kerim.”

Sarıkamış hey Sarıkamış!
Beni sana çeken ney Sarıkamış!
Ben sana kavuşunca kendime kavuşurum.
29 Eylül 1920
Haber uçtu Ankara’ya Büyük Meclis’e
Sevinsin yaslı ülke!
Sarıkamış
Söke söke
Alınmış Ermeni’den.

Eco bir işbirlikçi.
Ermeni’yle bir etmiş işi.
Haberler götürüp paralar almış.
Sarıkamış alınınca
Eco da yaka-paça
Deli Halit’in karşısında
Şimdi it gibi titremektedir.
Divik Köyü’nde divan-ı harp
Aman diliyor Eco.
Hep o Ermeni kumandan Mirmanov’un yüzünden
Ondan korktuğu için yapmıştı neler yapmışsa.
“Yaa!” dedi Halit Bey “Demek öyle...”
“Eco, sen Deli Halit’in adını hiç işitmedin mi?”
Yutkundu sustu Eco.
Üstünü arattı Paşa, Eco’nun
Koynunda bir sürü belge Rusça yazılı
İyice çıktı mı foya.
Suçu sabit olmuştu
Gereği düşünüldü.
Çukurunu kazdırdılar önce
Paşa emir verdi Durmuş adlı erine
“Durma Durmuş” dedi “Bas evladım tetiğe.”

Bir ay geçti aradan
Baykara köyündeler
Kars istihkâmları görünüyor işte karşıda
Gaskanlı aşireti reisi Davo Bey’i çağırttı Deli Halit
Bir divan da burada kurulacak.
Subatan Köyü’nden Şerif ve Kurbanî tanık.
Subatan Köyü’nde katliam ve talan yapmış Ermeniler
Bu köy ve Arpaçay’da yirmi köy Ermeni mezalimi görürken
Davo Bey de onlardan olmuş.
Ahını almış Ermeni mezalimi gören nice Kürt anasının:
“Davo! Davo! Boyun devrüle Davo!... Kökün gele namıssız!”
İdamına karar verildi tartışmasız.
Yürüttüler Davo’yu önce
“Arkaya bak!” emriyle döndü
Mermiye gark oldu hain fırdöndü.

Bir ay geçmiş aradan ordu görünmüş
Kars’ın dayanacak gücü yok artık.
Halit Bey 9’uncu Tümeni ile Sütkuledüzü’nden
Karadağ’a doğru tırmanıyor askerleriyle.
Ne mutlu Kars alındı!
Yanmış yüreklere diyesen kar salındı
Söylediğimde o günlerin filmini seyreder gibi olduğum
Şu “Karadağ Koçaklaması”
Ne kadar görkemli
Ne kadar da yalındı :
“Kars'ın kalesinde Yahnı çölünde
Asker ilerliyor Gümrü yolunda
Halit Paşa önde kılıç elinde
Vurun evlatlarım Allah aşkına
Şehit olanımız cennet köşküne”

Cepheye Geldim, Sevgi İle Gözlerinden Öperim
8 Aralık 1920’de bir telgrafla
Halit’i istedi Mustafa Kemal
Karabekir’den
“Cüretli ve icabında kahredici olan bir arkadaşa
İhtiyacım var.
Halit Bey’i yanıma istiyorum”
Karabekir’in canına minnet
Bir deli beladan kurtulacaktır.

Batı Cephesinde ilk görev
Kocaeli Grup Kumandanlığı
İzmit Servetiye’de bir mucize ve bir şanlı direniş
Geyve’den dağ yoluyla oraya varır
Tantaoğlu Ahmet Ağa’nın konağında kalır
Kalır da, serdikleri yatakta yatmayı kabul etmez
“Benim askerim şimdi aç, susuz
Bu soğukta düşmanla çarpışmaktadır
Girersem, bu sıcak yatak cehennem olur bana!”
Deli Halit erdemidir işte, örnek alına!

Sağ Cenah Grubu Kumandanıdır II. İnönü Muharebesi’nde
12. Grup Kumandanlığı ile Afyona gönderirler.
Kütahya ve Eskişehir savaşlarında da orada
Öyle önemli ki görevi
Bir çökse, bir gedik verse sol kanadı oluşturan onun grubu
Ordumuzun güvenliği sona erecek.
Mustafa Kemal Paşa sabah Karacahisar’dan bir telgraf gönderdi
“Cepheye geldim, sevgiyle gözlerinden öperim” dedi.
Bu telgraf Deli Halit’i heyecanlandırıp coşturdu
Güvenini artırdı.
Kurmay Başkanı Binbaşı Ziya Ekinci’ye emir yazdırıyor:
Dinleyelim:
“Yaz!
Bulunduğumuz mevziler asla düşmana bırakılmaz!
Birliğine hâkim olmalı her rütbeden komutan.
Korkup kaçan
Alçakların en alçağı
Cezası
Namussuzumun kurşunlarıyla yargısız infaz
Her kim ki bu buyruğumu savsaklar
Makamına, rütbesine hiç bakmam
Tepelerim bilinsin.
Ne diyorsam onu yaz!
İhanetin kirini yalnızca kurşun paklar.”

