Dinin Demokrasiyle İmtihanı (Üç Kıtadan Deneyimler)

·
Okunma
·
Beğeni
·
369
Gösterim
Adı:
Dinin Demokrasiyle İmtihanı
Alt başlık:
Üç Kıtadan Deneyimler
Baskı tarihi:
Ocak 2015
Sayfa sayısı:
144
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786054787548
Çeviri:
Deniz Ali Gür
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi
Amerika Birleşik Devletleri'nde iki dönem başkanlık yapan George W. Bush hidayete ermiş bir Hıristiyandı; onu destekleyen güçlü evanjelik hareketin ise kilise ile devlet arasındaki ayrımı ortadan kaldırmayı hedefleyen bir grup olduğu bilinir. Avrupa'da sayıları giderek artan radikal İslamcılar, İslam'ın liberal Batı demokrasisini zayıflattığına dair bir korku yaratmaktadır. Çoktanrılı Asya'da bile, dinin devlet yapısına fazlasıyla yakından bağlı olması nedeniyle, bazı ülkelerde, özellikle de Çin'de demokrasi gelişememiştir.

Ian Buruma, üç kıtada din ve siyaset arasındaki gerilime objektif bir açıdan yaklaşan az sayıda yazardan biri. Çok sayıda güncel ve tarihsel örnekten yola çıkan Buruma, demokrasinin işlemesi için dinî inanca dayandırılan şiddetin durdurulması gerektiğine dikkat çekiyor.

ABD ile Avrupa'yı karşılaştıran Buruma, niçin çok sayıda Amerikalının -ve çok az sayıda Avrupalının- dini demokrasinin hizmetinde bir kurum olarak gördüğünü soruyor. Çin ve Japonya örneklerine dönerek, yalnızca tektanrılı dinlerin seküler siyaset için sorun yarattığına ilişkin yaygın inanca karşı çıkıyor. Son olarak, çağdaş Avrupa'da görülen radikal İslam olgusunu, Salman Rushdie'nin Şeytan Ayetleri'nin yayımlandığı dönemde aldığı tehditlerden Theo van Gogh cinayetine uzanan farklı örneklerle gözden geçiriyor. Taraf tutmamaya özen gösteren Buruma, "Batılı değerler"i savunanlar ile "çokkültürcü"ler arasındaki savaşın sorunlu yönlerini göstererek, demokratik bir Avrupa İslamının yaratılmasının "zorunlu" olduğunu vurguluyor.

Katı müminleri de katı laikleri de tutumlarını gözden geçirmeye davet eden Din ve Demokrasi, din ile demokrasinin, ancak dinî ve seküler otoritelerin kesin bir biçimde birbirinden ayrılması koşuluyla yan yana var olabileceğini kesin bir dille ortaya koyuyor.

"[Buruma] İngiltere, Hollanda, Fransa, Çin, Japonya ve ABD örneklerinde siyaset ile inanç arasındaki ilişkiye yakından bakıyor. Amerika'daki dinî coşku, Fransa'daki hoşgörüsüzlük, Japonya'da tanrı inancının bulunmaması gibi klişeleşmiş görüşlerin altında yatan ironik durumları ortaya koyarak el birliğiyle yaratılmış streotipleri darmadağın ediyor. (…) Din ve Demokrasi çok geniş bir bilgi birikimine dayanıyor. Buruma ele aldığı konuya büyük bir dikkat ve özenle yaklaşıyor ve incelediği malzemeden her derde deva bir reçete çıkarmaya çalışmıyor. (…) En önemlisi, Buruma, başkalarının inançlarına saygı duymanın önemini vurgulayıp, demokrasinin üstünlüğünü ısrarla dile getirirken, kitabında da aynı dengeli üslubu tutturmayı başarıyor."
-Peter Beinart, New York Times Book Review-

"ABD'de ve Avrupa'da din-devlet ilişkilerinin tarihini, Çin ve Japonya siyasetlerinde dinin rolünü ve Avrupa'da İslam'ın güçlenişini inceleyen Buruma, farklı kültürlerde demokrasilerin dinî ve seküler otoriteler arasındaki gerilimlerden nasıl etkilendiğini göstermeye çalışıyor. Özellikle, seküler ve liberal Avrupalıların İslam karşıtlığı konusunda muhafazakârlarla nasıl ortak zeminde buluştuklarına dair gözlemi dikkat çekici."
-Publishers Weekly-
144 syf.
·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
Ian Buruma, "Dinin Demokrasiyle İmtihanı (Üç Kıtadan Deneyimler)" kitabıyla ABD, Avrupa ve Çin ile Japonya' daki din ve demokrasi kavramlarını inceleyip bunların birbiriyle ne derece bağlantılı olduğunu sorgulamaya ve cevaplamaya çalışıyor. Bunu yaparken de bir yandan tarih ve felsefeden yardım alırken bir yandanda dinlerin toplum yaşayışı üzerindeki etkileri ışığında demokrasinin olabilirliğini arıyor. Eğer tarihe, felsefeye ve siyasete gerçek anlamda meraklı değilseniz hiç yanaşmayın derim çünkü sayfa sayısı olarak her ne kadar az görünse de okunması için ciddi bir birikim isteyen bir kitap. Aksi halde sıkılıp bırakılma ihtimali yüksek.
Avrupalılar,en liberal Avrupa ülkelerinde bile resmen tanınan kiliselerin otoritesinin ne kadar yakın zamanda ortadan kalktığını unutarak,sanki Sekülerist bakış açılarıyla dar görüşlü,muhafazakar,Tanrı’dan korkan Amerikalılardan ezelden beri ayrıymışlar gibi konuşmaya başladılar.
Hükümet dürüstlükle eşanlamlıdır. Şayet hükümdar dürüstse, kişi sahtekâr olmaya nasıl cüret edebilir?
Ian Buruma
Sayfa 65 - Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi
“Müslümanların çoğunu kapasayacak ortak bir program oluşturmak kolay değildir; kültürleri, geçmişleri, çıkarları ve inançları çok çeşitlidir; Avrupa’da henüz İslamcı bir partinin olmayışının nedenlerinden biri de budur.”
“Britanyalı liberaller, belki de sömürgecilik dönemine ait suçlardan duydukları rahatsızlıkla, Britanya âdetlerine uyma konusunda uygulayacakları herhangi bir baskı emperyalist dönemlerini çağrıştırabileceği için, kimi zaman daha da ileri giderek insanları geleneklerini muhafaza etmeleri yönünde teşvik ettiler.”
“Emperyal Çin’in kurucu imparatoru olan ve Birinci İmparator olarak anılan Qin Shi Huang’ın hikâyesi, Voltaire’in Konfüçyüsçü bilgeliğin üstünlüğü iddiasını destekleyecektir. Çünkü MÖ 221’de bir dizi krallığı ele geçirerek Çin İmparatorluğu’nu kuran, ağırlık ve uzunluk ölçülerinin yanı sıra Çin alfabesini standartlaştıran ve Çin Seddi’nin temellerini attıran Birinci İmparator, Konfüçyüsçü bilginlerin ve onların geleneksel ahlakının amansız bir düşmanıydı.

Çin tarihi Konfüçyüsçü bilginler tarafından yazıldığı için, Birinci İmparator’un kötülüğüyle ilgili anlatımlar elbette abartılıydı. Onunla ilgili çok fazla şey bilmiyoruz. Ama gerçekten yaşadı, Çin’i birleştirdi; yönetimin felsefi temelinin yasacılık (insanların doğuştan bencil ve dar görüşlü olduklarını, siyasal kurumlar düzenlenirken bu durumun dikkate alınmasını, katı bir şekilde kanunlarla belirlenmiş bir yönetim sistemi kurulmasını savunmuşlardır) olduğunu da biliyoruz. İmparator ve baş danışmanı Li Si, halkı saygıdan ziyade korku uyandırmaya dönük, cezalandırıcı bir kanunnameyle denetlemeyi amaçlamışlardı. Qin Shi Huang’ın MÖ 210’a kadar süren hükümdarlığı sırasında yapılan yollar, kanallar, barajlar ve elbette Çin Seddi gibi birçok büyük proje, herhangi bir yasa ihlalinin sert bir biçimde cezalandırılmasıyla sağlanan kitlesel hareketin ve askeri disiplinin sonucuydu.

Birinci İmparator, bildiğimiz kadarıyla yalnızca bir dünyevi despot olmayı değil, manevi âlemin de efendisi olmayı arzuluyordu. Şayet doğa kutsalsa, ki bu imparator da dahil antik Çinlilerin hemen hepsinin inandıkları şeydi, imparator onu fethetmek için büyük nehirlere baraj kurmakla yetinmiyor, araziyi Çin yazı karakterleriyle gerçek anlamda damgalıyor, büyük bir sanat eserinin sahibi olduğunu iddia edercesine onu imparatorluk mührüyle süslüyordu. Yazı karakterleri Çin medeniyetinin başlıca simgesidir ve bu nedenle Çinli yöneticiler (Japonlar ve Korelilerle birlikte) hâlâ, medeniyetin emin ellerde olduğunu göstermek için kaligrafiyi kamusal mekânlarda sergilerler. Dağ yamaçlarına ve diğer doğa güzeliklerine resmi sloganların kazınması (bu günümüze kadar gelen bir alışkanlıktır) Göğün altındaki her şeyin hükümdarın denetiminde olduğunun bir ispatıdır. Ayrıca Göğün altındaki her şey, Çin medeniyeti ya da kısaca medeniyet demekti. Aslen kuzeyli göçebelerin imparatorlupğa doğru yayılmalarını engellemek için inşa edilen Çin Seddi, zamanla medeni olanı barbarlardan ayıran engel olmak gibi daha simgesel bir işlev kazandı.

İmparatorun tam adı Huang Di’ydi. Aslına bakılırsa Di, ilahi ya da yüce bir varlık için kullanılan antik bir ifadedir. Bu unvanı almak, Birinci İmparator için, Napolêon’un tacını papanın huzurunda takması ya da Neron’un kendini ilah ilan etmesine benzer biçimde, kendisine karşı kullanılabilecek olan her türlü manevi ya da mistik otorite biçimini kendine mal etmenin bir yoluydu. İmparator, despotik hükümdarların çoğunda görüldüğü gibi, ölümlülüğünü kafaya takarak ebediyen yaşamasını sağlayacak bir iksir arayışına girmişti. Onun sonunu öngörecek kadar ahmak olan büyücüler öldürüldü. Uğursuzluk olarak yorumlanabilecek doğal afetler yüzünden doğa bile cezalandırıldı. Efsaneye göre imparator, bir seferinde karlı doruklarından yıkıcı fırtınaların estiği bir dağı yok ettirmişti. İmparatorun ölümü ise, kendisini ölümsüz yapacağına inanıldığı halde aslında ölümünü hızlandıran cıva hapları yüzünden gerçekleşti. Hükümdarın ölümlülüğünün ilanının imparatorlukta kaos ve kafa karışıklılığı yaratacığından endişelenen saray mensupları imparatorun cesedini bir yolcu arabasına sakladılar. Çürüyen cesetten yayılan kokuyu gizlemek için de arabayı çürümüş balıkla dolu iki arabaya bağladılar.

