Doğu ÖyküleriFerit Edgü

·
Okunma
·
Beğeni
·
868
Gösterim
Adı:
Doğu Öyküleri
Baskı tarihi:
Ocak 2000
Sayfa sayısı:
72
Format:
Karton kapak
ISBN:
9753634641
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Baskılar:
Doğu Öyküleri
Doğu Öyküleri
"Hakkari dolayları yurdumuzun en engebeli, aşılmaz dağlarla çevrili, yolsuz, ıssız bir köşesidir. Her yanını kuşatan dağların yükseklikleri 4000 metreye yaklaşır. Burada vadiler de uçurumlar halindedir. Dağlarda toktağan (hiç erimeyen karlar), hatta küçük buzul kitleleri bulunmaktadır. Bu dağlara çok kar düşer. Yağmur çok yağar. Sular, bu engebeli bölgede derin ve korkunç vadiler açar." - Milliyet Turizm Rehberi / Ferid Edgü, "Kimse" ve "Hakkari'de Bir Mevsim"le başlayan yolculuğunu, bu öykülerle sürdürüyor.
Kitabın açılış cümlelerini okuduktan sonra, zihnimin tahayyül ettiklerini yazıyorum sadece. Kitabı bitirmedim, hatta kitap hakkında pek bir bilgim yok, bu yazdıklarım Doğu'da yaşadıklarımın küçük bir kesitidir.

Antalya’da büyüyüp, Eskişehir’de okuduktan sonra, yıllardır almak için uğraştığım diplomayı sonunda elde etmiş, sadece bir ay işsiz kaldıktan sonra atanmıştım. Erzurum ilinin Horasan ilçesinin Gerek Köyü’ydü burası. İsmine bu kadar tezatlık oluşturan başka bir yer var mıdır acaba şu yeryüzünde diye düşünmüştüm ama şu an iyi ki böyle bir yer görmüşüm diyorum.

Tek başımaydım Erzurum’a gittiğimde, bu aynı zamanda Doğu’ya da ilk gidişimdi. Doğu’yu haberlerden biliyordum. Genelde etrafımdaki kişiler, buraları terörizm, yeşil kart ve çocuk sayısından ibaret gördükleri için zihnimdeki doğu tasviri, gördüklerimle uyuşmamıştı. Yoksulluk, tozlu yollar ve tezek kokan mahallelerden ibaretti doğu, bir de ucu bucağı gözükmeyen ekilmemiş tarlalardan. Küçücük bir öğretmenevi vardır - bilmiyorum hala küçük mü - Horasan’ın. Çalışanları oldukça sıcak kanlıdır, hemen alışırsınız. Odanızda kalanlar da genelde - öğretmen olmayan kişiler de öğretmenevinde kalabiliyor çünkü - öğretmendir. Herkesin derdi aynıdır. Sabah kalk, banyo yap, takım elbiseni giyin ve köyün yolunu tut. Sıcak bir çorba ya da çay en büyük hayalindir, üniversitedeyken insanı sıkan, saçma işler erişilmesi güç bir olgudur ya da dersi ekip öğlene kadar uyumanız bile küçük birer hayaldir artık.

İlk zamanlar bu öğretmenevinde kalmadım. Ali Müdür, köyde lojman var hocam demişti çünkü. Lojman ferahtır, en azından okulun yakınındadır diyerek gitmiştim köye. Beklediğim şey şuydu; Doğu’nun mistik havası eşliğinde, buğday ya da herhangi bir tarla ürünü kokulu yollarda, daha öncesinde yaşamadığım duyguları tadarak köye ulaşabilmek. Gerçekte yaşadığım ise şuydu; geçimini öğretmenlerden sağlayan taksi şoförünün kullandığı taksinin sarsıntısından ve etrafta başı boş uçuşan toz zerreciklerinden dolayı bulanık bir şekilde gördüğüm çamur renginde, uçsuz bucaksız tarlalar ve yine tarlalar ve lanet olası tarlalar…

Köye ne zaman geleceğiz acaba derken ön koltukta oturan müdür ilk defa ağzını açarak, geldik, işte köyün okulu şurası öğretmenim demişti. Eliyle gösterdiği yerde okula benzer herhangi bir şey görememiş ama bunu belli etmeden, güzelmiş dedikten sonra çantamı sırtlanmıştım. Eve yürüyerek gitmiştik çünkü taksi evin önüne kadar arabayı sürememişti. Girdiğimiz ev, birbirinin aynısı, zamanında devlet tarafından inşa edilmiş evlerden biriydi ama hala hangisiydi bilmiyorum. Küçükken beyaz kağıda çizdiğimiz aynı renkli ve modelli evlere benziyordu bu ev. İçerisine girdiğimde karşılaştığım manzara da şuydu; karşı duvarda emanet tutturulmuşçasına duran bağlama ve kürk, sağ tarafımda yeni bir televizyon - çünkü köydeki öğretmenlerin tek eğlenceleri, doğu temalı dizileri içerisinde bulundukları durumla mukayese ederek, kendilerince çıkarımlarda bulunmaktı - sol ve karşı tarafta iki çekyat ve yerdeki çamur tabakayı kapatmaya yarayan eski bir halı. O an hayatımın en büyük değişimini yaşamıştım, yaşam standardı meslek sahibi olduktan sonra bu kadar düşen başka bir meslek gurubu var mıdır acaba diye düşünmüştüm. Öğretmenliğin zor olduğunu, önemli olan şeyin böyle bir evde yaşayıp, günde bir tezek getirme zorunluluğu bulunan, yeşil sümüklü çocukları eğitmek olduğunu öğreneceğim zamana en büyük alt yapıyı o dakikada hazırlamıştım. Odada bulunan öğretmen arkadaşların hoş geldin kardeş derken suratlarındaki ifadeyi hiç unutmayacağım. Evet burası Gerek ama dünyanın en gereksiz yeridir derken suratlarındaki ifadeleri de… Gördün işte onca sene yaşadığın sıkıntıların mükafatını, gel şimdi matematikte öğrenmek zorunda olduğun logaritmayı bu küçücük odada uygula da görelim senin boyunu der gibi bakmıştı Kenan. Ali müdür, lan oğlum gel korkma benim dördüncü yılım, bak sapasağlamım der gibi bakmıştı. Zübeyir’in bakışını tarif edecek yetiye daha erişemedim.

İlk anda ıslak olduğunu düşündüğüm çekyata oturduktan beş dakika sonra duyabildim etrafımdaki sesleri. Ben bir duş alayım demiştim de herkes şöyle birbirine bakmıştı. Duş alacakmış beyefendi, haftada bir, iki buçuk saatte ısıttığımız suyu, tek deliği bulunan, kara sıvalı, bir metrekarelik odada üzerimize döktüğümüz kahverengi suyun varlığına duş mu demek istiyor acaba diye düşünmüşlerdir büyük ihtimalle. Sonra susmuştum ve televizyondaki doğu temalı diziyi izlemiştim.

Deliksiz bir uykudan sonra, ilk günün verdiği heyecanla herkesten önce giyinmiş, diğer arkadaşların uyanmasını beklemiştim ama sadece Ali müdür uyanmıştı. Bugün sadece ikimizin dersi var demişti. Hangi ders benim ki hocam diye sormuştum da, bugün sosyal bilgiler dersine gireceksin öğretmenim demişti. Sosyal bilgilerle birlikte dört farklı derse daha girecektim sonrasında. Köy öğretmeniysen, hangi branşı okuduğun önemli değildir.

Ali müdür, küçük bir odaya girip çıktıktan sonra hadi gidelim demişti. Hazırlanmayacak mısın hocam diye sorduğumda, hazırım ya öğretmenim demişti. Üzerinde eski bir hırka, altında gabardin bir pantolon ve ayaklarında da soğukkuyu botu vardı. Bendeki durum ise şuydu; Pierre Cardin marka, daha ilk kez giyilen takım elbise, ipek bir kravat ve ayaklarımda da gıcır gıcır süet ayakkabı. Ali müdür bana şöyle bir baktıktan sonra, esmer suratında hafiften bir kızarıklık oluşmuş, gülmesini saklamak için bana sırtını dönmüştü. Bu hareketten zaten ne demek istediğini anlamıştım. Bavulunu aç demişti. Açmıştım. İçine bakmıştı şöyle, eski hiçbir şey getirmedin mi diye sormuştu. Olması lazım şuralarda deyip bir pantolonla, bir kazak çıkarmıştım. Bunlar mı eski demişti. Neyse giyin haydi de gidelim okula, daha sobaları yakmamız lazım. Ne sobası bile diyememiştim. Elbette ki soba olacaktı, kaloriferli okul olacak hali yoktu ya...

Verdiği botları ayağıma geçirdikten sonra yola koyulmuş, çamurun vıcırk vıcırk diye çıkan sesi eşliğinde okula varmıştık. Okul dediğim sağda ve solda iki odası bulunan betonarme bir binaydı, köydeki tek betonarme yapı buydu. Okul buz gibiydi, sobaları yakalım hemen demişti Ali müdür. Sobaların içini tezekle doldurup, alttan tutuşturmuştuk. Bütün okul, grinin ilk kez gördüğüm tonuyla dolup taşmıştı.
Öğrenciler gelmeye başlamıştı sonra. Kimisinin önlüğü yırtıktı, kimisinin soğukkuyusu... Daha önce gördüğüm hiçbir öğrenciye benzemiyordu bu öğrenciler. Kirli suratları ve şimdiden nasırlaşmış elleriyle sobanın etrafında toplanmış, ürkek gözlerle bana bakmışlardı.

Çok uzattım biliyorum. İlk dersim ile son dersim arasında yaşadıklarımı hayatımın hiçbir döneminde unutmayacağım. Sadece bir öğretmen olarak ayrılmadım oradan. İyi ki de çalışmışım orada diyorum şimdi. Hayatta yaşadığımız hiçbir şey için pişmanlık duymamalıyız, şu anki bizi biz yapan şeyler yaşadıklarımızın toplamıdır diye düşünüyorum. Bu güzel kitabı da herkese tavsiye ediyorum.
Ferit EDGÜ – Doğu Öyküleri

Bu kitapta yer alan 4 uzun, 17 çok kısa (minimal) öykü, Doğu'nun kuş uçmaz, kervan geçmez dağlarında geçiyor.

Yalın, sade ve doğuyu bu denli derin anlatan öyküler.. Kısa öykülerin hepsi beni çok derinden yakaladı. Uzun öyküler de ise “Mirza” etki bırakan bir öykü oldu.
Ferit EDGÜ kalemini çok sevdim. Darısı “Hakkari’de Bir Mevsim” kitabına.

Beni en çok etkileyen minimal öyküsü;

SES
-Kim ölmüş ? dedi bir ses.
-Kim öldürmüş ? dedi bir başka ses.
-Kaç kişi ölmüş ? dedi bir üçüncü ses.
-Ne zaman öldürmüşler ? dedi tanımadık bir ses.
-Öldüren de ölür, dedi tanıdık bir ses.
-Üç de çocuk, dedi değişik bir ses.
-Beş de kadın, dedi aynı ses.
-Nereye gidiyoruz, diye sordu yaşlı bir ses.
-Bilmez gibi konuşma, dedi genç bir ses.
-Vallah bilmez, dedi son ses.
Çünkü onunla birlikte, gözünü kapamadan önce gördüğü dağın doruğu da öldü evin penceresi de öldü havlayan köpek de öldü çeşmenin akan suyu da öldü rüzgarda salınan kavaklar da öldü eriyen kar da öldü ve en son güneş öldü..

Herkese keyifli okumalar kitap sever güzel insanlar..
Kitaplığımın bir köşesinde uzun zamandır bana '' beni oku '' çağrısı yapan bu kitaba bugün kayıtsız kalamadım. Halihazırda Reşat Nuri'nin Çalıkuşu'sunu okuyordum aslında ama ilk başta da dediğim gibi daha fazla bu çağrıya kayıtsız kalmak istemedim.

Kitabın konusuna gelirsek 4 uzun öykü ve 17 minimal öykü denen çok kısa öykülerden oluşan, Doğu insanlarının mevsim koşullarını, çaresizliğini, umudunu, dillerini anlattığı 76 sayfalık kısa bir öykü kitabı. Öykülerin tümünün genel özelliği, durgun bir üslupla anlatılıp fakat bir o kadar da dolu dolu olmasıydı. Can alıcı çok güzel diyalogların da olması ayrı bir güzellik katmıştı kitaba. İlk başta da belirttiğim gibi mevsim koşullarının ne kadar ağır olduğu, insanlarının ne kadar iyi ve masum oldukları, arazi kavgası yüzünden mapushaneye düşen İbram'ın oğlu İbram'ın yürek burkan acı sonunu, terkedilen bir kadından alınan ''insan kokusu'' denen bir kokunun, bilinmediği aydınlatmak isteyen mardinli bir inşaat ustasının terkedilmiş süryani köyünü ziyareti... Kitapta geçen her olgu, öykü, konuları çok çok güzel işlenmişti, Mutlaka Ferit Edgü ile tanışmanızı ve bu kitabını okumanızı istiyorum, sağlıcakla kalın =))
Ferit Edgü, okumayı çok istediğim bir yazardı. Sadece nereden başlamam gerektiğini bilemiyordum. Ve böyle durumlarda yazarın öykü kitabı varsa ilk onu okurum. Yine öyle yapıp Doğu Hikayeleri ile başladım Ferit Edgü’ye. İyi de yaptım doğrusu, yazarın kalemi olsun, kullandığı hikayeler olsun tam anlamıyla bana hitap ediyordu.
Kitap iki bölümden oluşuyor diyebiliriz. İlk kısımda 4 tane uzun öykü ikinci kısımda ise 17 tane kısacık öyküler karşılıyor bizi.
Hikayelerde doğuya gitmiş bir devlet memuru ya da bir öğretmen hep var. Doğu’nun tek başına bırakılmışlığı, batıdan gelen bu devlet memurları vesilesi ile anlatılıyor. Özellikle uzun hikayelerde bu hissi çok daha net bir şekilde duyabiliyorsunuz. Uzun hikayeler demişken içlerinde bir ‘’İbram’ın Oğlu İbram’ın Öyküsü’’ var ki; o öyküyü tanımlamak için yine o öyküdeki öğretmenin cümlesini kullanabilirim:
‘’Halit, dedim, bir daha seninle ava çıkmayacağım. Sen de bana bundan sonra hiç kimsenin öyküsünü anlatma.’’
Ferit Edgü o kadar gerçekçi anlatmış ki, siz de hikayedeki karakterlerden biri olup çıkıyorsunuz. Bununla da kalmıyor; bir daha kimsenin öyküsünü duymak ya da okumak istemiyorsunuz. Sebebi ise, ta yüreğinizde duyduğunuz acı oluyor hiç şüphesiz.
Bir de kısa öykülerden ‘’Kayıt’’ var, Doğu’da devlet memurluğunu özetliyor gibi geldi bana. Özellikle şu cümleler:
‘’Olsun, dedi, fark etmez. Doğu’da herkes görevini yapmakla yükümlüdür. Soru sormadan. Bakıp görmeden. Özellikle sormadan ve görmeden.’’
Elinize alıp hemen bitirebileceğiniz, ama aklınızdan kolay kolay çıkaramayacağınız türden bir kitap olduğunu temin edebilirim. Özellikle Ferit Edgü’ye başlamayı düşünüyorsanız bu kitap başlangıç için doğru bir tercih olacaktır.
