Adı:
Dövüş Kulübü
Baskı tarihi:
Şubat 2001
Sayfa sayısı:
224
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789755393226
Orijinal adı:
Fight Club
Çeviri:
Elif Özsayar
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ayrıntı Yayınları
İstenmeyen yağlar. Pahalı, butik sabunlar. Maaş çekleri, güzel bir ev, zarif mobilyalar. Yalnızlık ve yabancılaşma. Tüketimin susmayan arsız çağrısı. Yalanlar ve yalanlar. Nefret ve öfke.

İlk kez yayımlandığı 1996'dan beri bir yeraltı klasiği olarak anılan Dövüş Kulübü, yeni binyılın eşiğinde geçen bir anti-ütopya öyküsünü anlatıyor. Yaşadığı hayattan nefret eden, ölüm düşüncesini saplantı haline getirmiş, insani yakınlığı kanser dayanışma gruplarında arayan genç bir adam. Aynı dayanışma gruplarının bir başka müdavimi, toplum kaçkını bir genç kadın. Ve Tyler Durden; yalanlar ve mutsuzlukla dolu bir dünyaya kendi yöntemleriyle saldıran yarı çılgın bir kurtarıcı, baştan çıkarıcı bir intikam meleği. Tyler'in felsefesine göre, tüketim kültürünün uyuşturucu etkisinden kurtulmanın yolu, fiziksel acıyla tanışarak yeniden doğmaktır. Çok geçmeden, gecenin geç saatlerinde bar bodrumlarında toplanan gizli bir dövüş kulübü ülkenin dört yanını saracaktır. Ama Tyler'in dünyasında sınırlara ve kurallara yer yoktur. Kendi bedenini örseleyen bir müritler ordusu, toplum düzenini ve konformizmi imha etmek üzere Tyler'in peşine takılır...

Chuck Palahniuk'un ilk romanı, tüketim kültürüne, hırs ve üstünlük duygusuna, güzellik idealine ve iş dünyasına zehir zemberek bir eleştiri yöneltiyor. Palahniuk, karanlık bir mizahla desteklediği güçlü ve çarpıcı üslubuyla, yaşadığımız dünyanın çirkin suretine ayna tutuyor. Son on yılın en özgün, en sarsıcı romanları arasında sayılan Dövüş Kulübü'nü Türkçe'ye kazandırmaktan sevinç duyuyoruz.
(Arka Kapak)
224 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Neden öneriyorum?

Gören olmuştur sitede kitap ya da film önerisi istendiğinde bu eseri öneriyorum. Peki neden? Nedir beni bu kitapta bağlayan? Öncelikle defalarca kitabını okuyup, kitabın filmini de izlemiş biri olarak bir de üstüne üstlük bu kitabı inceleyen Tüketim Toplumu, Nevrotik Kültür ve Dövüş Kulübü kitabını da araştıran biri olarak yeterince bilgi sahibi olduğumu düşünüyorum.

Şimdi ben bu eseri keşfetmeden önce Camus'un varoluşçuluğu ile Dostoyevski'nin yeraltısıyla iki arada bir derede gidip geliyordum. Bu iki yazarın ortak ele aldığı akımlar "Kendini toplumdan soyutlama, ve dışlama" dır. Şahsen hayatımı da bu akımlar düzeyince geçirip gidiyordum. Ancak bu kitap ile tanıştıktan sonra böyle bir farklılık, böyle bir haz almadım. Şimdi yanlış anlayanlar elbet olacak; ben Dostoyevski ve Camus'u asla gömmüyorum. Onların eserleri hâlâ benim için bir başyapıt değerinde. Ancak bu eser gerek kurgusundan gerekse topluma yönlendirdiği sivri dilli göndermelerle gönlümde baş sıraya koyuyor.

Evet, değiştirdi. Şu an bile bana deseler; "Sana bir kitap okutacağız ve hayatını değiştirecek." yine de inanmam. Ancak samimi olarak söylüyorum ki bu kitap benim topluma ve dünyaya olan bakış açımı kökünden değiştirdi. Tüketim kültürüne, markalara, popüler kültüre ve para babalarına nasıl köle olduğumuzu gördüm. Hayatımdaki birçok olaylara karşı gözlerim açıldı.

Ahh! Evet, sizi biraz sıktım değil mi? Keşke baştan uyarsaydım içeriğe girmeyeceğim diye. Sıkıcı bir insanım ben! Her neyse nerede kalmıştık? (Kitabın içeriğine ve konusuna ulaşmak için diğer incelemeleri ve kitabın arka kapağını okumanız yeterli.)

Öncelikle kitap bir yeraltı edebiyatı olduğu için bolca kara mizah, bolca argo bulunuyor. "Ayy! Ben küfür sevmiyorum." diyenlerden ve "Ben dindarım ulan!" diye geçinenlerdenseniz bu kitap sizlere asla uymaz! Kitapçılarda önünden bile geçmeyin. Şimdi, bu eserde cüzi derecede felsefe, profesyonel olmayacak düzeyde postmodernizm, biraz sosyoloji, gerektiği kadar topluma yönelik sivri dilde eleştiri, çoğu kitabı aratmayacak kadar duygusallık, eşsiz benzersiz bir kurgu, üç tane farklı kişilikleri temsil eden üç ayrı karakter, bolca yeraltı edebiyatı ve bir o kadar da kara mizah var. Evet, bunların hepsini karıştırınca karman çorman olmaması elde değil. İşte bu yüzden bu eseri bir düz metinmiş gibi sorgulamadan, aklını kullanmadan okuyanlar ya bir daha yeraltı edebiyatına girmemek üzere tövbe ediyor ya da "Sadece dövüşüyorlar ya!" deyip bir daha kitabın yüzünü açmıyorlar. Anlamaya uğraşarak okuyanlar ise böyle bir eseri okuyarak toplumdaki bu uyuşukluğumuzu görerek tabiri caizse "gözleri açılıyor". Eşsiz benzersiz kurgu dedim. Evet, çünkü bu eseri Dostoyevski'nin Öteki eseriyle kıyaslıyorlar. Şahsen iki eser de birbirinden apayrı eserler. Aslında bu konuda söyleyecek o kadar çok şeyim var ki... Ama susacağım. Siz yine de ikisini de ANLAYARAK okuyun da. Ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Filmi mi? Kitabı mı?

Eveet, tartışmalı konuya geldik sonunda. Aslında bu soruyu sormak için kendimize şunu sormalıyız; "Ne için kitap okuyorum?". Çoğunuzun cevabını tahmin edebilirim; "Kendimden bir şey bulabilmek için.". Peki filmden mi daha çok şeyler alırız yoksa kitaptan mı? Bunun cevabı bu eser için diğer filmi yapılan kitaplara oranla daha da zor. Çünkü filminde vermek istediği mesajı tamamıyla verdiğini düşünüyorum. Ayrıca muhteşem oyuncu kadrosu ile de gönüllere taht kurdu. Ancak bir filmi izlerken o karakteri o oyuncu ile bağdaştırırsın. Kitapta ise tüm o olayları kendi hayalgücünde resmederek tüm o kurguyu kendi içinde yaşarsın. Hazır aklımdayken şunu da söyleyeyim; kitabında filminde yer vermediği birkaç bölüm de var, haberiniz olsun. Bunlar yüzünden önce kitabını yaşamanızı, sonra isteğe bağlı olarak filmini izlemenizi öneririm. Ya da unut, bu söylediklerimin hepsini unut! İnsanlar gerçekleri okumaya dayanamaz... Zaten her kim okusun ki böyle gerçekleri söyleyen ve herkesin kendine bir şeyler katabileceği bu gereksiz eseri... Eğer bana aldırmayıp okumayı hâlen düşünüyorsanız, hiçbir şey için daha geç değil, vazgeçebilirsiniz. Ancak eğer başladıysanız; aşağı tırmananların dünyasına hoşgeldiniz. Son olarak şunu da söyleyeyim; "YERALTI ASLA SEVİLMEZ.".

Daha söyleyeceklerim bitmedi. Geliyorum.

Kahvemi içip kafam yerinde olduğuna göre, bir cesaretlik yapıp, birçok kuralımızı çiğneyerek, hayalarımın kesilmesi uğruna sizlere bizlerden bahsedeceğim; Bizler her yerdeyiz, gündüz görebileceğiniz her meslekte olabiliriz; öğretmen, aşçı, polis... Ancak geceleri bizler apayrı kişileriz. Tüm bu topluma olan öfkemizi birbirimizden çıkarıyoruz ve dövüşüyoruz. Dövüşlerde kazanmak ya da kaybetmek umurumuzda değil. Yeter ki fiziksel acıyla tanışıp bu tüketim toplumunun uyuşturucu etkisinden kurtulalım. Etrafa zarar veriyoruz bu doğru ama bize asla bir şey yapamazlar. Bizler onların yemeklerini hazırlıyoruz, ulaşımlarını sağlıyoruz. Hatta güvenliklerini bile biz sağlıyoruz. Onlar bizlere her zaman bağımlı, tıpkı yaptıkları tüketimler gibi. Bizler sağcı ya da solcu değiliz. Görüşümüz, paranın yönettiği tüm şeylere karşıyız. Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bizler büyük bir acı yaşamadık çünkü bizim acımız, hayatlarımız. "Televizyon programları izleyerek bir gün milyoner olacağımıza, film yıldızı, rock yıldızı olacağımıza inandık. Ama, hiçbirini olamayacağız." (180) Tanrının bizi sevmeme ihtimâlini düşündüğümüz için, kendimize çok öfkeliyiz...
224 syf.
·3 günde·10/10
BİR TÜMÖRÜM OLSA ADINI MARLA KOYARDIM!!
Sendrom-lu/suz bir pazartesi sabahından herkese merhaba;

Malum bahar geldi, bi inceden üstüme çöken rehavet sebebiyle okumalarım biraz ağırlaştı falan, aslına bakarsanız Chuck Palahniuk bu dönemlerde benim kurtarıcı şövalyem sayılır, halihazırda Hakan Günday okuma çabaları içerisindeyken bunalıp bir anda kendimi Fight Club'a başlamış buldum.

Kitabı okurken keşke filmi izlemeseydim diye içimden geçirdim sık sık, her zaman önce kitap parolasıyla yola çıksam da yıllar önce izlemiş bulunduğum için kitaba çok özgün bir şekilde başlayamadım. Hatta ilk on bölüm kitaba adapte de olamadım. Çünkü Marla Singer denildiğinde aklıma direkt Helena Bonham Carter'ın gelmesini engelleyemiyorum. He diyeceksiniz ki bu yorum filme haksızlık etmiyor mu?
-Asla! Film kendi çerçevesinde olabilecek en iyiler arasında bundan zerre kadar şüphem yok , ayrı ayrı, ikisi de türünün en iyisi ama ben sadece kitabı okumuş olmayı tercih ederdim, daha özgün bir okuma yapabilmek için.

Gelelim kitaba, sahip olduğu her şey; pahalı eşyalar, lüx araçlar, kabarık banka hesapları, pahalı bir muhitte dublex bir daire, ve bunun karşılığında, asık suratlar, biteviye mesai saatleri, sahtekarca gülüşler, yalanın bini bin para insanlar, bitmeyen depresyonlar, antidepresanlar, ucundan tutulamayan lojman griliğinde bir hayat.
Tanıdık geldi değil mi? Bukowski'nin ''Yaşama sevincimi, sigortalı bir iş karşılığında sattım! '' sözü tüm bu söylediklerimin özeti aslında.

''İstediğim şeyler gün geçtikçe hep istemeye eğitilmiş olduğum şeylermiş gibi görünmeye başladı. '' -Görünmez Canavarlar


Daha pahalı bir araç, daha pahalı bir ev, daha pahalı kıyafetler, toplumun gözünde daha prestijli olmanızı sağlamıyor! İnsanlar sistemin içerisinde öyle bir evriliyorlar ki, o daha pahalı saatin, daha pahalı ayakkabının, sahibi olmak için geceli gündüzlü ömrünü tüketiyor.

Bomboş..

Janjanlı hayatlarınız, sahip olup içinde bile yaşamadığınız evleriniz, göstermelik arkadaşlıklarınız, sahtekar gülüşleriniz.. Bomboş..


Fight Club'da Tyler Durden karakteri, anlatıcının sahip olamadığı,ama hep olmak istediği karakteri açığa çıkarıyor. Anlatıcı dipte, Tyler gökdelenin zirvesinde. Anlatıcı mesai bitirmek istiyor, Tyler tüm yüklerinden kurtulana dek dövüşmek. Hele hele son bölümlerde ki Kargaşa Projesi tam anlamıyla Tyler'ın modern anarşisinin dışa vurumu. Hangimiz istemedik çılgınlar gibi :)

Velev ki; benden tam puan alan bir okuma oldu, okuyacak arkadaşlara tavsiyem filmi izlemeden okuyun. Keyifli okumalar dilerim tabi mümkünse ;)
  • Daha
    8.8/10 (836 Oy)823 beğeni2.334 okunma1.173 alıntı13.046 gösterim
  • Bulantı
    8.3/10 (843 Oy)938 beğeni2.780 okunma1.758 alıntı24.140 gösterim
  • Düşüş
    8.3/10 (720 Oy)653 beğeni2.182 okunma1.097 alıntı13.466 gösterim
  • Koku
    8.6/10 (1.148 Oy)1.055 beğeni3.547 okunma506 alıntı20.116 gösterim
  • Erken Kaybedenler
    7.9/10 (925 Oy)770 beğeni3.019 okunma380 alıntı12.640 gösterim
  • Veba
    8.4/10 (711 Oy)694 beğeni2.267 okunma789 alıntı14.379 gösterim
  • Kinyas ve Kayra
    8.7/10 (1.530 Oy)1.674 beğeni4.096 okunma3.022 alıntı55.591 gösterim
  • Dorian Gray'in Portresi
    8.7/10 (1.261 Oy)1.187 beğeni3.378 okunma3.309 alıntı29.541 gösterim
  • Benim Hüzünlü Orospularım
    7.7/10 (1.065 Oy)785 beğeni3.396 okunma468 alıntı14.358 gösterim
  • Siddhartha
    8.5/10 (1.515 Oy)1.342 beğeni4.110 okunma1.163 alıntı24.992 gösterim
224 syf.
·9 günde·Beğendi·9/10
Neredeyim ben? Hala yer altında mıyım? Şayet yer altındaysam bu kitaptan sonra biraz yükselmem gerekirdi... Biraz göğü görür gibi oldum hah tamam.

Düzenli olarak okuduğum 18-19. yüzyıl kitaplarında katıldığım balolardan ayrıldım. Korseli, ayağıma dolanan süslü püslü parfüm kokan elbisemi çıkarıp yerine siyah gömlek, siyah pantolon bir de siyah ayakkabılar giyip Dövüş Kulübüne doğru yürüdüm. Bir barın altında yapılan Dövüş Kulübünün kapısını çaldım. "Tam zamanında geldin." dedi birisi. İçeride sarışın yakışıklı bir adam konuşuyordu:

"Dövüş Kulübünün ilk kuralı dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır."

Adımı yazdırıyorum, bu benim dövüş kulübündeki ilk günüm bu yüzden dövüşmek zorundayım. Kural kuraldır. Karşıma birisi geçiyor. Önce o vuruyor. Yanağımı kayıp giden bir gök taşı gibi sıyırıyor. Yüzüne bakınca bana vururken neden keyif aldığını anlıyorum. Sonra ben vuruyorum ve vurduktan sonra fark ediyorum neden dövüşmek istediğimi...
Tüketmeye doymayanlara vuruyorum, parasını sırf daha iyi bir koltuk takımı için saklayan ve ihtiyacı olanla paylaşmayanlara vuruyorum! Tek derdi altındaki son model lüks arabasıyla gösteriş yapmak, bu kadar mala sahip olduğu için kasım kasım kasılanlara vuruyorum! VURUYORUM! Kozmetik üreticilerine, sırf kadınlar güzel görünsün diye(!) denek hayvanlarına eziyet çektirenlere vuruyorum. Adaletsizliğe, düzensiz mal paylaşımına, insanların iğrençliklerine, ruhlarının kirliliğine. İçinin kirliliğini dışarı yansıtıp dünyanın içine edenlere vuruyorum !

Aldığım fiziksel acı beni yeniden doğuruyor...

Bunlar benim sözlerim değil, Tyler Durden'in sözleri.
Ben melek gibi bir kızdım.

Daha fazla anlatamam.
"DÖVÜŞ KULÜBÜNÜN İLK KURALI DÖVÜŞ KULÜBÜ HAKKINDA KONUŞMAMAKTIR!"
224 syf.
·Beğendi·10/10
Tüketiyoruz;
Tükettikçe TÜKENİYORUZ!

Kendimden geriye, sizden ileriye, Tyler’dan sonsuza, Chuck Palahniuk’ten günümüze. Sistemi eleştiren sistemin yazarına, sistemin içinde çifte kavrulmuş benden, tersten sistemsiz bir inceleme.

Dövüş Kulübü=Biz, Biz=Hiç

Hiçlikte doğmuş, hiçliğe gidiyoruz. Durup bir bakıyoruz, gördüğümüz tek şey, koskoca bir HİÇ!

“Biz tarihin vasat çocuklarıyız. Çünkü televizyon izleyerek büyütüldük ve bir gün milyoner, film veya rock yıldızı olacağımıza inandırıldık, ama olmayacağız. Ve sadece bu gerçeği öğreniyoruz.”

Sistemi eleştiren kitapları yazan yazarlar dahil, yazdıklarının tüketilmesi sonucunda bir kazanç ve ün sağlıyorlar. 1999 yapımı Dövüş Kulübü filminin bütçesi 63 milyon dolardır. Sistemi eleştiren kitabı beyazperde de insanlara aktarmak için bile, sistemin başrolüne en sistemsel para kazananlar başroldedir. Yani, sana kapitalist sistemin zararlarını anlatan kitabın, aslında tam bir kapitalizm koktuğunu söylüyorum. Çok sevdiğim bir kitap ve film ama gerçekler böyledir. Acıtır…

Kapitalizmin damarlarımızda gezdiğini, ona direnmenin ya da onun hakkında masal anlatmanın bir mantığı olmadığı gibi, onunla ilgili akıl verenlerinde en büyük kapitalistler olduklarını aklınızdan çıkarmayın. Herkesin bir çıkarı vardır, o çıkar uğruna her şey yapılır. Kapitalizmi yıkıp yerine FreddieMercuryizm de getirseniz konu değişmez. Her zaman pasta payı, en baştakilerin olur. Bu sistemleri halk uğruna kullananlar olmadı mı, belirli oranda oldu. Lakin, o iş öyle olmuyor. İçeriden nemalanamayan herkes, çomak sokar. En temiz düşünceli lider, sistemin içinde ki çarkları beslemek zorundadır. Beslemez ise; Devrim’in karşısına her zaman Karşıdevrim çıkar. Ve bu oyun sürer gider…

Hayal dünyası ile gerçekler arasında ki fark, 400km hızla giderken Lamborghini ile duvara çarpmak gibidir. Dışarıdan baktığınızda o araçtan sağ çıkacağınız düşüncesi vardır ama o araba sadece dünyevi maddelerden üretilmiş, özel bir kalkanı olmayan, lüks döşemesi ve özel tasarımından ibarettir. Duvara çarpar ve ikiye katlanır, parçalanır, patlar ve parçalarınız dahi bulunmaz. Kapitalizmin karşısında durmakta buna benzer. Hepimiz en büyük antikapitalistler olabiliriz lakin lafta. Neden mi lafta?

Bu incelemeyi yazdığım bilgisayarım Amerikan malı, işletim sistemi Amerikan malı, yazıyı yazdığım program Amerikan malı, kullandığım fare Amerikan malı... Hepsi konforuma özel, özenle seçilmiş bir birleşimden ibaret. Kapitalizmin en kapitalist ülkesinin markasını kullanıyorum. Sözde Türk malı kullansam ne olur, ne değişir. Hiçbir şey. İçinde ki işlemci Amerikan malı, ekran Amerikan malı, Anakart Amerikan malı. Kapitalist düzen böyle bir şeydir. Sen istersin, onlar üretir. Onlar üretir sen alırsın. Sen alırsın onlar zenginleşir. Sonra bir bakmışsın hiç ihtiyacın olmayan şeyler almaya başlamışsın. Unutma, bu yazıyı okuyan sen, kapitalizmin doruklarında halay çeken ülkelerin markalarını kullanıyorsun.

Her aldığın yeni şey, muhtemelen birinci derece de ihtiyacın olmayan şeydir. Kapitalist düzen, sen de olanın bir başka türünü sana sessizce aldırır. Hatta aynısını aldırmaktan geri durmaz.

Şimdi Tyler Durden’a kulak verelim:

"Mobilya satın alırsınız. Kendinize dersiniz ki, bu hayatım boyunca ihtiyaç duyacağım son kanepe. Kanepeyi alırsınız ve sonraki birkaç yıl boyunca, hangi işiniz ters giderse gitsin, en azından, kanepe sorununuzu çözmüş olduğunuzu bilirsiniz. Sonra aradığınız tabak takımı. Sonra hayallerinizdeki yatak.. Perdeler.. Halılar.. Sonra o güzel yuvanızda kısılıp kalırsınız. Bir zamanlar sahip olduklarınız artık sizin sahibiniz olur."

Konfor alanı, sizin ölüm fermanınızdır aslında. Konforunuz varsa, daha fazlası için asla durmazsınız. Daima daha iyisi için çalışırsınız. Mesai yapar, canınız çıkana kadar çalışırsınız. Peki ne için, ortalama 240 Dolar maliyetle üretilmiş bir Iphone’a 1000 Dolar vermek için. Ülkemizde KDV’si ile birlikte "minimum" 8000TL’ye karşılık buluyor. Peki ne içinmiş, çok daha ucuza işinizi görecek olanı almak yerine, belki de kullanmayacağınız özelliklerle dolu ve o parayı hak etmeyen bir cihazı almak için. Peki ne için, gösteriş için.

Hayat böyledir. Zaman; değecek olan şeylere değil, değmeyecek olan şeylere harcanır.

Fight Club bir fenomendir. Sistem eleştirisi ile birlikte, bizim içimizde bulunduğumuz toplumu ve dünyayı eleştirir. Buna karşı seni hazırlar ve olman gereken şeye dönüşmeni sağlama çabası güder. Bu eleştiriyi okudukça, hepimizin hoşumuza gider. Bir sol yumruk yeriz, ardından sağ yumruk, sonra meşhur Aparkat!

Aslında günlük hayatta gizlenen insanlar, kuralsızca ve dilediklerince istediklerini yapmak, kuralsızlığa karşı kuralların olduğu dövüş kulübüne içlerinde biriktirdikleri öfkeyi kusmak için gelirler, fakat; evrim kendisini tam tamamlamaz. Çok karıştı değil mi, sistemsizlik bile kendi içinde sistem doğurur diyorum!

Sistemin içinde olup sistemi eleştirmek o kadar kolaydır ki, o sistemin içinde olup sistemi değiştirmek ise imkansıza yakındır. Dünya bir sisteme sahip olmasaydı, Saramago’nun Körlük kitabında ki her şey büyük oranda gerçekleşir, körler ülkesinde tek gözü olan kral olurdu. Tek gözü olmasa da aklını kullanan bir kör, diğer körlere hükmedecek bir yol bulurdu. Eşit doğmadık, eşit ölmeyeceğiz. Bir tek toprak altında eşit olacağız. O da kimisi gül ağacından tabutla iniyor yeraltına, kimisi çam ağacı. En iyisi mi şöyle diyelim, sadece çürüdüğümüzde eşit olacağız. Onun dışında, hepimiz bir sistemiz.

Sistemle barışmak, onun zararlarını minimuma indirmek bir seçenektir. Sistemi çökertmek kaosa sebep olur. Kaos anarşizmi doğurur. Kargaşa herkesin bir baş olmasını, güçlünün güçsüze hükmetmesine olanak sağlar. The Walking Dead, çok uzak bir örnek olmasa gerek? Ne yazık ki insanlar doğası gereği, boyun eğmek ve itaat etmek zorundadır. İnsanlar kendilerine emir verilmesini ve denilen şeyleri yapmak isterler. Asla kendi başlarına bir şey yapmak için çaba sarf etmezler. Dünyanın %99’undan bahsediyoruz burada, %1lik kısmın hayalciliği, %99’un altında ezilmesindendir. Hayaller insanların sözde direncini ayakta tutar. Söz de direnç aslında tek bir parmak şaklatmasıyla yok olur. En iyi sistem sistemsizlik olmadığı gibi, olağan durumda ki sistemde değildir. Çünkü; duyduğumuz ve gördüğümüz şeylerden çok, duymadığımız ve görmediğimiz şeylerin itaati altında yaşarız.
Sistem üzerine kendimden yeterince yazdım sanırım? Şimdi Kitap üzerinden sisteme bir göz atalım.

Dövüş Kulübü bir başkaldırıdır. Neye? Her şeye!

Bizler dünyanın ürettiği hiçbir mal değiliz, doğamız gereği biyonik değil biyolojiğiz. Düşünerek yaptığımız bir çok şey gibi düşünmeden yaptığımız bir çok şeye de gebeyiz.

“Her gün işe gidiyorsun. Akşamları erken uyuyorsun ve bunun karşılığında aldığın tek şey koltuk takımı. Gerçekten acınası bir durumdasın.”

Birçok insan tam olarak bu tanıma uyuyor. Bunlar distopik kitaplarda, zorla itaat eden insanların, zorla değil kendilerince hipnotize olmuş hallerini temsil ederler. Kalkarlar, işe giderler, çalışırlar, eve gelirler, yemek yerler, televizyon izlerler, propaganda ile beslenir, sistemin kölesi olurlar. Kendi bireysel istekleri yerine, sistemin kendileri yerine seçim yapmasına razı olurlar.

“Hepimiz heba oluyoruz. Lanet olsun, bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor, ya da beyaz yakalı köle olmuş. Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşinde. Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz. Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bir amacımız yok, ne büyük savaşı ne de büyük buhranı yaşadık. Bizim savaşımız ruhani bir savaş. Ve bunalımımız kendi hayatlarımız.”

Son yıllarda tüketim çılgınlığı iyice arttı. İnsanların daha çok alması için değişik stratejiler geliştirildi. Blackfriday, Cybermonday, 12.12, 11.11, En uzun gece, vsvsvsvsv… İhtiyacımız olan şeyler yerine, hiç ihtiyacımız olmayan şeylerin üretilmesine sebebiyet verdik. Bu hiç ihtiyacımız olmayan şeyler satın alınmasa, bir başka ihtiyacımız olmayan şeyler üretilir miydi? Efendim? Cevap belli…

Hayata geldiğinizden itibaren kendiniz olmaktan ziyade sistemin bir varlığı olursunuz. Kendini sistemin dışında tuttuğunu söyleyen insanlar gerçek değillerdir. Bunu yapmaları için, tamamen doğal koşullarda yaşamaları ve tamamen sanayi üretimi şeylerden arınmış olmalıdırlar. Kısacası ilk insanın yaşayış biçimine yaklaşması gerekmektedir. Yoksa bilmem kaç bin TL’ye alınmış karavan ile doğaya gidip, ben sistemi yendim demek tam olarak sisteme yenilmek hatta sistemin bokuna batmış olmak demektir. Net olarak diyebiliriz ki; sen kimi kandırıyorsun ULAN!

Dövüş Kulübü’nün içeriği tam olarak bu yazdıklarımı barındırmaktadır. Kitabı okuduğunuzda içinizde sisteme karşı bazı öfke nöbetleri oluşacak, değişik triplere girecek, ben mi sistemden; sistem mi benden büyük göstereceğim diyecek gibi olacak, telefon, doğalgaz, elektrik faturalarını ödeyemediğini anladığınızda, otobüse binecek paranız, kalacak eviniz olmadığında gerçekleri anlayacak ve o eli indireceksiniz. Sistemin askeri olacaksınız.

Bazı kitaplar gerçektir, yaşamı anlatır, doğrudur. Yaşamın içinde insanlar gerçeklerden uzak durur, günlerini yalana yakın şeyler üzerine kurarlar. Gerçeklerin acıttığı ve birçok düşünceyi ve hayali öldürdüğü doğrudur. Alt tarafı birkaç milyar insan hayalleri ile yaşıyor, umut dolu ponçik bir gelecek planlıyor. Bunlardan olmak kötü bir şey olmadığı gibi olmamakta kötü bir şey değildir. Bazen sadece renk değişir ama lacivertin raylar üzerinde giden, ara sıra peronlara gelirken sinyalizasyon sistemi sayesinde ayrılan, daha sonra yine aynı yolda aynı istikamette birleşen yaşamlarıyız.

Çok yerine yeteri kadarı ile yaşamayı öğrenirsek, sistemi hissetme oranımız azalır. Varmış gibi ama yokmuş gibi yaşama sanatı. Daha azına razı olursan doruklarda hisseder, şemsiye ile tanışırsın, daha çoğunu istersen en tepeye ulaşsan dahi dibe vurursun.

Tabi ki şunu da unutmamak ve Tyler’a kulak vermek lazım;

“Ancak her şeyini kaybettikten sonra, gerçekten özgür olursun.”

Ve unutmadan sevgili okur…

"Kıçına tüy takmak seni tavuk yapmaz"

Saygılar benden…
İncelemeyi okuduğunuz için teşekkür ederim.
Bol sistemli günler dilerim.

Not: Şu incelemeyi okurken bile kaç kb kapitalist interneti harcadın acaba…
224 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Bazen öyle sinirleniyorum, öyle sıkılıyorum ki hayattan.Açıkçası bir dövüş kulübüne gitmek istiyorum.

Kimleri mi dövmek istiyorum?

Dünyayı bu hale getiren herkesi.
Haksızlık yapan herkesi.
Yerlere çöp atan herkesi.
Birileri açlıktan ölürken yemekleri atan herkesi. Birilerinin bir yılık kazancını bir ayakkabıya veren herkesi.
Eğitimin ne olduğu hakkında hiçbir fikri olmayıp ahkam kesen herkesi.
Bizi bu düzenlere köle kılan herkesi.
Haksızlık karşısında sesi çıkmayıp bana değmiyorsa sorun yok diyen herkesi.
Geçmişi çabucak unutup kendi yaptıklarını eleştirdiğinden haberi olmayan herkesi. Ağzıyla konuştuğunu fiilen yapmayan herkesi. Sadece ve sadece dünya kendine aitmiş gibicesine diğer bütün varlıkları sömüren herkesi.
İnsanları futbolla,ten rengiyle,diniyle,sac rengiyle,düşünceleri ile ayıran herkesi. Çocukların saflığından faydalanan herkesi. Savaş çıkaran herkesi.
Hayvanlara eziyet eden herkesi.
Şehirleri beton yığınına çeviren ve bunu medeniyet gören herkesi.
Ağaçları kesen, ormanları yakan herkesi. Herkesi herşeyi...

Şiddete karşı olduğum icin fiile dökemediğim bu dövüş hayalimde.

Herkesin bir Tyler Durden'i var içinde. Öldürsek de öldürmekle efsaneleştirdiğimiz Tyler Durden...
224 syf.
·11 günde·Beğendi·10/10
Filme uyarlanmış bir eseri okuma konusunda nasıl bir yöntem izlenmelidir? Bana soracak olursanız, eğer eserin uyarlanmış olduğu filmi, eserin kendisini okumadan önce izlerseniz bu zihninizde bir tür kısıtlamaya sebebiyet veriyor. Kitaptaki karakterlerin filmdeki aktörler olmadığının farkında olsanız dahi istemeden o karakterleri filmdeki oyuncularıyla anımsamaya başlıyorsunuz. Bunun insanda zihinsel olarak oluşan, okuma esnasındaki o hayali yapıya yararlı mı zararlı mı olduğu konusu eserin kendisini konu almadan önce dahi kafama takıldı. Eğer Dövüş Kulübü'nü, filmini izlemeden önce okusaydım ve sonrasında filmi izleseydim, filmdeki oyuncularla benim kafamda oluşan karakterler arasında onlarca farklılık olacaktı. Aslında buna bir kısıtlama adını vermek ne kadar doğru emin değilim ama bunun hayret edilesi bir durum olduğundan şüphem yok. Şöyle ki, benim varsaydığım durumu bir başkası aynı şekilde yaşamış olsaydı onun da kafasında o karakterler hem filmden farklı hem de benim kafamda oluşanlardan çok çok farklı olacaktı. Bu konuyu bu kadar uzatarak aslında bir nevi hayranlığımı dile getirmeye çalışıyorum mazur görün beni. İnsan zihni dünyadaki her şeyden bile daha özgün. İnsan zihninin bu özelliğine ve bu özelliği tetikleyen şeylerden birine; kitaplara hayran oluyorum her seferinde. Değişkenler olmayan bir denizde dahi, rüzgarın tersi yönünde gidebilecek bir kapasiteye, güce sahip insan aklına hayran kalmamak elde değil.

