·
Okunma
·
Beğeni
·
13,3bin
Gösterim
Adı:
Dişi Kurdun Rüyaları
Baskı tarihi:
2 Temmuz 2019
Sayfa sayısı:
392
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754370096
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ötüken Neşriyat
Baskılar:
Dişi Kurdun Rüyaları
Dişi Kurdun Rüyaları
Dişi Kurdun Rüyaları
Dişi Kurdun Rüyaları
Dişi Kurdun Rüyaları
Bu kitap, yüz yılımızın önde gelen yazarlarından Cengiz Aytmatov'un büyük yankılar uyandıran son romanıdır. Aytmatov bu romanında iyi-kötü, ilahî adalet ve kader gibi çetin konuları sorgulamaktadır. İnsanın bu ezelî ve ebedî soruları, bir papaz okulu öğrencisinin düşüncelerinde, esrar kaçakçılarının, Kırgız çobanlarının ve kurtların hayat hikâyelerinde irdelenmektedir. İlahî kudretin varlığını sürekli vurgulayan, ama sorumluluğu insanda ve insanların ortak sorumluluğunda arayan çok çarpıcı bir olaylar örgüsü anlatılmaktadır. Dişi Kurdun Rüyaları aynı zamanda çok etkileyici bir 'çevre romanı'dır. Aytmatov'un, kirletilen Kırgız bozkırları ve bozulan tabiat dengesi karşısında haykırışıdır.
390 syf.
·10 günde·Beğendi·10/10
Öncelikle, tertip ettiği Aytmatov etkinliği (#29775133) ile kitabı planladığımdan daha erken okumama vesile olan sevgili https://1000kitap.com/okuma_delisi başta olmak üzere etkinlikte emeği geçen herkese teşekkür ederim... Dişi Kurdun Rüyaları benim Aytmatov ile 7. buluşmam... Açıkça ifade edebilirim ki bu kitap, okuduğum diğer altı kitaptan pek çok yönüyle farklı bir kitaptı. Bu farkların neler olduğuna incelemede yeri geldikçe değinmeye çalışacağım...

Kitaba başlamadan önce kendimi açıkçası Jack London 'ın Beyaz Diş 'i gibi bir konuya hazırlamıştım. Aslında bakarsanız, kitabın ilk bölümlerinde bu tahminimde yanılmadığımı gördüm. Akbar adlı dişi bir kurt, eşi Taşçaynar ve yavrularının doğal yaşam içindeki savruluşları ile açıldı hikaye... Ancak devamında bambaşka sürprizlerle karşılaştım... Aytmatov, kendine özgü bir kurgu tekniğiyle öylesine derinlere inmiş ve ele aldığı konuları öylesine açık bir dille sorgulamış ki; kitap bittiğinde bir değil üç kitap birden okumuş gibi hissediyorsunuz...

Asıl tartışmak istediğim mevzulara girmeden önce kitap hakkında da kısaca birkaç cümle eklemek isterim...

Kitap üç bölümden oluşuyor. Birbirine kimi zaman teğet geçen, kimi zaman dokunan ama genel anlamda ortak bir mesajı dile getiren üç farklı hikaye ve üç farklı ana karakter var. Bunların ilki, az önce bahsettiğim dişi kurt Akbar... İnsan eli değdikçe doğal yaşam alanları daralan ve hayatı sürekli zorlaşan bir kurdun öyküsü... Diğer hikayede eski bir papaz okulu öğrencisi olan ve geleneksel inancı sorguladığı için okuldan atılan Abdias adlı idealist bir genç var. Abdias, okuldan atıldıktan sonra kendine gazetede iş buluyor ve buraya bir yazı dizisi hazırlamak için küçük bir uyuşturucu çetesinin içine giriyor... Son hikayede ise Boston adlı bir çobanla tanışıyor ve Boston'un dönemin komünist sistemiyle olan mücadelesine tanık oluyoruz. Bonus olarak da Abdias'ın hikayesinin içinde farklı bir bölüm olarak İsa Peygamber ile Yahudiye Valisi Pontius Pilatus arasındaki konuşmanın yer aldığı bölümden de bahsetmeden geçmek olmaz diye düşünüyorum. Çünkü bana göre bu bölümde altı çizilmesi gereken çok fazla satır var.

--------------------------------

Kitabı henüz okumayanlar için kitapla ilgili daha fazla detaya girmek istemiyorum. Her üç hikayenin de kendi içinde birer müstakil eser olabilecek kalitede olduğunu söylemeliyim. Diğer kitaplarından da aşina olduğumuz üzere Aytmatov, acıyı ifade etme ve okuruna da bu acıyı iliklerine kadar hissettirme konusunda oldukça bonkör bir yazar:) Kitap boyunca bazı karaktere beddua edip lanet okumaktan dilimde tüy bitti:) Böyle yazmak tabii ki yazarın takdiri ve ben Aytmatov'un neden bu yolu seçtiğini de az çok anlayabiliyorum. Eğer bir yazar kitabında bir şey anlatmak, bir mesaj vermek istiyorsa ve okurların bu mesaj üzerinde düşünmesini, sorgulamasını hedefliyorsa, elinde bazı gerçekleri böyle çıplak şekilde dile getirmekten başka bir seçenek kalmıyor.

Onun bu tercihi benim üzerimde baya etkili de oldu açıkçası. Birkaç gündür sık sık kitap üzerinde düşünüyor, kendi yaşamıma ve fikirlerime ilişkin pek çok konuyu gözden geçiriyorum. Bir kitap bir okuruna bundan daha değerli bir hediye verebilir mi sizce? Üzerinde düşündüren, kendini sorgulatan, doğal rutini altında ezildiğin hayata karşı kafanı kaldırıp tekrar bakmanı sağlayan bir kitap, benim bakış açımda en değerli kitaptır sevgili 1k dostları...

--------------------------------------

Peki, o halde gelelim kitaptan bana kalanlara... Bunu bu incelemede ne kadar derin tartışabilirim emin değilim. Ancak dilim döndüğünce yüzeysel de olsa birkaç konuya değinip en azından kayıt altına alırım diye düşünüyorum.

Kitap genel çerçevede iyi-kötü mücadelesine odaklanıyor. Aytmatov'un kendini bir iyinin bir kötünün yerine koyduğu ve olabildiğince objektif olarak sorgulamaya çalıştığı konulardan bazılarını bir çerçeve çizmek adına şöyle sıralayabiliriz:

* Geleneksel inanç ve Tanrı tasavvuru bir insanın iyi olması için tek başına yeterli mi? İnançlı insan olmak bizi iyi bir insan yapıyor mu?

* Kötülüğün tek nedeni sadece inançsız olmak mı? İnançsız bir insana kötülük yapmak serbest mi? Yoksa kötülük içgüdüsel bir dürtü mü? Yani hepimiz içimizde biraz olsun kötülük taşıyor muyuz? Taşıdığımız bu kötülüğü, fırsatını bulduğumuzda açığa çıkartıyor muyuz?

* Tanrıyı mutlak bir şekilde her yerde soyut olarak mevcut bilmek ve böyle kabul etmek mi, yoksa Tanrı'yı kendi içimize, vicdanımıza yerleştirip ona göre hareket etmek mi bizi Tanrı'ya daha çok yakınlaştırır?

* Kurulu sistem böyle istediği için mi yeryüzünde kötülük hakim yoksa insanoğlu zaten kötü olduğu için mi sistem böyle kuruldu?

* Sıradan bir hayat yaşayan insanlar olarak çağımızdaki 'baskın kötülük'te bizim de bir payımız var mı? Yoksa sadece Erol Taş gibi kahkaha atıp Nuri Alço gibi gazoza ilaç koyan ya da Donald Trump gibi gücü kötüye kullanan adamlar yüzünden mi dünya bu halde?

--------------------------------------

Bu soruları çoğaltabiliriz ama ben bu kadarının yeterli olacağını düşünüyorum... Herkesin de fırsat buldukça ve kendiyle baş başa kaldıkça bu ve buna benzer soruları kendine sorması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü soru sormanın, sorgulamanın kimseye zarar vermeyeceği gibi insanın kişisel gelişimine çok büyük bir katkısı olduğu su götürmez bir gerçek. Bakara suresi 30. ayette anlatıldığı gibi Allah, meleklere "Ben, yeryüzünde bir halife atayacağım" dediğinde melekler, "Orada bozgunculuk yapan, kan döken birisini mi halife yapacaksın?" şeklinde cevap veriyor. Yani soru soruyorlar! İbrahim peygamber ise yine Bakara 260'da "Ey Rabbim! Ölüye nasıl hayat verdiğini bana göster!" şeklinde bir soru soruyor. Allah'ın "Yoksa inanmıyor musun?" cevabı üzerine de "İnandım, ancak kalbimin tatmin olması için..." şeklinde cevap veriyor. Yani bu ayetler de gösteriyor ki, kalben tatmin olmanın yolu soru sormaktan geçiyor.

Neyse, mesaj gerekli yerlere ulaştıysa biz kaldığımız yerden devam edebiliriz:)

Ben de pek çoğunuz gibi insanları iyi ve kötü insanlar olarak ayırırdım kendime göre. Bu mantıkta ben iyi insandım, ağaçları kesip yerine konut projesi diken kişiyse kötü insandı. Ben çalışarak para kazanan iyi bir insandım ama fabrikalarda başkalarının emeklerini sömürerek üretim yapan patronlar kötü insanlardı... Ya da ben kazandığı parayla ihtiyaçlarını karşılayan iyi bir insandım ama faizle herkesin hayatını karartan banka patronları kötü insandı vs...

Bir yerden sonra bu düşüncenin sorunlu bir düşünce olduğuna kanaat getirdim. Çünkü benim gibi düşünen ve benim gibi yaşayan pek çok insan o ağaçların katledildiği konut projelerinde oturup, insan emeği sömürülerek üretilen ürünleri kullanıyor ve tatile gitmek veya araba almak için banka kredisi çekiyor. Kötülüğün neden-sonuç ilişkisi perspektifinden bakarsak, tetiği çekmese de şarjörü dolduruyor ben ve benim gibi insanlar... Evet kötü değiliz belki de ama baskın kötülükte mutlak bir rolümüz var şu hayatta...

Buradan belki şöyle bir sonuç çıkartabiliriz; İnsanları iyi ve kötü olarak sınıflamak bizi bir yere götürmüyor. Her insanın içinde belli oranlarda iyilik ve kötülük var. Hepimiz direkt ya da dolaylı olarak hayata belli oranda iyilik ve kötülük salgılıyoruz. Bunun totalinde ise işte şu an tam karşımızda duran manzara ortaya çıkıveriyor.

------------------------------------

Olaya inanç boyutundan baktığımızda da geleneksel algının ve Tanrı tasavvurunun bizi mutlak iyiliğe çıkarmadığını görüyoruz. Son 15 yılda muhafazakar ve dindar bir erk tarafından yönetilmemize karşın ahlâken dip noktaya gelmiş olmamız da bunun günlük hayattaki bir karşılığı olsa gerek... Bunu kısır bir siyasi taşlama gibi değil de sosyolojik bir tespit olarak dile getiriyorum. Amacım kimseyi karalamak değil. Ancak kendini dindar olarak ifade eden milyonlarca kişinin Kaf suresinde geçen "Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız" ayetini çoktan unuttuğu bir gerçek... Eğer geleneksel dindarlık, insanı otomatikman iyi yapsaydı, şu an hepimizin hayatının en güzel günlerini yaşıyor olması gerekirdi.

İşte bu noktada Abdias karakterinin 'Tanrı vicdanda yaşar' tezinin üzerinde biraz daha düşünmek gerekiyor. Tanrı'yı gökte değil de kendi vicdanımızda aramak; bir olay karşısında içimizden gelen sese Allah'ın bir buyruğu gibi bakabilmek belki de bizi O'na çok daha yakınlaştıran bir kuvvet olacaktır...

Diğer taraftan vicdan muhasebesi, sadece inançlılara özgü bir durum olmadığından dolayı, iyilik ve kötülük tek başına inancın meselesi olmaktan çıkıp her insanı eşit bir şekilde içine alan bir varoluş meselesi haline gelir.

----------------------------------

Bir de dolaylı yoldan kötülük meselesine kısaca değinip bu faslı kapatalım. Hani dedik ya; kötü değiliz belki ama baskın kötülüğün içinde biz de varız diye... Geçtiğimiz aylarda sizinle bir belgesel paylaşmıştım (#26363705 ). Vaktiniz olduğunda seyretmenizi tavsiye ederim. Bu belgeselin konusu, üzerinde konuştuğumuz konuyla yakından ilişkili... Belgeseli seyrettikten sonra hala gidip Mango'dan, Zara'dan ve benzerlerinden alışveriş yaparsanız dolaylı kötülükte katettiğiniz mesafeyi daha net olarak görebileceksiniz. Tabii bu sadece bir örnekten ibaret. Hayatımızda bunun gibi nicesi var ve biz tüm bu yaşananların ne kadar içindeyiz, bunun hesabını kendi kendimize yapmamız gerek...

Kitapta inanç konusu İsa peygamber ve Abdias karakteri üzerinden geniş bir şekilde ele alındığı için ben de incelemeyi yazarken merkeze ister istemez bu konuyu koymak durumunda kaldım. Ancak iyi-kötü mücadelesi, insan varoldukça varlığını sürdürecek ve hayatımızda farklı şekillerde yer alacak sonsuz bir mücadele... Biz bu mücadelede tek başımıza olayın akışını tersine çevirecek bir rol üstlenemeyeceğiz hiçbir zaman. Ancak kendi içimizdeki mücadelede her zaman bir karar verme, yönlendirme hakkımız olacak. Neticede günün sonunda iş 'herkes kendi kapısının önünü süpürse...' meselesine gelip dayanıyor...

-----------------------------------

İncelemenin başında Aytmatov'un bu eserinin okuduğum diğer altı eserine göre farklı olduğundan bahsetmiştim. Bu konuya da açıklık getirip hayli uzayan bu incelemeye bir nokta koymak istiyorum:) Bugüne kadar Aytmatov kitaplarında Kırgız coğrafyasını, o kültürü ve o bölgenin insan hikayelerini okumaya alışmıştım. Bu kez ilk iki bölümde bambaşka bir Aytmatov ile karşılaştım. Sanki bir Rus klasiği okur gibi okudum bu bölümleri. Dili, kurgusu ve derinliği sanki başka bir yazarın elinden çıkmış gibi çok farklı geldi bana... Kitap, ancak üçüncü bölümde klasik bir Aytmatov kitabına büründü. Hatta bu bölüm, sanki Elveda Gülsarı 'nın devamı gibiydi. Aytmatov'un yazarlık yeteneğinin, kurgu kabiliyetinin ve konuları ele alış biçimindeki zenginliğin açık bir şekilde görülmesi açısından gerçekten çok özel bir kitaptı Dişi Kurdun Rüyaları...

Buraya kadar vakit ayırabilen her bir okur dostumu tüm kalbimle selamlıyorum.

Her birimizin pay sahibi olduğu daha iyi bir dünyayı el birliğiyle inşa etmek dileğiyle...

Keyifli okumalar...
400 syf.
·19 günde·Puan vermedi
Ve son Aytmatov'un kitabını da okumus oldim. Dişi Kurdun Rüyaları ne desek az gelecek neresinden tutsak elimizde kalacak bir dünyanın, degirmen gibi inssn öğüten bir coğrafyanın ucsuz bucaksizliginda anlatilan hikaye içinde hikaye, Rüya İçinde Rüya gibi bir kitap. Ana konu her zaman ki gibi insan. Hepimizi ilgilendiren bildiğimiz gaddar, düşüncesiz, menfaatçi ve kibirli insan. Bunun karşısında direnen de iyilik yoluna baş koymuş insan. Insanın kendi ile, insanın insan ile, insanin doğa ile mücadelesi. Insan yüzünden defalarca göç etmek zorunda kalan kurtları anlatıyor güya. Ya bu kurtlar doğanın ta kendisi ise.
Hayda, yani şimdi insan doğayla birlikte kendini de mi tüketiyor? Ama her tukenenden karlı çıkan yine insan. Enteresan geliyor bana, bunca yaygara niçin oyleyse. Tabi cevabı yine kitapta buluyoruz. Akbar ve Taşcaynar o bakışları ve ulumalari ile hep aklımda kalacaklar. Yazarın anlatım ve tasvir başarısını söylemeye bile gerek duymuyorum.
Uğur ne diyorsun sen ya? Ne bileyim herkes uzun uzun yazıyor ben de biraz uzatayım dedim hepsi bu. Okuyun diyorum bu yazarı mutlaka okuyun!
390 syf.
·5 günde
İlk defa bir romanın sonunda gözlerim doldu, hani becerebilsem ağlıcam ama ben ağlayamıyorum malesef. Aytmatov bir kez daha insanların ne kadar kötüleşebileceğini gösterdi bana. Ben ümitvar biri değilim, evet dünyada iyi insanlarda var ama zannım o ki kötü insanlar, kötülükler daha fazla. Biz nasıl bir tür olduk ki, doğaya zarar veriyoruz, hayvanlara zarar veriyoruz, diğer insanlara hatta kendimize zarar veriyoruz.
Kitapta dişi kurt Akbar ve onun dünyası dışında diğer karakterlerinde hikayeleri öyle anlatılmış ki her biri ayrı roman gibi yani roman içerisinde roman, Aytmatov bu teknikte çok iyi.. Hayat, insan, felsefe, din, siyaset ne ararsan var kitapta en önemlisi duygu var, duygu..
Size çok şey katacak, sorgulatacak ve düşündürecek bir kitap.. Okuyunuz
Kitap Berlin Kitap Fuarında 1993 yılında Dünyada yılın romanı seçilmiş, benim nazarımda da bu yıl şuana kadar okuduğum 52 kitap arasında yılın romanıdır
384 syf.
Dişi Kurdun Rüyaları, romanın Türkiye’deki ismidir. Orijinal adı Kıyamat’tır. İdam Yeri, Kader Ağı gibi isimleri de vardır. Nihayetinde bunların hepsi romanın içeriğine uygundur.

1988 yılında neşredilen Dişi Kurdun Rüyaları, büyük Aytmatov'un enfes üslubuyla tezyin ettiği iç içe hikayelerden oluşmakta. Özellikle Akbar ve Taşçaynar'ı anlattığı bölümler kurtların hayatı üzerine araştırma yapan bilim adamları tarafından da hayranlıkla karşılanmıştır.

Bu harika roman üç bölümden oluşuyor. Hatta birbiriyle kurtlar üzerinden kesişen üç hikayeden de diyebilirim.
Roman kurtlarla başlıyor. İki kurt var. Bunlardan erkek olanının adı Taşçaynar; yani Taşçiğner. Güçlü çenesi ve heybeti nedeniyle, taşı bile çiğneyebileceği varsayılarak çobanlar tarafından bu ad verilmiş ona. Dişisi ise Akbar. Romandaki ifadesiyle: “Yöredeki çobanların dişi kurda verdikleri ilk ad "Akdalı" (Akcıdav) idi. Az sonra halkın dilinde bu isim Akbörü'ye dönüştü. Daha sonra da ona, en ulu, en büyük anlamında Ekber ya da Akbar dediler. O zamanlar bunun, çok başka bir geleceğin, bir kaderin, bir ayrıcalığın işareti olduğunu kimse anlamamıştı.”

Kurtlar, binlerce yıldır atalarının yaşadıkları gibi bir hayat yaşamak istiyorlardı. Tabiat onların dünyasıydı. Ancak ne zaman insanlar bu doğal alanlarına müdahale ettiler, işte o zaman en tabii hakları olan yavru sahibi olmaları bile ellerinden alınıyor. Bunlardan ilkinde helikopterlerden yapılan yaylım ateş, ikincisinde yuvalarının da olduğu yerlerin yakılması ve sonuncu da ise bir hırsız, yavrularını ellerinden alacak.

Aytmatov, üç bölümde de yer verdiği bu iki kurdu o kadar başarılı anlatır ki, tarifsiz. Türkler tarafından sembol olarak kabul edilen bozkurt figürü, tıpkı Ergenekon yahut Bozkurt Destanlarında olduğu gibi capcanlı resmedilir. Nitekim onun en önemli özelliklerinden ve başarılarından birisi de hayvanları da eserlerine konu etmesi ve büyük bir maharetle anlatmasıdır. Mesela şu satırlarda olduğu gibi:
“Güneş doğarken dişi kurt birden hızlandı. Sanki yavruları bekliyordu onu. Peşinden gelen Taşçaynar da yavruları yuvalarında bulabilecekleri hayaline kapılmıştı. İkisi birden inlerine koşarak girdiler. Her şey yeniden başladı. Akbar kaya yarığının her köşesini koklayarak dolandı, yavrularını bulamayınca dışarı fırladı, acı gerçeği kabul etmek istemiyordu sanki. Dışarı çıkarken Taşçaynar'ı tekrar ısırdı ve dereye doğru koştu. Bazarbay'ın bıraktığı birçok iz ve iğrenç kokular hâlâ kaybolmamıştı. En kötüsü, Akbar'ı çıldırtanı, bir taşa dayalı duran pis kokulu o votka şişesiydi. Homurdandı, saçını başını yolar gibi kendi kendini ısırdı, dişleriyle toprağı kazdı. Sonra başını gökyüzüne kaldırıp, mavi gözlerinden seller gibi yaş akıtarak inledi, inledi... Ama onu teselli etmek, onunla birlikte ağlamak için kimse gelmedi yanına. Yüce dağlar hiçbir şeyi umursamadan, hiç kımıldamadan, öylece duruyorlardı.”

Romanın bir diğer adının da Kader Ağı olduğunu söylemiştim. Aytmatov, hemen her eserinde kadere atıfta bulunan bir yazardır. Burada da şöyle bir ifade kullanır: "Hayır... Kader boş bir kelime değildir. İyi olsun, kötü olsun bütün olayları o belirler."

Hakikaten romanın tamamına baktığımızda, kaderin çok önemli bir yer tuttuğunu görüyoruz. Bazarbay’ın kurt yuvasını bulması, kaçarken Boston’un evine gelmesi… Abdias’ın geldiği sırada İnga’nın evde olamaması… Yavru kurtların ilk avının sayga katliamına denk gelmesi… Hepsi kaderdir.

Romanın başlarında Sovyet sisteminin katılığı üzerine bir hadise gelişir. Buna göre beş yıllık plan gereği belli bir miktar et üretimi olmalıdır. Ancak gerçekler farklıdır. Bunun üzerine yaban ortamdaki sayga denilen sürüler, bir sürek avı ile katledilir. Et, ettir ve yıllık hedef tutturulmalıdır!

Aytmatov'un romanda Stalin'i çok net şekilde birkaç defa eleştirdiğini görüyoruz. Tabii Stalin kadar Stalin tarzını da. Çünkü maalesef despot idarecilik, kötü kalpli tek adam dünyada varlığını devam ettiren bir husus.

Romanın benim açımdan önemli bir tarafı da içinde yer alan bir sözdür. Aytmatov’un mezar taşında yazan ve benim de çok beğendiğim bir cümle geçer romanda. “Adamga baarınan kıyını-kün sayın adam boluu/ İnsan için hepsinden zoru, her gün insan olması...” Üstelik kurguya göre bu sözleri Hz. İsa söylüyor.

Aytmatov bu romanda din ve ahlak gibi konulara da girmiştir. Bunun içinse bir papaz okulu öğrencisi olan Abdias karakterini ve bizatihi Hz. İsa’nın kendisini kullanmıştır. Hz. İsa’yı çarmıha gerdiren Roma Valisi Pontius Platus ile konuşmalarını hikaye etmiştir. Tabii, meseleyi Hıristiyanlık üzerinden değerlendirdiği için birtakım eleştiriler de almıştır. Ancak o bunu “Oluşturduğum karakter ve anlattığım hikayenin İslam dininde bir karakter karşılığı yoktu, Hz. İsa buna uyuyordu.” diyerek cevaplandırmıştır. Hakikaten de romancı penceresinden bakıldığında, dediği doğrudur.

Romanın başkişilerinden birisi Abdias’tır. Dinde reform yapmak gibi fikirleri yüzünden papaz okulundan kovulan Abdias, bana göre cins bir karakterdir. İlk olarak gazeteci sıfatıyla, esrar kaçakçıları da diyebileceğimiz bazı kişilerin peşinde Mujunkum bozkırına gelir. Burada çenesini tutamadığı için, kötü kişilerin hışmına uğrayacaktır. Bundan birkaç yıl sonra aynı yere bir kez daha gelecek ve bu defa da sayga katliamı yapan kötü adamların kurbanı olacaktır.

Aytmatov’un roman boyunca verdiği en önemli ve net mesajlardan birisi ise İçkinin kötülüğü olmuştur. Abdias karakteri içmez, Boston da içmez. Ancak romandaki olumsuz karakterlerin hepsi de ayarsız şekilde içerler. Özellikle Bazarbay karakteri, Kırgız toplumunun baş belası sayılabilecek bir içki düşkünlüğü içindedir. Üstelik bu alışkanlığı kendisinden çok çevresine felaket getirmektedir.

Romanın üç bölümden oluştuğunu söylemiştim. Kişisel fikrim şudur ki, en başarılı, en etkileyici olanı son bölümdü. Bunu söylememin esas sebebinin ise Aytmatov’un tekrar bozkıra ve Kırgız hayatına dönüş yapması olabilir. Başlı başına, bağımsız bir hikaye bile olabilecek kısımlardı. Mesela bir “Bozkırda Gece” tarifi vardır ki, enfes!

“Bozkır geceleri çok güzel olur. Önce mutlu bir sessizlik çöker ortalığa. Yerin ve göğün sonsuzluğu, sanki bu sessizliği daha da artırır. Yumuşak hava ot kokularıyla dolar. Sayısız yıldızla donanmış gökyüzü ile gözümüz arasında, en ufak bir sis, bir bulut, bir buhar gölgesi bile yoktur. Hiçbir yıldız kaçırmaz bu daveti, ay da büyülü bir biçimde aydınlatır bozkırı... Mutlak ve esrarlı bir duruluk içindeki bu görüntü pek görkemlidir. Günlük sıkıntılardan biraz kurtulduğu o nadir anlarda insan düşüncesi, bu muazzam görüntüye, muazzam etkiye kaptırır kendini ve düşünür. Ama bu zamanlar çok kısadır.”

Aytmatov’a bu romanı yazdıran bazı gelişmeler olmuştur. Mesela Hz. İsa karakterinde, öldürülmüş olmasından dolayı, dinle ilgili görüşlerini onun üzerinden vermeyi planlamıştır. Oluşturacağı Abdias karakteri ile onun başından geçenin dinler tarihinde çok benzediğini düşünmüştür.

Bir başka hikaye, esrarkeşler ile alakalı olan kısımlar. Zamanında bir haber okumuş ve çok üzülmüş. Bir annenin mektubudur bu; maalesef esrarkeş olan iki çocuğunun akıllarını kaybetmesi ile alakalı bir anne mektubu. O, bundan çok etkilenmiş ve sonra da bir seyahati sırasında tren istasyonunda gözaltına alınmış, hücrede bekletilen küçük çocukları görmüş, esrar işi ile alakalıymış bu çocuklar. Burada iki parça oluşmuş.

Üçüncü kısımda ise oğlu Eldar ile dağlara tırmandığı, köyleri dolaştığı bir seferde misafir olduğu bir çobanın bir kurt yavrusu beslediğini görmüş. Çoban ona demiş ki, “aptalın biri bu kurtların inini bozmuş ve bu yavruyu çalmış. Bana getirdi. Ben de sütle besliyorum.” Çobanın beş yaşındaki çocuğu, kurt yavrusu ile arkadaş olmuş ve yavrudan ayrılmak istemiyormuş ama çoban da mutlaka yavruyu vermesi gerektiğini biliyormuş. Çünkü annesinin onun peşinden geleceğini düşündüğünü falan anlatmış. Nihayetinde Aytmatov, bütün bu parçaları birleştirip şahane bir roman koymuş ortaya.

Dişi Kurdun Rüyaları’nın çevreci ve trajik bir roman olduğunu söylemek lazım. Zaten Aytmatov’un hayata bakışı böyledir. Hayvanları, insanlardan ayrı görmez. Romana göre, “Doğayı yok etmek insanı kıyamete götürür.” Nitekim öyle de olacaktır ancak her zaman hak edenler cezalandırılmayacak, maalesef kıyamet koptuğunda masumları da yok edecektir.

Aynı zamanda annelik üzerine bir romandır da... Çünkü Akbar bir annedir ve bütün çabası yavrularının yaşaması içindir.

Romandaki diyaloglarda, Hz.İsa, Avdiy, ve Boston hakikati savunurlar. Doğruları anlatırlar. Lakin muhatapları olan Vali, Boss, Grişan, Bazarbay, Koçkorbayev gibileri hem fikren kötülüğü savunurlar hem de bu kötülüklerini devam ettirirler. Türk atasözüyle devam edersek, “ite bulaşmaktansa çalıyı dolaşmak evladır” ancak burada it, gelip size bulaşır, kaçamazsınız…

Bu romanın kahramanı kesinlikle Akbar’dır; canım Akbar, mavi gözlüm Akbar…
400 syf.
·53 günde·9/10
Ah insanoğlu! Ne çok kendini beğenmişsin sen! Ne çok acı çekmek için acı çektirdin sen! Ne çok yanıldın ama yanılmadın sandın sen! Ne çok cahilsin ama düşünebildiğinle övünürsün sen!

Ah insanoğlu! Ne kadar aciz olduğunu farkettin mi hiç? Ne kadar vahşi olduğunu farkettin mi hiç? Ne kadar aşağılık olduğunu farkettin mi hiç?

Ah insanoğlu! Ne kadar utanç duyuyorum biliyor musun? Ben de insan olduğumdan beri... Senin pisliklerinin ceremelerini bütün kainat hep birlikte çektiğimizden beri... Dünyanın düzenini bozduğundan beri...

Ey kainat! Ey dünya! Ey hayvanlar! Ey bitkiler! Ey böcekler! Ey taşlar! Ey Rabbim! Hepinizden insanlık adına özür diliyorum. Affedin bizleri! Biz cehaletin düşünebilen formuyuz! Biz vahşiliğin medeniyete bürünen formuyuz!

Ey Rabbim! Bizleri içimizdeki bir takım düşünemeyen cahiller ve beyinsizler yüzünden helak etme!

Ey kainat! Ey hayvanlar! Ey bitkiler! Ey cansız varlıklar! Ey üzerinde yaşadığımız dünya! Bizlere bir şans daha verin aramızda çok cahiller var evet, saygısızlar var evet, vahşiler var evet... Fakat aramızda masum, sevgi dolu, saygı duymaya adamış az da olsa bir güruh var. Onların hatrına... Sadece onların hatrına
400 syf.
·18 günde·Beğendi·10/10
Akbar, mavi gözlü güzel dişi kurt. Öldürülen sekiz yavrusu ve çalınıp ondan koparılan son dört yavrusu için çok gözyaşı dökmüş, Börü Ana’dan onu yanına alması ve kanlı gözyaşlarını dünyaya akıtmak için yardım isteyen güzel ana!
Abdias Kallistratov papaz okulundan atılmış ve hayatını, içindeki iyiliği etrafındaki kötü yolda heba olmak üzere olan insanlara aktarmaya, onları o yoldan çevirmeye adamış genç bir gazeteci. Can verirken ne de güzel söyledi güzel İnga’sını ondan başka kimse öyle güzel sevemeyecekti.
Kitap iyiyi , kötüyü insanların doğa üzerinde nasıl yıkıcı bir güç olduğunu gösteren çok çarpıcı bir yapıt. Akbar, Taşçaynar, Abdias Kallistratov, Boston, Gülümhan ve ölümüne o mavi gözlü güzel kurdun sırtında giden iki yaşındaki minik Kence!
400 syf.
·Beğendi·8/10
Konusunun sürükleyici, dilinin oldukça akıcı olduğunu söyleyebilirim. İçinde barındırdığı biribirinden farklı konuları ustalıkla birbirine bağlayan yazar bir çok soyut konuyu da kitabında irdeliyor. İlahi adalet, kader ve ahlak kavramları sorgulatırken bir yandan da yaşamın amacı ve varlığınız konusunda düşündürtüyor... ben keyifle okudum... okumayı düşünenlerin de keyif alacağını umuyorum...
400 syf.
Üniversite yıllarında edebiyat hocası sayesinde tanıştığım yazar ve kitap. Is-ık gölü çevresinde yaşayan Akbar ve Taşçaynar adlı iki kurdun gözünden romana giriyor ve çevre katliamını hayvanların gözünden naklediyor. Hayvanların gözünden olayları anlatışı en az Jack London kadar etkili. Asla sıkıcı olmayan doğa betimlemeleri ve kendine özgün doğal bir üslubu var. Kitaplarında genel olarak vermek istediği ilk mesaj Rusların soğuk savaş döneminde Ortaasya Türklerine uyguladığı baskıcı politika ve Türklerin yaşadığı zorluklar. O dönemin zorluklarını en iyi anlatan yazar. O dönemin insanlarını örf adetlerini ve tarihlerini anlamak için birebir. Yazarın Toprak Ana, Gün olur asra bedel le birlikte en iyi üç romanından biri. Dünyaca tanınmış bir yazar ancak Türkiye de hak ettiği değeri asla göremedi. Ben kitap okuyorum -diyen herkesin mutlaka bir kitabını okuması veya okutturması gerekir.
400 syf.
·9/10
Bir Aytmatov eserini daha bitirmiş bulunuyorum. Kitabın sonundaki yıkılışımı anlatamam.
Bir kitaptan beklentiniz ne yönde olursa olsun emin olun bütün beklentilerin bir nebze karşılığı bulunuyor bu romanda.

Din, siyaset, felsefe, romantizm ve dahasıyla tek bir romanda karşılaşmak harikaydı.

Kitap, Akbar adında bir dişi kurdun etrafında gelişen olaylardan meydana geliyor. Karakterlerin kendi hayat hikayeleriyle bu kurdun hikayesi arasındaki bütünlük tek kelimeyle muazzam.

İnsanlığın ne halde olduğunu da gözler önüne seren bu romanda, şahsen ben insanlık adına utandım.
Sizlere de şiddetle tavsiyemdir.
390 syf.
İlk sayfalarda itibaren kurtlardan bahsedildiği için biraz sıkıcı gelebilir. Daha sonra olaylar yavaş yavaş gelişmeye başlıyor.

Cengiz Aytmatov düşünen aydın bir insan olarak Diğer eserlerinde olduğu gibi, Dişi Kurdun Rüyaları'nda da günümüz dünya insanlarına bazı eleştiriler getirmektedir. Yazar, uyuşturucunun insanlar üzerindeki kötü etkisi, savaşların insanlar üzerinde yaptığı tesirler ve tabiat dengelerinin bozulması gibi düzeni bozan her şeyden yakınıyor.

İlahi kudretin varlığını sürekli olarak vurgulayan ama insanların ortak sorumluluğunu arayan etkileyici olay örgüsü anlatılmaktadır.

Kurgusu ve betimlemeleri güzeldi.Herkesin okuyabileceği güzel bir kitap.
.
..Ama bu Çocukları suça iten, onların kötü kişilerle ,hatta gözü dönmüş Canilerle böyle
bir mecaraya atılmalarının asıl sebebini anlayamıyoruz.."..Ama yinede onları yargılamak ve mahkûm etmek zorundayız.."

"Oradan çıktıkları zaman gönülleri kırık oluyor."

"Çok iyi anlarsınız ki , hapsetmek çare değildir,
«hapishaneler» hiçbir yere götürmez.."

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Dişi Kurdun Rüyaları
Baskı tarihi:
2 Temmuz 2019
Sayfa sayısı:
392
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754370096
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ötüken Neşriyat
Baskılar:
Dişi Kurdun Rüyaları
Dişi Kurdun Rüyaları
Dişi Kurdun Rüyaları
Dişi Kurdun Rüyaları
Dişi Kurdun Rüyaları
Bu kitap, yüz yılımızın önde gelen yazarlarından Cengiz Aytmatov'un büyük yankılar uyandıran son romanıdır. Aytmatov bu romanında iyi-kötü, ilahî adalet ve kader gibi çetin konuları sorgulamaktadır. İnsanın bu ezelî ve ebedî soruları, bir papaz okulu öğrencisinin düşüncelerinde, esrar kaçakçılarının, Kırgız çobanlarının ve kurtların hayat hikâyelerinde irdelenmektedir. İlahî kudretin varlığını sürekli vurgulayan, ama sorumluluğu insanda ve insanların ortak sorumluluğunda arayan çok çarpıcı bir olaylar örgüsü anlatılmaktadır. Dişi Kurdun Rüyaları aynı zamanda çok etkileyici bir 'çevre romanı'dır. Aytmatov'un, kirletilen Kırgız bozkırları ve bozulan tabiat dengesi karşısında haykırışıdır.

Kitabı okuyanlar 2.676 okur

  • Sedanur öztürk
  • Tuğba Türker
  • nihan neke
  • Anakronizm
  • Merve Eroğlu Bülbül
  • Hakan merdane
  • Sıla Köylü
  • Seylan Mir
  • Emir Temizkan
  • KERİM DİNÇ

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%3.4
14-17 Yaş
%5.8
18-24 Yaş
%16.3
25-34 Yaş
%37.3
35-44 Yaş
%24.4
45-54 Yaş
%9.8
55-64 Yaş
%1.7
65+ Yaş
%1.4

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%51.9
Erkek
%48.1

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%36.5 (274)
9
%26.9 (202)
8
%16.5 (124)
7
%9.1 (68)
6
%2.1 (16)
5
%0.8 (6)
4
%0.1 (1)
3
%0.4 (3)
2
%0
1
%0.8 (6)

Kitabın sıralamaları