Doktor Moreau’nun Adası

·
Okunma
·
Beğeni
·
2.912
Gösterim
Adı:
Doktor Moreau’nun Adası
Baskı tarihi:
Şubat 2018
Sayfa sayısı:
197
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789758607273
Kitabın türü:
Orijinal adı:
The İsland Of Dr. Moreau
Çeviri:
Ali Kaftan
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İthaki Yayınları
Baskılar:
Doktor Moreau’nun Adası
Doktor Moreau’nun Adası
Edward Prendick, geçirdiği bir gemi kazası sonucunda kendisini Pasifik Okyanusu'nun ortasında, kimselerin uğramadığı volkanik bir adada bulur. Ama şansına, ada pek ıssız sayılmaz: Kendisini deneylerine adamış bir bilim adamı olan Dr. Moreau, alkolok asistanı Montgomery, onun tuhaf hizmetkarı M'ling ve Moreau'nun korkunç deneylerinin ürünü tuhaf yaratıklar. Prendick, adanın içindeki ormanlarda pusu kuran tehlikelerin arasında çıktığı yolculuklarda garip ayinlerle, Kanun'la karşılacak, yeni ve tuhaf arkadaşlar edinecektir.

Bilimkurgunun büyük ustalarından H. G. Wels'ten, doğayla oyuna girişmenin tehlikelerini ve insan olmanın anlamını sorgulayan, çarpıcı bir başyapıt.
İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 23. kitap oldu. H.G. Wells’in daha önce iki kitabını daha okumuştum ve ikisinde de beni kendisine hayran bırakmayı başarmıştı. Bu kitabında da tıpkı önceki iki kitabında olduğu gibi oldukça etkileyici fikirler ve bakış açıları mevcut.

Avrupa’da canlı hayvanlar üzerinde veya insanlar üzerinde deney yapılmalı mı yapılmamalı mı tartışmalarının yaşandığı zamanlarda Wells, kendi düşüncesini bu bilimkurgu romanı aracılığı ile ortaya koymuş. Her şeyden önce kitabın 1896 yılında yazıldığını düşünürsek H.G. Wells’in hakkını bir kez daha kendisine saygıyla teslim etmek gerekiyor.

Kitap, Edward Prendick isimli bir adamın başından geçen olayları anlatıyor. Bütün kitap boyunca Prendick’in adeta anı defterini okuyor gibi hissediyorsunuz. Prendick, nereye gittiği veya nereden geldiği belli olmayan bir gemide yolculuk yaparken gemi kaza yapıyor ve kendisi kazadan sağ çıkan tek insan oluyor. Daha sonra başka bir gemi tarafından kurtarılıyor ve Doktor Moreau’nun Adası'na getiriliyor. Burada Moreau ile tanışıyor ve zamanla onun canlı hayvanlar ile çeşitli deneyler yaptığını görüyor. Moreau, güncel tanımıyla, plastik cerrahiye hayatını adamış birisi ve yaptığı deneylerle adasındaki hayvanlardan insan üretmek istiyor. Edward Prendick de bilimle ilgilenen biri olduğu için ilk başta Doktor Moreau’ya karşı çıkıyor ve onu engellemek istiyor.

Bu noktada biraz konuyu dağıtmakta fayda var. Bilindiği üzere, insanoğlu var olduğu andan itibaren biyolojik çevresindeki ve kendi vücudundaki olayların nasıl meydana geldiğini hep merak etmiştir.Bunun için birçok deney yapılmıştır, halen de yapılmaya devam etmektedir. Deneysel araştırmalarda işin tabiatı gereği denek kullanmak bir zorunluluktur; bu anlamda deney hayvanları kaçınılmaz olarak insan deneklere en önemli alternatif olmuştur. Peki hayvanlar da bizim gibi canlılar olduğuna göre onları deneylerde kullanmak ne kadar etiktir? Birçok hayvansever arkadaşımın hayvanların kullanıldığı deneylere karşı çıktığını biliyorum. Bu konuda aranızdan farklı görüşten insanların çıkacağına da eminim. O yüzden bu noktada bir soru sorarak konuyu etrafından dolaşmayı tercih ediyorum: Eğer ki ölmek üzere hastaneye kaldırılsaydınız, hayvanlar üzerinde yapılan testler sonucunda geliştirilmiş ve bu sayede güvenebileceğimiz bir ilacı almayı reddeder miydiniz?

Hayvanların kullanılarak deney yapılması konusunda ortak bir karara varmak, dolayısıyla yukarıdaki soruma aynı cevapları vermek ne yazık ki mümkün değil. Dediğim gibi eminim birçok kişi bu konuda farklı düşüncelere sahiptir. Ancak bu konuya fazla duygusal yaklaşmanın da insanlar için olumsuz sonuçlar doğuracağı kanaatindeyim. Bilimsel çalışmalar ve deneyler durdurulamaz. Zira bilim, doğada var olanı anlama sanatıdır. Bizim de yegane amacımız doğada var olanı anlamak veya anlamlandırmak olmalıdır. Tabii bu demek değildir ki, deney adı altında hayvanlar işkence görsün...

Doktor Moreau da kitapta “dirikesim” olarak adlandırılan bir işlemi hayvanlar üzerinde uyguluyor. Dirikesim,hayvanlar başta olmak üzere, canlıların bilimsel amaçlar için cerrahi tekniklerle parçalarına ayrılma işlemi olarak tanımlanıyor ve Moreau bu sayede birçok “yarı insan” üretmeyi başarıyor. Ancak Moreau bir Frankenstien olmadığı gibi Dr. Jekyll ile Mr. Hyde da değil. Karakter olarak tamamen onlardan farklı. Wells burada “tanrımsı” bir karakter kurgulamış ve Moreau’yu adeta bir yaratıcı gibi önümüze sunmuş. Ancak Moreau kesinlikle bir deli değil, sadece hayvanları bilim için canlı canlı kesmeye meraklıdır ve hiçbir şeyi ele geçirmek gibi bir niyeti yoktur. Tek amacı merakını gidermektir, yani bilimdir. Zaten sorulan bir soruya da şöyle cevap veriyor: "Bugüne dek konunun etik yönüyle hiç ilgilenmedim. Doğa çalışmaları insanı en az doğa kadar acımasız yapıyor." Yani Moreau'nun benim yukarıda değindiğim etik konusuyla ilgili hiçbir tereddüdü yoktur. Onun tek amacı gerçeğe ulaşmaktır.

Kitabın alt metninde Doktor Moreau'nun Tanrı'yı, yarattığı ucubelerin(yarı insanların) ise insanı temsil ettiğini düşünüyorum. Doktor Moreau tarafından belirlenen ve ucubelerden uyulması istenen kanunlar ise kutsal kitapları temsil ediyor olmalı. Kitapta Moreau iyi bir tanrı motifi çiziyor ama belirlediği kanunlar anlamsız maddeler içeriyor. Bu noktada Wells, Deizm'i de övmüş olabilir, bilemiyorum. Fakat yazdıklarıyla bir semavi din eleştirisi mi yaptığını yoksa bir semavi din övgüsü mü yaptığını bir türlü anlayamadım. Zaten kitabı güzel ve değerli yapan da okurken aklınıza onlarca fikrin gelmesi.

Bilimkurgu ile tanışmak isteyenler için Wells'i öncelikli olarak öneriyorum. Bu kitabı da önceki okuduğum kitapları gibi tam bir bilimkurgu baş yapıtı. Herkese tavsiye ederim.
Okuduğum ilk Wells kitabıydı. Fantastik ve sürükleyici. Sonuna kadar büyük bir merakla okudum.

Doğa verdiğini geri alır derler ya. Onu anlatan bir kitap. Ayrıca hayvan insanlar başlarda bana normal insanlardan daha insan geldi.

Hayvan insanlardan bahsedecek olursak çok şekilsiz çirkin ve biçimsizler. Kahramanımızın deyişiyle iblise benziyorlar . Kendilerinin insan olduğuna inanıyorlar ancak içlerinde hep bir hayvansılık var. Yine de insanlığa ait bazı duyguları içeriyorlar . Özellikle de merak. ( gerçi merak kedide de var :) ) Bu hayvan insanların yasaları var . Dört ayak üstünde yürümeyecekler, suyu dilleriyle içine çekip içmeyecekler, et de balık da yemeyecekler, ağaçların kabuklarına pençe atmayacaklar ve diğer insanları kovalamayacaklar. Çünkü bunlar insan olmanın yasalarıdır. Ve yasayı çiğneyen cezalandırılır. Bu yasalar kendilerini yapan bilim adamının koyduğu yasalar. Et yerlerse tekrar hayvana dönmelerinden korkuyor bu yüzden onları kandan uzak tutmaya çalışıyor. Hayvanları kesip biçip insan yapmaya çalışıyor ama şunu unutuyor ki içlerinde bir yerlerde bir hayvansılık ne olursa olsun kalacak . Onları eğitiyor , konuşmayı ve insanlara ait bazı şeyleri öğretiyor ama azıcık ihmal edilsinler her şey en başa dönüyor.
Bana yinede insanlardan daha zararsız geldiler. En azından arkalarından iş çevirmiyorlar . Ne yapacaklarsa direk yapıyorlar. Plan yapmıyorlar . Duygularını maskelerinin ardına gizlemiyorlar .

Doğanın kuralları var ve ne yaparsak yapalım doğayı yenemeyeceğiz. Hayvanlara eziyet de etsek , evler de yapsak ya da denizi doldurup şehirlerimizi de büyütsek , ortalığı da pisletip yaşanacak halini bile bırakmasak da doğa bir yolunu bulur ve ondan zorla aldıklarımızı bizden bir anda geri alıverir. Ve biz kocaman doğanın ve evrenin içinde nokta kadarcık insancıklarız.

Çok güzeldi. Okuduğum en iyi fantastık yazarlardan biri olduğunu düşünüyorum. Ve tavsiye ediyorum. Sürükleyiciydi
  • Satranç
    8.7/10 (9.270 Oy)9.238 beğeni25.592 okunma1.817 alıntı118.576 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (8.538 Oy)8.823 beğeni28.677 okunma840 alıntı139.512 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (7.447 Oy)8.023 beğeni22.761 okunma826 alıntı89.639 gösterim
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (15.286 Oy)19.051 beğeni43.341 okunma3.017 alıntı182.770 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (7.883 Oy)8.837 beğeni26.307 okunma2.647 alıntı114.609 gösterim
  • 1984
    8.9/10 (6.006 Oy)6.352 beğeni16.789 okunma2.894 alıntı85.980 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (10.701 Oy)13.400 beğeni34.502 okunma3.410 alıntı145.906 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (5.650 Oy)5.755 beğeni19.645 okunma835 alıntı101.048 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (7.562 Oy)9.070 beğeni25.325 okunma1.506 alıntı126.434 gösterim
  • Otomatik Portakal
    8.1/10 (2.827 Oy)2.374 beğeni7.582 okunma736 alıntı51.890 gösterim
Normalde SPOILER içerikli inceleme pek yapmam, ama hem kitabın bilinirliğine güvenerek hem de böyle bir kitabı SPOILER vermeden inceleyemeyeceğime kanaat getirerek aklımdan ne geçiyorsa aktarmayı seçiyorum. SPOILER!!! demiş miydim? Demiştim sanırım, sonra kimse bana kızmasın...
Prendick, amma ballı adammışsın bir kere bunu dile getirelim. Sen kalk, kurtuldu sanılan dört kişiden biri ol, bu dört kişiden biri tahlisiye sandalına hiç çıkamasın, diğer ikisi kavgaya tutuşup sandaldan düşsün, sen yine kurtul ve sandalda tek kal, ölmeye ramak kala Montgomery yardım elini uzatsın, o da yetmezmiş gibi tam ölmeyi düşünürken teknenin biri kıyıya vursun, ayağına kadar gelsin. Yok artık dedim yani :)
Bir başka konuya gelecek olursak, viviseksiyon ve diğer işlemlerin anlatımı sanki havada kalmış gibiydi. Tamam, detaylı bir anlatım ve derinlemesine bilimsel bilgi beklemiyoruz ama sürekli bu işlemler, kapalı kapılar ardında, oldu bittiyle hallolmuş şeyler gibi aksettirilmiş. Fakat genel hatlarıyla bu durum çok da sırıtmadı hikaye içerisinde. Şahsi kanaatim bu yönde. Anlatılan işlemlerin benzerlerinin günümüzde, hayvanlar arasında, bitkiler arasında ve bunların birbirleri arasında da uygulanıyor olduklarını bilince, yazarın kurduğu dünyayı tam bir ileri görüşlülük örneği olarak kabul edebiliriz.
Moreau'nun çalışmaları, kendi bakış açısına göre kendini bilime adamak olsa dahi bir kere etik kavramına sığacak şeyler değil. İnsanlığa faydası dokunacak bir iş yapmış olsa, çalışmalarını kabullenelim diyeceğim, o da yok. Hastalıklı zekasını, hayvanlar üzerinde kullanan ve onlardan, kendi kurallarına tapınan bir insansı ırk meydana getirmeye çalışan, tanrı olmaya çalışan bir dangalak yani. Bu arada, bu yaratıkların hayvanlaştırılmış insanlar mı yoksa insanlaştırılmış hayvanlar mı oldukları konusu, bir süre kafamı kurcaladı fakat ilerleyen sayfalarda bu durum açığa kavuştu. Tanrı olma çabasına değinecek olursak, bunu da, psikoloji bilgim olmasa dahi, içinde bulunduğu toplumda kabul görmeyen, dışlanan, fakat olması gereken yerin zirve olduğunu düşünen hastalıklı zihinlerin, kendilerine tapınacak birilerini bulma çabalarının acınası bir tezahürü olarak yorumlayabilirim. Bu hastalıklı zihinler, gerektiğinde kendilerine müritler toplarlar, toplayamadıkları yerde de böyle, müritlerini, kullarını kendileri yaratırlar. Moreau da kendince dinimsi bir yapı kurmuş. Kendini yaratıcı olarak kabul ettirmiş ve insansı yaratıklarının içinde, kendi kurallarını dikte edecek hatipler belirlemiş.
Kitapta Nietzsche'nin etkilerini hisseden bir ben miyim bilemiyorum. İnsansı yaratıkların gülememesi, Nietzsche'nin, "İnsanoğlu hayatta o kadar acı çeker ki, canlılar arasında yalnız o, gülmeyi icat etmek zorunda kalmıştır." sözünü destekler gibiydi. Acı kavramının gereksiz olduğu kısmı ise, acıyı ötelediğimizde üstün bir insan olacağımızı savunur nitelikteydi. Lakin ben, acının insanı insan yaptığı kanaatindeyim. Acıdan arınmak kavramı oldukça ütopik bence. Ve o meşhur, "Tanrı öldü" kısmı... Nietzsche'nin bu kavramına, sadece başlık seviyesinde aşinayım ama burada da tanrı ölüyor ve bu durum, kulları, bağlı oldukları kurallardan sıyrılmaya, kuralları da tanrıyla beraber öldürmeye götürüyor. Konudan konuya atlamış gibi olacağım ama şuna da değinmeden geçemeyeceğim. Moreau, Montgomery ve Prendick'in, insansı yaratıkları bir araya toplamak için çıktıkları yolculuk esnasında bir detay gözünüze çarptı mı? Çarpmıştır kesin. Moreau bir boruyu üfler ve sesi duyan insansı yaratıklar bir meydana toplanırlar. Sur ikinci kez üflendiğinde, mahşer yerinde toplanacağımız anın nasıl da güzel bir temsiliydi o. Etkileyici bir detaydı bence.
Gelelim kurallara... Kurallar içinde, et yememe kısmına değinmek istiyorum özellikle. Burada biraz vejetaryenlik övgüsü hissiyatına kapıldım. Tamam, belki yaradılışları gereği bu yaratıklar, et yediklerinde özlerinde bulunan hayvansı yan uyanacak ve içgüdüleri ön plana çıkacaktı. Peki o zaman, et yiyen insanı da hayvan kategorisine koymalı mıyız? Et yemeyen insan, üst insan mıdır? Kürdanımla dişimi karıştırırken dahi bu savı reddederim Wells, kusura bakma :)
Yeniden "Tanrı öldü" kısmına dönecek olursak, burada biraz, dinlere övgü ya da dinlerin olumlu yanlarının bir örneğini gördük sanki. İnsansı yaratıklar, kendilerine buyrulan kurallar çerçevesinde yaşarlarken, içlerinden birkaç sapkının yaptıkları haricinde gayet de huzur ve sükunet içinde yaşıyorlardı. Fakat tanrılarının ölümü ve gözlerinin önünde acziyetinin sergilenmesi, onların gözünde, tanrının koyduğu kuralları da hiçe sayma yetkisini doğurdu. Bu da kaosu beraberinde getirdi. Prendick bu aşamada, kamçıyı ve revolveri doğru şekilde kullanıp, bu yetkiyi devralabilir miydi? Belki... Hatta ben olsam, bu yetkiyi ele alacak olduktan sonra, kaçış için gerekli ekipmanı dahi bu yaratıklara yaptırırdım (şeytani planlarımı çok da açık etmeyeyim). Bir Nuh Tufanı örneği sok kullarının aklına, sonra büyükçe bir sandal yaptır onlara, ve daha sonra... Bir sabah ansızın kaçar gidersin adadan. (bu kadar şeytani plan yeter!)
Ooo epey şeyden bahsetmişiz. Son olarak şunu söyleyelim, kitabı okumanızı öneririm. Bende bu tip fikirler uyandırdı, zaten genel olarak da zihin açıcı bir kitaptı. Sizde nasıl izlenimler meydana gelir, okumadan bilemezsiniz.
Doktor Jekyll'ın Mr. Hyde'ından, Filip Filipoviç'in köpeği Şarik'ten ve hatta Profesör Persikov'un ölümcül yumurtalarından biliyoruz canlıların genetiği üzerinden yapılan deneyler sonucu elde edilmeye çalışan herhangi yeni bir canlı türünün felaketlere yol açtığını, Doktor Moreau ise hayvanlar üzerinde yaptığı operasyonlarla; hayvanlara yeni uzuvlar ekleyerek ve onların bazı uzuvlarını iptal ederek, herhangi bir hayvan türünden insan üretme deneyleri yapmaktadır, kimsenin bilmediği, uğramadığı uzak bir Pasifik adasında, yaptığı deneyler sonucu adada güruh bir yaratıklar toplumu oluşur, bu yaratıklar neredeyse insandır ama aynı zamanda hayvandır, bazıları tehlikelidir. Hikayemiz karakterimiz Prendick'in yolu mecburen bu adaya düşer ve hikayemiz başlar; Prendick'in başına gelenler serüvenli heyecanlı bir hikaye olmasının yanında zaman zaman trajiktir.
Hayvanların insana dönüşüp toplu halde yaşamaya başlamasının ardından doğa içgüdüsünden uzaklaşıp uyması gereken yasaların oluştuğuna vurgu yapılması akıllara Bulgakov'un 'Köpek Kalbi' hikayesini getiriyor.
Keyifli bir bilim kurgu romanıdır.
Tavsiye olunur...
Gözlerden, insanlardan ve medeniyetten uzak, okyanusun ortasındaki Doktor Moreau'nun adasında neler oluyor? Doktor Moreau bu adada ne tür çalışmalar yapıyor? Yavaş yavaş artan bir gizem ve gerilim Prendick'in tutsak edildiği yerden kaçıp adayı keşfetmeye başlamasıyla hız kazanıyor. Vahşi ve değişik görünümlü canavarlar korku salarken olup biteni öğrenme merakı Prendick'e hayata tutunma ve yaşam mücadelesi verme gücünü aşılıyor. Gizem çözülmeye başladıkça Prendick düşünce fırtınasına kapılıyor ve yaşadıklarını, gördüklerini içselleştirmeye ve anlamlandırmaya çalışıyor, korku yerini felsefik fikirlere bırakıyor. Acaba Prendick bu dünyanın uzak ucundaki adaya ve adanın vahşi canlılarına alaşıbilecek midir? Doktor Moreau amaçlarına ulaşabilecek midir? Peki işler karışınca Prendick hayatta kalabilecek, Doktor Moreau'nun adasından kurtulabilecek midir?

Hayvan ve insansın korku ve felsefesi diyebileceğim bu eserin tadını ve heyecanını kaçırmak istemediğim için fazla detaya girmek istemiyorum. Zaten kitabın başında ve sonunda çok güzel yazılmış iki sunum var. Size tavsiyem önce romanı okuyup sonra sunum ve sonsözü okumanız.

H. G. Wells' in bu okuduğum üçüncü kitabı oldu. Zaman Makinası ve Körler Ülkesi kadar güzel diyebilirim. Bilimkurgu severlerin mutlaka okuması gereken bir kitap...
100. Modern Klasiği olan bu kitap "bilimkurgu" türüyle dikkatimi celbetmişti ilk anda. İlk defa bilimkurgu klasik bir eser okuma heyecanı yaşadım. Dinlenme amacıyla geldiğimiz Şile'nin sessiz ve ıssız bir ormanında bu kitabı okumak ürkütücü olsa da kitabımızın baş kahramanı olan Prendick'in yaşadığı korku ve gerilimi sanki hissettim bir nebze. Dr. Moreau'nun hayvanlara uyguladığı viviseksiyonu yapma nedenini her ne kadar anlamasam da şahsi kanaatime göre bilhassa günümüzde hayvanlar üzerinde denenen türlü ilaç, kozmetik vs en az bu kitapta anlatılanlar kadar acı...
"Bir hayvan fazlasıyla acımasız ve kurnaz olabilir, ama ancak gerçek bir insan yalan söyleyebilir." Kitaptan alıntıladığım bu söz ne kadar doğru ve gerçek...
Kitap; bas karakter olan Edward Prendick tarafindan anlatiliyor. Gemi kazasi sonucu Dr. Moreau'nun adasinda mecburen kalmasi, gariplikleri farketmesi ile asıl konuya giriliyor.
Giriş kismi Jules Verne' i andirdi. Konu itibariyle de Köpek Kalbi'ne benziyor. Tabi bu kitap hepsinden once (1896) yazilmis.
- Yer yer spoiler-
Hayvanlari insanlastirma konusunu o zaman dusunup yazmis olmasi hayranlik uyandirici. Ama benim en ilginc buldugum itaat etmeleri icin insanlastirilmis hayvanlara din konusunu aşılamak. Insan, kendi irkini dusunmeden edemiyor!? Kitapta olan yasalar icin cogunlukla Kitabi Mukaddes'ten alinti yapilmis. Okurken insanlara degil de hayvanlara acıdım. Kendi davranislarindan vazgecirilmeye zorlanmak cok acimasizca. Bu yuzden Moreau ve yardimcisi baslarina geleni sonuna kadar hakediyorlardi.
Guzel kitapti hemen okunabilecek turden. Sadece giris kismi biraz sıkıcıydi. Hayal gucu genis olanlara tavsiye olunur.
Bu satırları güven içerisinde yazıyorum. Etrafımda garip yaratıklar, ucube canlılar -bunu bir insan olarak söylemenin ne kadar doğru olduğu tartışılır-, bana zarar verebilecek tehlikeli bir şeyler yok. Böyle hissetmemin sebebi kitabı bitirmiş olmam. Zira yaklaşık birkaç gündür yaşadığım 'dünya' alışılmışlıktan epey uzaktı. Her ne kadar sevinçli, neşeli duygular yaşamadıysam da en az bu hisler kadar güçlü olan korkuyu yaşadım; İnsanoğlunun elinde bulundurduğu gücü, imkanları
nereye kadar kullanabileceğinin korkusu. Bu güçlü duyguyu bana yaşattığı için Wells'e teşekkür ederim. E, hayatta her zaman mutluluk, neşe, mutsuzluk yok değil mi?

Doktor Moreau'nun Adası ya da diğer bir deyişle 'Tanrı'nın Dünyası'; adaletsiz, acı verici, boyun eğdirici, sınırlandırıcı. "Bu hayvanlara ne yapmak istiyordu?" diye soruyor kendine Prendick, aklındaki isim Moreau iken. Aynı soruyu Tanrı'ya sormak da mümkün. Ne yapmak istiyor bu insanlarla? Kırbaçla mı yola gelecek asi ruhlar, emirle mi düzene girecek emir almayı sevmeyenler, bedenden daha fazla acı çekecek bir şeyin varlığını bilmiyormuşçasına mı var olacak 'sıcaklıkla' ilgili tehditler. Ah elbette, sorduğunuz sorulara ilk kişiden cevap gelmesi daha olası...

Doktor'un yardımcısı sayılabilecek, Montgomery adlı karakterin ilginç hayvanları sevmesi Harry Potter'ın Rubeus Hagrid'ini çağrıştırdı...

----Spoiler---
Doktor'un öldükten sonra, Tanrı işlevini gören doktor öldükten sonra, yaratıkların ayaklanmaması, zincirlerinin koptuğunun belli olmaması için Prendick'nin peygamber görevini görmesi ilginçti. Onun, Doktor'un, gökte olduğunu ve oradan izlediğini söylemesiyle aklı o kadar da çalışmayan hayvanları bir süreliğine kontrol altında tutması, direkt olarak insanları ve sürdükleri yaşamı gözlerimin önüne getirdi. Oradaki yaratıkların her ne kadar insan olmaları için çabalandıysa da zamanla da olsa kendileri olmaların kaçınılmazlığı, Wells'in insanların hangi etki olursa olsun her zaman insan olarak kalacaklarına dair bir gönderme miydi?
Wells'in ilk defa bir kitabını okudum. Önceleri izlediğim "Orphan Black" adlı bilim kurgu dizisinde adı geçmişti "Doktor Moreau'nun Adası" çok merak etmiştim ve şimdi okudum, beklentilerimi fazlasıyla karşıladı. Mükemmel bir kitap! bilim kurgu sevenler için öneririm, mutlaka okuyun.
Doktor Moreau, hayvanlar üzerinde plastik cerrahiyi kullanarak, onları kesip biçerek onlara insan görünüşünü vermeye çalışan ama sadece dış görünüş olarak değil, mental olarakta. Onlara alfabeyi, konuşmayı öğretiyor. Ve tam olarak olmasada bi bakıma insana benziyorlar: iki ayak üzerinde duruyor, yemeği emerek değil de ellerini kullanarak yiyorlar ama yüzlerinin korkunç olduğu, ellerinde çoğunun parmaklarının eksik olduğu anlatılıyor. Ve adada ki tüm Hayvan Adamlar Dr. Moreau'dan korkuyor ve ona itaat ediyorlar. Birçok hayvanı bu şekilde insanlaştırmaya çalışıyor ama asla istediği sonuca varamıyor. Amacı ise tam bir insan yaratıp onu İngiltere'ye götürüp göstermek... bu kesip biçmelerin, acının önemsiz olduğunu söyleyerek bilgisini tatmin etmek, başardığını göstermek istiyor.
Tüm bu olaylar ana karakter Edward Prendick'in ağzından anlatılıyor ve adadaki bir yıllık hayatında gördüğü bu vahşet karşısında çoğu zaman intihar etmeyi düşünüyor ve onu psikolojik buhrana sürüklüyor. İnsanları bile hayvan olarak görmeye başlıyor hatta kendini bile onun değişiyle "beyin hastalığına yakalanmış koyun gibi" hissediyor. (Bu arada çok fazla spoiler vermişim ama siz yinede okuyun :) insan birkaç gün kitabın etkisinden çıkamıyor.)
Edebiyat tarihindeki yeri bir yana, ben bu yazarı sevemedim. Daha önce de Zaman Makinesi'ni okumuştum. İki kitapta da sıkıcı bir anlatım var, olayların içine bir türlü giremiyorsunuz. Siz o mekanda yürüyemiyorsunuz, karakter yürüyor ve takip ediyorsunuz sadece. Karakterleri de zayıf kalıyor, ilgi uyandıramıyor.

Anlatıcılık yönü bence zayıf bir yazar. Örneğin, karakterin korktuğunu görmüyorsunuz. "O kadar çok korkmuştum ki bir daha bunu hiç unutamadım." gibi cümleler söylüyor ama o korku size geçmiyor.

Bir zamanlar nadir örneklerdenmiş ve iyiymiş ama günümüzde artık çok daha iyileri mevcutken bu kitap akmıyor.
Sineklerin Tanrısı'ndan sonra okuduğum diğer bir ada kitabı. Sineklerin Tanrısı'nı okuduktan sonra insanın aslında hiçbir zaman ve yaşta masum olmadığını çok iyi bir şekilde anlatmıştım. Hani çocuklar masumdur derler ya hep bu kanının yanlış olduğunu çok net göstermişti bu kitap. Çocuk da olsalar 'insan' denen bir canlı olduklarını yüzümüze vurmuştu Golding... Bu kitap da ise aslında hepimiz özümüzde yaratıldığımız gibiyiz dışarıdan gelen etkenlerin çevremizde ki insanlar bizi ne kadar değiştirmeye çalışırsa çalışsın bunu bir yere kadar başarabileceğini ama o kişi hayatımızdan çıktığında aslında yine olduğumuz kişiye dönüşeceğimizi anlatıyor. Kitapta değiştirmek isteyen kişiyi Tanrı gibi göstermeye çalışmış H.G Wells bu da onun için değişmek istediğimiz kişiyi nasıl ilahlaştırdığımızı yüzümüze vuruyor. Keyifle okudum tavsiye ederim.
Wells’in Zaman Makinası’nı olduğumda çok etkilenmiştim ona istinaden aldım kitabı biraz da ama belki okuduğum zaman belki çevirisi bilemiyorum kimyamız tutmadı. Bilim kurgu seviyorsanız deneyin derim.
İnsan dostlarıma bakıyorum. Ve korkuya kapılıyorum. Bazıları capcanlı, hayat dolu, bazıları donuk, tehlikeli, bazıları kaypak, içtenliksiz yüzler görüyorum.
Hiçbir şey göremiyordum ya da belki de çok fazla şey görüyordum.
H. G. Wells
Sayfa 75 - İthaki Yayınları, 6. Baskı
Bizi hayvandan çok insan kılan her ne ise, teselliyi ve umudu, sanırım, insanların gündelik kaygıları, günahları ve dertlerinde değil; maddenin uçsuz bucaksız, sonsuz yasalarında aramalı.
Nasıl ve neden bilmiyorum , ama göğün o parlak sakinleri sonsuz huzur ve güven veriyor insana. Bizi hayvandan çok insan kılan her ne ise teselliyi ve umudu , sanırım , insanların gündelik kaygıları , günahları ve dertlerinde değil ; maddenin uçsuz bucaksız , sonsuz yasalarında aramalı. Umutsuz değilim , yoksa yaşayamazdım. Onun içindir ki , hikayem Umut ve yalnızlık içinde son buluyor.
H. G. Wells
Sayfa 162 - İş bankası

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Doktor Moreau’nun Adası
Baskı tarihi:
Şubat 2018
Sayfa sayısı:
197
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789758607273
Kitabın türü:
Orijinal adı:
The İsland Of Dr. Moreau
Çeviri:
Ali Kaftan
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İthaki Yayınları
Baskılar:
Doktor Moreau’nun Adası
Doktor Moreau’nun Adası
Edward Prendick, geçirdiği bir gemi kazası sonucunda kendisini Pasifik Okyanusu'nun ortasında, kimselerin uğramadığı volkanik bir adada bulur. Ama şansına, ada pek ıssız sayılmaz: Kendisini deneylerine adamış bir bilim adamı olan Dr. Moreau, alkolok asistanı Montgomery, onun tuhaf hizmetkarı M'ling ve Moreau'nun korkunç deneylerinin ürünü tuhaf yaratıklar. Prendick, adanın içindeki ormanlarda pusu kuran tehlikelerin arasında çıktığı yolculuklarda garip ayinlerle, Kanun'la karşılacak, yeni ve tuhaf arkadaşlar edinecektir.

Bilimkurgunun büyük ustalarından H. G. Wels'ten, doğayla oyuna girişmenin tehlikelerini ve insan olmanın anlamını sorgulayan, çarpıcı bir başyapıt.

Kitabı okuyanlar 350 okur

  • ignatius
  • Merve Ercan
  • Cansu
  • Wicapi Wakan
  • Semra Alagöz
  • Rumeysa
  • Muhammed Ali KURT
  • Emre Acar
  • Merve Kaya
  • Advil R.

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%1.9 (3)
9
%2.6 (4)
8
%3.8 (6)
7
%2.6 (4)
6
%1.3 (2)
5
%0.6 (1)
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları