Adı:
Dövüş Kulübü
Baskı tarihi:
Şubat 2001
Sayfa sayısı:
224
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789755393226
Orijinal adı:
Fight Club
Çeviri:
Elif Özsayar
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ayrıntı Yayınları
İstenmeyen yağlar. Pahalı, butik sabunlar. Maaş çekleri, güzel bir ev, zarif mobilyalar. Yalnızlık ve yabancılaşma. Tüketimin susmayan arsız çağrısı. Yalanlar ve yalanlar. Nefret ve öfke.

İlk kez yayımlandığı 1996'dan beri bir yeraltı klasiği olarak anılan Dövüş Kulübü, yeni binyılın eşiğinde geçen bir anti-ütopya öyküsünü anlatıyor. Yaşadığı hayattan nefret eden, ölüm düşüncesini saplantı haline getirmiş, insani yakınlığı kanser dayanışma gruplarında arayan genç bir adam. Aynı dayanışma gruplarının bir başka müdavimi, toplum kaçkını bir genç kadın. Ve Tyler Durden; yalanlar ve mutsuzlukla dolu bir dünyaya kendi yöntemleriyle saldıran yarı çılgın bir kurtarıcı, baştan çıkarıcı bir intikam meleği. Tyler'in felsefesine göre, tüketim kültürünün uyuşturucu etkisinden kurtulmanın yolu, fiziksel acıyla tanışarak yeniden doğmaktır. Çok geçmeden, gecenin geç saatlerinde bar bodrumlarında toplanan gizli bir dövüş kulübü ülkenin dört yanını saracaktır. Ama Tyler'in dünyasında sınırlara ve kurallara yer yoktur. Kendi bedenini örseleyen bir müritler ordusu, toplum düzenini ve konformizmi imha etmek üzere Tyler'in peşine takılır...

Chuck Palahniuk'un ilk romanı, tüketim kültürüne, hırs ve üstünlük duygusuna, güzellik idealine ve iş dünyasına zehir zemberek bir eleştiri yöneltiyor. Palahniuk, karanlık bir mizahla desteklediği güçlü ve çarpıcı üslubuyla, yaşadığımız dünyanın çirkin suretine ayna tutuyor. Son on yılın en özgün, en sarsıcı romanları arasında sayılan Dövüş Kulübü'nü Türkçe'ye kazandırmaktan sevinç duyuyoruz.
(Arka Kapak)
Neden öneriyorum?

Gören olmuştur sitede kitap ya da film önerisi istendiğinde bu eseri öneriyorum. Peki neden? Nedir beni bu kitapta bağlayan? Öncelikle defalarca kitabını okuyup, kitabın filmini de izlemiş biri olarak bir de üstüne üstlük bu kitabı inceleyen Tüketim Toplumu, Nevrotik Kültür ve Dövüş Kulübü kitabını da araştıran biri olarak yeterince bilgi sahibi olduğumu düşünüyorum.

Şimdi ben bu eseri keşfetmeden önce Camus'un varoluşçuluğu ile Dostoyevski'nin yeraltısıyla iki arada bir derede gidip geliyordum. Bu iki yazarın ortak ele aldığı akımlar "Kendini toplumdan soyutlama, ve dışlama" dır. Şahsen hayatımı da bu akımlar düzeyince geçirip gidiyordum. Ancak bu kitap ile tanıştıktan sonra böyle bir farklılık, böyle bir haz almadım. Şimdi yanlış anlayanlar elbet olacak; ben Dostoyevski ve Camus'u asla gömmüyorum. Onların eserleri hâlâ benim için bir başyapıt değerinde. Ancak bu eser gerek kurgusundan gerekse topluma yönlendirdiği sivri dilli göndermelerle gönlümde baş sıraya koyuyor.

Evet, değiştirdi. Şu an bile bana deseler; "Sana bir kitap okutacağız ve hayatını değiştirecek." yine de inanmam. Ancak samimi olarak söylüyorum ki bu kitap benim topluma ve dünyaya olan bakış açımı kökünden değiştirdi. Tüketim kültürüne, markalara, popüler kültüre ve para babalarına nasıl köle olduğumuzu gördüm. Hayatımdaki birçok olaylara karşı gözlerim açıldı.

Ahh! Evet, sizi biraz sıktım değil mi? Keşke baştan uyarsaydım içeriğe girmeyeceğim diye. Sıkıcı bir insanım ben! Her neyse nerede kalmıştık? (Kitabın içeriğine ve konusuna ulaşmak için diğer incelemeleri ve kitabın arka kapağını okumanız yeterli.)

Öncelikle kitap bir yeraltı edebiyatı olduğu için bolca kara mizah, bolca argo bulunuyor. "Ayy! Ben küfür sevmiyorum." diyenlerden ve "Ben dindarım ulan!" diye geçinenlerdenseniz bu kitap sizlere asla uymaz! Kitapçılarda önünden bile geçmeyin. Şimdi, bu eserde cüzi derecede felsefe, profesyonel olmayacak düzeyde postmodernizm, biraz sosyoloji, gerektiği kadar topluma yönelik sivri dilde eleştiri, çoğu kitabı aratmayacak kadar duygusallık, eşsiz benzersiz bir kurgu, üç tane farklı kişilikleri temsil eden üç ayrı karakter, bolca yeraltı edebiyatı ve bir o kadar da kara mizah var. Evet, bunların hepsini karıştırınca karman çorman olmaması elde değil. İşte bu yüzden bu eseri bir düz metinmiş gibi sorgulamadan, aklını kullanmadan okuyanlar ya bir daha yeraltı edebiyatına girmemek üzere tövbe ediyor ya da "Sadece dövüşüyorlar ya!" deyip bir daha kitabın yüzünü açmıyorlar. Anlamaya uğraşarak okuyanlar ise böyle bir eseri okuyarak toplumdaki bu uyuşukluğumuzu görerek tabiri caizse "gözleri açılıyor". Eşsiz benzersiz kurgu dedim. Evet, çünkü bu eseri Dostoyevski'nin Öteki eseriyle kıyaslıyorlar. Şahsen iki eser de birbirinden apayrı eserler. Aslında bu konuda söyleyecek o kadar çok şeyim var ki... Ama susacağım. Siz yine de ikisini de ANLAYARAK okuyun da. Ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Filmi mi? Kitabı mı?

Eveet, tartışmalı konuya geldik sonunda. Aslında bu soruyu sormak için kendimize şunu sormalıyız; "Ne için kitap okuyorum?". Çoğunuzun cevabını tahmin edebilirim; "Kendimden bir şey bulabilmek için.". Peki filmden mi daha çok şeyler alırız yoksa kitaptan mı? Bunun cevabı bu eser için diğer filmi yapılan kitaplara oranla daha da zor. Çünkü filminde vermek istediği mesajı tamamıyla verdiğini düşünüyorum. Ayrıca muhteşem oyuncu kadrosu ile de gönüllere taht kurdu. Ancak bir filmi izlerken o karakteri o oyuncu ile bağdaştırırsın. Kitapta ise tüm o olayları kendi hayalgücünde resmederek tüm o kurguyu kendi içinde yaşarsın. Hazır aklımdayken şunu da söyleyeyim; kitabında filminde yer vermediği birkaç bölüm de var, haberiniz olsun. Bunlar yüzünden önce kitabını yaşamanızı, sonra isteğe bağlı olarak filmini izlemenizi öneririm. Ya da unut, bu söylediklerimin hepsini unut! İnsanlar gerçekleri okumaya dayanamaz... Zaten her kim okusun ki böyle gerçekleri söyleyen ve herkesin kendine bir şeyler katabileceği bu gereksiz eseri... Eğer bana aldırmayıp okumayı hâlen düşünüyorsanız, hiçbir şey için daha geç değil, vazgeçebilirsiniz. Ancak eğer başladıysanız; aşağı tırmananların dünyasına hoşgeldiniz. Son olarak şunu da söyleyeyim; "YERALTI ASLA SEVİLMEZ.".

Daha söyleyeceklerim bitmedi. Geliyorum.

Kahvemi içip kafam yerinde olduğuna göre, bir cesaretlik yapıp, birçok kuralımızı çiğneyerek, hayalarımın kesilmesi uğruna sizlere bizlerden bahsedeceğim; Bizler her yerdeyiz, gündüz görebileceğiniz her meslekte olabiliriz; öğretmen, aşçı, polis... Ancak geceleri bizler apayrı kişileriz. Tüm bu topluma olan öfkemizi birbirimizden çıkarıyoruz ve dövüşüyoruz. Dövüşlerde kazanmak ya da kaybetmek umurumuzda değil. Yeter ki fiziksel acıyla tanışıp bu tüketim toplumunun uyuşturucu etkisinden kurtulalım. Etrafa zarar veriyoruz bu doğru ama bize asla bir şey yapamazlar. Bizler onların yemeklerini hazırlıyoruz, ulaşımlarını sağlıyoruz. Hatta güvenliklerini bile biz sağlıyoruz. Onlar bizlere her zaman bağımlı, tıpkı yaptıkları tüketimler gibi. Bizler sağcı ya da solcu değiliz. Görüşümüz, paranın yönettiği tüm şeylere karşıyız. Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bizler büyük bir acı yaşamadık çünkü bizim acımız, hayatlarımız. "Televizyon programları izleyerek bir gün milyoner olacağımıza, film yıldızı, rock yıldızı olacağımıza inandık. Ama, hiçbirini olamayacağız." (180) Tanrının bizi sevmeme ihtimâlini düşündüğümüz için, kendimize çok öfkeliyiz...
BİR TÜMÖRÜM OLSA ADINI MARLA KOYARDIM!!
Sendrom-lu/suz bir pazartesi sabahından herkese merhaba;

Malum bahar geldi, bi inceden üstüme çöken rehavet sebebiyle okumalarım biraz ağırlaştı falan, aslına bakarsanız Chuck Palahniuk bu dönemlerde benim kurtarıcı şövalyem sayılır, halihazırda Hakan Günday okuma çabaları içerisindeyken bunalıp bir anda kendimi Fight Club'a başlamış buldum.

Kitabı okurken keşke filmi izlemeseydim diye içimden geçirdim sık sık, her zaman önce kitap parolasıyla yola çıksam da yıllar önce izlemiş bulunduğum için kitaba çok özgün bir şekilde başlayamadım. Hatta ilk on bölüm kitaba adapte de olamadım. Çünkü Marla Singer denildiğinde aklıma direkt Helena Bonham Carter'ın gelmesini engelleyemiyorum. He diyeceksiniz ki bu yorum filme haksızlık etmiyor mu?
-Asla! Film kendi çerçevesinde olabilecek en iyiler arasında bundan zerre kadar şüphem yok , ayrı ayrı, ikisi de türünün en iyisi ama ben sadece kitabı okumuş olmayı tercih ederdim, daha özgün bir okuma yapabilmek için.

Gelelim kitaba, sahip olduğu her şey; pahalı eşyalar, lüx araçlar, kabarık banka hesapları, pahalı bir muhitte dublex bir daire, ve bunun karşılığında, asık suratlar, biteviye mesai saatleri, sahtekarca gülüşler, yalanın bini bin para insanlar, bitmeyen depresyonlar, antidepresanlar, ucundan tutulamayan lojman griliğinde bir hayat.
Tanıdık geldi değil mi? Bukowski'nin ''Yaşama sevincimi, sigortalı bir iş karşılığında sattım! '' sözü tüm bu söylediklerimin özeti aslında.

''İstediğim şeyler gün geçtikçe hep istemeye eğitilmiş olduğum şeylermiş gibi görünmeye başladı. '' -Görünmez Canavarlar


Daha pahalı bir araç, daha pahalı bir ev, daha pahalı kıyafetler, toplumun gözünde daha prestijli olmanızı sağlamıyor! İnsanlar sistemin içerisinde öyle bir evriliyorlar ki, o daha pahalı saatin, daha pahalı ayakkabının, sahibi olmak için geceli gündüzlü ömrünü tüketiyor.

