Dokuzuncu Hariciye KoğuşuPeyami Safa

·
Okunma
·
Beğeni
·
44.252
Gösterim
Adı:
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Baskı tarihi:
Ağustos 2016
Sayfa sayısı:
112
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754370485
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ötüken Neşriyat
Baskılar:
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Peyami Safa'nın şaheserlerinden Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Türk edebiyatında "insan ruhunun derinliklerinde ve labi-rentlerinde dolaşan ilk roman" olması ve hasta bir insanı ve onun psikolojisini ele alması bakımından önemli bir yere sahiptir. Birçok araştırmacı ve yazar tarafından Türk edebiyatında bir ilk kabul edilen Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Tanpınar dediği gibi, "acının ve ıstırabın yegâne kitabı" olarak hem kemiyet hem de keyfiyet bakımından başka hiçbir eser olmasa da Türk romanının var olduğuna delil gösterilebilecek kudrette bir eserdir. Romanın genç kahramanı, ayağındaki rahatsızlıktan kurtulabilmek için sayısız doktora görünür ve en nihayetinde havadar bir ortamda, stresten uzak bir istirahat dönemi geçirmesi gerektiğine ikna edilir. Ancak, gerek akrabaları olan bir Paşa'nın Erenköyü'ndeki köşkünde misafir kaldığı dönemde, gerekse kendi evi ve hastaneye gidiş gelişlerinde şuurunu adeta bir facia atmosferinde yoğurur. Peyami Safa'nın çocukluk ve gençlik dönemlerinden fazlasıyla izler taşıyan roman, hem umudu ve umutsuzluğu, hem de sevinci ve felaketi aynı sayfalara sığdırabilmiş olması bakımından insanın eşsiz bir tarifini sunuyor.
Kitabı okuduktan sonra Peyami Safa adına derin bir üzüntü duydum.
Çünkü psikolojik tahlil dediğimiz şey bundan daha iyi yapılabilir mi bilmiyorum.
Çünkü hemen hemen her cümle için “bu cümle böyle de söylenebiliyor muymuş vay be!” dedirten bir kitap okudum.
Çünkü şimdiye kadar en çok alıntı yaptığım kitap bu kitaptı sanırım hatta bir ara tüm kitabı siteye kopyalamaktan korktum.
Peyami Safa adına derin bir üzüntü duydum çünkü siyasi görüşü nedeniyle geri planda bırakılmış, gereken değer verilmemiş bir usta yazar olduğunu gördüm.
Keşke sanatçıyı kişiden bağımsız kılarak sadece sanat yönünden değerlendirsek. Ama yapamayız.

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, genç yaşta yakalandığı ve tüm hayatını etkilediği hastalığı olan bir gencin çektiği acıları ve yalnızlığını, yaşadığı aşk acısı ile harmanlayarak psikolojik tahlil ve enfes betimlemelerle ele almış olduğu bir yapıttır, diyebilirim. Hastane sahnelerdeki betimlemeler ve genç hastanın psikolojisinin aktarımı o kadar olağanüstü ki hastanenin kokusunu duyarak çektiği acıyı ta içinizde hissediyorsunuz.

Peyami Safa bu eseri eski kadim dostu Nazım Hikmet Ran'a ithaf etmiş.
Ve kitabın arkasında da bulunan Nazım Hikmet'in kitap ile ilgili düşünceleri şöyledir;
"Ben Peyami'nin bu son romanını üç defa okudum, otuz defa daha okuyabilirim ve okuyacağım. Bu kitabın karşısında ben, yıldızlı göklerin sonsuzluğuna bakanve k layetenahi (sonsuz) alemde yeni pırıltılar, o zamana kadar hiçbir gözün görmediği acayip, fakat hakiki alemler keşfeden müneccimin hayranlığını duymaktayım. Eğer ıstırabı, azabı ve nefleyi coşkun bir ciddiyetle duyan öz ve halis halk kitleleri okuma yazma bilselerdi, bu romanın on bin, yüz bin, hatta bir milyon satması işten bile değildir."