Türk Edebiyatında çığlığın, yani "Küçürek Öykü'nün" zirvesinde bulunan Ferit Edgü'nün, "Hakkaride Bir Mevsim" adlı eserinden sonra aynı tat ve acıyla devam ettirdiği eseridir. Balık ağının atıldığı Zap Suyu'ndan, balık yerine insan cesetlerinin çekilebildiği derecede olan bir coğrafyanın ve o coğrafyada nüfus eden, tek istediği kendi topraklarında yaşam hakkı olan insanların haykırışlarını okurun damarlarına kadar işleyen aşırı başarılı bir eser...
Doğu Öyküleri kitab iki bölümden oluşuyor:Uzun öyküler ve Kısa öyküler.
Uzun öykülerden oluşan ilk bölüm Doğu Öyküleri başlığını taşıyor ve bölümde Mirza, İbramın Oğlu İbramın Öyküsü, İnsan Kokusu ve Mutluluk adı altında dört öykü yer almaktadır..Kısa öykülerden oluşan ikinci bölüm ise Minimal Doğu Öyküleri başlığını taşıyor ve bu bölümde de 17 kısa öykü bulunmaktadır: Atsız, Söyleşi,Bu, Annem ve Ben Yıkılmış, Fal, Kayıt, Konuşma, Rastlantı, Nöbetçi, Pusula/sız, Karakış, Ses, Kim, Hoş, Kerem ve Ne.Hakkari ve cıvarı başta olmak üzere yazar coğrafyadan kaynaklı sorunlarla birlikte halkın yaşadığı zorluklar ve yöre yaşamından kesitler sunmaktadır.İlk dört öykü dışındakiler minimalist öykü anlayışı tarzında yazılmış, kısa hikayelerdir.
Doğunun soğuğunu, doğunun vahşiliğini ve doğallığını en sade bir dille anlatıyor. Kimseye acımadan, kimseyi acıtmadan anlatıyor. Biz olmadan onlara karışmadan nasıl yapıyor bunu?
Ferit Edgü okumak, onu tanımak ya da tanımlayabilmek bile benim için büyük bir mutluluk... Muhteşem bir yazar, çok sağlam bir kaleme ve anlatıya sahip.. Gene Doğu'yu, yaşantıyı, yer yer sefaleti, pek çok azımsanmış ve ötelenmiş o insanları en başarılı anlatan usta.. Ne yazsan altına imza atarak okunur ve okutulur..
'' Yıllar yıllar önceydi...'' Bir büyülü düşe doğru yola çıkan bir seyyah... Yabancı olan o muydu yoksa karşısındakiler mi? Hiç duyulmayan sözcükleri fısıldayan duvar ustası ve geçmişi... Ve Yakup... Yakup'un iç sesinde ''YENİ...'' Yeni: hiç duymadığı sözcükler mi....O öyküde usulca size fısıldayacak... Mirza: İbraham doğru mu söyler hoca? İbrahamın hikayesinde aranan hakikat belki de hepimiz için aranan hakikat... Ve kitabın son sayfasına düşen Kerem'in hikayesi doğu öykülerinde bir çığlık görmeyen gözlere, duymayan kulaklara lal olan dilleredir: -kerem, bende büyümeden ölecek miyim? diye sordu -niçin ölesin dedim -herkes ölüyor,dedi. gece oluyo, herkes ölüyo. -sana bir şey olmaz dedim -öyleyse benide yanında götür.dedi.ben yanındayken sana bir şey olmaz. -peki anan,baban,kardeşlerin,koyunların,köeklerin ne olacak? -hepsi ölecek dedi.n'assa hepsi ölecek. -ben senlen gelem.beni sen kurtar. ben de seni kurtarırım.
Hakkari'de Bir Mevsim kitabını okuduktan sonra okuma listemde yer alan bir kitaptı Doğu Öyküleri.Bu kitap iki bölümden oluşuyor;ilki görece uzun olan öyküler,ikincisi ise minimalist öyküler.Ferit Edgü minimal kelimesini ilk defa Binbir Hece isimli kitabında kullanmış ve Doğu Öyküleri kitabıyla da hayata geçirmiş.Kitapta 17 adet minimal öykü var."Minimal ne ola ki?" diyenler için de Ferit Edgü kısaca "hiçbir fazlalığı içinde barındırmayan bir yapıya ulaşmak,yalınlık.ayıklamak,arıtmak..." şeklinde açıklıyor.