Bomboş..

Janjanlı hayatlarınız, sahip olup içinde bile yaşamadığınız evleriniz, göstermelik arkadaşlıklarınız, sahtekar gülüşleriniz.. Bomboş..


Fight Club'da Tyler Durden karakteri, anlatıcının sahip olamadığı,ama hep olmak istediği karakteri açığa çıkarıyor. Anlatıcı dipte, Tyler gökdelenin zirvesinde. Anlatıcı mesai bitirmek istiyor, Tyler tüm yüklerinden kurtulana dek dövüşmek. Hele hele son bölümlerde ki Kargaşa Projesi tam anlamıyla Tyler'ın modern anarşisinin dışa vurumu. Hangimiz istemedik çılgınlar gibi :)

Velev ki; benden tam puan alan bir okuma oldu, okuyacak arkadaşlara tavsiyem filmi izlemeden okuyun. Keyifli okumalar dilerim tabi mümkünse ;)
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (15.296 Oy)19.059 beğeni43.361 okunma3.023 alıntı182.875 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (8.542 Oy)8.827 beğeni28.691 okunma836 alıntı139.593 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (10.713 Oy)13.410 beğeni34.520 okunma3.411 alıntı146.004 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (7.450 Oy)8.027 beğeni22.772 okunma826 alıntı89.739 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (9.279 Oy)9.245 beğeni25.611 okunma1.824 alıntı118.668 gösterim
  • 1984
    8.9/10 (6.009 Oy)6.353 beğeni16.798 okunma2.897 alıntı86.051 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (7.885 Oy)8.840 beğeni26.318 okunma2.654 alıntı114.707 gösterim
  • Yabancı
    8.3/10 (4.415 Oy)3.916 beğeni12.965 okunma1.193 alıntı52.948 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (5.651 Oy)5.757 beğeni19.656 okunma836 alıntı101.149 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (7.568 Oy)9.073 beğeni25.341 okunma1.509 alıntı126.545 gösterim
Bazen öyle sinirleniyorum, öyle sıkılıyorum ki hayattan.Açıkçası bir dövüş kulübüne gitmek istiyorum.

Kimleri mi dövmek istiyorum?

Dünyayı bu hale getiren herkesi.
Haksızlık yapan herkesi.
Yerlere çöp atan herkesi.
Birileri açlıktan ölürken yemekleri atan herkesi. Birilerinin bir yılık kazancını bir ayakkabıya veren herkesi.
Eğitimin ne olduğu hakkında hiçbir fikri olmayıp ahkam kesen herkesi.
Bizi bu düzenlere köle kılan herkesi.
Haksızlık karşısında sesi çıkmayıp bana değmiyorsa sorun yok diyen herkesi.
Geçmişi çabucak unutup kendi yaptıklarını eleştirdiğinden haberi olmayan herkesi. Ağzıyla konuştuğunu fiilen yapmayan herkesi. Sadece ve sadece dünya kendine aitmiş gibicesine diğer bütün varlıkları sömüren herkesi.
İnsanları futbolla,ten rengiyle,diniyle,sac rengiyle,düşünceleri ile ayıran herkesi. Çocukların saflığından faydalanan herkesi. Savaş çıkaran herkesi.
Hayvanlara eziyet eden herkesi.
Şehirleri beton yığınına çeviren ve bunu medeniyet gören herkesi.
Ağaçları kesen, ormanları yakan herkesi. Herkesi herşeyi...

Şiddete karşı olduğum icin fiile dökemediğim bu dövüş hayalimde.

Herkesin bir Tyler Durden'i var içinde. Öldürsek de öldürmekle efsaneleştirdiğimiz Tyler Durden...
Filme uyarlanmış bir eseri okuma konusunda nasıl bir yöntem izlenmelidir? Bana soracak olursanız, eğer eserin uyarlanmış olduğu filmi, eserin kendisini okumadan önce izlerseniz bu zihninizde bir tür kısıtlamaya sebebiyet veriyor. Kitaptaki karakterlerin filmdeki aktörler olmadığının farkında olsanız dahi istemeden o karakterleri filmdeki oyuncularıyla anımsamaya başlıyorsunuz. Bunun insanda zihinsel olarak oluşan, okuma esnasındaki o hayali yapıya yararlı mı zararlı mı olduğu konusu eserin kendisini konu almadan önce dahi kafama takıldı. Eğer Dövüş Kulübü'nü, filmini izlemeden önce okusaydım ve sonrasında filmi izleseydim, filmdeki oyuncularla benim kafamda oluşan karakterler arasında onlarca farklılık olacaktı. Aslında buna bir kısıtlama adını vermek ne kadar doğru emin değilim ama bunun hayret edilesi bir durum olduğundan şüphem yok. Şöyle ki, benim varsaydığım durumu bir başkası aynı şekilde yaşamış olsaydı onun da kafasında o karakterler hem filmden farklı hem de benim kafamda oluşanlardan çok çok farklı olacaktı. Bu konuyu bu kadar uzatarak aslında bir nevi hayranlığımı dile getirmeye çalışıyorum mazur görün beni. İnsan zihni dünyadaki her şeyden bile daha özgün. İnsan zihninin bu özelliğine ve bu özelliği tetikleyen şeylerden birine; kitaplara hayran oluyorum her seferinde. Değişkenler olmayan bir denizde dahi, rüzgarın tersi yönünde gidebilecek bir kapasiteye, güce sahip insan aklına hayran kalmamak elde değil.