Fakat çekilmek kaçınılmaz çekileceğiz
Yunanlı ordumuzun çekiliş yolunu kesip çevirme yapacak aklı sıra.
Yükleniyor.
O zaman kumandan olan
Prens Andreas’nın emrindeki kuvvetlerle
Eskişehir’e doğru ilerliyor Yunan.
Ordumuz darmadağınık, yorgun ve yılgın
Birlik mevcutları yarının altına inmiş.
Bunlar bu halleriyle
Hücumda kurbanlık
Savunmada kolay av olurlar ancak.
Bir durum muhakemesi yapar Deli Halit
Grupların hücum taburlarını getirir bir araya
Yeni bir savunma hattında toplar onları.
Hücum taburları hücuma geçmeden önce
Bir konuşma yapar askerlerine.
Babacan yüzünde
Kaşları kararlılık
Gözleri korkusuzluk
Başında kalpağı bir dilek taşı
Sözleri de sipsivri, diyesin süngü takmış.
Kesin utkuların ileri gözetleyicisidir
İleriyi gösteren işaret ve şahadet parmağı
“Asker!
Karşınızda Prens Andrea’nın kolordusu var.
Bu kolordu buralara
Yunan da Anadolu’ya gelmemeliydi.
Geldiler
Gaflet, dalalet ve hıyanetten dolayı.
Gelmeleri bizim suçumuz değil
Fakat gitmezlerse suç bizim olacaktır.
Karşınızda sizden sayıca ve silahça üstün
Bu kolorduyu yenerseniz
Tanrı’dan büyük ödül alacaksınız
Tarihin de yâdında kalacaksınız
Benimse elimde başka imkân yok.
Keşke altın saat verebilseydim
Altı saat istirahat yerine.
Durum bundan ibarettir evlatlar
Buna göre ceht edin
Buna göre cesaret
Buna göre fedakârlık ediniz
Buna göre kahramanlık isterim.
Haydi gâzânız mübarek ola!”

Yıldırım’la Karşılaşacaksınız Ve Çok Çarpılacaksınız
Mısırlı Prenses Kadriye Hüseyin
Anadolu mucizesinin doğum sancılarını
İstanbul’da algılayan bir beyin.
Takılıyor Bekir Sami Bey’in
Murahhaslar heyetinin ardına
Gemiyle Samsun’a
Yaylıyla Ankara’ya.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa’ya
Saygılarını sunacak.
Savaşı uzaktan seyredenleri görmüş İstanbul’da
Onları anlatacak.
Savaşın seyrini bizzat O’ndan soracak.
Sözler yeter mi ki?
Gitmeli cephede gözüyle görmelidir.
Bizim garp cephemiz
Benzemez garplıların garp cephelerine
Her an bir yeni iş, bir yeni oluş içindeyizdir.

Garp Cephesi Kumandanı İsmet Paşa
Mısırlı Prenses Kadriye Hüseyin’e
“Afyonkarahisar’da YILDIRIMLA karşılaşacaksınız
Ve çok çarpılacaksınız” diyecektir
Eskişehir’den yola salmadan önce.

Yıldırım... Nâm-ı diğer Deli Halit
Büyük bir binada kabul eder onları
Tanışır söyleşirler.
O gece Afyonkarahisar Safa Oteli’nde Prenses
Defterine şu önemli notları düşecektir:
“İnönü’de yaralanan sağ kolunu sağaltmakla meşguldü.
Sağaltma yöntemi de yıldırım gibi
Elektrikli masajın acil şifası.
Gençlik, cesaret ve etkinlik ışıklarının
Parladığı bu güzel yüzün
İnançtı en başat izlenimi.
Ne de çok anıları var
Özel, sıra dışı, ilginç ve olağanüstüler.
Astı da, üstü de ona
Nihayetsiz derecede güveniyorlar.
Askerinin hâlini de, dilini de iyi bildiğindendir ki
Sevk ve idare karnesi pekiyi dolu.
Sizinle tanıştığıma çok memnun oldum
Yıldırım Kumandanım.”

Halit’in Söz Esirgemezliği ve Şaşmaz Adaleti
Melhame-i Kübra demişti Mustafa Kemal Sakarya Savaşı’na
Yani büyük kanlı savaş.
Bir yüz ak çıkmışsa Melhame-i Kübra’dan
Mahkeme-i Kübra’dan korkusu olmamalı.
Halit Paşa da bunun bilincindedir, o güzel askeri de
Bunu yalnızca Vehbi Hoca namındaki muhterem (!) bilmez
Bir heyet göndermiştir Büyük Meclis
Sakarya boylarında toplanmış ordumuzun halini anlamak için.
Heyeti karşılayan Deli Halit’tir.
Askerlik bile yapmamış Konya Mebusu Vehbi Hoca
Sanır ki savaş
Yüksek yerde kalın mindere oturup cihat nutku atmaktır.
Der ki Deli Halit’e: “Oğlum biz sizi buralarda değil
İzmir içinde ya da hiç olmazsa İzmir önlerinde
Ziyaret etmek isterdik!”
Hoca sen azar istersin azar!
Hem öyle azar azar da değil
Yılkıyla, dörtnala ve delice:
“Siz ne sanıyorsunuz
Düşman Türk ordularıyla mı dövüşüyor?
Türk ordularının cenazesidir Yunan’a karşı koyan.
Lakin bu cenaze cana gelecek!
Hoca bunu sana göstereceğiz!
Sen canına sağlık iste ve anlamadığın işlere sakın karışma!”
Hışımla çadırı terk eder Deli Halit.
Melhame-i Kübra gerçeğine
Can pazarına gider.