Görüşlerini ve siyasi olaylar ve durumlara tutumunu hiçbir bağlamda kendimle bağdaştıramayacağım bu yazarın icra ettiği sanata hayran kaldım ve biliyorum ki diğer kitaplarını da büyük bir ilgi ve hayranlıkla okuyacağım.

Okuyunuz efenim, ön yargılarınızı bir kenara bırakarak okuyunuz. Emin olun hayran kalacaksınız.

(Ama insan diyemeden de geçemiyor; keşke Necip Fazıl'a değil de eski kadim dostun Nazım Hikmet'e dönseymişsin yüzünü be usta.. her şey çok farklı olurmuş)
İsimde koğuş geçince hapishane ile ilgili bir kitap diye düşünüyordum. Halbuki koğuş oda demektir, hariciye de tıpta dış hastalıklar anlamında kullanılır. Yani ana karakterimiz melun bir hasta. Evet ana karakterimizin ismi verilmemiş. O genel itibariyle bir hasta.

Peyami Safa küçük yaşlarda yaşadığı kemik hastalığını ve çektiği sıkıntıları bu kitap ile ölümsüzleştirmiş. Soyut kavramları, hisleri, duyguları, acıları öyle bir somutlaştırmış, öyle bir tasvirlemiş ki hayran kaldım. Özellikle "Duvarlar" kısmı büyüleyiciydi.

Yer yer kitapta Ahmed Hamdi Tanpınar kokusu aldım. Bu iki yazar aynı dönemde yaşamışlar fakat hangisi hangisini etkiledi bilemem.

"Ağır bir hastalık geçirmemiş biri hayatı tam anladığını iddia edemez."

Mutlaka okuyun...
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (14.599 Oy)18.132 beğeni41.098 okunma2.634 alıntı172.863 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (10.311 Oy)12.862 beğeni32.905 okunma3.101 alıntı138.264 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (8.171 Oy)8.472 beğeni27.166 okunma751 alıntı132.483 gösterim
  • Uçurtma Avcısı
    9.0/10 (9.392 Oy)11.064 beğeni27.358 okunma1.478 alıntı143.966 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (7.505 Oy)8.456 beğeni24.950 okunma2.256 alıntı107.693 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (7.220 Oy)8.647 beğeni24.068 okunma1.264 alıntı118.304 gösterim
  • Çalıkuşu
    8.7/10 (4.120 Oy)4.942 beğeni18.106 okunma725 alıntı74.322 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (5.428 Oy)5.535 beğeni18.768 okunma766 alıntı95.991 gösterim
  • Suç ve Ceza
    9.1/10 (6.238 Oy)7.571 beğeni20.461 okunma3.657 alıntı122.211 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (8.832 Oy)8.773 beğeni24.014 okunma1.605 alıntı111.436 gösterim
Hayat size tembellik hakkı vermez. BÜNYE! BÜNYE! BÜNYE!

Alabildiğine spoiler / sürprizkaçıran içermektedir !

Zavallı Yorik! Horatio! Bana bir şey söyle! Ne söyleyeyim efendimiz?
---Shakespeare'nin Hamlet'inden---

Dünyanın hiçbir Nüzhet'i yalan söylememelidir.
---Her bireyin yalan söyleme özgürlüğü vardır, sevdiklerimiz buna dahil değildir---

Ümit, aşk ve tembellik.
---Ümit etmek hayatı temsil eder, aşk gönlü, tembellik şeytanı---

-Berlin'e ne vakit gideceksin, Nüzhet?
-Bu gece sabaha karşı. Çünkü bu gece gitmezsem, altı sene tren yok.
---Bir şehir ardından koşar, sen kaçarsın---

Yıl 2003 ya da 2004 15 yaşındayım. Yer ise Afşin Devlet Hastanesi. Çocuk doktorunun önünde bir sıra ki evlere şenlik! Kimisi anne kucağında kimisi babalarının ellerinden tutmuş çocukların arasında ergenlikte arşa yükselmiş, boyu posu 1.80'e dayanmış bekliyorum. Sıra gelecekte ben de göreceğim! Sonra güç bela
kalabalığı yara yara girip doktor beye kavuşuyoruz. Önce yüzüme bakıyor sonra da dışarıda ki kalabalığa. Sonra oturmam yönünde bir komut veriyor ve oturuyorum. İki dakikalık muayene sonrası canından bezmiş sevgili çocuk doktorumuz ben de Hepatit buluyor. (A, B ya da C) hangisi olduğunu şuan hatırlamıyorum. Babam error! veriyor tabii! Ardından soruyor, yani? Yani okula gidiyor ise diğerlerinden uzak dursun diyor bıkkınlığın verdiği cesaretle! Hızlı bir şekilde alelade yazılmış ilaçlarımızı koltuk altımıza kıstırıp uzaklaşıyoruz saatleri çürüttüğümüz polikliniğin önünden. Babam ilaçları alıyor, gidiyoruz. Adam da artık dokunmuyor bana, korkuyor. Sonra 1 ay boyunca okula gidemedim. Hatta balkonda beni gören akranlarım bir pisliğe bakıyormuşçasına gözlerini hızla uzaklaştırıyor benden. 1 ay sonra babam işkilleniyor bu durumdan. Yav doktor böyle söyledi amma çocuk turp gibi! Turp gibi çocuk yani ben! 1 ay boyunca hepatit olduğumu düşünerek çoğu kez nece buhranlara girdim, sürüklendiğim psikolojik travmaları hiç saymıyorum! Okulumdan, derslerimden uzak kalışım da cabası! Sonuç olarak iki dakikalık muayenenin faturası ben de ağır olmuştu. Doktora hiç gitmesem 1 hafta sonra iyileşir yoluma bakardım.

Bu romanı okuyunca bu anı gözümde, fikrimde belirdi. Ben de sizinle paylaşmak istedim. Peyami Safa'yı ilk defa okuyorum. O yüzden fazla fikir beyan etmek yerine bu roman üzerinden yürümek istiyorum. Duygu geçişlerinin yoğun olduğu ve hangi duygunun içinde ise yazar onu arşa değin yaşıyor / yaşatıyor. Istırabın ilacının yine ıstırap olduğunu düşünecek kadar da realist.

Romanın hepsini alıntılasan kimse sebebini sormaz. Gerçekten tahlil, tasvir açısından eşsiz bir roman. Peyami Safa'nın buhranı, umutsuzluğu, dağılmışlığı, bıkkınlığı, vazgeçmişliği dibine kadar damarlarımıza kadar nüfuz ettirebildiğini şahsım adına söyleyebilirim. Özellikle Hamlet'ten alıntı ile karışık ruh halini yansıtırken büyülendim.

Romandaki ana karakterin kopmaya yüz tutmuş ayağını bir aşk yüzünden kurban edişine de tanıklık ediyoruz. Bana göre stres ölümün yama sürümüdür. Bizi ölüme olabildiğince yaklaştırır. Karakterimiz de stresten uzak, aktif bir dinlenmeye ihtiyaç duyuyorken kendini afilli cehennemimiz saygıdeğer aşka kaptırıyor ve film kopuyor. Aşk pişmanlıktır, stres öldürür, sıhhat en önemli mevcudiyetimizdir, Peyami Safa psikolojik olarak okuyucuyu süründürür. :)

#29235825 nolu ve Cerrah Asya sponsorluğunda gelişen etkinlik kapsamında bu romanı okudum. Teşekkürler! Böyle etkinlikleri hep yapalım. Romanın içeriğini size kısaca özetleyecek bir alıntı ile incelemeye son noktayı koyayım:

Odadan gündüz ışığıyla beraber bana ait her şey çekiliyor: Evime ait hatıralar, kalabalıklar, sevdiklerimin sesleri, bir çok şekiller, hayatımın parçaları, Erenköy, köşk, tren, vapur, fakülte, doktorlar, hastabakıcılar, hayatın gürültüleri, şehir, gündüzün sesleri her şey uzaklaşıyor. İçimde bir boşluk. Garip ve büyük bir his, derinliklerime doğru kaçıyor, gizleniyor. Ruhum karartılarla, sessiz ve şekilsiz gölgelerle, eşya arkasına saklanan hayaletler gibi kendilerini göstermeden korkutan meçhul varlıklarla dolu. Kapım kapalı. Açmak istemiyorum. Açarsam hastahanenin benim için hazırladığı felâketlerin hepsi birden içeri girecek sanıyorum.
Öncelikle kitabı Peyami Safa Etkinliğine istinaden okudum. Daha sonra mutlaka okuyacaktım fakat etkinlik bu durumu hızlandırdı ve de çok iyi oldu. Daha önce okumama sebep olan ve etkinliği düzenleyen Cerrah Asya ‘ya ve etkinlik için yardımlarını esirgemeyen Ebru Ince ve Haruni ‘ye teşekkürlerimi iletirim.

Şimdi İncelememize geçelim…

İlk satırdan itibaren hemen bir şey hayal etmem gerekiyordu. Aklıma ise Heybeliada'da ki hastane geldi. Çünkü hem eski bir hastane hem de ziyarette bulunduğum bir yerdi. Lanetli Tepe filminde ki hastaneyi hayal etmediğime bir nebze olsun sevindim. Çünkü o da aklıma gelmişti..

Başlangıcından sonuna kadar beni sıkmayan harika bir devamlılık arz ediyor bu eser. Kitapların uzun ya da kısalığı değil, içeriğinde ne kattığı önemlidir. Bu kısa eser bana bir şeyleri yeniden hatırlattı. İnsan canı yanıncaya kadar etrafta olan bitene pek kulak asmıyor, sahip olduklarına hiç şükretmiyor.

Olay örgüsü ile birlikte her şeyi zihnimde canlandırdım. Tabi ki 1900’lerin istanbulunu birebir gözümde canlandıramazdım ama zihnim daha önce izlemiş olduğum görüntüleri ve fotoğrafları anında önüme getirdi. Her detayı usta bir yönetmen gibi yönetip, harika oyunculuklarla kurguya uygun bir performans göstermeme yardımcı oldu. Her detay kesinlikle aklımda kalıcı oldu. Anlatımın sadeliği kesinlikle okumaya ayrı bir tat katmış. Peyami Safa’nın dili fazlasıyla keyifli bir okuma sunuyor.

Duyguları okurken hissediyor ve yaşıyorsunuz. İmkanları günümüz ile mukayese ediyor, halbuki şuan olsa daha basit çözümler ile müdahale edilebileceğini düşlüyorsunuz. Hastane’nin kokusundan tutun, odalar, koridorlar her şey zihninizde canlanıyor ve olay örgüsü bu şekilde genişleyerek zihninizde bir tiyatro oyununa dönüşüyor.

Edebiyatımızın ilklerinden olan bu eser, kesinlikle yüksek bit çıta belirliyor. Stefan Zweig’ın kısa öykülerini okurken, kendimi bir koşuşturmada hissederken, bu kısa eserde hiç öyle bir şey hissetmedim. Kıyas sebebi sadece az safa sayısına sahip olmasıdır. Konular ve yazış tarzı tabi ki farklı olduğu için bunu hissediyor da olmuş olabilirim. Bu da küçük bir fikirdi sadece.

Toplamam gerekirse; kesinlikle okunması ve üzerinde düşünülmesi gereken bir eser. Sağlık bir insanın en temel ve en önemli ihtiyacıdır. Sağlığınız yerinde olmadığın da dünyanın sahibi olmuşsunuz nafiledir. Tüm uzuvlarınız yerinde ve sıhhatiniz yerinde ise, dünyevi basit şeyleri büyütmeden sadece çözülürse çözülür, çözülmese de sorun değil şekli ile bakınız. Dün izlediğim Veda filminde Salih Bozok ile Mustafa Kemal'in aklımda kalan bir repliğini size iletmek istedim. Çünkü aynı zaman diliminde geçiyor bu eser. İlk etapta birbirlerine nasıl olduklarını soruyorlar, ardından şu konuşmalar geçiyor;

S.B.: “Cephedesin diye duymuştum.”
M.K.: “Öyle. Ama hayattayım çok şükür. Bugünlerde bundan daha fazlasını aramamak lazım zaten.” der ve devam ederler konuşmalarına.

Son olarak diyeceğim o ki sıhhat önemlidir. Diğer küçük şeyleri kafanıza daha az takın ve olmayınca hayatınızı kaybetmişcesine muamele yapmayın. Kitap içeriğinde bolca eski Türkçe kelimeler var. Anlamları tabi ki verilmiş ve bizlerinde alışkanlık kazanmasına yardımcı olacağını düşündüğüm bir husus olmuş.

Kitabı kesinlikle tavsiye ediyor ve herkese iyi okumalar diliyorum.
Ahmet Hamdi Tanpınar bu kitapta hakiki acıyı bulacağımızı söylüyor. Ve buluyor insan.

Hastalığın genç bir adamı nasıl bir hale soktuğunu, psikolojisine nasıl etkilerde bulunduğunu çok güzel bir dille anlatıyor Peyami Safa.. Bacağının ağrılarını hiç eksiksiz kendinizde hissediyorsunuz. Aynı zamanda aşkın hastalık ile karışıp nasıl çığlıklar attırdığına da o muhteşem anlatımla birebir yaşıyorsunuz.

İncelemesini yapmak haddime kalmış birşey değil elbet. Ama yine de insan birkaç birşey yazmadan duramıyor. Ben böyle güzel bir dil kullanımı, anlatım tarzı beklemiyordum. Fakat son derece etkileyici bir kitap.

" Hep gittiler..... Odaya şimdiye kadar hiç tanımadığım yabancı bir akşam giriyor. Gittikçe artan karanlık, iki parça eşyayı da benden uzaklaştırıyor ve beni yalnız bırakıyor. " Bu ve bunun gibi öyle güzel cümleler ile dolu ki yalnızlığına hayran kalıyorsunuz. Anlatımına hayran kalıyorsunuz.

Bu kitabı okumamak gerçekten büyük bir eksiklik. Bizim kitaplıkta, rafların birinde öylece sessiz sakin duruyordu yıllardır onu okuyuncaya kadar. Okuduktan sonra ise tekrar kitaplıktaki yerine koyduğumda sanki beni kendine çeken bir şarkı mırıldanıyor şimdi...
Peyami Safa'nın okuduğum ilk kitabı oldu.
Küçük bir oğlanın dizindeki hastalığını, hastanede geçirdiği kötü günlerini anlatıyor. Birlikte büyüdüğü Paşa'nın kızı Nüzhet'i sevdiğinin farkına varıyor. Nüzhet'le beraber büyüyüp, ondan yaşca büyük olduğu halde onun küçükken bebekle oynamasını, istihfafla seyrederdi.
Kendinde kaybettiği şeyleri Nüzhet'te buluyordu fakat bunları arkadaş hisleri sanıyordu. Kitaptan çıkardığım en iyi ders şu oldu; sağlığı yerinde olan biri hiçbir zaman hasta olan birini tam olarak anlayamayacağı, anlamayacağı oldu... Çocuğunda bununla ilgili yazdığı bir kaç sözü var; “Büyük bir hastalık geçirmeyenler, herşeyi anladıklarını iddia edemezler.
“İki hasta kadar birbirine yakın hiç kimse yoktur.
“Hasta olmayanlar bizi ne kadar az anlayacaklar!
Herkese tavsiye ederim.
Peyami Safa benim için betimleme ustası kitap yazarlarının en az bir kere okumasını tavsiye ederim. Kitap bende derin hisler bıraktı. Kitabı kapattıktan sonra derin üzüntü yaşadım.