İşte Dövüş Kulübü de tam da insanların bu bahsini ettiğimiz akıllarının gücünü ve kapasitesini unutmaya (unutturulmaya) başladığı (başlandığı) bir zamanda geçen bir roman. Bu öyle bir zaman ki, insanlar asla ulaşamayacakları ideallerin peşinde kendi istekleriyle koşuyorlar, bundan sonra kendilerince memnun oluyorlar ve içlerindeki huzursuzluğu da bu asla ulaşamayacakları ideallerin o pembe hayaliyle ezmeye, yok etmeye çalışıyorlar. Bana soracak olursanız oldukça tanıdık gelen bir çağ bu, sizce? Asla ulaşılamayan idealler kavramı üstünde durmak istiyorum. Bu anlatılan zaman dilimindeki insanlar bir şeylere elbette ki ulaşıyor, istedikleri şeyleri aylarca süren iş emeği karşısında elde edebiliyorlar, buraya kadar bir sorun yok. Sorun, o elde ettiği şeyden sonra tekrar elde edilecek bir şeyin, bireyin önüne çıkarılması ve bireyin de bunu içtenlikle onaylaması. Yani hedeflerin sonsuzluğu, bununla da bireyin tatminsiz, aç gözlü bir canavara dönüşmesi. Bu canavarlığı da kendine yakıştırması ve bunu kendince normalleştirmesi.

Neden canavar olsun ki insan? Bir insan, bir birey nasıl canavara dönüşebilir? İnsanın en çok korktuğu canavarlar yine insanın bizzat kendisidir. Çünkü insan böyle olmayı kendi seçebileceği ve bundan memnunluk duyabileceği bir hale getirilmektedir bu çağda. Mesela bir yüzüğü elde etme yolunda aylarca çalışabilecek bir bireyin fiziksel çabanın yanında bunun için gerekli olan zihinsel çabayı gösterebilecek potansiyeli varken, örneğin o yüzüğün yapım aşamasında insanların yaşadığı zorlukları anlatan bir belgesel izlese dahi aklındaki o yüzüğe ulaşma fikrinin tatlı hayali (ya da tatlılaştırılmış mı demeliydim?) aklından çıkmamakta, o değerli madenin bulunmasında ve çıkarılmasında çok büyük zorluk çeken insanlar bu sayede aklına gelse ve onlar hakkında düşünebilmek için gerekli olan zihinsel potansiyele sahip bile olsa bunu ötelemekte ya da bunu düşünmeyi o yüzüğe ulaşma düşüncesinden daha öne atamamaktadır, işte yazarımız böyle bir çağı ele almış. Eğer bir isim koyacak olsaydım böyle bir çağa, 'normalleştirilmiş normaldışılıkların bulunduğu bir çağ' diyebilirdim.

İşte roman da tam buradan başlıyor aslında. Asla ulaşamayacağı ve ulaşamamaktan bıkmayacağı idealleri olan bir ‘iş adamı’ bir anda anlatmaya başlıyor kendini. Ama o andan değil, çok uzaklardan geriye dönerek anlatıyor kendisini. Bir şeyleri aşmış, kendi deyimiyle kendisinin ‘aydınlanmış’ olduğu bir zamandan. O da herkes gibi normalleştirilmiş normaldışılıkların dünyasına kapılıp gidiyor. Evine özel bir seri mobilya ya da çeşitli tabak setleri almak için aylarca çaba gösteriyor. Tam "her şeye ulaştım, artık bir şeye ihtiyacım yok" yalanına geçici olarak inanmaya başlayacağı sırada başına bir felaket geliyor ve sonrasında ise Tyler ile tanışıyor.

Tyler ile değişen hayatında günler geçtikçe normalleştirilmiş normaldışılıkların kabul ettirilmiş dehşetini fark edip bunu yaşamaya başlıyor. Bu dehşeti fark ettikten sonra insan, bunu fark ettiği için memnun olamaz hale geliyor. Çünkü gerçek bir dehşet hissetmeye başlıyor ve o alıştırılmış olduğu yapay mutluluktan çıkınca bir süre neye karşı mutluluk hissedeceğini şaşırır hale geliyor. İşte romanın bundan sonraki gidişatında, karakterimizin içinde bulunduğu ruh hali bunun genişletilmiş şekli sayılabilir zannımca. Farkına varılmış bir dehşet ve bunun dallanıp budaklanmış hali.

Gelelim eserin ismi nereden geliyor ona. Karakterimizin bir kurtarıcı, bir Mesih olarak gördüğü Tyler’ın söylediğine göre insan bu çağda peşinde koşmaktan bıkmadığı ideallerden ve bunların vermiş olduğu sahte güven ve güç hissinin vermiş olduğu uyuşukluktan dolayı insanların kendi özlerini unuttuklarını, sahte mutluluklarla acılarını unutmaya çalışmaları yerine gerçek acıyı yeniden yaşayarak acının tekrar farkına varıp ancak bundan sonra insanın saf acı kavramından kurtulabileceğini söylüyor. Bunun için de Dövüş Kulübü adlı mekanda insanlar birbirleriyle dövüşüp kimi unutulmuş duygularını böylelikle açığa çıkarabilir hale geliyorlar, Tyler bunu biliyor, o da biliyor... Ve karakterimiz bu tasvir edilen dünyadaki kimi haksızlıkları ve saçmalıkları görür hale geliyor. İşte bu görür hale gelme hikayesini anlatıyor Dövüş Kulübü.

Buradan sonra kitap hakkında daha çok bilgiye giriyorum, bilginize.

Bana soracak olursanız Tyler’ın insanlık boyunca süregelmiş bir kurtuluş umudu olduğunu düşünüyorum. Çünkü biz insanlar bazen böyle davranırız, bir sorun olduğunda kurtarıcı birini isteriz kimi zaman. Buna gereksinim duyduğumuzu zannederiz. Evet “zannederiz” kitabımızın yazarı bundan bahsediyor bence. Tyler’ın kendi kişiliğinin bir yansıması olduğunu anladığı zaman ana karakterimiz, bunun kurtarıcı bir üst-insan olmadığını, bunun kendi olduğunu anlıyor. Bu anlamda Chuck Palahniuk belki de insandaki en büyük gücün yine kendisinde olduğunu söylemeye çalışıyor bizlere. Bir kurtarıcı ikonu, belki de sadece çaresizce sarıldığımız (belki de istemsizce sarılmak zorunda bırakıldığımız) bir hayal sadece. Bu anlamda kendimizi yine ancak kendimiz kurtarabileceğimizi, bu ikona ya da kurtarıcıya bel bağlayarak asla kurtulma imkanımız olmayacağını ifade ediyor bir anlamda.

Bu yönden, kitapta bahsedilen, uygulanan şeylerin doğru olduğunu bunları yapmamız gerektiğini, bizlerin de bir Kaos Projesi ortaya koymaya ihtiyacımız olduğunu söylemiyorum. Demeye çalıştığım, insandaki gücün farkına varılması dahilinde çok büyük şeyler yapılabileceği. Ama bu anlamda da Chuck Palahniuk bizlere bunun zorluğunu da belirtiyor bizlere belki de: Çünkü Tyler bir hastalık, bir kişilik bozukluğu. Bu olumsuzluklara sahip biri bunun, yani bu gücün ayırdına bir anlamda istemsizce varıyor ise bizler bunun nasıl farkına varacağız/varmalıyız?
Bunun yanı sıra Palahniuk'un alternatif bir evrenden günümüz modern dünyasını ve bu modern dünyanın dehşet verici ‘normalleştirilmişliğini’ tüm gerçekliği ile dile getirmesi, insanın içini titreten soğuk bir ayaz gibi, okurları buz gibi bir dehşete düşürüyor.

Dövüş Kulübü, yaşanması gereken bir dehşet...
İnsanlar medeniyet, kapitalizm gibi kavramlarda beklentilerini bulamamıştır ya da bulmuştur ancak artık daha yeni sorunlar peydah olmuştur. Sözü geçen insanlar ne çok fakirler ne de çok zenginlerdir, onlar orta halli diyebileceğimiz insanlardır ve aşağı da yukarı da eşit mesafededirler. Bu insanlar tüketerek özgürleştiğini düşünürler ve daha çok tüketebilmek için çalışırlar. Tek düşünceleri bu olmaya başlamıştır ancak insanların ilkel anlamda özgürlük içgüdüsü açığa çıkmak için çırpınıyordur. Zannımca “biz büyük buhranlar yaşamadık, bizim buhranımız ruhani” sözlerini yazar bu iç çatışma için diyor. Zayıf bireyler her zaman daha güçlü birilerinin yanında yer alır. Çağın zayıflaştırdığı kahramanımız, güçlü Tyler’a sığınıyor. Onu çok seviyor, onun gibi olmak istiyor. Tyler kendi deyişiyle “tarihi silmek, medeniyeti tasfiye etmek” yani dünyayı formatlamak istiyor. Bakalım hikayeyi ağzından dinlediğimiz kahramanımız ve Tyler dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için neler yapacak? Bunu başarabilecekler mi? Farklı tarzıyla okunması gereken bir kitap olmuş. Chuck Palahniuk bundan sonra da şans vereceğim yazarlardan olacak.

Bu eser bazı sosyoloji öğrencilerine araştırma konusu olmuş, sayfalar dolusu analizleri yapılmış. Herkes farklı analizlerle farklı çıkarımlar yapmış çünkü buna müsait bir eser. Kimi bu eser tüketim toplumunu eleştiriyor diyor, kimi Tyler bir mesih diyor, kimi Tyler bir şeytan diyor, kimi Tyler bizim nefsimiz diyor,kimi bilinçaltı için sübliminal mesajlarla dolu diyor, kimileri İslamiyeti anlatıyor diyor, kimileriyse çok net bir New Age propagandası diyor. Bu kitabı okuduktan sonra kendi çıkarımlarınızın herkesinkinden farklı olduğunu görürseniz şaşırmayın. Bakalım siz Tyler’a nasıl bir rol biçeceksiniz.

Film ile ilişkileri
Edward Norton, Narrator(hikayeci) karakterine; Brad Pitt ise Tyler Durden karakterine yapışmış durumda olduğu için okurken onlardan bağımsız düşünemedim. Sanırım bu çok da kötü olmadı. Sanki kitap boyunca E.Norton ve B.Pitt ile birlikte dolaştım durdum. Filmi kitabına yakın olmasına rağmen bazı farklılıklar var. Örneğin sonları farklı. Karşılaştırma yapmayacağım çünkü ikisinin sonu da iyiydi.
Önce filmi izlemeseydim kafamda bu kadar iyi canlandırabilir miydim, bilmiyorum. Çünkü konu gereği Chuck Palahniuk karışık bir anlatım kullanmış. Anlatım demişken kitap tam anlamıyla bir yeraltı edebiyatı ürünü. Argolar, küfürler barındıran bir kitap olduğunu belirtmek gerek.
Son olarak önerim ise sadece kitabı okuyarak ya da filmi izleyerek bırakmayın. Muhakkak ikisini birden yapın. Jenerasyonumuzdan ötürü olsa gerek Fight Club benim için özeldi bu yüzden biraz uzun oldu :) Ama daha uzun da olabilirdi epey dolu bir kitap. İyi okumalar.

Şunu da buraya iliştireyim kitap boyunca kulaklarımda çınladı sanki..
Where is my mind? : https://www.youtube.com/watch?v=yFAnn2j4iB0
UYARI!!!

Yazacağım şeyler direk kitapla ilgili değildir!!!

İnsanın okuduğu her kitap, kendisinde küçük de olsa bir iz bırakır derler ya, bu kitap ise ben de bir duygu patlamasına sebep oldu...

Kısa bir süre önce okuduğum Zorba ve Ejderha Dövmeli Kızdan sonra bu eser bana asla doğru bulmadığım bir düşünce tarzını haykırma hakkını verdi...

Avrupa'da kötü bir ailede dünyaya gözlerinizi açmış birini düşünün. Anne baba sevgisinden mahrum belki de bir yetiştirme yurdunda büyümüş...Berbat bir çocukluk ve gençlik dönemi geçirmiş. Sonrasında ne bekleyebilirsiniz bu şekilde büyüyen birinden? edepli ve ahlâklı olmasını mı? Bu kişi belki bir Hristiyan, belki de bir deist çıtayı yükseltiyorum belki de bir ateist...

Bazılarınızı duyabiliyorum müslüman değilse cehennemlik...Yok arkadaşım orda bi DUR! Ben inanmıyorum böyle bir saçmalığa...Bazen de deriz ya insanı vasıflara sahip olsun YETER! Peki kimden öğrenebilirdi ki bu kişi. iyi bir insan nasıl olunurdu???Hayatı boyunca aşağılanmış, horlanmış, sözlü sözsüz tacizlere uğramış ise...

Herkes bulunduğu yerin bir şekilde geleneğini, kültürünü ve dini inanışını alıyor ve bunun en doğrusu olduğuna da kendini inandırıyor...Bende de durum pek farksız değildi başlarda...Sonra müslüman olmayan bir ülkede yaşamaya başladım, önce çoğu şeyi yadırgadım ama zamanla hem okuduklarım-araştırdıklarım olsun, hem de edindiğim dostluklar olsun benim başka bakış açılarına sahip olmamı sağladı... Şimdi, ben hastayken çocuklarımla ilgilenen, her ihtiyacım olduğunda yanımda biten can arkadaşımın sırf Hristiyan olduğu için ya da o yetiştirme yurdunda büyüyen zavallı kızın bir kaç hatası yüzünden cehennemde yanacağına kimse beni inandıramaz...

Başta da belirttim benim amacım bir inceleme yazmaktan çok, kitabın ben de hangi duyguları uyandırdığını resmetmeye çalışmaktı. Buraya kadar okuyan herkese teşekkür ediyorum...Lütfen önyargılarınızı bir kenara bırakın ve bu kitabı okuyun, eminim kendinizden bir şeyler bulacaksınız...Son olarak kitaptan bir alıntı yapmak istiyorum..

Bu dünya karşısında o kadar çaresiziz ki.
Nasıl başlasam, nasıl ifade etsem bu kitabı bilemedim. Sanırım bir lys öğrencisi olarak sistemin çarkında ufak bir vida görevindeyken, bitmek bilmeyen saatler çalışmak zorunda kaldığım bi zamanda okuyunca normal insanlara nazaran beni daha fazla etkilemiş olabilir.

Tüketim çılgınlığı. Maaş. Elbise. Ev. Daha güzel elbise. Daha güzel bi ev. Araba. Maalesef hayat bütün bunlara sahip olmaya çalışmakla geçiyor. Orta sınıfın, sınıflar arasında en fazla yükü taşıdığına inanıyorum. Bir üst sınıfı farkedecek kadar farkındalık sahibi, bütün o imtiyazlara ulaşamayacak kadar güçsüz. Günler ne olduğumuzu, ne istediğimizi sorgulamadan o ayrıcalıklı sınıfa atlama gayretinde ve diğer orta sınıflara gösteriş yapmaya çalışmakla geçiyor. Medyadaki o ünlü oyuncu, şarkıcı olacağımıza inanıyor. Hiçbir şey olmadığımızda ise gördüğümüz o lüks evler kölelik ateşine 3 5 odun oluyor. Daha sonra da ölüveriyoruz işte. Amaçsız ve tüketerek.

Anlatıcı bütün bunların arasında sıkışmış kalmış, hepsine isyan ederek kurtuluşu bulmaya çalışan bi karakter. Tyler'ı yaratıyor. Kargaşa projesi. Bütün medeniyeti yok etmek. Sistemi kırmak. Gibi sloganlar en sonunda karakteri de içine alarak yok ediyor. Kaçınılmaz son.

Kitabın üslubuna bayıldım. Neredeyse aktı gitti kitap. Zaten oldum olası yeraltı edebiyatını sevmişimdir. Yine de biraz daha ayrıntılı olmasını dilerdim. Kitapta Tyler'ın düşünceleri çok net bir biçimde çizilmemiş, bazı yerler yoruma açık kalıyor. Tyler'a tapmakla, yermek arasında kalıyor okuyucular. Yani en azından ben. Kişisel düşüncelerime gelirsek, kapitalizm eleştirilerine sonuna kadar katılıyorum fakat dövüş kulübünün ise medya afyonunun biraz daha sosa batırılmış ve araya isyan, karşı gelme gibi anahtar kelimelerle süslenmiş hali olduğunu düşünüyorum. Maalesef filminin ününden midir nedir gerçekte de bu tarz kafalarla çok karşılaşıyorum. Sistemi eleştirip, hedonist bi bakış açısıyla yaşamak bizzat eleştirdiğin şeye dönüşmektir bana göre. Daha zeki kölelere oynanan bir oyun gibi. Tüketimin tersi üretmek, kendini geliştirmektir. Yıkmak değil. "Abiğ çalışmak felan çok anlamsız." Kafası hiçbir şeyi değiştirmeyeceği gibi daha da çok yardım eder. Kendini geliştirmek ise okumak, bilmek, farkındalıkla olur. İşte o zaman sistem için birer tehlike haline geliriz
Yine Palahniuk ve yine muhteşem bir yeraltı edebiyati eseri. Filmini yıllar önce izleyip beğenmistim. Sıradan bir film değildi benim için. Yıllar sonra film dün gibi aklımda olmasına rağmen kitabı okurken hiç bilmiyormuşçasına heyecan ve meraka kapıldım. Ve kitaptan filme göre daha çok tat aldım. Çoğu eserde olduğu gibi bundada kitap bence filmden daha iyi. Palahniuk okuyarak daha çok etkisi altına alıyor . Bence kitabı okuyanlar filmi de izlemeli yada sadece filmi izleyenler kitabı kesinlikle okumalı.
Biraz içeriğinden bahsedeyim. Tyler Durden'i çoğunuz duymuşunuzdur. Tyler'in hayat felsefesi belki de hepimizin ihtiyacı olan bir yaşam tarzını bize sunuyor. Tyler bizi sınırlayan, engelleyen adeta kölesi haline getiren eşyalardan, işlerden, planlardan, hırslardan, düşüncelerden, baskılardan kurtarmak istiyor. Tyler bizleri özgür, mutlu, ne istediğini bilen ve bu doğrultuda yaşayan bireylere çevirmek istiyor. Kısacası Tyler bizim kurtarıcısı meleğimiz... Bunun için de boş durmuyor ve dövüş klübünü kuruyor. 
Dövüş klübü amacında ne kadar başarılı oldu Tyler daha başka neler yaptı okuyarak öğrenebilir, Tyler'in dünyasına dahil olabilirsiniz. Yeraltı edebiyatı zaten İlginizi çekiyorsa hiç beklemeyin derim iyi okumalar. :)
Uğur UKUT dayımın ısrarı ile okudum. Başlarda ne salakça bir kitap derken kurguyu kavradıkça dayımın neden başıma vura vura ısrar ettiğini anladim. Insan kendi içinde başka bir kendisi yaratıp ona itaat edebiliyormuş. Bunun farkında olmadan da hayatına devam etmek nasıl bir zeka işidir ki. Neredeyse bende kendime bir Tyler yaratıyordum. Neyse okuyun görün.
Tyler Durden yaşama ve sistemimize başkaldırı sekildeki psikopat bir halüsinasyon.Ve kafamda yankılanan o sözü:

Tyler diyor ki, ben henüz dibe vurmaya yaklaşmamışım bile. Ve eğer sonuna kadar düşmezsem,kurtarılmam olanaksızmış.

Kelimenin tam anlamıyla dibe vurduğum bir dönemdi istemsiz bir şekilde gözlerimden yaşlar döküldüğü ve bir ruh hastası gibi etrafta dolandığım o buhranlı dönemlerde hiç bir şey hissetmiyordum.Bazı hataları kasıtlı yapıyordum tam o sıralarda dövüş kulübünün filmini izledim.Ciddi anlamda beni anlatıyordu adeta kalpsizligimi bir film seridinde insanlarin sunumuyla izliyordum.Her neyse kalpsiz değilim olamıyorum benim ki kendime :))

Filmi kadar kitabıda bana o iç çekişmelerini hatırlattı. Serseri serbest stilini sevmeye başladım.Ruhsuzluktaki hassasiyeti anladım.Kitabını da okurken göremediğim hesaplaşmalarımı gördüm.
Argo ve siddet sevmeyenlere öneremem fazla aykırı çünkü.

Ben sevdim tabi karar sizde sevgi ve saygı ile kalın efendim.
Palahniuk'tan okuduğum ikinci kitap. Ve sanırım son da olmayacak çünkü okudukça hayran kalmamak elde değil.

Kitabın ana konusunu arka kapakta yazan şu paragrafla özetleyebiliriz:
"Chuck Palahniuk'un ilk romanı, tüketim kültürüne, hırs ve üstünlük duygusuna, güzellik idealine ve iş dünyasına zehir zemberek bir eleştiri yöneltiyor. Palahniuk, karanlık bir mizahla desteklediği güçlü ve çarpıcı üslubuyla, yaşadığımız dünyanın çirkin suretine ayna tutuyor."
Tam da paragrafta ki gibi. Modern çağımızın doymak bilmezliği, güzelliğe ve şöhrete olan düşkünlüğü, bilinçsiz ve çılgınca tüketimi, daha fazla kazanma ve elde etme hırsı ve iş dünyası o kadar açık ve çarpıcı bir şekilde anlatılmış ki sorgulamamak hatta yeri geldiğinde tiksinmemek elde değil.

Kitabın ana karakteri Tyler'a göre, tüketim kültürüne olan bu amansız düşkünlüğümüzden kurtulmak için fiziksel acıya maruz kalmalıyız. Tyler bu düşünceyle "Dövüş Kulübü" adını verdiği, bar bodrumlarında toplanan, bir süre sonra dünyanın dört bir yanına yayılacak olan kulübü kuruyor. Kitap Tyler'in 'sınırsızlığı' ve 'dövüş kulübü' etrafında şekillenerek aslında çağımızın nasıl bir 'ruhani buhran' içinde olduğunu anlatıyor.

"Bizim kuşağımız büyük bir savaş görmedi, büyük bir buhran yaşamadı; ama bizim de bir savaşımız var. Büyük bir ruhani savaş bu. Kültüre karşı büyük bir devrim hazırlıyoruz. Büyük buhran bizim hayatlarımız. Biz ruhani bir buhran geçiriyoruz." (sayfa 163)

Dövüş Kulübü'nün nasıl bir yer, nasıl bir topluluk olduğundan bahsetmeyeceğim.
"Dövüş Kulübü'nün birinci kuralı Dövüş Kulübü hakkında konuşmamaktır."

Kitabın dili oldukça akıcı fakat nerde ne olduğunu, nasıl olduğunu bazen kaçırıyorsunuz ve 5-6 sayfa sonra anlayabiliyorsunuz. Kitabın cezbedici kısmı da bu sanırım. Özellikle 173.sayfadan sonra beyninizde efsane bir fırtına kopacak.

Yine Palahniuk, yine harika bir eser. Yeraltı edebiyatının en özgün yazarlarından.
Okumanızı öneririm. Keyifli okumalar diliyorum.
Gerçekten fiziksel acı duymak insanı sınırlarının dışına çıkarır mı? İş hayatının, aşk hayatının ve genel olarak tolumun koyduğu sınırları aşmanın en kolay yolu acı çekmek midir?

Kitap hakkında kısa bir bilgilendirme yaparak devam edeyim: Chuck Palahniuk, otomobil tamirciliği yapan birisi iken katıldığı bir edebiyat topluluğu için bir kısa hikaye yazıyor. Daha sonra bu hikayeyi romanlaştırarak yayına hazırlıyor. Büyük ilgi gören bu roman elbette başarılı yönetmenlerce hemen beyaz perdeye aktarılıyor. (Keşke önce kitabı okumuş olsaydım.)