Can pazarında da can sıkan gelişmeler var
Deli Halit’e rağmen
“Dön olanlar”, kaçanlar görülüyor.
Alın öyleyse!
Halit’in şaşmaz adaleti bu!
“Dön olur” deyip geçmez kötülere, Köroğlu gibi
Bu kötü, düşmandan daha da kötü
Onların hakkından “Namussuz” gelir.
16. Alay komutanı Binbaşı Rahmi Apak’ı da sertçe uyarmaktadır:
“Vursana be! Vur!”
Rahmi Apak
Savaş tarzını asla beğenmediği bu deli kumandan için
Şunları yazacak:
“Bu delinin olduğu yerde
Çözülme ve bozgun asla yer yoktur”

Öyle bir tokat yer ki kâfir düşman o muharebede
“Ey Yunan Sakarya’da yediğin parpıyı unutun mu?” diye başlayan
Türküler yakar Halit Paşa’nın kahraman gâzileri.

Büyük Taarruzda
Büyük Taarruz’da Kocaeli Grup Kumandanı olarak
Yalova yakınlarında bulunuyordu.
4 Eylül 1922’de hücum ettirdi askerlerini Beşpınar Tepesine
Gemlik alındı 10 Eylül’de
Sonra Mudanya
Yalova’dan Bandırma’ya gidelim deli deli
Bandırma önlerindeydiler 15’i akşamında.
Kapıdağ Yarımadasında bir boğazdaydılar 17 Eylül günü tan atımında
Sağında solunda iki düşman gemisi tutmuşlardı o boğazı sıkmaktaydılar.
Topçu batarya komutanını yanına çağırdı Deli Halit.
Bu bataryanın topları
Namuslusuyla namussuzunun büyüğü gibiydiler onun gözünde.
“Soldaki gemiyi ateş altına al hemen” diye ünledi.
Tek top atarak hedef ayarlaması yaptı koca topçular
Sonra tam isabetler ardı ardına.
“Yaşa Varol” diye çığrışıyordu askerlerimiz
Onlara katıldı Deli Halit “aşk olsun” dedi el vura vura
Sağdakindeydi şimdi de sıra.
Denizde iki mezar olmuştu o iki gemi
Erdek’e girmeye yok engelimiz.

Son Nefesinde de Askeri Düşünüyordu
Yarası sol böğründedir Halit Paşa’nın
İfade veriyor soğukkanlılıkla:
“Kel Ali’yi altıma aldım
Hergele Rauf beni vurdu...”
Rauf dediği Rize mebusu…
Kendilerini yere atmış kurtulmuş ötekiler
Sebep “generaller hükümeti” tartışması ve bir kanun teklifi
“Generaller hükümeti diyorsun
Karşı mısın generallere?
Askersin ama general olamadın
Bundan mı zorun?
Sana emir kumanda edenlere kinayeli laf atmaya utanmadın mı?
Bursa’da Halk Fırkası adayı Emin Bey’i desteklemen
Nurettin Paşa seçilince
Mazbata verdirmemeye uğraşman da bundan mı yoksa?”
“Yok” diyor Ali Çetinkaya, “Neden generallere karşı olayım?
Sen hasta mısın Paşa?”
Hasta mı? Deliriyor Deli Halit
“Seni dışarıda bekliyorum” diyor
Gelmeyince bir pusula ile düelloya davet ediyor.
Tutuşuyor paçası Kel Ali’nin
Kılıç Ali Bey’den medet umuyor
“Ali Bey, düello teklifinizi aldı
Kastı olmadığını size tekrar etmeye hazır” deyince Kılıç Ali
Mesele kalmıyor Halit Paşa açısından da
Bir araya gelip el sıkışıyorlar Fresko’nun barında.

Kel Ali’ye kızıyor ya, hastadır aslında Paşa
Makedonya dağlarında yediği bir kurşun
Başının etini yiyor o günden beri.
Yemeğe çağırıyor o günlerde Mustafa Kemal onu
İkna ediyor Ankara’nın en ünlü hekimlerine görünmesi için
“Yorgunsun Paşa yorgun
Dinlenesin diye ben seni meclise aldım
Gelgelelim bu çevre, bu siyaset, sana hiç yaramadı
Gerilimden kurtulmak, sinirlerini yatıştırmak için
Dinlenmen gerek çevre değiştirerek.
Gel seni Avrupa’ya yollayayım
Tedavi olman ve bana kalırsa evlenmen gerek”
Deli Halit, söz veriyor sinirlenmemeye
Ne ki gitmek istemiyor Avrupalara
“Paşam sen yorulmadıkça bize yorulmak düşmez
Şu malul gaziler yasasını çıkarmadan
Bana dinlenmek haram”

Acılar insafa geldi şöyle bir yoklayıp gitmekteler
Aksilik en yeteneksiz yardımcılarını gönderiyor
El çekmelere tembihli olaraktan…
Allah şaşırtıyor haksızları bana yöneldiklerinde
Vadesi geçen hiddetlerimi dün ödemiştim ilgilisine
Seyrana çıkmışım şimdi dostluklar arasında.
Kendi kendine teselli moral
25 Kasım 1925 pazartesi gününe kadar…
Subayların durumunun iyileştirilmesine dair o yasa teklifi...
Ardahan Milletvekili Halit Karsıalan’ın
Deli Halit Paşa olarak da rica ve ısrarlarına karşın
Ali Çetinkaya’nın yanında oturan arkadaşlarından biri
Ağıra satıp kendisini, imzadan kaçınmıştır bu teklifi.
Ne ki bir süre sonra, sanki hiçbir şey olmamış gibi
Bu kendini ağıra satıp kaprisler yapan adam
Kendi hazırladığı bir teklifi Paşa’ya getirmiştir
İmzasını istemektedir nispet yaparcasına.
Sövüyor ve kovuyor
Gelgelelim hırsını alamıyor.
Gururuna yedirememiştir Deli Halit bütün bu olanları
İki dolu boşaltmalıdır bu delidolu
Vurmalıdır âleme ibret için haddini bilmezleri.
Silah seslerini Meclisteki locasından duymuştur Mustafa Kemal
Muhafızı İsmail Hakkı Tekçe’yi yollamıştır bakması için.
Tekçe bu makama Halit Paşa’nın tavsiyesiyle gelmiştir
O’nu çok sevenlerdendir.

Harbiye’de Bir Harbi Adam
Deli Halit’in ülke hayrına olan büyük deliliklerinin hayranı
Harbi bir Harbiyeli…
Tanışıyorlar… Deli Halit’in de kanı ona pek ısınmıştır
Bu ısınma ve hayranlıktan dolayıdır ki
Onu vuran kurşunlar
Kahramanları ve kahramanlığı şiire en iyi döken
Hüseyin Nihal’in yüreğinde onulmaz sızı.
Bakmıyor konum ve rütbesine
Yıkıyor sıradüzenini askeriyenin
“Kel Ali’nin keli çürüsün, eli kurusun”
Diyor uluorta ve de Atsız’ca tondan.
Atıyorlar Harbiye’den
Sebep Kel Ali’ye açık ve sert tepkileri.
Gerekçeye “Gerçek Kahraman Deli Halit Paşa’ya olan bağlılığı, hayranlığı ve vefası”
Diye yazamıyorlar.
Arap kökenli bir subaya selam vermeme oluyor o sudan sebep.

Askerdi Son Sözü
Derhal hastaneye kaldırıyorlar Deli Halit Paşa’yı
Operatör istiyor Atatürk’ten Tekçe aracılığıyla
İstanbul’dan operatör getirtiliyor alelacele.
Gelgelelim cephelerde dokuz kurşunun yere seremediği
Koca Deli Halit Paşa’yı
Onuncu kurşun yere serdiği gibi
Zatürre de olmuştur yattığı yerde
Tedaviye cevap vermemektedir.

“Levazım reisini çağırın bana!
Neden verilmedi askerin kışlık elbisesi?!
Yemekler niye bozuk?”
Bunları sayıklıyordu o son günlerinde.
Son nefesini verirken de “Asker”di son sözcüğü.

Milli Mücadele’nin Esas Duruşu
Destanımız burada bitiyor.
“Her söz ölür şair sözü yaşlanır dünya ile birlikte”
Demiştik bir şiirimizde.
Dilerim bu destanımın sözleri de
Ölmeyen şair sözlerinden ola.
Ululayalım şimdi destanımızın bahadırını:
Varın gidin Kars Kalesi’ne
Harekât emirlerini duyarsınız hırçın yayla rüzgârlarından.
Sakarya boylarında bir marştır o, bir kahramanlık türküsü
Milli Mücadele’nin esas duruşu onun öykülerinde saklı

Ulemaya soralım ulemaya!
Din ulemamız
Mekkeli Halit Bin Velid’i de iyi incelesinler
Eyüplü Deli Halit Paşamızı da…
Bir komutan, bir insan ve Müslüman olarak.
Ve kitabın ortasından desinler Tanrı aşkına
Serdengeçtiliğin esrikliğinde
Hangi Halit’in mertebesi daha yüksek?
Hangisi geçer özveri yarışında?
Deli mi, Mekkeli mi?
Hangi Halit ganimet düşünde ve peşindedir
Hangisi aldırışsız dünya malına karşı?
Hangi Halit, vahşet ve dehşet simgesi
Hangi Halit, yalnızca savaş kaçkınlarına acımasız

Sen Kurtuluş Savaşımızın
Göğüs kabartan öykülerine daldıransın
Türk’ün büyük işlerini ve düşlerini ayaklandıransın
Destan kahraman ister, kahraman destan
Destandır kahramanların tek mutluluğu
Kabul buyur, mutlu ol, bu destanımızla
Hezarfen demek bin fenli demek
Bin fenli uçmayı murad ederse
Bin feni bir olur uçurur onu.

Hezarfen’den yedi asır önce yaşamış bir Türk
Türkistan’ın Farab şehrinde doğan İmam İsmail Cevheri
Nişabur Camii’nin minaresinden atlayıp uçmayı denemiş
Ve bu denemenin bedelini canıyla ödemişti.
Cevheri’den 149 yıl sonra, yani 1159’da
Bu kez İstanbul’da bir uçuş denemesi yapılıyordu.
Bizans İmparatoru Manuel Komnenus’a konuktur
Selçuklu Sultanı II.Kılıçarslan.
Atmeydanı’nda onuruna bir şölen.
Atmeydanında bir kule
Kulenin tepesinde bir Türk
Adı: Siracettin Doğulu
Üzerinde ince uzun ve bol yapılmış bir giysi.
Rüzgâr bu geniş giysiyi şişirince
Boşluğu bırakır kendini Siracettin.
Ne yazık ki hesap tutmaz
Şişmiş giysi taşımaz bu ağırlığı
Siracettin ikinci hava şehidimizdir.

Derler ki Hezarfen Ahmet Çelebi
Bu iki uçuşun eksiğini keşfetmiş bin feniyle
Deneme uçuşları yapmış İstanbul’un değişik yerlerinde.
Ve o büyük gün gelmiş.
Tellallar bağırtılmış İstanbul’da:
“Hezarfen Ahmet Çelebi namındaki kişi
Balmumu ve kartal kanatlarından yaptığı kanatları takarak
Galata Kulesi’nden boşluğa atlayacak
Ve uzun bir müddet uçtuktan sonra
Sağ-salim inişe geçecektir.
Duyduk duymadık demeyin...”

IV.Murat da pek merak etmektedir bu uçuşu
Mutlaka seyredecektir.
1632 yılında lodos esen bir gündür
Hezarfen tam tekmil Galata Kulesi’nin tepesindedir.
“Ya Allah!” der, bırakır kendini kuleden aşağıya
Çırpar kanatlarını
Çırpar çırpar
Tam altı bin metre böylece uçar.
Boğazı aşmış Üsküdar’a varmıştır bile
Sağ salim Doğancılar meydanına inerken
Uçmayı başarabilen ilk insan olduğunun
Sevinci ve övüncü içindedir.

Sultan Murat önce pek memnun
Bu eşsiz uçuşun ödülü bir kese altın.
Fakat sonra
Gökbilimci Mengüberdi Takiyettin Efendi’nin rasathanesini
Yıl 1578’de
“Gökleri incelemek uğursuzluk getirir” diye
Yerle bir ettiren Kadızadeliler kafası
Girer işin içine.

Uçtu uçtu Hezarfen uçtu
Hezarfen’in yaptığı ne büyük suçtu.
Hezarfen Ahmet Çelebi sürgünü boylar
Gerekçeye bakın da Devlet-i Âliye’nin o günkü halini bilin:
“Bu adem pek havf edilecek bir ademdür
Her ne murad ederse elinden gelür
Böyle kimselerin bekası caiz değildür.”

Ahmet Çelebi sürgün edildiği Cezayir’de 31 yaşında ölür.
Onunla birlikte Osmanlı’da bilim de, fen de ölür.
“Matematik insanı dinden çıkarır” diyen Gazalîye
Âlim diye bakılan yerde
Kutatgubilig’i kim bilecekti.
Kim bilecekti Yusuf Has Hacip’in dediklerini:
“Matematik bozulursa
Dünyanın gidişi de bozulur, ahiretin işi de.”

Ve bugün İstanbul’da ufacık bir hava alanına
Hezarfen’in adını koyarak
Kendimizi affettirmekteyiz güya....
Körük sana kim üfürdü
Kim çekti seni taksim yaparak
Körük kim dellendirdi bu isyan ateşini
Suskunluk sarmalını kıran gezi gâzileri mi
Fidan-civan şehitleri mi
Orantısız gücün gözaltısını göze alanlar
Direniş diye diye gözden olanlar

Alanlara
Postu ser alanlara
Bu özgürlük pazarı
Devrim sun alanlara
Diye horyatlananlar mıdır

O çaplı çapulcular ki eşitliğe açtılar
Bu açlığın ileri itmesiyle örgütlü inançtılar.
Bağnaz dışavurumların vuramaz bizi diyorlardı
Yeşilin önceliğini işletmelisin ivedilikle
Rezidans, AVM ki betonkondudur bunlar nazarımızda
Seni mıhlarız niyetine, “niyet” ettiğin anda

Cemaat ve Tarikatlar barikat kurmuşlardı zihinlere
“İşlem tamamdır” sanıyorlardı
“Bunlar da nereden çıktı” diye akılları çıktı şeytan yuvalarından
“Vay be!.. Çarşı da karşı ha!”
Tencere tavaya muhbir bulmalı

Korkular korkuluk etmişti yüreksizleri
‘Çıt yok’ diyorlardı, “çıtınız çıkmıyor” diyorlardı
Çıtlar çıtçıt oldu şimdi
Çıt yasakçılarının ağızlarına

Sütü bozuğun sütünden ak kaşık çıkıyormuş güya…
Beslemeler ağzında yutturmacalar
Yunmamış düğün kaşığı oysa bu
Değmediği kara ağız kalmamış
Hakkı söyleyenlerse hiç öyle demiyorlar
“Ört ört ört” diyen şom ağızlara inat
Bir mazlumlar iddianamesi yazıyorlar dörtlükleriyle:

Sesini kestir savunmanın, avunmaya kalsın
Sav’ını kesinle savcının, sunmaya kalsın
Tutuklamanın tut’una sarıl, bırakma ki
Sanığın ah’ı, vah’ı, uğunmaya kalsın.

Cep telefonu ve bilgisayarlar varsa
Dijital bilgilere gizli ayarlar varsa
Yandın ki ne yandın, söndüren olmaz
Yandaş medyada yalan yayarlar varsa.

Bir yargılama ki sanki kara delikli uzay
Hem sanık, hem gizli tanık, uyanık, vay babam vay!
Bu mızrağı bu çuvala nasıl sığdıracaklar
Dijital ihtilal mi yapacakmış bunca subay?

“Adaletin hakemi insaf” der Ahlatlı ulu kişi
Bilirkişi edilmiş insafsız bir emir kulu kişi
“Kanıtları karartma” ustası dolu sanki ülkemiz
Islak imzasına bakarak, dediler: “ey sulu kişi”

Bunlardır işte bizi serden geçiren
Meydan meydan bağırttıran bunlardır
Ümüğünü sıkmaktayız koca toma’nın
Sızlanmak şöyle dursun
Sazlanmaktayız biber gazı sıkmaktan haz alanlara

Ne ki karşı taraf buyurgan mı buyurgan
Yasavullları kudurgan mı kudurgan
İşte şu Sarısülük bir seyr-i süluk, yola girmiş yani
Yola girene yoldan çıkan işlemini kim yapar
Yol töre bilmeyen fetva kafalılar elbet
Buyurdum ki vurun, vurun ki buyurayım

Bu vurmaklar korkmazları kıstırır Porsuk kıyılarında
Ali İsmail ha!... İsmail’sen kurbansın, Ali isen işimize gelmezsin
Dem tutuyordu oysa Ali İsmail:
Kuru ekmek için kuru çay demle
Fukaraya geniş bir zaman olsun.
Kuru soğuklarda kuru yanmalı
O yoksa kurtuluş çul yorgan olsun.
Bir fırıncı var olay yerinde, bir işbirlikçi
“Odun değilim ki od’undan korkayım
Od’unun içine düşerim, hamsam pişerim”
Sözlerini anlayacak durumda değil
İşte o fırıncının kuru odunlarıyla vur ha vur oldu
İsmail bayraklaştı, ölümü menşur oldu

Bu direniş çevrimi vatan sathında
Devrime dönecektir tan atımı muştularıyla
Coğrafyamın adalesine isyan zerk edilmiştir gayri
Dik başlara başkaldırılar derk edilmiştir
Çark etme değil, fark etme günü
Tanrı kulağıma dedi olacakları
Uşak Aybey Mahallesinde oturur
Molla Ömer oğlu Nuri Bey’imiz.
Şeker gibi bir adam desek yeridir
Şeker üretmek tutkusu sarmış içini
İthal şekerin verdiği acıyı tattı tadalı.
Pancar tohumu getirtmiş Avrupa’dan
Ürettiği pancarı rendeleyip şerbet elde etmişti.
Bu şerbet, bir umut
Umut çünkü ondan
Pekmez, bulama ve köpük helva yapabilmiştir
Molla Ömer oğlu Nuri Bey’imiz.
Bu başarısını paylaştı köy köy gezerek
“Pancar ekin, işleyelim şeker olsun
Siz kazanın, biz kazanalım, ülke kazansın.”

1923’te şeker şirketini kurdu Nuri Bey
Cumhuriyet’e güvenerek.
51 ortak, 600 bin lira sermayeli
Çok ortaklı ilk şirketimiz.
Gelgelelim ortaklarda nakit yok
Nuri Bey, köylü ortaklarından
Buğday, arpa, afyon, koyun, kuzu, yumurta gibi ürünler alıyor
Satıyor bunları ve değer birimleriyle işliyor ortaklık paylarına.

1924 yılında Dumlupınar gezisindedir Ulu Gâzimiz
Nuri Bey, bulup bir yolunu yanına varıyor
“Şeker fabrikası kuracağım, şirket kurmuşum
Hisse Senedi satmak isterim size de”
Eli cebine, cüzdanına gider Gâzi’nin
Gider ya, cüzdan tamtakır
İsmet Paşa’ya buyrultu verir:
-Bir miktar hisse alınız!
İsmet Paşa, 10 lira vererek 5 hisse
Latife Hanım 50 liraya 25 hisse alır.

Uşak Şeker Fabrikasında ilk şeker
17 Aralık 1926’da üretilir
Bu şekeri Nuri Bey
Eskişehir Kız Meslek Lisesi’nde diktirdiği 5’er kiloluk ipek keselere doldurtur
Atatürk’e ve öteki devlet büyüklerine sunulmak üzre.