Kendisinden iki yüz yıldan daha uzun bir süre önce ölmüş olan Konfüçyüs, Birinci İmparator’un kibrinden muhakkak acı duyardı. Her yeni çağın yasalarını körü körüne benimseme anlamına gelen yasacılık onun düşüncesinin antiteziydi. İmparator bu nedenle Konfüçyüsçü klasikleri yasaklamış ve yine efsaneye göre, Konfüçyüsçü bilginleri boyunlarına kadar gömdürerek kafalarını kestirmişti. Onları, geleneksel ahlakı kanunların üzerinde tuttukları için tehdit olarak görüyordu. Onlar “mevcudu eleştirmek için geçmişi kullanıyorlardı”; bu da onun hükümdarlığının meşruiyetine karşı doğrudan bir meydan okumaydı. Bundan dolayı, oldukça anlaşılır bir biçimde, nesiller boyu Çinli tarihçiler tarafından korkunç bir tiran olarak resmedildi.

Birinci İmparator’un şöhreti, nispeten yakın bir dönemde değişti. Kendisi de Konfüçyüsçülükten nefret eden Mao Zedung ve aslında mevcudu eleştirmek için geçmişi kullanan tüm entelektüeller, Birinci İmparator’a oldukça hayrandı, tıpkı Taipinglerin Göksel Kral’ına olduğu gibi. İkincisi onun gözünde (onunla birlikte Karl Marx’ın da gözünde) büyük bir isyancı kahramandı; ilki ise büyük bir birleştirici. Mao ise, hem kendisinin hen de hayranlarının gözünde ikisi birdendi. Mao, kanlı tasfiyelerinden birinde, çok sayıda insanın ölümünü izledikten sonra şöyle söylemişti: “[Birinci İmparator] 460 bilgini diri diri gömdü; biz de kırk altı bin bilgini diri diri gömdük... Siz [entelektüeller] bize Qin Shi Huanglar diye küfür ediyorsunuz. Yanılıyorsunuz. Biz Qin Shi Huang’ı yüz kat geçtik.”
“Çin, Hong Xiuquan adlı başarısız bir Konfüçyüsçü bilgin tarafından başlatılan bir dinî isyanla karmaşaya sürüklendi. Hong, resmî bilginler arasına katılmasını sağlayacak sınavdan üçüncü kez kalmaısının ardından bir rüya gördü. Rüyasında sarı sakallı bir adam kendisine bir kılıç veriyor, “Ağabey” diye hitap ettiği daha genç bir adam ise kötü ruhları öldürmesini emrediyordu. Altı yıl sonra, 1843’te, sınavdan dördüncü kez kaldığı dönemde, Kanton’da bir Amerikalı Prostan misyonerden aldığı bazı Hristiyan risalelerini okudu. Bu bir ilhamın kıvılcımı oldu. Rüyasında sakallı adam kesin olarak Tanrı’ydı ve Ağabey’i de İsa Mesih’ten başkası değildi.

Konfüçyüsçü bürokratik sisteme kızgın, enerjik ve karizmatik bir figür olan Hong vaiz olarak yollara düşüp, kısa süre içinde din değiştirenleri toparlamaya başladı. Kanton’daki bir başka Amerikalı’yla İncil çalıştıktan sonra vahşi güney vilayeti Guangxi’yi dolaşarak, birçoğu kendisi gibi Hakka azınlığından olan binlerce kişiye din değiştirtti. Hong, Guangxi’den Mao Zedung’un komünist gerillalarının yüz yıl sonra acımasız şiddet eylemleri sergileyecekleri Hunan’a doğru ilerledi. İsa’nın küçük kardeşi ülkeyi Mançuların ahlak bozukluğundan temizlemek için yola çıktı; Han milliyetçilerinin gözünde, Mançuların Qing Hanedanı, iktidara geldiği 1644’ten bu yana Çin’i zehirlemekte olan yabancı bir güçtü. Aslında Hong’a göre çürüme çok daha önce başlamıştı. Bir zamanlar, çok önceleri Çinliler Tanrı’ya tapınıyorlardı, ama zihinleri Konfüçyüs ve takipçileri tarafından kirletilmişti. Hong, Mançu ifritlerini sildikten sonra Tanrısal Büyük Barış Krallığı’nı (Taiping Tianguo) kuracağına söz verdi. 1849’a gelindiğinde 10.000 yandaşı vardı. Bu rakam 1850’de 20.000’i aşmıştı. Bir yıl sonra 60.000’e ulaştı. Tanrı Kral nihayet güney başkenti Nanjin’de hâkimiyetini kurunca, sahip oldukları dünya malını paylaşmaya, İsa’ya tapınmaya ve dans etmekten, içkiden, afyondan ve alkolden vazgeçmeye hazır olan milyonlarca yandaş edindi.

İnançsız iblislerin temizlenmesi kanlı bir olaydı. Nanjing’in düşüşünden sonra erkek, kadın ve çocuk 40.000 Mançu yakıldı, boğuldu ya da kılıçtan geçirildi. Budist, Konfüçyüsçü ve Taocu tapınaklar yerle bir edildi. İsa, Gökten yolladığı klasik Çince şiirler aracılığıyla Tanrı Kral ya da On Bin Yılın Efendisi olarak anılan küçük kardeşi Hong’dan duyduğu memnuniyeti dile getiriyordu. Taipinglerin kimi hedefleri oldukça ilericiydi. Sosyal ve ekonomik eşitlik birincil hedefti. Toprak, ailelerin büyüklüklerine göre pay edildi. Kadınlar yönetimde üst düzey işlere getirildi ve sınava girme hakkı kazandı. Erkeklerle kadınların ayrı ayrı yaşamalarının ilerici bir hamle olup olmadığı tartışmalıdır. Bu, dünya genelinde Hıristiyan hareketlerin teşvik ettiği türden bir püritenlikle kesinlikle uyumluydu.

Ama on yıl içinde, yeryüzündeki tanrı krallıklarının çoğunda olduğu gibi, terslikler ardı ardına gelmeye başladı. Yang Xiuqing adlı biri çıkıp Kutsal Ruh olduğunu, dolayısıyla İsa’nın küçük kardeşinden daha kıdemli olduğnu iddia etti. Göksel Kral da kendinden önceki ve hatta sonraki yozlaşmış Çinli hükümdarların tarzında davranmaya başlamıştı. Halkından gitgide uzaklaşmış, harem dolusu cariyeyle (ki halkı en küçük zina şüphesinde bile sopayla ölümüne dövdürüyordu) yaşadığı sarayında, Çin’deki kutsal görevine dayanak bulmak için Kitabı Mukaddes’i saplantılı bir biçimde tarıyordu.

Qinq ordusu, Taipinglerin ticarete yaklaşımından ve Hıristiyanlık dinine verdiği biçimden hoşnut olmayan Batılı güçlerin de desteğiyle, nihayet 1864’te Nanjin’i kuşattı ve Göksel Krallık’ın yıkılması uzun sürmedi. Kralları Tanrı’nın Gökten man(Kudret helvası) göndereceğini söylediyse de, halk açlıktan kırıldı. Kral, görünüşte büyük ağabeyiyle buluşmak için öldü. Tanrı’dan yardım gelmedi. Kıtlıktan kurtulanlar ise katledildi; bazı kişiler Qing askerlerinin şehir duvarlarının altında kazdığı tünelleri dolduran lağım suyunda boğuldu. Düzen sağlandığında, başarısız bir Konfüçyüsçü bilginin dinî içerikli rüyasının başlattığı olaylar sonucunda otuz milyon insan ölmüştü.”

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Dinin Demokrasiyle İmtihanı
Alt başlık:
Üç Kıtadan Deneyimler
Baskı tarihi:
Ocak 2015
Sayfa sayısı:
144
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786054787548
Çeviri:
Deniz Ali Gür
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi
Amerika Birleşik Devletleri'nde iki dönem başkanlık yapan George W. Bush hidayete ermiş bir Hıristiyandı; onu destekleyen güçlü evanjelik hareketin ise kilise ile devlet arasındaki ayrımı ortadan kaldırmayı hedefleyen bir grup olduğu bilinir. Avrupa'da sayıları giderek artan radikal İslamcılar, İslam'ın liberal Batı demokrasisini zayıflattığına dair bir korku yaratmaktadır. Çoktanrılı Asya'da bile, dinin devlet yapısına fazlasıyla yakından bağlı olması nedeniyle, bazı ülkelerde, özellikle de Çin'de demokrasi gelişememiştir.

Ian Buruma, üç kıtada din ve siyaset arasındaki gerilime objektif bir açıdan yaklaşan az sayıda yazardan biri. Çok sayıda güncel ve tarihsel örnekten yola çıkan Buruma, demokrasinin işlemesi için dinî inanca dayandırılan şiddetin durdurulması gerektiğine dikkat çekiyor.

ABD ile Avrupa'yı karşılaştıran Buruma, niçin çok sayıda Amerikalının -ve çok az sayıda Avrupalının- dini demokrasinin hizmetinde bir kurum olarak gördüğünü soruyor. Çin ve Japonya örneklerine dönerek, yalnızca tektanrılı dinlerin seküler siyaset için sorun yarattığına ilişkin yaygın inanca karşı çıkıyor. Son olarak, çağdaş Avrupa'da görülen radikal İslam olgusunu, Salman Rushdie'nin Şeytan Ayetleri'nin yayımlandığı dönemde aldığı tehditlerden Theo van Gogh cinayetine uzanan farklı örneklerle gözden geçiriyor. Taraf tutmamaya özen gösteren Buruma, "Batılı değerler"i savunanlar ile "çokkültürcü"ler arasındaki savaşın sorunlu yönlerini göstererek, demokratik bir Avrupa İslamının yaratılmasının "zorunlu" olduğunu vurguluyor.

Katı müminleri de katı laikleri de tutumlarını gözden geçirmeye davet eden Din ve Demokrasi, din ile demokrasinin, ancak dinî ve seküler otoritelerin kesin bir biçimde birbirinden ayrılması koşuluyla yan yana var olabileceğini kesin bir dille ortaya koyuyor.

"[Buruma] İngiltere, Hollanda, Fransa, Çin, Japonya ve ABD örneklerinde siyaset ile inanç arasındaki ilişkiye yakından bakıyor. Amerika'daki dinî coşku, Fransa'daki hoşgörüsüzlük, Japonya'da tanrı inancının bulunmaması gibi klişeleşmiş görüşlerin altında yatan ironik durumları ortaya koyarak el birliğiyle yaratılmış streotipleri darmadağın ediyor. (…) Din ve Demokrasi çok geniş bir bilgi birikimine dayanıyor. Buruma ele aldığı konuya büyük bir dikkat ve özenle yaklaşıyor ve incelediği malzemeden her derde deva bir reçete çıkarmaya çalışmıyor. (…) En önemlisi, Buruma, başkalarının inançlarına saygı duymanın önemini vurgulayıp, demokrasinin üstünlüğünü ısrarla dile getirirken, kitabında da aynı dengeli üslubu tutturmayı başarıyor."
-Peter Beinart, New York Times Book Review-

"ABD'de ve Avrupa'da din-devlet ilişkilerinin tarihini, Çin ve Japonya siyasetlerinde dinin rolünü ve Avrupa'da İslam'ın güçlenişini inceleyen Buruma, farklı kültürlerde demokrasilerin dinî ve seküler otoriteler arasındaki gerilimlerden nasıl etkilendiğini göstermeye çalışıyor. Özellikle, seküler ve liberal Avrupalıların İslam karşıtlığı konusunda muhafazakârlarla nasıl ortak zeminde buluştuklarına dair gözlemi dikkat çekici."
-Publishers Weekly-

Kitabı okuyanlar 6 okur

  • Murat Taskın
  • mehmet yıldırım
  • Elif YİĞİT
  • Nivîsgeh
  • Can çelik
  • VASIF XALILOV

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%50 (1)
9
%0
8
%50 (1)
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0