Doğu öyküleri Hakkari'de Bir Mevsim'in yönetmeni Onat Kutlar'a ithaf edilmiş.Kitap "Birkaç Sözcük" hikayesi ile başlıyor.Bu öykü girizgah diye nitelendirilebilir.Hakkari'ye yazarın ayak basışı,orada kalışı ve şimdiki zamanda anımsayışlarına dair anekdotlar var.İkinci öykü ise Mardinli taş ustası Mirza'nın öyküsü.Üçüncü İbramın Oğlu İbramın öyküsü.Özellikle bu son iki öyküde gerçek ve kurgu arasında gittim geldim.Bazen Ferit Edgü okurken "Bu anlatılanların ne kadarı gerçek acaba ?" diye soruyorum kendime.Sonra okuduğum bir yazısı aklımaO geliyor.Orada şöyle diyordu :"Ben minimal öykülerimde her şeyden önce "olay"ı önemsiyorum.Ama benim "olay"larım,gözümüzün gördüğü olaylar değil.Çünkü ben,kendimi bir tanık yazar görenlerden değilim.Olayları,gözlerimi kapadığımda daha iyi görüyorum.Yıllar önce söylediğim gibi,düş ile gerçek koşut gidiyor yazdıklarımda."Bu yazısıyla düş ve gerçek arasında gitmemin abes olmadığını görmemle aslında sorumun cevaplandığını da görüyorum.Ferit Edgü benim için minimalist bir öykücü olduğu kadar doğudan bahsederken mistik kahramanlar dolu bir mesel anlatıcısı da.

İbramın oğlu İbram öyküsünden sonra dördüncü olarak "İnsan Kokusu" öyküsü geliyor.Buna işaret düştüm.Çünkü öykünün bitimi çok hoşuma gitti.Öykü boyunca başka bir minimalist öykücü olan Çehov'un Bozkır'ından alıntılar yapan yazar "Bozkır, bu benimkine benzeyen hem de benzemeyen o günlerin hüzünlü yolculuk öyküsü,belki bilirsiniz,'Bu hayat nasıl bir hayat olacak acaba?' sorusuyla biter." cümlesiyle öyküsünü bitirmiş.Hakkari'den ayrılış öyküsü olan bu öykü Çehov'un Bozkır'ına selam çakmış ve özellikle kahvede ardı ardına içilen çaylar bölümüyle de benim epeyi ilgimi çekmiştir.Yazar belki bilirsiniz demiş ama ben duymamıştım bile.Bozkır öyküsünü okuyacağımı da belirterek beşinci ve son uzun öyküye geçeyim.Bu kitapta bayılarak okuduğum öykü işte budur.Bir dağ köyüne yeni konut yapmak için atanan iskan sorumlusunun öyküsü.Anlatmayayım, okursunuz;çok güzel.