Nuri Bey’in ak şekeri var ya kravatı yok
Atatürk’ün huzuruna kravatsız varmaksa yasak.
Bir kravat arıyorlar bir zaman
Giriyor ki Atatürk camdan dışarı bakmakta
Sigara çekmekte sinirlice
-Paşam kusura bakmayın intizarda bıraktık sizi
Köylülük işte, saatim durmuş.
-Yok yok Nuri Bey, mühim değil, buyur.
Nuri Bey, çözdü ipek kesenin kurdelasını
Avuçladı ürününü övünç ve sevinçle:
-Paşam buyurunuz, Türk şekeridir bu işte!
Atatürk de avuçladı ak övünçleri:
-Kutlarım Nuri Bey, büyük bir iş başarmışsınız
Bu işin ne denli çetin olduğunu elbette biliyordum
Ne ki senin azmine de güveniyordum.
Baş arı
İşçi arı, baş arı
Arı sıkıdüzende
Bal mucize başarı
Atatürk öyle mutlu ki, on beş dakikalık randevuyu
Uzattıkça uzatır
-Tadımızı kaçıranlar pek çoklar
Tadımız oldunuz Nuri Bey.
Nuri Bey, bir buçuk saat sonra dışarı çıktığında
“Sohbet edip dertleştik” deyip ayrıntı vermez
Belli ki Paşa’nın özel tembih ve tavsiyeleri vardır

Nuri Bey, “Şeker” soyadını hakkıyla aldı
Yüz yıl yaşadı tek armağanı olan bu soyadıyla
1975’te, ölümünden tam on yedi yıl sonra
Tübitak Hizmet Ödülü
“Türkiye’de şeker sanayisinin nüvesinin kurulmasındaki rolü”
Nedeniyle ona verildi
Ulu Toyon, Ay Toyon
Bir diğer adlarıyla
Gök Han ile Gök Tanrı

Ulu Toyon, Ay Toyon’un kızına
Işıklı Güneş’e âşıktır sırılsıklam
İster ki evdeş ola Güneş
Elçi etmiş atası Seçen’i
Yollamış Gök Tanrı’nın gökteki ulu katına
İrimler ve olumlar umuduyla.

“Oğlum sevmiş kızınızı
Gündüz güntülüsü gece özlemi
Kızınız da tutulmuştur sarı-kara
Ne ağırlık isterseniz kabulümüzdür”
Deyip sunmuş dileğini Seçen.

Ay Toyon ya da Gök Tanrı
“Olur” vermiş ya
Şart koşmuş iki armağanı
Armağanlardan biri Dalga: Göl İncisi
Biri Serap Çöl İncisi
“Ne zaman yanıp tutuşsa
Serap görsün görklümün gerdanında
Ne zaman gönlü engin olmak dilese
Kapılsın sözlerinin dalgalarına”

Niye inci? Çünkü inci en birinci takısı hanımların
Beyazın eşsiz ve özgün sadeliği
İnci göz alıcı, gerdanın yakışığı
Kulağın ak ışığı

Geldi Seçen, iletti Gök Tanrı’nın armağan sınavını
Bir kurultay topladı Gök Han
Bu çetin işe
Cinler, periler, tinler
Hepsi geldiler
Gök Tanrı’nın koşullarını Gök Han’dan öğrendiler
Çıt çıkarmadılar
Ay Tolon üç kez anlattı
Yine sessizlik yine sessizlik…

Tam o sırada bir kurt ile bir karga
Orada bitiverdiler
Onlar bu armağanları getirebilirlerdi
Ancak kurt dalgayı tutabilmek için uzun bacaklar
Karga serabı görmek için keskin gözler
İstemekteydi.

Gök Han verdi istediklerini
Hadi hayır haber alacakarga
Hadi tuttuğunu koparan kurdum
Getirin yücenin bu dileğini bana
Diyerek uğurladı kargayı çöle
Kurdu göl’e

Pusuya yattı kurt o göl’ün kıyısında
Dalga pusuya düştüğü anda
Kaçıp kurtuluyordu
Dalganın ardına düştü kurt uluyarak
Dalgaya düştü
Dedi:
Dalgalarının ardında
Yok olan umutlarımın olduğunu biliyor musun?
Kaygı doluyum çaba sarmalında
Suskun ve bungun.

Karga serabı gördü görmesine ya
Tutamadı
O yaklaşınca gözden kayboluyordu
Söylendi dertli dertli:
“Yoksunmuş
Sevmelerden yoksunmuş
Gözümün gönlü kırık
Gözlerime yok sunmuş”

Nice yıllar geçti
Umutları tükendi Ulu Toyon’un
Veremedi Gök Tanrı’nın el çatmaz armağanlarını
Güneşine eremedi
Yakardı yana yana:
Bahtıma âşık bir ışık gibi kutsana kutsana
Duman işaretleri vermeliyim ulu göklere
Güneş’imin hâlini öğrenmeliyim
Aşk sınavının mağduru olduğum görülmelidir

Peki serap ne, dalgalar niye
Biz bu öyküden neyi çıkarmalıyız?
Serap çöl’ün rol yapmasıdır
O rolün suflörü bu hınzır Güneş
(Geceleri serap niye görülmez?)
Dalga göl’ün durgunluktan kurtulma çabasıdır
Esen yellere göre
Dalgalar bestedir, gel-gel’dir, sitemdir anlayana
Aşk dediğin de seraplar ve dalgalardan
Oluşmuyor mu?
Tanrı uludur, Tanrı uludur
Şaman Tanrı’nın özel kuludur
Kuşkusuz bilirim bildiririm
Toplayan ve toparlayan
Bu şaman davuludur

Şaman gelir
Od gelir duman gelir
Aslında zaman gelir
Yanan yakılan zaman
Hak makamı yükseklere sunulan

Şaman od’un tinini bilir
Yalımında gizli cin’ini bilir
Dumanın iletisi ondan sorulur
Yürek yangınını da eğitir şaman.