Kitabı daha önce okumadığım için çok pişmanım. isminden sanırım biraz ön yargı ile yaklaşmış olabilirim.
Ağaçların bile sıhhatine imrenerek yürürdüm işte bu söz benim için eserin kilit noktasıydı hasta bir insanın fiziki acısı yanında psikolojik ıstırabını Peyami Safa mükemmel betimlemesi ile okuyana gerçekten hissettirmekte ..
Eseri daha önceden okumama rağmen yine aynı heyecan ve merakla okudum yazarın kendi hayatını yansıttığı bu eserde bir gencin yıllardır yaşamında var olan hastalıkla mücadelesinin yanında Nüzhete duyduğu aşk ve kendi iç karmaşası,hastanede geçirdiği zorlu günlere rağmen mücadelesinden vazgeçmeyerek hayata tekrar tutunarak yaşamına devam eder..
Son olarak eserde başkahramanın adının olmaması eserde farklı bir boyut bence okumak isteyen herkese tavsiye ederim ..
Ülkemizin Zweig'i Peyami Safa bana göre. Karakter analizleri, acıyı betimlemesi, düşünceleri yaşatması, aşkı anlatışı...
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu 15 yaşındaki bir çocuğu, hastalığını ve aşkını anlatıyor anlatmasına ama nasıl da benzersiz, nasıl da bıçak gibi sözlerle anlatıyor. Kitabın başlarında aşkı anlamaya çalışan bir gençle karşılaşıyoruz. Daha sade duygular, daha yalın cümleler. Sonra hastalık giriyor devreye işte o zaman kitap başkalaşıyor sanki. Çektiği acıyı sanki karşınızda çekiyor, sanki pansumanını siz yapıyorsunuz. Hastanenin betimlenişi, duvarların anlatılışı; ucu sivri kelimeler sürüsü gibi. İyi ki kendi dilimizde okuyabiliyoruz Peyami Safa'yı.
Bi kaç saat evvel bi ileti paylaşmıştım.Oradaki şairlerin Peyami Safa versiyonu.

Eski yapıtlarda bilmediğim kelimelerin çokluğu sebebiyle onlara karşı hep ön yargılı olmuşumdur. Kelimelerin anlamına bakıp tekrar tekrar okumak, anlamayıp sakin kafayla bi daha okumak sıkıcılığının üstüne sıkıcılık ekliyor, hiç çekilmiyordu. Ta ki bu güzide kitaba gelene kadar. İster eski kitap olduğundan ötürü, ister ince olduğundan ötürü ya da benim bahanem gibi aklınıza ne tür önyargılı bahaneler gelirse gelsin, hepsini tarumar edecek türden.

Kitaba başlamadan diyosunuz " Kitap işte. Beni en fazla ne kadar etkileyebilir ki?" Sonra başlıyosunuz ve daha ilk sayfadan itibaren sizi rehin alıyo. Bi süre sonra kitaptan sıyrılıp kendinizi tamaşa ettiğinizde; bırakın etkilemeyi, iliklerinize kadar işleyip kendisiyle bütünleştirdiğini görüyosunuz. Kitap bittiğinde ise size taktığı prangayı hiç ama hiç çıkartmaması için yalvarıyosunuz.

Cahit Sıtkı T.'nın bu kitap hakkındaki yorumunda dediği gibi her satırı gerçekten Can-ı gönülden istifade edilerek kaleme alınmış.Kitabın bitimiyle, bitişinin hüznüne yeniliyo insan. Öyle görünüyor ki Zaman mefhumuna asla yenilmeyecek bi şahaser...انا
Kader...İnsanın eline geçen şanslar,bazen o şansları kazanmak için bile verilen çetin uğraşlar...Peyami Safa o müthiş betimlemesiyle adeta yaşatıyor bize hastane hayatını.Aşk ve acı arasında dokuduğu psikolojik mekiği...Okurken bacağınız muhakkak sızlayacaktır...Eğer yakın zamanda hastanede yatan bir hastanız varsa biraz hüzünlenebilirsiniz...Yeri gelir ağaçların sıhhatini kıskanırsınız...Son olarak şunu söylemeden edemeyeceğim(haydi git şimdi güzel kadınlarımızdan birine tuvaleti arasında görün ve ona de ki 'yüzüne bir parmak kalınlığında boya süredursun,günün birinde şu garip şekle istihale etmekten kurtulamayacaktır...)
PSİKOLOJİ'NİN DİBİNE VURAN ESERLER VOL:1

Öncelikle bu kitabı okumama vesile olan Cerrah Asya dostuma ve #29235825 etkinliğine teşekkürlerimi sunmak isterim.