İşte Dövüş Kulübü de tam da insanların bu bahsini ettiğimiz akıllarının gücünü ve kapasitesini unutmaya (unutturulmaya) başladığı (başlandığı) bir zamanda geçen bir roman. Bu öyle bir zaman ki, insanlar asla ulaşamayacakları ideallerin peşinde kendi istekleriyle koşuyorlar, bundan sonra kendilerince memnun oluyorlar ve içlerindeki huzursuzluğu da bu asla ulaşamayacakları ideallerin o pembe hayaliyle ezmeye, yok etmeye çalışıyorlar. Bana soracak olursanız oldukça tanıdık gelen bir çağ bu, sizce? Asla ulaşılamayan idealler kavramı üstünde durmak istiyorum. Bu anlatılan zaman dilimindeki insanlar bir şeylere elbette ki ulaşıyor, istedikleri şeyleri aylarca süren iş emeği karşısında elde edebiliyorlar, buraya kadar bir sorun yok. Sorun, o elde ettiği şeyden sonra tekrar elde edilecek bir şeyin, bireyin önüne çıkarılması ve bireyin de bunu içtenlikle onaylaması. Yani hedeflerin sonsuzluğu, bununla da bireyin tatminsiz, aç gözlü bir canavara dönüşmesi. Bu canavarlığı da kendine yakıştırması ve bunu kendince normalleştirmesi.

Neden canavar olsun ki insan? Bir insan, bir birey nasıl canavara dönüşebilir? İnsanın en çok korktuğu canavarlar yine insanın bizzat kendisidir. Çünkü insan böyle olmayı kendi seçebileceği ve bundan memnunluk duyabileceği bir hale getirilmektedir bu çağda. Mesela bir yüzüğü elde etme yolunda aylarca çalışabilecek bir bireyin fiziksel çabanın yanında bunun için gerekli olan zihinsel çabayı gösterebilecek potansiyeli varken, örneğin o yüzüğün yapım aşamasında insanların yaşadığı zorlukları anlatan bir belgesel izlese dahi aklındaki o yüzüğe ulaşma fikrinin tatlı hayali (ya da tatlılaştırılmış mı demeliydim?) aklından çıkmamakta, o değerli madenin bulunmasında ve çıkarılmasında çok büyük zorluk çeken insanlar bu sayede aklına gelse ve onlar hakkında düşünebilmek için gerekli olan zihinsel potansiyele sahip bile olsa bunu ötelemekte ya da bunu düşünmeyi o yüzüğe ulaşma düşüncesinden daha öne atamamaktadır, işte yazarımız böyle bir çağı ele almış. Eğer bir isim koyacak olsaydım böyle bir çağa, 'normalleştirilmiş normaldışılıkların bulunduğu bir çağ' diyebilirdim.

İşte roman da tam buradan başlıyor aslında. Asla ulaşamayacağı ve ulaşamamaktan bıkmayacağı idealleri olan bir ‘iş adamı’ bir anda anlatmaya başlıyor kendini. Ama o andan değil, çok uzaklardan geriye dönerek anlatıyor kendisini. Bir şeyleri aşmış, kendi deyimiyle kendisinin ‘aydınlanmış’ olduğu bir zamandan. O da herkes gibi normalleştirilmiş normaldışılıkların dünyasına kapılıp gidiyor. Evine özel bir seri mobilya ya da çeşitli tabak setleri almak için aylarca çaba gösteriyor. Tam "her şeye ulaştım, artık bir şeye ihtiyacım yok" yalanına geçici olarak inanmaya başlayacağı sırada başına bir felaket geliyor ve sonrasında ise Tyler ile tanışıyor.

Tyler ile değişen hayatında günler geçtikçe normalleştirilmiş normaldışılıkların kabul ettirilmiş dehşetini fark edip bunu yaşamaya başlıyor. Bu dehşeti fark ettikten sonra insan, bunu fark ettiği için memnun olamaz hale geliyor. Çünkü gerçek bir dehşet hissetmeye başlıyor ve o alıştırılmış olduğu yapay mutluluktan çıkınca bir süre neye karşı mutluluk hissedeceğini şaşırır hale geliyor. İşte romanın bundan sonraki gidişatında, karakterimizin içinde bulunduğu ruh hali bunun genişletilmiş şekli sayılabilir zannımca. Farkına varılmış bir dehşet ve bunun dallanıp budaklanmış hali.

Gelelim eserin ismi nereden geliyor ona. Karakterimizin bir kurtarıcı, bir Mesih olarak gördüğü Tyler’ın söylediğine göre insan bu çağda peşinde koşmaktan bıkmadığı ideallerden ve bunların vermiş olduğu sahte güven ve güç hissinin vermiş olduğu uyuşukluktan dolayı insanların kendi özlerini unuttuklarını, sahte mutluluklarla acılarını unutmaya çalışmaları yerine gerçek acıyı yeniden yaşayarak acının tekrar farkına varıp ancak bundan sonra insanın saf acı kavramından kurtulabileceğini söylüyor. Bunun için de Dövüş Kulübü adlı mekanda insanlar birbirleriyle dövüşüp kimi unutulmuş duygularını böylelikle açığa çıkarabilir hale geliyorlar, Tyler bunu biliyor, o da biliyor... Ve karakterimiz bu tasvir edilen dünyadaki kimi haksızlıkları ve saçmalıkları görür hale geliyor. İşte bu görür hale gelme hikayesini anlatıyor Dövüş Kulübü.

Buradan sonra kitap hakkında daha çok bilgiye giriyorum, bilginize.

Bana soracak olursanız Tyler’ın insanlık boyunca süregelmiş bir kurtuluş umudu olduğunu düşünüyorum. Çünkü biz insanlar bazen böyle davranırız, bir sorun olduğunda kurtarıcı birini isteriz kimi zaman. Buna gereksinim duyduğumuzu zannederiz. Evet “zannederiz” kitabımızın yazarı bundan bahsediyor bence. Tyler’ın kendi kişiliğinin bir yansıması olduğunu anladığı zaman ana karakterimiz, bunun kurtarıcı bir üst-insan olmadığını, bunun kendi olduğunu anlıyor. Bu anlamda Chuck Palahniuk belki de insandaki en büyük gücün yine kendisinde olduğunu söylemeye çalışıyor bizlere. Bir kurtarıcı ikonu, belki de sadece çaresizce sarıldığımız (belki de istemsizce sarılmak zorunda bırakıldığımız) bir hayal sadece. Bu anlamda kendimizi yine ancak kendimiz kurtarabileceğimizi, bu ikona ya da kurtarıcıya bel bağlayarak asla kurtulma imkanımız olmayacağını ifade ediyor bir anlamda.

Bu yönden, kitapta bahsedilen, uygulanan şeylerin doğru olduğunu bunları yapmamız gerektiğini, bizlerin de bir Kaos Projesi ortaya koymaya ihtiyacımız olduğunu söylemiyorum. Demeye çalıştığım, insandaki gücün farkına varılması dahilinde çok büyük şeyler yapılabileceği. Ama bu anlamda da Chuck Palahniuk bizlere bunun zorluğunu da belirtiyor bizlere belki de: Çünkü Tyler bir hastalık, bir kişilik bozukluğu. Bu olumsuzluklara sahip biri bunun, yani bu gücün ayırdına bir anlamda istemsizce varıyor ise bizler bunun nasıl farkına varacağız/varmalıyız?
Bunun yanı sıra Palahniuk'un alternatif bir evrenden günümüz modern dünyasını ve bu modern dünyanın dehşet verici ‘normalleştirilmişliğini’ tüm gerçekliği ile dile getirmesi, insanın içini titreten soğuk bir ayaz gibi, okurları buz gibi bir dehşete düşürüyor.

Dövüş Kulübü, yaşanması gereken bir dehşet...
224 syf.
·3 günde·Puan vermedi
İnsanlar medeniyet, kapitalizm gibi kavramlarda beklentilerini bulamamıştır ya da bulmuştur ancak artık daha yeni sorunlar peydah olmuştur. Sözü geçen insanlar ne çok fakirler ne de çok zenginlerdir, onlar orta halli diyebileceğimiz insanlardır ve aşağı da yukarı da eşit mesafededirler. Bu insanlar tüketerek özgürleştiğini düşünürler ve daha çok tüketebilmek için çalışırlar. Tek düşünceleri bu olmaya başlamıştır ancak insanların ilkel anlamda özgürlük içgüdüsü açığa çıkmak için çırpınıyordur. Zannımca “biz büyük buhranlar yaşamadık, bizim buhranımız ruhani” sözlerini yazar bu iç çatışma için diyor. Zayıf bireyler her zaman daha güçlü birilerinin yanında yer alır. Çağın zayıflaştırdığı kahramanımız, güçlü Tyler’a sığınıyor. Onu çok seviyor, onun gibi olmak istiyor. Tyler kendi deyişiyle “tarihi silmek, medeniyeti tasfiye etmek” yani dünyayı formatlamak istiyor. Bakalım hikayeyi ağzından dinlediğimiz kahramanımız ve Tyler dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için neler yapacak? Bunu başarabilecekler mi? Farklı tarzıyla okunması gereken bir kitap olmuş. Chuck Palahniuk bundan sonra da şans vereceğim yazarlardan olacak.

Bu eser bazı sosyoloji öğrencilerine araştırma konusu olmuş, sayfalar dolusu analizleri yapılmış. Herkes farklı analizlerle farklı çıkarımlar yapmış çünkü buna müsait bir eser. Kimi bu eser tüketim toplumunu eleştiriyor diyor, kimi Tyler bir mesih diyor, kimi Tyler bir şeytan diyor, kimi Tyler bizim nefsimiz diyor,kimi bilinçaltı için sübliminal mesajlarla dolu diyor, kimileri İslamiyeti anlatıyor diyor, kimileriyse çok net bir New Age propagandası diyor. Bu kitabı okuduktan sonra kendi çıkarımlarınızın herkesinkinden farklı olduğunu görürseniz şaşırmayın. Bakalım siz Tyler’a nasıl bir rol biçeceksiniz.

Film ile ilişkileri
Edward Norton, Narrator(hikayeci) karakterine; Brad Pitt ise Tyler Durden karakterine yapışmış durumda olduğu için okurken onlardan bağımsız düşünemedim. Sanırım bu çok da kötü olmadı. Sanki kitap boyunca E.Norton ve B.Pitt ile birlikte dolaştım durdum. Filmi kitabına yakın olmasına rağmen bazı farklılıklar var. Örneğin sonları farklı. Karşılaştırma yapmayacağım çünkü ikisinin sonu da iyiydi.
Önce filmi izlemeseydim kafamda bu kadar iyi canlandırabilir miydim, bilmiyorum. Çünkü konu gereği Chuck Palahniuk karışık bir anlatım kullanmış. Anlatım demişken kitap tam anlamıyla bir yeraltı edebiyatı ürünü. Argolar, küfürler barındıran bir kitap olduğunu belirtmek gerek.
Son olarak önerim ise sadece kitabı okuyarak ya da filmi izleyerek bırakmayın. Muhakkak ikisini birden yapın. Jenerasyonumuzdan ötürü olsa gerek Fight Club benim için özeldi bu yüzden biraz uzun oldu :) Ama daha uzun da olabilirdi epey dolu bir kitap. İyi okumalar.

Şunu da buraya iliştireyim kitap boyunca kulaklarımda çınladı sanki..
Where is my mind? : https://www.youtube.com/watch?v=yFAnn2j4iB0
224 syf.
·Beğendi
UYARI!!!

Yazacağım şeyler direk kitapla ilgili değildir!!!

İnsanın okuduğu her kitap, kendisinde küçük de olsa bir iz bırakır derler ya, bu kitap ise ben de bir duygu patlamasına sebep oldu...

Kısa bir süre önce okuduğum Zorba ve Ejderha Dövmeli Kızdan sonra bu eser bana asla doğru bulmadığım bir düşünce tarzını haykırma hakkını verdi...

Avrupa'da kötü bir ailede dünyaya gözlerinizi açmış birini düşünün. Anne baba sevgisinden mahrum belki de bir yetiştirme yurdunda büyümüş...Berbat bir çocukluk ve gençlik dönemi geçirmiş. Sonrasında ne bekleyebilirsiniz bu şekilde büyüyen birinden? edepli ve ahlâklı olmasını mı? Bu kişi belki bir Hristiyan, belki de bir deist çıtayı yükseltiyorum belki de bir ateist...

Bazılarınızı duyabiliyorum müslüman değilse cehennemlik...Yok arkadaşım orda bi DUR! Ben inanmıyorum böyle bir saçmalığa...Bazen de deriz ya insanı vasıflara sahip olsun YETER! Peki kimden öğrenebilirdi ki bu kişi. iyi bir insan nasıl olunurdu???Hayatı boyunca aşağılanmış, horlanmış, sözlü sözsüz tacizlere uğramış ise...

Herkes bulunduğu yerin bir şekilde geleneğini, kültürünü ve dini inanışını alıyor ve bunun en doğrusu olduğuna da kendini inandırıyor...Bende de durum pek farksız değildi başlarda...Sonra müslüman olmayan bir ülkede yaşamaya başladım, önce çoğu şeyi yadırgadım ama zamanla hem okuduklarım-araştırdıklarım olsun, hem de edindiğim dostluklar olsun benim başka bakış açılarına sahip olmamı sağladı... Şimdi, ben hastayken çocuklarımla ilgilenen, her ihtiyacım olduğunda yanımda biten can arkadaşımın sırf Hristiyan olduğu için ya da o yetiştirme yurdunda büyüyen zavallı kızın bir kaç hatası yüzünden cehennemde yanacağına kimse beni inandıramaz...

Başta da belirttim benim amacım bir inceleme yazmaktan çok, kitabın ben de hangi duyguları uyandırdığını resmetmeye çalışmaktı. Buraya kadar okuyan herkese teşekkür ediyorum...Lütfen önyargılarınızı bir kenara bırakın ve bu kitabı okuyun, eminim kendinizden bir şeyler bulacaksınız...Son olarak kitaptan bir alıntı yapmak istiyorum..