Daha sonra kitabın ikinci bölümüne geçiyoruz.17 tane minimalist öyküye daha doğrusu.Burası Hakkari'de Bir Mevsim kitabını okuma hissi verdi bana.Ama bazı bazı yarım bir his diyebilirim.Fal ve Hoş öyküleri özellikle ilgimi çekti.Bu kısmı okurken sürekli "Tanrının bile unuttuğu bir köy,ölümle iç içe yaşayan ölümle zorunlu ahbap olan köylüler,kar-yağmur-çamur-tipi,gece inen kurtlar,gaz lambası ışığında derin sayıklamalar ;yabancılaşma,yabancılama,içe dönme,izole olmuş ya da edilmiş bir toplum gibi durum ve kavramları sıkça görüyoruz.İlk bölüme oranla arayış,yalnızlık ve ölüm temaları çok daha yoğun hissediliyor.Bu öykünün sonunda kitap bitiyor.

Yazarımızın da son cümleleri gibi "Onlardan biri gibi oluyoruz belki de..."zamanla,bilmiyorum,kitaba hakim olan o karlı havayı soluyor gibi.muhtarla konuşuyor ve öykü dinliyor gibi yani düşle gerçek arasında bir yerde gibi.
-Bu ne bu?
-Kar.
-Böyle kar hiç görmemiştim.
-Burda daha neler göreceksin.
-Neymiş göreceklerim?
-Kurt, köpek.
-Başka?
-Ayı, tilki.
-Başka?
-İşin rast giderse, bir insanoğlu.
-Bu karda mı?
-Bu karda, eğer yolunu bulabilirsen. Ya da o, yolunu yitirmişse. Artık bahtına...
Ferit Edgü
Sayfa 53 - Yapı Kredi Yayınları
Çok uzaklardan geliyordum ve birbirimizin dilini konuşmuyorduk.
Doğrusu, o sıralar pek önemsemiyordum bunu.
Ortak dilin, ortak sözcükler demek olmadığını biliyordum.
Yalnız bu dağ başında değil, bu dağ başındaki inde yaşayan ayıda bile vardır utanç. Ama kentte ya da köyde kimi insanoğlunda hiç mi hiç yoktur.
''Bunda anlaşılmayacak ne var? dedim. Utanç diye bir şey var yeryüzünde. Bu dağ başında bile, utanç diye...''
Ferit Edgü
Sayfa 39 - Sel Yayıncılık
- ...İşte o zaman karakış.
- Peki o zaman ne yapacağız?
- O zaman kendi içimize döneceğiz Hocam.
Bende burdan kaçmak istedim. Ama bırakmadılar. Sonunda, beni bırakmayanların
- daha doğrusu buradan kaçamayanların - arasında buldum kendimi.
Buralarda kimse kimseyi aramaz.Arasa da bulamaz.Bulduğunda da,burda öldü ve gömüldü,deriz.Fazla sorgu,sual edilmez.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Doğu Öyküleri
Baskı tarihi:
Ocak 2000
Sayfa sayısı:
72
Format:
Karton kapak
ISBN:
9753634641
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Baskılar:
Doğu Öyküleri
Doğu Öyküleri
"Hakkari dolayları yurdumuzun en engebeli, aşılmaz dağlarla çevrili, yolsuz, ıssız bir köşesidir. Her yanını kuşatan dağların yükseklikleri 4000 metreye yaklaşır. Burada vadiler de uçurumlar halindedir. Dağlarda toktağan (hiç erimeyen karlar), hatta küçük buzul kitleleri bulunmaktadır. Bu dağlara çok kar düşer. Yağmur çok yağar. Sular, bu engebeli bölgede derin ve korkunç vadiler açar." - Milliyet Turizm Rehberi / Ferid Edgü, "Kimse" ve "Hakkari'de Bir Mevsim"le başlayan yolculuğunu, bu öykülerle sürdürüyor.

Kitabı okuyanlar 77 okur

  • Arif kılınç
  • Bambukurdu
  • Duygu

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%3.2 (1)
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0