Haydın yanmaya
Haydın yanmaya
Somunca
Mutluca
Yeterince
Demir gibi deminde

Tam andır Şaman bir başka boyuta geçer
Ezberinde binlerce dize
Hadsiz-hesapsız imge
Şaman soyuta geçer
Tasvirinde üç evren
Aydınlık
Karanlık
Erinç.
Şaman’da bilinç
Otacı, büyücü, derin düşünür.
Dans trans, dans trans, dans trans
Şaman bu dansı bana lütfeder misin?

Doruğa esti doruğa
Bulut yuvarlayan Tanrı’ya doğru
Estikçe esine geldi yetmiş yedi dağ
Okuyup zamana üfleyecek
Irk Bitiği’nden şimdi yazgılar ırklayacak
Elinde Yada Taşı doğaya hükmedecek
Yağmur dökecek kuraklara

Coşa gelmiştir Şaman coşa
Coşa gelmenin “ku” hali coşku
Bir esriklik, bir deli-tepek
“Atam gök, anam yer”
Hüner hüner hüner…

Soluk soluğa soluk soluğa soluk soluğa
An be an
Özüyle çarpılan Şaman.
Gizli geçitlere açar verildi
Tanrı Ülgen’e Türkçe varıldı.

Tanrı Ata, sütlendir kısraklarımızı
İneğim hep dişi doğursa
Dar otlaklar geniş olsa ne olur?
Bayram olur bar verse ağaçlarım
Arılarım balla doldursa peteklerini

İki omzumda güvenç iki boz kartal
Develerim bozlak bozlak bozulasa ne olur?
Deve yeleli yüce Altay’a benzer
Bulut yüzlü akbaşlarım olmalı

Altın yargı ver ulu Tanrı
Gönenç ve bereket versen şölendir.
Yörük atın kuyruğunu tel kıldım kopuzuma
Sesine fırtına gibi gelsin erlerim

Yurdum yurdum yurdum
İçlemine bakın içlemine bu kutsal sözün:
Ana kucağı
Ata ocağı
Yar dudağı.
Toprağı geldiğim gideceğim
Geçmişimdir ulu ağaçları kökünden yaprağına dek
Yoldaşımdır yerin altını
Göğün katını bilen suları
Ve esen yelleri kulaklarımda ulak

Şaman’lık dolusunu içtiği o ırmak kıyısında
Duman ayrılık duman ayrılık
Uzaklar yakınlar hep göreceli
Şaman gözün gördüğü
Gönlün umduğu her yerde artık
De ki zaman içinde.

Dağlara arkalanıp ne zaman nârâ atsam
Ne zaman bir deli yel esse şu içerimde
Gün dolansa önüm sıra
Ay donanıp sevgilim olsa
Kar kürtükleri eritsem sevda ateşlerimde
Toprak koksam yağmur sonralarında
Özümle, izimle, yüzümle anlaşırım
Tarihi bugüne taşırım
Şamanlaşırım.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Dillere Destanlar
Baskı tarihi:
Aralık 2016
Sayfa sayısı:
172
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786058312005
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Atayurt Yayınevi
Tarih kaydeder, fakat destan güzelleştirir" denilir bir Sümer Atasözünde. Tarih ve destan ilişkisinin en veciz ve çarpıcı ifadesi.
Destansız ulus olmuyor, olunamıyor...
Uluslar destana, destanlar kahramanlara muhtaçtır. Dün olduğu gibi bugün de...
Bugün elbette destansı olaylar ve destan kişilerini anlatacak çok araç var; film ,tiyatro,resim,heykel, müzik...
Bunlar var ama bunların bir kısmı söze bağımlı, bağımlı olmayanlar da sözün gücüne erişmekten uzak. Yani yine söz, yine edebiyat ve de şiir...
Cazim Gürbüz, sözü destanlaştırma yolunu seçen ender şairlerden. Özenle seçmiş destan kahramanlarını, onlar hakkında tüm kaynakları taramış ve kitabında göstermiş bu kaynakları. Çarpıcı ve ilginç ayrıntılar yakalamış bu kaynak taramada, bunları yansıtmakla kalmıyor, duygularla olguları da kucaklaştırıyor. Bizim klasik destan tarzımız ölçü ve uyak üzredir. Nazım Hikmet ve Fazıl Hüsnü Dağlarca, bu anlayışı kıran önemli isimlerdir şiirimizde. Cazim Gürbüz, bunların izinden gidiyor kendisi olmayı başarmış olarak.
Uyak ve ölçünün kulağa hitap eden ama anlamı çoğu kez ihmal eden kolaycılığına sığınmıyor. Vurgulu, akıcı bir anlatımla ve şiirsel ritmi yakalayarak oluşturmuş ürünlerini.
Ve yalnızca hamasete dayalı destanlardan değil Gürbüz'ün yazdıkları. Bilgileniyorsunuz öncelikle, tarih felsefesiyle donanıyorsunuz şiirin enginliği ve ferahlığıyla
Bu kitaptaki 25 destandan dilinize düşen, belleğinize çakılı kalan çok dizeler, izler ve izlenimler olacak, coğrafyanın vatanlaştığını göreceksiniz, tarih içini dökecektir size."

Kitabı okuyanlar 3 okur

  • Kitap Bozkurdu
  • Murat Okutmuş
  • Movsar A.

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%50 (1)
9
%0
8
%50 (1)
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0