Gelelim esere
Kitabın bitmesiyle hem sevindim hem üzüldüm. Kitap fena değil özellikle hasta ve buna bağlı olarak acı çeken birisinin psikolojini iyi bir şekilde aktarmış yazar. Çektiği acıları okurken ben bile üzüldüm dizinde hastalık olan çocuk adına.
Süslü anlatımı ve insanın iç dünyasını ağırlıklı konu edinmesi beni biraz soğuttu eserden. İnsanın iç dünyası ya da benzeri eserlere pek okuyamıyorum nedense. Ben okumak istediğim kitaplar da güzel bir olay ve buna bağlı sade dil ve devamında ise biraz da heyecan beklerim.
Kitapta bunu az buldum ama olsun kitabı tam beğendim diyemeyeceğim ama yine de tavsiye ederim.
Etkinlik için bir kez daha teşekkürler

Sağlıcakla =)
"Görülecek, işitilecek, tadılacak, okunacak, yazılacak, yapılacak o kadar çok şey birikiyor ki, bundan sonra hayatımın bütün bunlara yetişmeyeceğinden korkuyorum."
Yalana her şey isyan etmelidir. Eşya bile: Damlardan kiremitler uçmalıdır, camlar kırılmalıdır hatta yıldızlar düşüp gökyüzünde bin parçaya ayrılmalıdır.
"Bir tek cevabı saatlerce sürebilecek sorular soruyorlardı; hiçbirine cevap veremiyordum."

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Baskı tarihi:
Ağustos 2016
Sayfa sayısı:
112
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754370485
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ötüken Neşriyat
Baskılar:
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Peyami Safa'nın şaheserlerinden Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Türk edebiyatında "insan ruhunun derinliklerinde ve labi-rentlerinde dolaşan ilk roman" olması ve hasta bir insanı ve onun psikolojisini ele alması bakımından önemli bir yere sahiptir. Birçok araştırmacı ve yazar tarafından Türk edebiyatında bir ilk kabul edilen Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Tanpınar dediği gibi, "acının ve ıstırabın yegâne kitabı" olarak hem kemiyet hem de keyfiyet bakımından başka hiçbir eser olmasa da Türk romanının var olduğuna delil gösterilebilecek kudrette bir eserdir. Romanın genç kahramanı, ayağındaki rahatsızlıktan kurtulabilmek için sayısız doktora görünür ve en nihayetinde havadar bir ortamda, stresten uzak bir istirahat dönemi geçirmesi gerektiğine ikna edilir. Ancak, gerek akrabaları olan bir Paşa'nın Erenköyü'ndeki köşkünde misafir kaldığı dönemde, gerekse kendi evi ve hastaneye gidiş gelişlerinde şuurunu adeta bir facia atmosferinde yoğurur. Peyami Safa'nın çocukluk ve gençlik dönemlerinden fazlasıyla izler taşıyan roman, hem umudu ve umutsuzluğu, hem de sevinci ve felaketi aynı sayfalara sığdırabilmiş olması bakımından insanın eşsiz bir tarifini sunuyor.

Kitabı okuyanlar 14.399 okur

  • Meryem Sümeyye Bayrakdar
  • Güllü Demirbag
  • Ayşe
  • Ahmet Oruç
  • Miserya
  • Rabia Yüceer
  • hasibe irem özçelik
  • selim can ermiş
  • Melike
  • Latif Yüce

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%28.6
14-17 Yaş
%18.3
18-24 Yaş
%18.8
25-34 Yaş
%15.7
35-44 Yaş
%11.7
45-54 Yaş
%3.4
55-64 Yaş
%0.7
65+ Yaş
%2.8

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%70.4
Erkek
%29.5

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%26.6 (800)
9
%22.2 (667)
8
%24.7 (743)
7
%15.2 (456)
6
%6.2 (186)
5
%2.6 (77)
4
%1.1 (33)
3
%0.6 (18)
2
%0.2 (6)
1
%0.2 (6)

Kitabın sıralamaları