Bu dünya karşısında o kadar çaresiziz ki.
224 syf.
Bu yüzyılın insanlarını en iyi tanımlayan cümleye yer veren kitap; “Biz tarihin ortanca çocuklarıyız.”
Her şey bu noktaya kadar biz henüz doğmadan gelişti ve bu karanlığın ortasına doğduk. Dünyada kahraman sayısı giderek azalmakta çünkü bu karanlığı alt edebilecek güçte olmak çok zor. Başta hepimizin hedefi sabit oluyor, kendimize ait bir yuva ve rutin bir hayat. Huzurun tanımını kişiye ait bilmem kaç m2 alan olarak değiştirmiş durumda çoğumuz. Çünkü bizi bizimle bıraksınlar istiyoruz, dünyayı bu hâle getirip yüzsüzce düzeltme sorumluluğunu hassas ruhumuza yük etmesinler istiyoruz. Evet, kitaptaki kahramanda kendine bir ev döşemekteydi. Kendi zevkini yansıtan koltuklar, tabaklar, halılar... Sadece o evde saklanıp bu çaresiz dünyayı aklama sorumluluğundan kaçmak için değildi insanın imrendiği bu alan. Birey olduğumuzu hissetmek için, bir kişi olduğumuza inanmak için hepimiz farklı materyaller satın alıyoruz, sürekli. Bunlara gerçekten ihtiyaç duymasak bile, tamamlanma isteği, kişiliğimizin olduğuna önce kendimizi sonra bizim için değersiz olsalar bile insanları ikna etme ihtiyacı devreye giriyor. Tyler bu evi havaya uçurduğu anda, kimliği yok olmalıydı tüm bu algıya göre fakat gerçek şu ki özümüze ulaşmanın yolu aidiyetlerden kurtulmaktır. Hiçbir şeyi havayı uçurmamız gerekmiyor, tüketmeyi durdursak ve kendimizi tüm bu mal mülkten bağımsız görebilsek yeterli. Ancak gelin görün ki kendimizi bu şekilde görebilmenin tek yolu evi havaya uçurmak gibi görünüyor.
Aslında hepimiz kükremek istiyoruz, cesur olmak, bedenimizi ortaya koyabilmek ve yanlış giden her şeye karşı çıkmak. Bizi doğanın değil de insanların zorunlu kıldığı eylemlerden sıyrılmak. Bir topluluğun sesi olabilmek, güçlü olmak. Evet bir kalabalık gerekiyor ardınızda, güçlü olmak adına. Önceden insanların yaptığı da buydu, isyan. İçlerindeki kini, nefreti ve öfkeyi olduğu gibi aktarabiliyorlardı. Ancak günümüzde biz, geçmişin ve günümüzün hâlini tartışanlar arasında, bir ailenin ortanca evladı gibi dişimizi sıkıyoruz. İsyan etmenin bir çare olmadığının ve önünde konuştuğumuz bir topluluk olsa bile bu insanların da bizi terk edebileceklerinin bilinciyle, sadece yerimizde sayıyoruz. Haklı mıyız? Başka ne yapabiliriz? Bugün bu değil sorgulamalarım. Bugün neyiz, ne yapıyoruz, kendimize ve tüm bu kişisel gelişim çabamıza objektif bir bakış atacağız, cesur olma isteğiyle.
Sesimizi çıkarmak istediğimiz anda kendimizi nerede ve nasıl bulacağımızı bilmek bizi korkutuyor ve biz korktukça onlara izin veriyoruz. Evet bu kitapta insanlar nihayetinde esip gürlüyor ve saf değiştiriyorlar ancak bunu gerçek hayata geçirmeyi hayal bile edemediğimiz durumdayız. Her şeyi bırakmamız gerekir çünkü. Bizi biz yaptığını düşündüğümüz evimizi, bizi “var” kıldığını saydığımız çevremizi, pek kıymetli görünüşümüzü. Kıymetli bir kar tanesi olmadığımız yazıyor kitapta. Doğru, bizim tek yaptığımız kelebek olmak adına yıllarımızı kozada harcamak, biz kozadayken dünyayı daha da batırmalarına fırsat sunar gibi. Kelebek olmak gerektiği tabusu iyice kuvvetlensin ister gibi.
“O bir tek yuva. Olmasa o bir tek yuva. Kuşun yuvası, olurdu bütün dünya.”
Gariptir ki, özümüze, o savaşçı ve kendine hayran kılan ruh kırıntılarından ne kaldıysa, buna ulaşsak ve asıl arzularımız doğrultusunda hareket etsek, hakkımızdan geleceklerdir. Ancak o öze ulaşmakla var oluyorsak eğer, var olmamız bir ölüm demek olabilir. Ancak bir kez şu zincirleri kırmak, kısa bir an için var olmak bile bizi kahraman kılabilir. Ölümsüz kılabilir. Belki de bu yüzden “Sonsuzluğa kadar yaşamak istiyorsan ilk adım olarak ölmek zorundasın.”
İsmimiz değiliz, geçmişimiz veya malımız mülkümüz değiliz diyor kitap. Belki de tüm bunlar olmalıydık ancak hayatın ne kadar kısa olduğunu biliyorken nasıl benliğimizi bir şey ilan etme cesaretine sahip olabiliriz? Bunu da bir alıntıyla özetleyelim, “8G’de oturan kız... ne yapacağını bilmiyor ve yanlış şeye bağlanmaktan korktuğu için hiçbir şeye bağlanmıyor.” “...ve yaşlandıkça seçeneklerinin azalmasından korkuyor.” Sahi, bu kadar çok seçeneğin olduğu bu yorucu yüzyılda seçimlerine güvenmek ne zor, güvenen insanlar ne aptal/ne yüce. “Napolyon, bir kurdele parçası uğruna hayatlarını feda edebilecek insanlar yaratabilmekle övünürdü.”
İyi insanlar olmaya çalışıyoruz ama mükemmeliyetçiyiz, en fazla iyi olabileceğimiz nokta ne ki? Tarih boyunca birileri kurban edilmek zorundaydı ve bunlara gıkımızı çıkarmadan göz yumduk. Kurbanlar sebebiyle elden edilen sonuçlardan yararlanmaktan geri durmadık. “Ürün testlerinde kullanılan hayvanları düşün.” “Uzaya fırlatılan maymunları düşün.” “Onlar ölmeseydi” diyor Tyler, “onlar acı çekmese, onlar kurban edilmeseydi, bugün hiçbir şeyimiz olmayacaktı.” Kendimizi süslemeyi keselim. İnsan aklına kendi varlığı geldiği ana kadar iyidir.
Her şeyi kontrol etme peşindeyiz, evet bunu eleştirebiliriz. Ancak yarın ölecek gibi yaşayıp yıllarca yaşama riskini kim göze alabilir?
Dövüş Kulübü’ndekiler, var olma yollarını seçmişlerdi. Tüm aidiyetlerinden ve bağlarından kurtul, kaybedecek bir şeyin kalmasın. Karşı çık. “Tanrı’nın can düşmanı ya da hiçbir şey olacak olsan, hangisini seçerdin?” “Louvre’yu yakacaksın... Böylece en azından Tanrı isimlerimizi bilecektir.”
Tüm bunları düşünmek nasıl da tehlikeli... Soğumak ve soyutlanmayı tercih etmek veya belki de en azından savaşmak. Hangi kararı vereceğiz, bir karar verebilecek miyiz, tarihe yön verebilecek miyiz, zaman gösterecek. Umuyorum ki etkili olabilelim, insan hayatının değerini umuyorum ki eskisi gibi yüksek kılabilelim.. Ve evet, hâlâ umut ediyorum...
“Bütün umutlarınızı kaybetmek özgürlüktü.”
224 syf.
·8 günde·Beğendi·9/10
Yine Palahniuk ve yine muhteşem bir yeraltı edebiyati eseri. Filmini yıllar önce izleyip beğenmistim. Sıradan bir film değildi benim için. Yıllar sonra film dün gibi aklımda olmasına rağmen kitabı okurken hiç bilmiyormuşçasına heyecan ve meraka kapıldım. Ve kitaptan filme göre daha çok tat aldım. Çoğu eserde olduğu gibi bundada kitap bence filmden daha iyi. Palahniuk okuyarak daha çok etkisi altına alıyor . Bence kitabı okuyanlar filmi de izlemeli yada sadece filmi izleyenler kitabı kesinlikle okumalı.
Biraz içeriğinden bahsedeyim. Tyler Durden'i çoğunuz duymuşunuzdur. Tyler'in hayat felsefesi belki de hepimizin ihtiyacı olan bir yaşam tarzını bize sunuyor. Tyler bizi sınırlayan, engelleyen adeta kölesi haline getiren eşyalardan, işlerden, planlardan, hırslardan, düşüncelerden, baskılardan kurtarmak istiyor. Tyler bizleri özgür, mutlu, ne istediğini bilen ve bu doğrultuda yaşayan bireylere çevirmek istiyor. Kısacası Tyler bizim kurtarıcısı meleğimiz... Bunun için de boş durmuyor ve dövüş klübünü kuruyor. 
Dövüş klübü amacında ne kadar başarılı oldu Tyler daha başka neler yaptı okuyarak öğrenebilir, Tyler'in dünyasına dahil olabilirsiniz. Yeraltı edebiyatı zaten İlginizi çekiyorsa hiç beklemeyin derim iyi okumalar. :)
224 syf.
Nasıl başlasam, nasıl ifade etsem bu kitabı bilemedim. Sanırım bir lys öğrencisi olarak sistemin çarkında ufak bir vida görevindeyken, bitmek bilmeyen saatler çalışmak zorunda kaldığım bi zamanda okuyunca normal insanlara nazaran beni daha fazla etkilemiş olabilir.

Tüketim çılgınlığı. Maaş. Elbise. Ev. Daha güzel elbise. Daha güzel bi ev. Araba. Maalesef hayat bütün bunlara sahip olmaya çalışmakla geçiyor. Orta sınıfın, sınıflar arasında en fazla yükü taşıdığına inanıyorum. Bir üst sınıfı farkedecek kadar farkındalık sahibi, bütün o imtiyazlara ulaşamayacak kadar güçsüz. Günler ne olduğumuzu, ne istediğimizi sorgulamadan o ayrıcalıklı sınıfa atlama gayretinde ve diğer orta sınıflara gösteriş yapmaya çalışmakla geçiyor. Medyadaki o ünlü oyuncu, şarkıcı olacağımıza inanıyor. Hiçbir şey olmadığımızda ise gördüğümüz o lüks evler kölelik ateşine 3 5 odun oluyor. Daha sonra da ölüveriyoruz işte. Amaçsız ve tüketerek.

Anlatıcı bütün bunların arasında sıkışmış kalmış, hepsine isyan ederek kurtuluşu bulmaya çalışan bi karakter. Tyler'ı yaratıyor. Kargaşa projesi. Bütün medeniyeti yok etmek. Sistemi kırmak. Gibi sloganlar en sonunda karakteri de içine alarak yok ediyor. Kaçınılmaz son.

Kitabın üslubuna bayıldım. Neredeyse aktı gitti kitap. Zaten oldum olası yeraltı edebiyatını sevmişimdir. Yine de biraz daha ayrıntılı olmasını dilerdim. Kitapta Tyler'ın düşünceleri çok net bir biçimde çizilmemiş, bazı yerler yoruma açık kalıyor. Tyler'a tapmakla, yermek arasında kalıyor okuyucular. Yani en azından ben. Kişisel düşüncelerime gelirsek, kapitalizm eleştirilerine sonuna kadar katılıyorum fakat dövüş kulübünün ise medya afyonunun biraz daha sosa batırılmış ve araya isyan, karşı gelme gibi anahtar kelimelerle süslenmiş hali olduğunu düşünüyorum. Maalesef filminin ününden midir nedir gerçekte de bu tarz kafalarla çok karşılaşıyorum. Sistemi eleştirip, hedonist bi bakış açısıyla yaşamak bizzat eleştirdiğin şeye dönüşmektir bana göre. Daha zeki kölelere oynanan bir oyun gibi. Tüketimin tersi üretmek, kendini geliştirmektir. Yıkmak değil. "Abiğ çalışmak felan çok anlamsız." Kafası hiçbir şeyi değiştirmeyeceği gibi daha da çok yardım eder. Kendini geliştirmek ise okumak, bilmek, farkındalıkla olur. İşte o zaman sistem için birer tehlike haline geliriz
224 syf.
·Puan vermedi
Uğur UKUT dayımın ısrarı ile okudum. Başlarda ne salakça bir kitap derken kurguyu kavradıkça dayımın neden başıma vura vura ısrar ettiğini anladim. Insan kendi içinde başka bir kendisi yaratıp ona itaat edebiliyormuş. Bunun farkında olmadan da hayatına devam etmek nasıl bir zeka işidir ki. Neredeyse bende kendime bir Tyler yaratıyordum. Neyse okuyun görün.
Her gün işe gidiyorsun. Akşamları erken uyuyorsun ve bunun karşılığında aldığın tek şey koltuk takımı. Gerçekten acınası bir durumdasın.
"Mobilya satın alırsınız. Kendinize dersiniz ki, bu hayatım boyunca ihtiyaç duyacağım son kanepe. Kanepeyi alırsınız ve sonraki birkaç yıl boyunca, hangi işiniz ters giderse gitsin, en azından, kanepe sorununuzu çözmüş olduğunuzu bilirsiniz. Sonra aradığınız tabak takımı. Sonra hayallerinizdeki yatak.. Perdeler.. Halılar.. Sonra o güzel yuvanızda kısılıp kalırsınız. Bir zamanlar sahip olduklarınız artık sizin sahibiniz olur."
Marla'nın hayat felsefesi, ölmeye her an hazır oluşu.
Marla'nın hayatındaki trajedi ise ölmüyor oluşu.
Chuck Palahniuk
Sayfa 115 - Ayrıntı Yayınları 26.Basım
Reklamlar insanları gerek duymadıkları arabaların ve kıyafetlerin peşinden koşturuyor. Kaç kuşaktır insanlar nefret ettikleri işlerde çalışıyorlar; neden? Gerçekte ihtiyaç duymadıkları şeyleri alabilmek için.
Güzel ve emsalsiz bir kar tanesi değilsin. Herkes gibi sen de o çürüyen organik maddeden yapılmasın.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Dövüş Kulübü
Baskı tarihi:
Şubat 2001
Sayfa sayısı:
224
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789755393226
Orijinal adı:
Fight Club
Çeviri:
Elif Özsayar
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ayrıntı Yayınları
İstenmeyen yağlar. Pahalı, butik sabunlar. Maaş çekleri, güzel bir ev, zarif mobilyalar. Yalnızlık ve yabancılaşma. Tüketimin susmayan arsız çağrısı. Yalanlar ve yalanlar. Nefret ve öfke.

İlk kez yayımlandığı 1996'dan beri bir yeraltı klasiği olarak anılan Dövüş Kulübü, yeni binyılın eşiğinde geçen bir anti-ütopya öyküsünü anlatıyor. Yaşadığı hayattan nefret eden, ölüm düşüncesini saplantı haline getirmiş, insani yakınlığı kanser dayanışma gruplarında arayan genç bir adam. Aynı dayanışma gruplarının bir başka müdavimi, toplum kaçkını bir genç kadın. Ve Tyler Durden; yalanlar ve mutsuzlukla dolu bir dünyaya kendi yöntemleriyle saldıran yarı çılgın bir kurtarıcı, baştan çıkarıcı bir intikam meleği. Tyler'in felsefesine göre, tüketim kültürünün uyuşturucu etkisinden kurtulmanın yolu, fiziksel acıyla tanışarak yeniden doğmaktır. Çok geçmeden, gecenin geç saatlerinde bar bodrumlarında toplanan gizli bir dövüş kulübü ülkenin dört yanını saracaktır. Ama Tyler'in dünyasında sınırlara ve kurallara yer yoktur. Kendi bedenini örseleyen bir müritler ordusu, toplum düzenini ve konformizmi imha etmek üzere Tyler'in peşine takılır...

Chuck Palahniuk'un ilk romanı, tüketim kültürüne, hırs ve üstünlük duygusuna, güzellik idealine ve iş dünyasına zehir zemberek bir eleştiri yöneltiyor. Palahniuk, karanlık bir mizahla desteklediği güçlü ve çarpıcı üslubuyla, yaşadığımız dünyanın çirkin suretine ayna tutuyor. Son on yılın en özgün, en sarsıcı romanları arasında sayılan Dövüş Kulübü'nü Türkçe'ye kazandırmaktan sevinç duyuyoruz.
(Arka Kapak)

Kitabı okuyanlar 2.258 okur

  • Ezgi cerit
  • G.p
  • Ceren Tekin
  • öznur ışır
  • dincer Özüarap
  • Yeşim Gökdoğan
  • Senem
  • Thomas Michael Shelby
  • Eskarina
  • Burhan Engin

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%5.1
14-17 Yaş
%5.6
18-24 Yaş
%30.3
25-34 Yaş
%36.3
35-44 Yaş
%16.6
45-54 Yaş
%3.5
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%2.5

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%49.7
Erkek
%50.3

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%44.8 (368)
9
%28.1 (231)
8
%15.1 (124)
7
%9 (74)
6
%1.5 (12)
5
%0.6 (5)
4
%0.2 (2)
3
%0.1 (1)
2
%0.1 (1)
1
%0.4 (3)

Kitabın sıralamaları