Adı:
Dünün Dünyası
Baskı tarihi:
Kasım 2019
Sayfa sayısı:
504
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750733437
Orijinal adı:
Die Welt von Gestern. Erinnerungen eines Europäers
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Dünün Dünyası, Viyanalı yazar Stefan Zweig'ın Avrupa'ya vedasıdır. Bütün değerleri ve idealleriyle Avrupa'nın çöküşüne tanıklık eden bir Avrupalı'nın, Stefan Zweig'ın anıları canlanır Dünün Dünyası'nda. Avrupa toplumlarının güvenli burjuva dünyasından savaşa, faşizme ve sürgün yaşamlara savrulan bir neslin yazgısı dile gelir bu anılarda. Viyana'dan Zürih'e, Zürih'ten Salzburg, Londra ve New York'a uzanıp Petropolis'te noktalanan bir sürgün yaşamdır bu yazgı. İnsanı, insanca varoluşu hedef alan yıkımlarıyla 20. yüzyılın bütün bir dünyayı son sığınak yeri olarak avuntusuz sürgüne savurduğu bir yaşam.

Dünün Dünyası, bir yazarın kişisel anılarının çok ötesinde bir yapıt: "Anlatacaklarım sadece benim yazgım değil, bütün bir neslin yazgısı", diyen Zweig, 20. yüzyılın ilk yarısında, aşırılıkların ve yıkımların orta yerinde, düşün dünyasında yaşananları bütün canlılığıyla gözler önüne seriyor.
496 syf.
·10/10 puan
Merhabalar Dünün Dünyası isimli eser yazarın intihar etmeden önce yazdığı bir eserdir ve bu eser sayesinde neden intihar ettiğini de yanıtının olduğu kitaptır.Bu kitabı okuyacak olanlara önsözünü okumadan kitaba başlamamalarını tavsiye ederim çünkü önsöz de yazar kitabı yazma amacının yalnızca kendi anılarını yazması değil gelecek nesillere de bilgiler vermektedir.Dünün Dünyası’nı okurken yazarın muazzam yazımı sayesinde sanki tarihi bir roman okuyup o anları yaşıyorcasına hissettim.Bu kitaba yazarın otobiyografisi diyebiliriz çünkü yazar “aklın ve sağduyunun kitlelerin duygularına karşı ihanetiyle savaşcağım.”dediği eseridir.Avrupalı ve burjuva sınıfından olan yazarımızın muazzam bakış açısıyla 19.yüzyıl sonlarına 20.yüzyıl başlarındaki Avrupa’nın 1.Dünya Savaşında yaşananları bildiğimizinden çok farklı bir şekilde anlatılmıştır.Ayrıca yazarı daha yakından tanıma imkanına sahip olabiliyoruz mesela ne kadar hümanist ve merhametli olduğunu görebiliyoruz.Son olarak şunu belirtmek isterim yazarın hayatını dünya savaşı çok etkilemiştir çünkü çok bilinmeyen tiyatroları,yazıları ve sahneleri tam yerine oturmuşken her şeyi alt üst ettiğini göreceksiniz.Benim şimdiye kadar okuduğum en güzel Stefan Zweig eserlerinden birisidir.
Keyifli Okumalar Dilerim
504 syf.
·17 günde
Genellikle Zweig öykü kitaplarıyla tanınır, ancak bu eseri biraz daha otobiyografi. Okurken Zweig’in neden intihara karar verdiğini bir nebze de olsa daha iyi anlamaya başlıyorsunuz.

Kitapların genellikle Önsözlerini hep bittikten sonra okumaya karar veririm ancak bu eserde Önsözü ilk başta okudum, zira iyi ki de öyle yapmışım kitabı neden yazdığını çok güzel şekilde dile getirmiş.

Zweig’in kalemini sevmeyen yoktur sanırım, o kadar güzel bir uslüpla kaleme alınmış ki tarihi roman mı okuyorsunuz, bir günce mi okuyorsunuz asla anlamadan sürükleniyorsunuz içerisine. Dönemi tüm çıplaklığıyla, elinden geldiğinde sanat, ekonomi, eğitim gibi konulara da değinerek detaylı anlatmış. Tarihi bir roman olmasa da siz öyle hissetmeye başlıyorsunuz ve sıkılmıyorsunuz.

19.yy sonu 20.yy başlarını Zweig’in duygu ve düşünceleriyle okumak, ayrıca I.Dünya Savaşını etkileyen ve etkilenen durumlarına şahit olmak, sizi tesiri altına alabilir. Ki zira bir Yahudi’nin gözlerinden görüyor, hislerinden yaşıyor olacaksınız. Ki kendisi dönemin aydın kişileri sayılan ailenin bireyi.

Zweig hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak isteyen kişiler olursa bu kitabı tavsiye edebilirim. Hümanizm yanını en çarpıcı şekilde sanırım bu eserinde ortaya koymuş. Ayrıca okuduğum diğer birçok kitaplarını da bu eser sayesinde şimdi daha iyi anlayabiliyorum. Zweig’in tüm iç dünyasını etkileyip onu yazmaya yönlendiren en büyük etken savaşmış. Diğer gerek tiyatro, gerek öykülerinde hep etkisi altında kalarak kaleme aldığını net bir şekilde ifade edebilirim.