İnsomnia hastalığı olan ana karakterimiz başarılı ve işinde usta birisidir. Ama içinde bulunduğu yalnızlık onu yiyip bitirmektedir. Boş zamanlarında farklı hastalıklardan insanların toplandığı terapi gruplarına katılır. Bu gruplardan birinde Marla ile tanışır.

Sonra Tyler Durden ile tanışma. Tyler hayran duyulası bir kişiliktir, karakterimiz için. Hayatı tam anlamıyla doğaçlama yaşayan, özgür ve bu özgürlüğünün farkında olan karizmatik ve hareketli bir adam. Sonra ortak açılan ilk Dövüş Kulübü. Dövüş Kulübü'nde bir iki ana kural dışında hiç bir kısıtlama yoktur. Özgürsünüz. Çizilen her türlü sınır, dövüş kulübünde yediğiniz sert bir yumrukla aşılır. İçinizde birikmiş tüm kin, nefret, heyecan ve arzu o birebir dövüş sahnesinde ortaya çıkar. Dövüş Kulübü, sizi siz yapan tek yer.

Tyler hakkında çok farklı görüşler duydum, okudum. Kitabı okuduktan sonra Tyler sizin için ne veya kim oturup düşünüyorsunuz. Şeytan mı, Mesih mi yada karakterin nefsi mi?

Kitap ve film büyük oranda örtüşüyor. Son kısımlarda faklılıklar var sadece. Filmi de kitabı da şiddetle tavsiye ederim.
Her gün işe gidiyorsun. Akşamları erken uyuyorsun ve bunun karşılığında aldığın tek şey koltuk takımı. Gerçekten acınası bir durumdasın.
"Mobilya satın alırsınız. Kendinize dersiniz ki, bu hayatım boyunca ihtiyaç duyacağım son kanepe. Kanepeyi alırsınız ve sonraki birkaç yıl boyunca, hangi işiniz ters giderse gitsin, en azından, kanepe sorununuzu çözmüş olduğunuzu bilirsiniz. Sonra aradığınız tabak takımı. Sonra hayallerinizdeki yatak.. Perdeler.. Halılar.. Sonra o güzel yuvanızda kısılıp kalırsınız. Bir zamanlar sahip olduklarınız artık sizin sahibiniz olur."
Marla'nın hayat felsefesi, ölmeye her an hazır oluşu.
Marla'nın hayatındaki trajedi ise ölmüyor oluşu.
Chuck Palahniuk
Sayfa 115 - Ayrıntı Yayınları 26.Basım
Güzel ve emsalsiz bir kar tanesi değilsin. Herkes gibi sen de o çürüyen organik maddeden yapılmasın.
Reklamlar insanları gerek duymadıkları arabaların ve kıyafetlerin peşinden koşturuyor. Kaç kuşaktır insanlar nefret ettikleri işlerde çalışıyorlar; neden? Gerçekte ihtiyaç duymadıkları şeyleri alabilmek için.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Dövüş Kulübü
Baskı tarihi:
Şubat 2001
Sayfa sayısı:
224
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789755393226
Orijinal adı:
Fight Club
Çeviri:
Elif Özsayar
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ayrıntı Yayınları
İstenmeyen yağlar. Pahalı, butik sabunlar. Maaş çekleri, güzel bir ev, zarif mobilyalar. Yalnızlık ve yabancılaşma. Tüketimin susmayan arsız çağrısı. Yalanlar ve yalanlar. Nefret ve öfke.

İlk kez yayımlandığı 1996'dan beri bir yeraltı klasiği olarak anılan Dövüş Kulübü, yeni binyılın eşiğinde geçen bir anti-ütopya öyküsünü anlatıyor. Yaşadığı hayattan nefret eden, ölüm düşüncesini saplantı haline getirmiş, insani yakınlığı kanser dayanışma gruplarında arayan genç bir adam. Aynı dayanışma gruplarının bir başka müdavimi, toplum kaçkını bir genç kadın. Ve Tyler Durden; yalanlar ve mutsuzlukla dolu bir dünyaya kendi yöntemleriyle saldıran yarı çılgın bir kurtarıcı, baştan çıkarıcı bir intikam meleği. Tyler'in felsefesine göre, tüketim kültürünün uyuşturucu etkisinden kurtulmanın yolu, fiziksel acıyla tanışarak yeniden doğmaktır. Çok geçmeden, gecenin geç saatlerinde bar bodrumlarında toplanan gizli bir dövüş kulübü ülkenin dört yanını saracaktır. Ama Tyler'in dünyasında sınırlara ve kurallara yer yoktur. Kendi bedenini örseleyen bir müritler ordusu, toplum düzenini ve konformizmi imha etmek üzere Tyler'in peşine takılır...

Chuck Palahniuk'un ilk romanı, tüketim kültürüne, hırs ve üstünlük duygusuna, güzellik idealine ve iş dünyasına zehir zemberek bir eleştiri yöneltiyor. Palahniuk, karanlık bir mizahla desteklediği güçlü ve çarpıcı üslubuyla, yaşadığımız dünyanın çirkin suretine ayna tutuyor. Son on yılın en özgün, en sarsıcı romanları arasında sayılan Dövüş Kulübü'nü Türkçe'ye kazandırmaktan sevinç duyuyoruz.
(Arka Kapak)

Kitabı okuyanlar 2.012 okur

  • Kübra Yılmazsoy
  • Eddie Breeg
  • Cansu
  • Bahar Karakaş
  • Su
  • Mustafa Karakaş
  • Ömer İpek
  • Galip Ecevit
  • Betül ÖZTÜRK
  • Ayça İrem Cangür

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%5.1
14-17 Yaş
%5.6
18-24 Yaş
%30.3
25-34 Yaş
%36.3
35-44 Yaş
%16.6
45-54 Yaş
%3.5
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%2.5

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%49.7
Erkek
%50.3

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%44.2 (324)
9
%28.8 (211)
8
%15 (110)
7
%8.9 (65)
6
%1.6 (12)
5
%0.7 (5)
4
%0.3 (2)
3
%0
2
%0.1 (1)
1
%0.4 (3)

Kitabın sıralamaları