Doğu Batı - Sayı 25 (Modernliğin Gölgesinde: Gelenek)

·
Okunma
·
Beğeni
·
7
Gösterim
Adı:
Doğu Batı - Sayı 25
Alt başlık:
Modernliğin Gölgesinde: Gelenek
Baskı tarihi:
Kasım 2003
Sayfa sayısı:
273
Format:
Karton kapak
ISBN:
9771303724252
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Doğu Batı Yayınları
“HAYATI GERİYE DÖNEREK ANLAR İLERİYE DÖNEREK YAŞARIZ”

Derginin bu sayısı “modernliğin gölgesinde” üst başlığını taşıyor. Aynı başlık “modernliğin gölgesi altında kaybolan gelenek” şeklinde de telaffuz edilebilir. Modernliğin gölgesinde anılmaya layık görülen gelenek, sosyal bilimlerde şimdiye kadar kötü bir şöhretin sahibi olarak yer edinmiş, en ılımlı yazarlardan en keskin görüşlere varıncaya dek, bir dizi sert eleştirinin muhatabı olmuştur. “Gelenek”, “geleneksel”, “gelenekçilik” gibi tarihin arkaizmine yerleştirilen sözlerin çağrışımları olumsuz, öneri ve tasarımları geçersiz sayılmıştır. Küçük bir azınlığın dışında kimse bu tür sıfatlarla anılmayı istemez. “Geleneksel bir düşünür” denildiğinde, zikredilen filozof, daha şimdiden güncel evrenimizin uzağında bir yerde yaşamaktadır. Geleneksel sanatın duyarlılıkları önünde hafif bir saygıyla eğilmeyi yeğleriz, klasik değerleri yüceltir, geçmiş zamanı bütün güzelliklerin başlangıç noktası olarak varsayarız. Yine de geleneksel tinsel bütünleşmenin ironik bir zayıflığın ötesine geçmemektedir.

İdeolojik merkezlerin belirleyicilik güçlerine göre gelenek, toplum ve siyaset üzerinde kontrol edici bir mekanizma olarak yorumlanır. O, verimsiz ve ölü bir toprağın parçasıdır. Geçmişin muğlak adımları, katı ritüeller, statik değerler, hantal kurumlar, onun sırtında taşıdığı ağır metaforlar zinciridir. Gelecek adına hiçbir şey vaat etmeyen, paslanmış bu zincirin halkalarına tutunmanın ne anlamı var? Öyleyse sadece yenilik cevheri bu meşhum kavramın biricik düşmanı panzehiri olabilir.

Belki de bu yüzden bizleri boğan orijinallikler denizinde yüzüyor gibiyiz: “Toplum ilerlemeli, değerler değişmeli, düşünceler yenilenmelidir!” Ancak ne geleceğe dair ciddiye alınabilir tasarımları, ne de geçmişle ilişkin herhangi bir kaygısı olanlar iradelerini cılız kavramlaştırma düzeyinde dile getirmektedir.

Öncelikle, gelenek ve modernlik arasında keskin sınırların olmadığını belirtmeliyiz. İngiliz diplomasi geleneği, Alman hermeneutik geleneği veya Fransız sembolik geleneklerinden söz edildiğinde kimin, hangi dönemde, geleneği mi yoksa modernliği mi temsil ettiği tartışma dışı bir sorudur.

Avrupa’da bir dönemin en moda akımları olarak kabul edilen varoluşçu ve nihilist akımlar bile, Hıristiyan ilahiyatının ve kilise azizlerinin ince esprilerini ana metinlerden anlayabilecek temel okuma-yazma bilgisini gerekli kılıyordu. Modernlik genellikle bütün bağların koparılması anlamına gelmediği gibi tarihin en güçlü modern sesleri en güçlü geleneklerden doğmuştur. Her iki kavram arasındaki intikal, yorumlama ve eleştiri süreci bir diğerinin önemini vazgeçilmez kılmaktadır. Aydınlanma düşünürlerinin toplum projelerinde yer alan ve daha sonraları radikal bir ilerleme hayranlığının ‘motto’larına dönüşen gerici-ilerici gibi ayrımlar, pozitivistlerin kulağına hoş gelse bile, pozitivist ilim erbabı çalışma yöntemlerinde u tür yapay sınıflandırmalara pek itibar etmemişlerdir.

Gelenek çoğunlukla din ve muhafazakârlığın tamamlayıcısı, kutsal fiili destekleyicisi rolündedir. Ancak muhafazakâr ve dini söylemlerin toplumsal değişmelere büyük reaksiyon gösterdiği anlarda ise o kolaylıkla günah keçisi olarak takdim edilmiştir. Neden günah keçisi? Çünkü geleneğe aitmiş gibi gösterilen bir çok sorun (baskı, otorite, adalet vb.) ileri düzeydeki toplumları başka zor denklemlerle meşgul etmiştir: Geçmişin kendi kabuğu içerisinde huzurla yaşayan eğitimsiz insan, bugünün eğitimli fakat psikiyatri kliniklerinin gedikli müşterisi haline gelmiştir ( Tabii bu denklem yalın bir geçmiş-gelecek kıyaslamasını içermiyor).

Türk modernleşmesine bakıldığında ise, geleneğin tarihi hem kısa hem de çok uzundur. Gelenek yalnızca geçmişte olup biten bir süreç olmadığına göre o doğal sınırlarına ancak sonraki kuşakların geçmişe ilişkin rasyonel ve dengeli tezleriyle kavuşabilir. Türkiye’de geleneğin tarihi kısadır: Çünkü geleneğin “şanlı ve uzun mâzi”sini canlandıran epik tiyatro tarihçilerimizin monologları fazlasıyla sıkıcıdır. Diğer taraftan, matbaanın gecikmesi , harem hayatı, kardeş katli gibi bizdeki tarihin masalsı ve hikâyeleştirici fantezileriyle boğuşan büyük aydınlanma idealimizin süslü ve hafif gladyatörleri de diğerlerinden daha az sıkıcı görünmemektedir.

Türkiye’de geleneğin tarihi uzundur. Çünkü gelenek, sadece muhafazakâr gelenekçilerin alanına hapsedilemeyeceği gibi, gelecekte bizleri bu topluma ait en radikâl felsefeyle tanıştıracak olanlar, geçmiş zamanın büyüleyici aktif makinesinde üretilen nostaljik mirası, “Doğulu” veya ”Batılı” herhangi bir komplekse kapılmadan kendi gündemlerine taşıyacaklardır.
Kitaba henüz inceleme eklenmedi.
Kitaba henüz alıntı eklenmedi.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Doğu Batı - Sayı 25
Alt başlık:
Modernliğin Gölgesinde: Gelenek
Baskı tarihi:
Kasım 2003
Sayfa sayısı:
273
Format:
Karton kapak
ISBN:
9771303724252
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Doğu Batı Yayınları
“HAYATI GERİYE DÖNEREK ANLAR İLERİYE DÖNEREK YAŞARIZ”

Derginin bu sayısı “modernliğin gölgesinde” üst başlığını taşıyor. Aynı başlık “modernliğin gölgesi altında kaybolan gelenek” şeklinde de telaffuz edilebilir. Modernliğin gölgesinde anılmaya layık görülen gelenek, sosyal bilimlerde şimdiye kadar kötü bir şöhretin sahibi olarak yer edinmiş, en ılımlı yazarlardan en keskin görüşlere varıncaya dek, bir dizi sert eleştirinin muhatabı olmuştur. “Gelenek”, “geleneksel”, “gelenekçilik” gibi tarihin arkaizmine yerleştirilen sözlerin çağrışımları olumsuz, öneri ve tasarımları geçersiz sayılmıştır. Küçük bir azınlığın dışında kimse bu tür sıfatlarla anılmayı istemez. “Geleneksel bir düşünür” denildiğinde, zikredilen filozof, daha şimdiden güncel evrenimizin uzağında bir yerde yaşamaktadır. Geleneksel sanatın duyarlılıkları önünde hafif bir saygıyla eğilmeyi yeğleriz, klasik değerleri yüceltir, geçmiş zamanı bütün güzelliklerin başlangıç noktası olarak varsayarız. Yine de geleneksel tinsel bütünleşmenin ironik bir zayıflığın ötesine geçmemektedir.

İdeolojik merkezlerin belirleyicilik güçlerine göre gelenek, toplum ve siyaset üzerinde kontrol edici bir mekanizma olarak yorumlanır. O, verimsiz ve ölü bir toprağın parçasıdır. Geçmişin muğlak adımları, katı ritüeller, statik değerler, hantal kurumlar, onun sırtında taşıdığı ağır metaforlar zinciridir. Gelecek adına hiçbir şey vaat etmeyen, paslanmış bu zincirin halkalarına tutunmanın ne anlamı var? Öyleyse sadece yenilik cevheri bu meşhum kavramın biricik düşmanı panzehiri olabilir.

Belki de bu yüzden bizleri boğan orijinallikler denizinde yüzüyor gibiyiz: “Toplum ilerlemeli, değerler değişmeli, düşünceler yenilenmelidir!” Ancak ne geleceğe dair ciddiye alınabilir tasarımları, ne de geçmişle ilişkin herhangi bir kaygısı olanlar iradelerini cılız kavramlaştırma düzeyinde dile getirmektedir.

Öncelikle, gelenek ve modernlik arasında keskin sınırların olmadığını belirtmeliyiz. İngiliz diplomasi geleneği, Alman hermeneutik geleneği veya Fransız sembolik geleneklerinden söz edildiğinde kimin, hangi dönemde, geleneği mi yoksa modernliği mi temsil ettiği tartışma dışı bir sorudur.

Avrupa’da bir dönemin en moda akımları olarak kabul edilen varoluşçu ve nihilist akımlar bile, Hıristiyan ilahiyatının ve kilise azizlerinin ince esprilerini ana metinlerden anlayabilecek temel okuma-yazma bilgisini gerekli kılıyordu. Modernlik genellikle bütün bağların koparılması anlamına gelmediği gibi tarihin en güçlü modern sesleri en güçlü geleneklerden doğmuştur. Her iki kavram arasındaki intikal, yorumlama ve eleştiri süreci bir diğerinin önemini vazgeçilmez kılmaktadır. Aydınlanma düşünürlerinin toplum projelerinde yer alan ve daha sonraları radikal bir ilerleme hayranlığının ‘motto’larına dönüşen gerici-ilerici gibi ayrımlar, pozitivistlerin kulağına hoş gelse bile, pozitivist ilim erbabı çalışma yöntemlerinde u tür yapay sınıflandırmalara pek itibar etmemişlerdir.

Gelenek çoğunlukla din ve muhafazakârlığın tamamlayıcısı, kutsal fiili destekleyicisi rolündedir. Ancak muhafazakâr ve dini söylemlerin toplumsal değişmelere büyük reaksiyon gösterdiği anlarda ise o kolaylıkla günah keçisi olarak takdim edilmiştir. Neden günah keçisi? Çünkü geleneğe aitmiş gibi gösterilen bir çok sorun (baskı, otorite, adalet vb.) ileri düzeydeki toplumları başka zor denklemlerle meşgul etmiştir: Geçmişin kendi kabuğu içerisinde huzurla yaşayan eğitimsiz insan, bugünün eğitimli fakat psikiyatri kliniklerinin gedikli müşterisi haline gelmiştir ( Tabii bu denklem yalın bir geçmiş-gelecek kıyaslamasını içermiyor).

Türk modernleşmesine bakıldığında ise, geleneğin tarihi hem kısa hem de çok uzundur. Gelenek yalnızca geçmişte olup biten bir süreç olmadığına göre o doğal sınırlarına ancak sonraki kuşakların geçmişe ilişkin rasyonel ve dengeli tezleriyle kavuşabilir. Türkiye’de geleneğin tarihi kısadır: Çünkü geleneğin “şanlı ve uzun mâzi”sini canlandıran epik tiyatro tarihçilerimizin monologları fazlasıyla sıkıcıdır. Diğer taraftan, matbaanın gecikmesi , harem hayatı, kardeş katli gibi bizdeki tarihin masalsı ve hikâyeleştirici fantezileriyle boğuşan büyük aydınlanma idealimizin süslü ve hafif gladyatörleri de diğerlerinden daha az sıkıcı görünmemektedir.

Türkiye’de geleneğin tarihi uzundur. Çünkü gelenek, sadece muhafazakâr gelenekçilerin alanına hapsedilemeyeceği gibi, gelecekte bizleri bu topluma ait en radikâl felsefeyle tanıştıracak olanlar, geçmiş zamanın büyüleyici aktif makinesinde üretilen nostaljik mirası, “Doğulu” veya ”Batılı” herhangi bir komplekse kapılmadan kendi gündemlerine taşıyacaklardır.

Kitabı okuyanlar 1 okur

  • Melih Ertuğrul

Kitap istatistikleri