Son olarak kitabın son cümlesi beni en çok etkileyen kısımlardandı. İncelememi de kitabın son sözüyle sonlandırmak isterim:
——————————————————————
“Aydınlık ile karanlığı, savaş ile barışı, yükseliş ile çöküşü yaşamış olan bir kişi, hayatı gerçek anlamda yaşamış demektir.”
496 syf.
·22 günde·Beğendi·10/10 puan
“Dünün Dünyası”, Stefan Zweig’in doğumundan 1940 yılına kadar olan dönemde hayatını anlattığı otobiyografisi. Zweig bu biyografisini tamamlamasından kısa süre sonra karısı ile birlikte aşırı dozda uyku ilacı içip yaşamına son verir.

Avrupa’nın yeni bir savaşa girmesi, bu savaşın gerek kişisel olarak kendisini, gerekse savunduğu tüm idealleri boşa çıkarması; başka bir deyişle yenilmesi Zweig için büyük bir depresyonun sebebi olur. Bu mesajı kitabının sonundaki şu cümlelerinde de bulmak mümkün :

“Bu insanlar bizlerin katılmadığı, ayrıntılarını öğrenemediğimiz, ancak benim ve Avrupa’da yaşayan her insanın hayatını ilgilendiren kararlar alıyordu. Kaderim benim değil, onların elindeydi. İsterlerse biz güçsüzleri yıkıyor, isterlerse koruyorlardı, isterlerse özgür bırakıyor, isterlerse tutsak ediyorlardı, milyonlarca insan adına savaşa ya da barışa karar veriyorlardı. Ölmesine ya da yaşamasına, en özeline ve geleceğine, beyninde oluşmuş düşüncelerine ve hiç oluşmamış planlarına, uyanık kalmasına ya da uykusuna, arzularına, sahip olduklarına ve tüm varlığına karar verilen tüm diğer insanlar gibi ben de, bir sinek gibi savunmasız, bir salyangoz gibi güçsüz bir şekilde odamda oturuyordum.”

Ticaret ile uğraşan zengin bir Yahudi ailenin iki oğlundan biri Zweig. Habsburg Hanedanı zamanı, diğer tüm üst tabaka gibi son derece rahat şartlarda yaşamış, güzel okullara gitmiş, çok sayıda yabancı dil (İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Yunanca, Latince) öğrenmiş, sanat çevrelerine daha ilk gençlik yıllarından itibaren girmiş ve çok seyahat etmiş biri. Felsefe öğrenimini takiben önce şiir denemeleri yapmış, yabancı şairlerden Almanca’ya çeviriler yapmış, sonra daha çok roman ve biyografiler ile kariyerinde ilerlemiş, altın çağını 1920-1930larda yaşamış, çağdaşı birçok sanat ve bilim insanı ile sıklıkla görüşmüş, Strauss’un operalarına metin yazmış, Freud ile yakın dostluk kurmuş ve onun psikanalize getirdiği devrimci yaklaşımdan biyografilerinde çok yararlanmış bir sanat adamı.

Karşı çıktığı 1. Dünya Savaşı’nı uzaktan, İsviçre’den izliyor; ancak savaş sonrasında ülkesi Avusturya’ya dönüyor. Bu anlamsız savaştan Avrupa’nın çok şey öğreneceğine, özellikle dibe vurmuş Avusturya ve Almanya’nın barışa daha sıkı sarılacağına inanıyor; ancak düzene alışkın Alman halkının bu büyük yıkım ve izleyen dönemlerde diğer Avrupa milletlerinin anlayışsız tutumlarının da etkisi ile nasyonal sosyalistlerin etki alanına girmesini de üzüntüyle, ama anlayışla karşılıyor. Hitler’in Yahudi düşmanı politikaları ile 1934’te ülkesi Avusturya’yı terk ediyor ve İngiltere’ye sığınıyor. 1940’da ise 2. Dünya Savaşı’nın başlaması nedeniyle İngiltere de bir “düşman” oluyor ve çareyi Amerika kıtasına göçmekte buluyor. Yoğun umutsuzluğu ve içine girdiği depresyon sonucu savaşın sonucunu beklemeden intiharı seçiyor.

“Vatanımız olarak görüp yaşamımızı adadığımız Avrupa kendi hayatımızdan daha çok zarar görmüştü. Yeni bir şeyler, yeni bir dönem başlıyordu. Ancak o döneme ulaşmak için birçok cehennemi ve arafı geçmek gerekiyordu.”

Zweig kendi ve ailesinin yahudiliğini “My mother and father were Jewish only through accident of birth - annem ile babam sadece doğum kazası nedeniyle Yahudiydiler” diye tanımlamış biri. Bir dönem en yakın dostlarından biri ve yayıncısı siyonizmin kurucusu Theodor Herzl olmasına rağmen, Herzl’in milliyetçiliğine katılmayan, hatta onun yazılarını “kalın kafalı ve yavan” bulduğunu açıkça yazan biri.

Zweig her yönüyle tüm hayatı boyunca hümanizmi, ulusların kardeşliğini ve büyük Avrupa Birliği’ni savunuyor; ancak içinde bulunduğu çağda “taraf” olanların sesi daha çok çıktığından ve kendisi risk almayı sevmeyen bir tabiata sahip olduğundan olsa gerek, bunu yüksek sesle dile getirmiyor; başka bir deyişle hiçbir zaman aktif bir eylemci olmuyor. Görüşlerini yazmayı, ama olaylar karşısında pasif kalmayı ve ön plana çıkmamayı seçiyor. Hatta zorluk dönemlerinde kabuğuna çekiliyor; 1. Dünya Savaşı Salzburg’da, ya da Hitler sonrası İngiltere’de Bath’de yaşadığı dönemler buna bir örnek sayılabilir.

“Dünün Dünyası” tüm bu dönem yaşadıklarını anlattığı otobiyografisi. Bu otobiyografide bile Zweig’in politikadan çok sanata değer verdiğini, acıklı yaşam hikayesinde siyasetten çok sanatsal gelişiminden ve sanat çevrelerindeki dostlarından bahsetmeyi seçtiğini, sonuna kadar umut beslediğini hissetmek mümkün.

Kimsenin böyle korku, telaş ve çaresizlik içinde bir hayat yaşamak zorunda kalmaması dileğiyle...
504 syf.
·10/10 puan
Zweig' ın, kendi biyografisi olan bu kitabı o kadar çok sevdim ki; gerçi hangi kitabını sevmedin diye sorsalar verecek cevabım öyle bir kitabı yok olur.
Bütün bir yaşamını ilmek ilmek işlemiş kitaba, dostlukları, edebiyat aşkı, sanata olan düşkünlüğü, hep insanlarla iç içe geçen bir yaşamını anlattığı dopdolu bir kitap.
Kitabın başlangıcında öyle bir önsözü var ki; yazarın bir kez daha şapka çıkarılacak cinsten.
Zweig denilince onu tanımlamak için, insan psikoloji analistçisi demenin yeterli olduğunu düşünüyorum. İki tane savaş görüp yaşayan Zweig' ın, hayatına iki tane eş sığdıran, savaşın üzerindeki psikolojik buhranı atlatamayıp eşiyle birlikte intihar ederek yaşamlarına son vermeleri beni en çok etkileyen yanıdır. Bir yandan ona hak verirken, bir yandan keşke yapmasaydın da, bizler daha çok kitaplarını okuyabilseydik diye bencillik etmektende alıkoyamıyorum kendimi.
Sayfanın son cümlesi sanırım yaşadığı psikolojik durumunun özeti gibiydi, aşağıya bu cümleyi yazarken, yazarı tanımak adına, iki savaşın çevrelediği insan psikolojisi, ekonomi, sanat, kültür ve cinsellik yansımasının etkilerini mutlaka okuyun derim.

Kitaptaki son cümle:
"Aydınlık ile karanlığı, savaş ile barışı, yükseliş ile çöküşü yaşamış olan bir kişi, hayatı gerçek anlamda yaşamış demektir".
496 syf.
·Puan vermedi
SPOİLER!!! Kitabı okumaya başladığımda istem dışı olarak 3 şekilde karşılaştırma yaptım; Günümüz, Doktor Ox’un deneyi ve 1984. ZWEİG bir neslin yazgısı ve gelecek nesle yön vermesiyle kaleme aldığı bu eserde dayandığı tek nokta hafızası ve anılarıydı. 1984 adlı eserde ise yazılanlar kontrol ediliyor, sorun çıkartabilecek anlar olmamış gibi gösterilip insanların hafızalarına etki ediliyordu. Yaşadığı kentte olan insanları anlatırken sessiz,sakin ve yavaş olduklarının üstünde duruyordu. Tıpkı Doktor Ox’un Deneyi’ndeki Quiquendone halkı gibi...
ZWEİG soylu bir Yahudi ailesinden geliyor. (kitap hakkında direkt özetmiş gibi yazmak istemediğimden detayları atlıyorum.) Bu ailede benim dikkatimi çeken kısım, eğitim seviyelerinin yüksek olması ve çocuklarını güzel bir şekilde büyütmek istemelerine rağmen sınıflaşmanın esiri oldukları. Demek ki o dönemde de eğitim sınıflaşmanın önüne geçememiş.Zengin kesim fakir kesime karşı bir önyagı beslemiş ve mümkün oldukça uzak durmak istemiş. Diğer dikkatimi çeken kısımlara da değinmek istiyorum. Halkın sanata karşı büyük bir ilgisi var. Sanat sanat olduğu için seviliyor ve yaşama dahil ediliyor. Her tarafta bir sınıflaşma mevcut iken sadece sanat alanında herkes eşit görülüyor. Burjuvalar,işçiler,hizmetkarlar kısaca akla gelebilecek herkes sanata karşı eşit bir ilgi duyuyor. Bir diğer dikkatimi çeken konuya gelirsek genç kesimin bastırılması ve sorumluluklar edinememesi beni oldukça şaşırttı. Günümüze baktığımda bireylere erken yaşta sorumluluk verilmeye çalışılıyor. Sorunlarını çözme, görevlerini yerine getirme gibi konular günümüzde önemli görülüyor (ki bence de oldukça önemli).Erken yaşta kişi nasıl gelişebilir nasıl sorumluluk alma bilincine sahip olur bunun düşüncesindeyiz. O dönemde her şey ileri yaşta olan kişiler için geçerli. Her şeyi yaşlı kesim bilir,yaşlı kesim yapar, gençler bilmez ve yapamaz. Ağır bir eğitim, zorunlu sporlar gibi etkinliklerle gençliğin tüm vakitleri ellerinden alınıyordu. Bu arada şuna da değinmeden geçemeyeceğim sanata bu kadar önem verdikleri halde okul duvarlarını bomboş bırakıp herhangi bir eser koymamaları ZWEİG gibi beni de şaşırttı. Ben gençliğe fırsat ve destek verilirse bir çok alanda başarılı ve öncü olacaklarına inanıyorum. Ve bu konuda kendime her zaman MUSTAFA KEMAL’İN ‘’ Bütün ümidim gençliktir.’’ sözünü hatırlatıyorum. Genç kesime karşı uygulanan bu bastırılmış düzen Balcz ve Hofmnsthal tarafından kırılıyor.Başta ZWEİG gibi halkı kendine hayran bırakan bu kişiler aynı zamanda gençlere öncü oluyor ve onlara güç veriyorlar. Bir çok genç kişi eserler vermeye başlıyor. Stefan bunlardan biri ancak daha sonrasında o eserlerini tekrardan bastırmıyor. Ülke içerisinde sınıflaşma olsa da ve genç kesim yeni yeni birey gözüyle görünmeye başlansa da ben ülkede adalet ve hakların korunduğunu düşünüyorum. Bu konuda örnek vermem gerekirse işçilerin eylem yapmasını öne sürebilirim. Bizim zamanımızda bir eylemin sonucunu düşünmek istemiyorum ancak o dönemin sonucunda gülen işçiler ve gülen polisler varmış. Hayatının çoğunu gezerek ve yeni insanlar tanıyarak geçirmiş biri. Her dostluğu o kadar saygı ve sevgi içeriyor ki okuyunca içim ısındı. Bir çok arkadaşını kısa kısa anlattığından ötürü az da olsa fikir sahibi olabildim. Çoğu arkadaşından bir kaç sayfa bahsettiği halde eşinden hiç bahsetmemesi de dikkatimi çeken yerlerden biri ( internetten hayatını araştırdığımda 2 evlilik yaptığını öğrendim). Aşktan,evlilikten, ayrılık duygusundan haberdar biri değil desem öyle olmadığını biliyorum çünkü az da olsa diğer eserlerinde değindiği duygular. Felaket anında akla gelen şeylerden biri değil daha önemli konular ve olaylar var desem savaşın başlamadığı gençlik yıllarında da bu konulara değinmemiş. Sadece kadın ve erkeğin ayrılması konusunu anlatmış ve eleştiride bulunmuş. (kadına masum olduğu ve bu tür işlerden uzak durması gerektiği söylenilirken erkeğe ''yaşa, tecrübe kazan'' diyen halkı eleştirmesi günümüzle benzeyen olaylardan biri. Fikrimce desteklenmemesi ve kötü olan her şey her dönem aynı ve varlığını sürdürüyor.)İntihar etmeden ve 2. eşyle evleneden önce ilk eşine mektup yazdığın dair bir yazı okumuştum. Bu kadar ince düşünen naif bir insanın otobiyografini yazdığı bir eserde bu konuları ele almasını beklerdim. Sanırım günümüzde yoğunluk olarak aşk,ayrılık,dramatik olaylar dikkat çektiği için elimde olmadan bu konuları da aradım. Zweig ya bu konuların kendi içinde kalmasını tercih etti ya da dönemin şartlarıyla anlatacak kadar önemli bir konu olarak görmedi. Diğer bir seçenek bir neslin yazgısı olarak gelecek nesile bıraktığı bir eserde sadece siyasi ve dönemi anlatmak istemiş de olabilir. Kitabın 250. sayfasına kadar normal hayatı, eserlerini, dostluklarını ele alıyor. 250. sayfadan itibaren 1. Dünya Savaş'ına giriş yapıyor. Savaş anını , doğru bildiğimiz yanlışları (öldürülen prens ve karısı aslında sevilmiyormuş), paranın değer kaybetmesini, açlığı ve sakin sessiz diye tanımladığı insanların ufak bir ikna edici cümle sonucu nasıl değişip kavgacı ve öldürmeye meyilli kişilere dönüştüğünü anlatıyor. Tabi savaşı desteklemediğini arkadaşlarına anlattığında hain gözüyle görülmek onu üzmüş olsa gerek diye düşünüyorum. Ancak burada değinmek istediğim kısım şu; ZWEİG bir dönem tiyatroya merak sarıyor ve bu alanda eserler veriyor. Ancak sahnelenmeye hazırlandığında başroller tuhaf bir şekilde ölüyor ve ZWEİG kendini suçlu hissediyor. Eserlerinin üstünde lanet olduğunu düşünüyor. Buna rağmen savaşa ve bu insanlara tek başına karşı çıkamayacağını anladığında sanatı kullanıyor ve bir tiyatro eseri yayımlayıp sahnelendiriyor( şahsen böyle bir olay başıma gelseydi ben tekrardan denemezdim. Ancak ZWEİG o kadar umut dolu ve ileriye dönük biri ki bir felaketin ortasında tekrardan deniyor ve başarıyor). Burada sanatın önemini bir kez daha anladım diyebilirim. 1. Dünya Savaş'ı bittikten sonra halkın içinde yeşeren umut Hitler ve 2. Dünya Savaş'ı ile sönüyor. Hitler'in gelişiyle birlikte eserleri yasaklanıyor, ( kendi adıma konuşmam gerekirse 19 yaşında bir üniversite öğrencisinin en sevdiği kitapların kendi eserleri olduğunu keşke bilebilseydi) , yaşam tarzına eklediği elyazması koleksiyonunu üzülmeden bilinçli bir şekile dağıtmasını ve hatta annesinin ölümünü daha fazla bunları görmedi diyerek sevinmesi beni derinden etkiledi. Kitabın başlarında Atalarına hiçbir şey görmediler öylece yaşayıp gittiler diyordu. Kitabının son satırlarını '' Aydınlık ile karanlığı , savaş ile barışı , yükseliş ile çöküşü yaşamış olan kişi hayatı gerçekten yaşamış demektir.'' diyerek bitiriyor. Fikrimce ZWEİG seçme sansı olsaydı yine o dönemde yaşamak isterdi. Ancak yarınımızın belirsiz olduğu, dünyaca bir virüsle karşı karşıya kaldığımız, darbe gördüğümüz, bizzat yaşamasakta savaşı ve ölümlere tanıklık ettiğimiz, kadınlara ve hayvanlara yapılan zulümleri içimizde hissettiğimiz, iyiyi/kötüyü, yoksulu/zengini görmüş olan bizim nesil sanırım ZWEİG' e göre gerçekten yaşamış sayılır. Karanlık bir yolda ilerlenileceği zaman kitapların yolumuzu aydınlatılacağı söylenilir. Bu kitap bence onlardan birisi. ZWEİG' in eşiyle intihar etmesini basit bir aşk hikayesi zannetmemden ötürü kitabı okuduğum her an pişman olduğumu belirtmek isterim.Kesinlikle bir an önce karşılaşmanız gereken bir eser.
501 syf.
·9 günde·10/10 puan
Bir yazarın otobiyografisi varsa eğer, yazarı tanımak açısından öncelikle otobiyografisi yoksa biyografisini okumakla yazarı tanırız. Hepimiz Zweig’ı daha çok yazdığı minik novellalarından tanıdık. Oysa ki Zweig’ın şöhret yapan daha çok yazdığı biyografilerdir. Nerdeyse tüm kısa öykülerini okudum. Evet kadınlar hakkında bir erkek olmasına rağmen çok iyi psikolojik tahliller yapma kabiliyetine sahip. Ben Zweig’ın iç dünyasını Dünün Dünyası eserinden öğrendim. Kendi yüzyıl insanını çok şansız görür. Neden mi? Dünyanın en büyük iki savaşını görmüş olduklarından dolayı. Otobiyografisinde kimlerle arkadaşlık ettiğine şahit oluyorsunuz. Rilke, Shaw, Romain Rolland, Gorki, Freud ve daha bir sürü isimle tanışıklığı var. Ayrıca kendisi Balzac, Mozart ve Beethoven gibi dahilerin satılığa çıkarılan el yazmaları, kişisel eşyalarını( Masa, Not defterleri, günlük) satın almıştır. Hatta bir yerde Beethoven’in ölmeden önce bir tutam kesilmiş beyaz saçlarını satın aldığını söyler. En çok etkilendiği yazarlar Goethe, Tolstoy, Dostoyevski ve Shakespeare’dir. Bunun yanı sıra savaş sırasında yaşadıklarını çarpıcı bir dille bize aktarır. İntihar etmeden önce yazdığı bu otobiyografisini mutlaka okumanızı öneririm. Zweig’ı tanımak istiyorsanız bu en önemli eserini es geçmemelisiniz.
501 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10 puan
Zweig bu eserinde sadece kendi yaşamından bahsetmemiş aynı zamanda bizlerin de tarihte yolculuk yapmasını sağlamıştır. 'Anlatacaklarım sadece benim yazgım değil, bütün bir neslin yazgısı.' diyen Zweig bizlere 19. ve 20. yüzyılda yaşanan olayları tüm nesnelliğiyle sunmaktadır.

Kelimelerin akıcılığında kaybolup zamanın nasıl geçtiğini fark etmeden kitabı bitirdim. Ve her birsayfasında her bir bölümünde bende uyandırdığı hisler tarif edilemez. Benim fikrimce Zweig'a elimde tuttuğum bir nesile ayna tutan bu muazzam eser için büyük minnet borçluyum, borçluyuz.
496 syf.
·Beğendi·9/10 puan
Stefan Zweig’in en iyi anlaşılacağı eseridir diye düşünüyorum. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı dönemine, Avrupa tarihine dair, tarih sevmeseniz bile, sıkılmadan bilgi edinebileceğiniz harika bir kitap. Sayfa sayısı alışıldık Zweig eselerine göre çok ama okurken keşke daha çok olsaydı diyorsunuz. Benim en sevdiğim kitaplarından biri oldu. Okuyun okutturun.
504 syf.
·45 günde·Beğendi·10/10 puan
Stefan Zweig… Özellikle son zamanlarda ülkemizde birçok kişinin okuduğu bir yazar. Öyle ki birçok yayınevinin ,bu ilginin farkında olacaklar ki, onun kitaplarını basmaya hatta toplu öyküler şeklinde yayımlamaya başladığını kitapçılarda görmekteyiz. Peki kimdir Zweig? Biz onu nasıl tanıyoruz? Zweig 1881 yılında Viyana’da doğan Yahudi bir burjuva ailesinin çocuğudur. Birçok alanda kitaplar yayımlamıştır. Çoğunluğumuz onu yazdığı kısa öykülerden tanımaktayız. Kısa öykülerinin yanında biyografi kitaplarına da rastlarız. Ayrıca Zweig deyince aklınıza hemen ne geldiğini tahmin edebiliyorum. O da erkek olsun kadın olsun insan psikolojisini anlatmadaki ustalığıdır. Bir kadının dünyasını bile başarılı bir şekilde tasvir edebilmektedir. Onu okurken kendi iç dünyamızdan bir şeyler bulabilmekteyiz. Ve kalemine olan hayranlığımız belki de tam olarak burada başlamakta.
“Dünün Dünyası” Stefan Zweig’in birçok kısa öyküsünü okuduktan sonra merak ettiğim bir kitap oldu. İlk başta dikkatimi çeken husus kitabın yazarda alışık olduğumuzun dışında 500 sayfa olmasıydı. Bu kitap yazarın bir otobiyografisi olma özelliğini taşıyor. 1942 yılında “Ben her zamanki sabırsızlığımla önden gidiyorum,” diyerek eşiyle birlikte intihar etmeden kısa bir süre önce tamamlamış kitabı. Okuduktan sonra şunu söyleyebilirim ki okuduğum en iyi otobiyografilerden biri oldu. Oldukça akıcı bir dille, yazar kendi hayatında gözlemlediği olaylara görüşlerini yansıtarak bizlere aktarmış. Onun neden intiharı düşündüğünü sayfalar ilerledikçe daha iyi gözlemleyebiliyorsunuz. Yaşanılan savaşların, olayların onun vicdanında nasıl bir yer edindiğini, özellikle Hitler zamanında yaşanılanların onda nasıl etkiler bıraktığını görmek mümkün. Savaşlardan, huzursuzluklardan ne kadar kaçmaya çalıştıysa da hiçbir zaman bunlar peşini bırakmıyor hümanist yazarın.
Kitabın içeriğine bakacak olursak yazar, hayatının dönemlerini başlıklara ayırmış. İlk olarak bir önsöz ile başlıyor. Bu kısımda kendini önemli bir kişi olarak görmediğini, yaşamöyküsünü başkalarına anlatmanın da ona cazip gelmediğinden bahsediyor. Ve devam ediyor “Anlattıklarım aslında benim kendi yazgım olmayacak, aksine bütün bir kuşağın, tarih boyunca hiçbir kuşağın çekmediği kadar büyük acılar çeken bir kuşağın yazgısı olacak.” İlk bölümde doğup büyüdüğü savaştan önceki dönemi güvenlik açısından ‘altın çağ’ olarak adlandırıyor. Ve bir ülkenin rahat yaşayabilmesi için çok önemli olan bu durumu şu sözlerle dile getiriyor. “Sadece geleceğini güvence altına alabilenler, yaşadıkları günlerin tadını gönül rahatlığıyla çıkarabilirler.” Bölümün devamında Viyanalıların sanata verdikleri önemden bahsediyor. Ve bu önem neticesinde yetişen yetenekli sanatçılardan. Söylediği şu söz ise not alınması gereken bir cümleydi. “Sanatçı takdir edildiği ve hatta aşırı derecede takdir edildiğinde, kendisini mutlu, aynı zamanda da teşvik edilmiş hisseder. Sanat, halkın tümünün yaşamsal meselesi haline geldiğinde zirveye ulaşır.”
Diğer bölümde eğitim sistemine değinmekte. Kendi okuduğu zamanla o zamanki öğrencileri karşılaştırıyor. Ve kendi okuduğu zamanki eğitim şekline eleştirilerde bulunuyor. Okulun insan sevgisinden yoksun, soğuk bir yer olduğunu ve askeriyeye benzer bir katı disiplin anlayışına sahip olmasına öğrenciyken sinirlendiklerinden bahsediyor. Zamane gençlerinin olması gerektiği gibi daha rahat olduğunu söylüyor. Bir başka bölümde yine eski dönemde kadının toplum içindeki yerine değinmiş durumda. Bu bölümleri okurken sadece o dönemin özelinde kalmıyorsunuz, içinde yaşadığınız dönemle de kıyaslama içerisine giriyorsunuz. Bazı şeyler ne kadar da tanıdık geliyor insana.
Birinci Dünya Savaşı’nı anlattığı kısımlar ise yazarın hümanistliğinin gözler önene serilmeye başladığı yerler. Her yerde savaş çığırtkanlığının arttığı, insanlarda diğer uluslara nefret söyleminin yükseldiği günlerde Zweig daima barışı savunuyor. O dönem ülkede bazı yazar ve şairlerin bile savaşa yönelik yazdığı yazılardan bahsediyor. Aslında insanların içinde bulundukları o savaş coşkusunun yıllar geçtikçe açlık ve sefaletle birlikte nasıl tersine döndüğüne, insanların fikirlerinin zamanla nasıl değiştiğini de şahit oluyorsunuz. Zweig yaşamı boyunca birçok tanınmış kişiyle irtibat içerisinde oluyor. Genç yaşında tanınırlığa erişiyor. Birçok tiyatro oyunu yazıyor. Öyküleri ve biyografilerinin dışında şair yanını da görmek mümkün. Kitabın ilerleyen kısımlarında Hitler ile birlikte yaşanılan olaylara değiniyor. Her şeyden uzaklaşmaya çalışsa da hiçbir zaman tamamen kurtulamıyor. Vatansız kaldığı dönemler başlıyor. Freud’un Yahudi saldırılarından dolayı İngiltere’ye kaçtığı günlerde Zweig’in Salvador Dali ile Freud buluşmasına aracılık ettiği kısım ise akılda kalanlarda yer alıyor. Bir diğer akılda kalan ise kitaplarla alakalı her türlü gereksiz uzatmayı ve anlamsız tasvirleri sevmediğini söylemesi. Ve şu çıkarımı yapıyor. “Ben ancak son sayfasına kadar yaprak yaprak yükselen ve nefes kesen bir tempoda okunan bir kitabın tam anlamıyla tadına varabiliyorum.” Kendisinin yazığı kitaplarda da bu heyecanı bulmak mümkün. Ayrıca gayet de kısalar.
Sonuç olarak kitabı okurken dönemin birçok sanatçısını, siyasetini vb. birçok şeyi gözlemleme şansı elde ediyorsunuz. Kendisinin de dediği gibi aslında bir kuşağın otobiyografisi. Bu anlattıklarımdan çok daha fazlası sayfalarca kitapta mevut. Bugün kendi dönemimizde birçok felakete denk geldiğimizi düşünüyoruz. Özellikle 2020 özelinde dile getiriyoruz. Ancak kitabı okurken yaşanılan savaşların getirdiği yaşantıları görünce yine de o dönemlerin yanından bile geçmediğimiz aşikar. İzlemek isteyenler için “Şafak Sökmeden (Stefan Zweig: Farewell to Europe)” filmini önerebilirim. Zweig’in son dönemlerine ışık tutan bir film. Yazımı kitabın da bittiği cümlelerle bitiriyorum. “Her gölge, sonuçta bir ışığın çocuğudur. Aydınlık ile karanlığı, savaş ile barışı, yükseliş ile çöküşü yaşamış olan bir kişi, hayatı gerçek anlamda yaşamış demektir.”
496 syf.
·Beğendi·8/10 puan
Eser, Zweig'ı daha iyi tanımak için okunması gereken bir eser onu kendi ağzından okumak ayrı bir güzeldi. 20. yüzyılın başlarında bir Avrupalı adamın hayatını, zihninizde canladırmak onun anılarını paylaşmak, onun naifliğini, entelektüel birikimini hissetmek eseri benim için önemli kıldı. Tarihsel açıdan baktığımızda ise Dünya savaşlarını bir Avrupalının bakış açısından incelemek o zaman ki toplum yapısını ve davranışlarını görmek, o zamanlarda dünya'da pasaport ve parmak izi olmayışı, ABD ve Hindistan, Afrika seyahatleri ve Avrupa ülkeleri yakından tanıtması, 1.Dünya savaşının başlamasında etkili gösterilen Franz Ferdinand'ın ölümü ve Avusturyalı bir yazar ve vatandaştan o dönem ki Avusturya halkının durumu hissetmek önemliydi. Dönemin en iyi yazarları ve bilim adamlarıyla tanışması( James Joyce ve Freud) gibi böyle bir adamın hayatının çok ucuz olduğunu yaşamın ne kadar anlamsız olduğunu görmek ve hissetmek önemliydi benim için.
501 syf.
·18 günde·9/10 puan
Stefan Zweig, romanları ve öyküleriyle ülkemizde oldukça popüler bir yazar. Biyografileri ve denemeleri ülkemizde romanları kadar rağbet görmese de oldukça önemli eserleri vardır. “Dünün Dünyası” yazarın kendi hayatını kaleme aldığı en önemli eserlerinden biridir.

Dünün Dünyası; yazarın gençlik yılları ile İkinci Dünya Savaşı arasındaki yılları (1895-1939) kapsıyor. Kitap “Bir Avrupalının Anıları” alt başlığı ile sadece bir yaşam öyküsünü anlatmıyor, dönemin Avrupa tarihine de ışık tutuyor. Bu tarihlerde iki dünya savaşı olduğunu herkes bilir. Kitapta savaş ve savaşın etkileri de oldukça göze çarpıyor.

Kitabı okurken dönemin Avrupasını kendi ülkemizle karşılaştırdım. Özellikle Birinci Dünya Savaşı’na kadar Osmanlı Devleti toprak kayıpları, savaşlar ve dış borçlarla uğraşırken, Avrupa’nın icatlarla, sanatla ve edebiyatla ilgilenmesi maalesef bu toprakları Avrupa’dan en az 100 yıl geriye itmiş.

Zweig seven herkesin bu kitabı okumasını tavsiye ederim.
504 syf.
·10 günde·10/10 puan
Otobiyografiden öteye geçen bir kitap! Zweig gereksiz sözcüklerden kaçarak neredeyse bir yüzyıl boyunca yaşananları kendi hayatının çerçevesinde aktarıyor. Bunu yaparken birçok sanatçıyı tanımanızı sağlıyor. 19. ve 20.yüzyıllar ile ilgili bir tarih kitabı okusam bu kadar yakın ve çok yönlü bilgi sahibi olamazdım sanırım. Eğitim, sanat, yaşadığı ülkelerin siyasi ve tarihi yapısı... Birçok ayrıntıyı yormadan vermesi çok hoşuma gitti. Onu yakından tanımak, hayatına konuk olmak beni gerçekten etkiledi. Bitmek bilmeyen öğrenme arzusu, ona karşı duyduğum yakınlığın belki de bir yüzüdür, diye düşünüyorum. Yakınlık duyduğumuz insanlarda bizden bir parça vardır çünkü. Eğer Zweig seviyorum ve tanımak istiyorum, diyorsanız kesinlikle okuyun.
Ancak tüm bunlara rağmen şunu söylemek gerekir ki, bir halkın ya da kentin doğasını daha iyi tanımak yine de kitaplardan veya gezmekten değil, o halka ya da kente mensup en doğru insanlarla tanışmaktan geçer.
"Çoktan unutulup gömüldü sanılanın, eski biçimi ve görüntüsüyle karşımıza çıkması kadar ürkütücü şey yoktur hayatta."
Stefan Zweig
Sayfa 480 - Can Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Dünün Dünyası
Baskı tarihi:
Kasım 2019
Sayfa sayısı:
504
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750733437
Orijinal adı:
Die Welt von Gestern. Erinnerungen eines Europäers
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Dünün Dünyası, Viyanalı yazar Stefan Zweig'ın Avrupa'ya vedasıdır. Bütün değerleri ve idealleriyle Avrupa'nın çöküşüne tanıklık eden bir Avrupalı'nın, Stefan Zweig'ın anıları canlanır Dünün Dünyası'nda. Avrupa toplumlarının güvenli burjuva dünyasından savaşa, faşizme ve sürgün yaşamlara savrulan bir neslin yazgısı dile gelir bu anılarda. Viyana'dan Zürih'e, Zürih'ten Salzburg, Londra ve New York'a uzanıp Petropolis'te noktalanan bir sürgün yaşamdır bu yazgı. İnsanı, insanca varoluşu hedef alan yıkımlarıyla 20. yüzyılın bütün bir dünyayı son sığınak yeri olarak avuntusuz sürgüne savurduğu bir yaşam.

Dünün Dünyası, bir yazarın kişisel anılarının çok ötesinde bir yapıt: "Anlatacaklarım sadece benim yazgım değil, bütün bir neslin yazgısı", diyen Zweig, 20. yüzyılın ilk yarısında, aşırılıkların ve yıkımların orta yerinde, düşün dünyasında yaşananları bütün canlılığıyla gözler önüne seriyor.

Kitabı okuyanlar 733 okur

  • •Sud!ş•
  • Eren
  • Orhan kaya
  • Nermin Erdoğan
  • Kalimero
  • Serhat Kamalak
  • Edip Gökalp Gök
  • Gunel Aliyeva
  • Deniz
  • Salih Yaman

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-12 Yaş
%0
13-17 Yaş
%0
18-24 Yaş
%14.7
25-34 Yaş
%29.4
35-44 Yaş
%38.2
45-54 Yaş
%17.6
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%0

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%46.6
Erkek
%53.4

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%37 (97)
9
%22.5 (59)
8
%12.6 (33)
7
%3.8 (10)
6
%3.1 (8)
5
%0.4 (1)
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları