Dünya Ağrısı

·
Okunma
·
Beğeni
·
4.628
Gösterim
Adı:
Dünya Ağrısı
Baskı tarihi:
Ocak 2014
Sayfa sayısı:
336
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750719288
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
"Hayat, kayaç katmanları gibi parçalarına ayrılan değersiz bir kütledir."
Türkçe edebiyatın sözünü sakınmayan kalemi Ayfer Tunç, yazarlık hayatının 25. yılında sarsıcı bir romanla karşımızda.
Hayatı "yolcu" olarak yaşamak isterken baba mirası otelin işletmecisi, ailesinin "reisi" olmak zorunda kalan Mürşit, her geçen gün tamahkârlaşan bir şehirde, gerçek dostluğu İstanbul'da bıraktığı hayaletlerden kaçarak Mürşit'in oteline sığınan Madenci'de buluyor. İki arkadaşın dünya algısı, okuyucuya Türkiye tarihindeki utanç sayfalarının bir özetini sunuyor.
Arka planı toplumsal facialar, kitlesel cinnet hikâyeleriyle örülen Dünya Ağrısı'nda, geçmişle hesaplaşma cesaretini gösteren insanları yaşadıkları toplumdan ayıran sınır imleniyor.
Dünya Ağrısı kelimelerle sıkılmış bir yumruk.

Böyle bir şehirde sır saklamanın imkânsız olduğunun farkında değil. Öğrenecek elbet, bir gün şehir dediği şeyin birbirini gözleyen sayısız gözden ibaret olduğunu o da anlayacak. Ama buna çoktan alışmış olacak ya da daha fenası başkalarını gözleyen sayısız gözden biri haline gelecek. Babamın oğlu o olmalıydı diye düşünüyor, ben, oğlum gibi bir oğul olsaydım babam mutlu ölürdü; oğlum babamın istediği gibi bir oğul olduğu için ben mutsuz öleceğim.
(Tanıtım Bülteninden)
Çıktığım yolculukta bana eşlik etmesi için seçtiğim Dünya Ağrısı aynı şehre yolumun ikinci kere düşmesiyle başka başka şehirler değiştirerek ama aynı yollarda son buldu. Son bulan çekilen Dünya Ağrısı değil ama, o dinmeyen bir ağrı.

Kitapta durup durup hep bu gerçeği çarpıyor işte insanın yüzüne hem de ne çarpmak, derindeyse ağrınız daha derin katmanlarda yokluyorsunuz o ağrıyı.

Otelci Mürşit’in ve genç Madenci’nin önce sessizce birbirlerinin yüzlerinde okudukları acıyı, hapsolan kelimelerini zamanla ortaya dökmeleriyle çıkıyoruz bu ağrılı yolculuğa.

Mürşit'in onu zehirleyen rüyaları, karısı Şükran’a, çocukları Özgür ve Elvan’a, babasından kalma otele ve tüm dünyaya olan kayıtsızlığı, her tutunmaya çalıştığında parçalarına ayrılan hayatı. Bir yanda da aynı ağrıyla kıvrandığını bildiği genç Madenci. Bir tesellisi bu belki de; akşamları bir rakı sofrasında anlamlandırmaya çalıştıkları hayat ve ikisinin de peşini bırakmayan geçmişlerinin acı hatıraları.

Babasının hayal kırıklığı olan Mürşit’ in babasının hayallerine ve hastalığına kurban olan hayatı, elinden kayıp giden özgürlüğü (ki bu yüzden oğlunun adı Özgür) bir ağaç gibi hiçbir geleceği olmayan bir şehre, bir otele ağaç gibi kök salması. Ne gidebilen ne kalabilen, bu kök salmış haliyle, bütün tepkisizliğiyle direnen bir kaybeden.

Diğer tarafta da kaçarsa, oradan oraya savrulursa unutabileceğine inanan Madenci. Ama ne fayda! İnsan kendinden nasıl kaçabilir?

Bir ihtimal olarak hep bir kenarda duran intihar. ‘ İstediğimiz zaman gösteriden ayrılabilecek olmamız coşturucu bir fikirdir.’

Madencinin karısı Arzu da bu coşturucu fikirle ayrılıyor gösteriden; ‘Sana tutunuyordum, kopardın.’ diyerek.

Bu iki hikayenin yanında akıp giden diğer hikayeler. Otelde kalanlar, otele uğrayanlar, otelde ölenler, bütün bu hikayelerde gördüğümüz ve hissettiğimiz şehrin çaresizliği, sefaleti ve tüm bunları çaresiz kabullenişleri.

Ülkemin dinmeyen ağrılarına da selam gönderiyor kitap:

Madenci’nin babasıyla yaşadığı çocukluk anısını Maraş’ın yıl dönümünde Mürşit ’e anlatırken hatırladığımız 1978 Maraş olayları. “yedi günde yüz elli ölü.” Madencinin unutmaya çalıştığı ama bir şekilde kendini hatırlatıp onu sarsan çıplak ölü kız çocuğunun fotoğrafı. Ben de dakikalarca baktım bu fotoğrafa içimde bir ağrıyla. “Zalimlikten öte bir şey.”

Dükkanında ölü buldukları kendi halinde sessiz sakin ayakkabı tamircisi Kamer Amca’nın aslen Ermeni olduğunu, asıl adının Kamar ve kimsesiz olduğunu öğrendiklerinde insanların verdiği tepkiler insanlığı yeniden sorgulatıyor bize.

Alevi kızı sevdi ve alamadı diye düğününde kendini öldürmeye çalışan damat da aşkı yeniden sorgulatıyor. “ Âşıklar mübarektir, âlemde aşk olmasa köpekten aşağı olurdu halimiz” diyen Mürşit’in babası ‘Kız Aleviymiş’ dediklerinde “Haa.. o zaman başka” diyor. Aşkta yetmiyor insan etmeye.

Çingene mahallesinde katledilen hamalın kanını da kolayca temizliyorlar ellerinden ve vicdanlarından.

Pehlivan’ın içinde dinmeyen bir ağrı, Yolvermez'de kızı Hülya’nın içinin ağrısına dayanamayıp kendini attığı uçurum.

Bunlar ve daha nice acı; adalet ve insanlık arayışı.

Mürşit’in sinemada gidip izlediği filmle Anayurt Oteli’ne uğruyoruz , Erkut'tan aldığı kitapla Cioran'in Ezeli Mağlup'unun sayfalarında dolaşıyoruz. “ İnsan bir uçurumdur.”

Ey hep bir kelime arayan kalbim..!
Sonra arayan tekrar arayan kalbim..!

O kelimeleri hapsolduğu yerden çıkarıp, gözyaşlarıyla yıkayıp bir arınma yaşıyor sonunda ikisi de. Geçmişin günahları şimdinin ağrısını anlamamızı sağlıyor.

Madenci kaçmaya karar verirken ‘ Bazıları benim gibi ağaç doğar.’ diyen Mürşit kök saldığı yere otele geri dönüyor.

Mürşit'in kök saldığı bu şehir, otel, sokaklar, meyhane, kitapçı. Mekân tasvirleri o kadar iyi ki bir film olsa seyrederdik aynı zamanda bu kitabı.

Son olarak kitabın içinde geçen Mürşit’in karısının mırıldandığı Sezen Aksu Keskin Bıçak ve Atlantik'te radyoda çalan Nihansın dideden, ey mest-i nazım şarkılarını da dinlemeden geçmeyelim.

https://youtu.be/kR0EX8XK-8I

https://youtu.be/zXcG5NFJBQA

Söyleyecek daha çok şey var belki de. Madenci’nin karşısında kelimelerin selini durduramayan Mürşit gibiyim şu an. “Anlattıkça içi boşalıyor, sonra boşalan yeri yoğun bir keder dolduruyor.” Kelimeler de çaresiz.

İçindeki yumrunun adına rastladı birden:
Weltschmerz ya da dünya ağrısı.

Ya da

Herkesin kendi hikayesinde hissettiği, içinde sakladığı, sırladığı, adına ağrı, sızı, sancı, dert, acı kim bilir başka ne isimler koyduğu o dinmeyen, geçmeyen, sadece bize ait olan.
Özel etkinlik suresi boyunca ayni satırlarda takılıp birlikte huzunlenip ,birlikte tebessüm edip ,aynı satırlarda yutkunup,ayni heyecanı beraber yaşadığım sueda reyyan
Ablama çok teşekkür ederim .

Dünya Ağrısı ...Mürsid'in yolunu,hayallerini kaybetmesinin musebbibi olan köhnelesmis ,eskimiş ,kokuşmuş bir otel odasına gömmüş olduğu dunya agrisina çare olamayisinin,sorgulamalarinin hikayesine şahit olacaksınız .

Hakikaten okuma seruvenim boyunca içim ağrıdı .Başka hayatların görünmeyen kuyularina inmeyi ,bambaşka imtihanlara geçici bile olsa gonullerinde misafir olmayı kaldıramadım .Kelimeler bir avuç yumruk olup boğazıma çöktü ,nefessiz kaldım .Kalbimin kalplerine degmesini,yaralarını sarıp sarmalamak ,onları düştükleri kuyudan çekip kurtarmak istedim, tek başıma cirpinarak bu yükü omuzlamamin mümkün olmadığının çaresizliğini yaşadım .Sevgisizlik kuyusuna düşene sevgi ipini uzattım .Yoksulluk kuyusuna düşene aş olmak ,İş olmak ,ateş olmak istedim .Yalnızlık kuyusunda bogulanlara beraberlik ipini uzattım .
Bosvermislik,umursamazlık ,nemelazimcilik kuyusuna düşenleri ellerimle sarstım ,silkinin,kendinize gelin.Duygusuzlugunuzu ,ruhunuzun katiligini eritin benliginizde , daginikliginizi toparlayın bir an önce,dedim ...


Kime dokunduysam ağrıyan ,incinen yerleriyle birlikte ruhlarinin yorgunlugunun yüzlerine silik bir iz bıraktığına şahit oldum .Mursid için başkalarının hayatında söz sahibi olup hayatına yön vermesi ,itaatsizlik olarak algılayıp çok istediği ideallerini sırf başkaları istiyor diye gerceklestirememesi, bir kerecik yaşayacağı hayatını kelepceleyip teslim etmesi karşısında acı acı yutkundum sadece.Mursid kendisi için çizilen yolda,kucuk yaşta işlemiş olduğu ağır günahın yükünü unutuslarla kandiramayacak şekilde yıllara yayarak kendisiyle büyütüp yuklenmekten kurtulamadigi ,yüreğinin altında ezildiği sırtında kocaman kambur misali belini büken hatasiyla yaşama zevki elinden alınmış,bosvermis,yılmıs ,yol yürüdükçe kan kaybetmeye devam eden ağır yaralı misali eski defterleri unutamayacak,yepyeni bir sayfa acamayacak kadar yorgun,bugunlerini düne feda edecek kadar takati kesilmiş,kendisini kaybetmiştir...




Mursid ruhu hayattan bu denli tiksinince bir başka kuyuda kendisini ıssız madene sürgün etmiş arkadaşı Madenci ile birlikte kendisine ızdırap veren ağrıyan yanlarını; içmeye vererek kendisini, geçici de olsa uyusturmaya çalışıp aklının ve ruhunun tacizinden kacacagini düşünüp yararsiz bir teselli arayisiyla iskemlesine yığılıp çökecek,yürek yangınını söndüremeyecektir.Mürşid'i nbosvermisligi ,sorumsuzlugu ,bencilliği sinir bozucu gerçekten.


Mürşid'in bunalan ruhunun yansıması canından kanından varliklara tesir edip ,aralarında görünmez uçurumlar açacaktır .En başta eşiyle olan ilişkisi kağıt üzerinde ;kırgınlık ,hissizlik ruzgarlarinin estiği ,elin ele soğuk bir şekilde temas ettiği lakin kalbin kalbe degemedigi duyguların taslastigi sevginin yerini öfkeye bıraktığı enkaza donusecektir.Aşkın enkaz halindebileyoksulluklara,sefilliklere,imtihanlara,her şeye rağmen şükreden Şükran istemediği hayatın dumanını tüttürecektir,istenilmedigi gönülde merhametsizce azap çekecektir .



Kendi acısının dehlizlerinde boğulan Mursid ,yaşanmış olanın baskısından yüzeye cikamayinca,kendisinin babasıyla olan hatalarını oğlu Özgür üzerinde tekrarlamaktan geri durmayacaktir .Aynı yanlışları sadece kıyafet değişikligiyle taze ,heyecanlı bir beden üzerinde özgürlüğünün önünü tıkayarak ilikleyecektir .



Özgür ise babasına tam zıt karakterde ideallerini askıya alıp zengin olmanın hayaliyle acının ,yoksullugun,soğuğun titrettigi insanların mesken ettiği oteli düze çıkarmanın,yenilemenin,nefes aldirmanin gayreti içindeydi .


Madenci ise Mursid'le tam tersi sevgiyle büyümüş ,sevginin buhurdanliginin tüttüğü sıcak aile ortamında yetişmiş birisi .Eşi Arzu'nun aşırı sevgisinden bunalmış ,yorulmuş kalbini esirgemeye çalışan ,eşinin tutundugu dalı acımasızca koparan,yaptığı hata ile hayatın dibine sürgün etmiş, Mursid ile beraber gerçeğin kuyusuna inmemek için mücadele etmiş ,kendi cehenneminde yanmış bir karakter .


Yazar genel olarak insanın kendi acılarını kalbine şikayet etmekten ,etrafındaki acıları isitemeyecek kadar,yabancilasmis,kayıtsız kalmış toplumu da resmediyor bize .Insanların birbirine sağır davranıp,birileri diğerini
"Alevi " diye otekilestiriyorsa Kemal Sayar'in ifadesiyle musamahanin toprağına yabancilasmisiz demektir .Ayrıca insanlar nedenini nasilini sorgulamadan,
masumiyetini araştırmadan,bir başkasını rahatlıkla toplumsal cinnet geçirip linç kültürüyle acımasızca katletmeyi kendilerinde bulacaklardir .Televizyonda evlilik programı ,karı koca yarışmaları gibi programlarla hayatı ciddiye almayacak şekilde sahte hayatların golgesindeki yalancı tebessumlerle mesleklerini kötüye kullanan ,adet yerini bulsun diye hakka hukuka riayet etmeden memuriyetini gerçekleştiren insanların varlığı size tiksinti verecektir .Yoksulluktan nefesleri kokmuş insanların ancak altın fikriyle yaşama tutundugunu ,insani ilişkilerde menfaatin ön planda tutulduğu bayağilik sizi de yoracaktir .Hayatın da ölümün de herhangi bir kiymetinin kalmadığına ,rakamlarla belirtilen ölü sayılarının duygularımızı öldürdügünden ,hislerimizi dondurdugundan;intiharın türüne göre ölüye muamele edilip ,ölüm şekli acımasızca dillendirilip medyada servis edildiğine ülkenin adeta kaskatı bir mezarlık sessizliğine gomuldugune acı acı şahit olacaksınız .


Netice itibariyle dünyanın kendisi ağrı .Muhakkak aksaklıklarimiz, kederlerimiz,hayal kirikliklarimiz ,dibe vurmusluklarimiz olacaktır.Kalbi hayatımızın da aksatmaksizin bir check-up'tan geçmesi gerekiyor .Kendimizle hemhal olmadan başkasiyla nasıl hasbihal edebiliriz ki ? Önemli olan gecmisteki hatalarımızı bugüne taşımayıp sürekli dünde kalmamak,dunde yaşamamak...Ne nefret,ne kin,ne öfke ne de başkalarını iliskilerimizin arasına sokmamali .Sevgi de emek ister .Kalp kalbe degebilmeli ,göz ruhun penceresinden kalbimizdeki aşılmaz perdeleri aralayabilmeli . Pehlivan'in demesi gibi ""Dünya bir gölgelik Mürşit,“soluklandık, gideceğiz, gerisi boş.” suurunda yaşayıp ,sabırla metanetle bir sandal misali su dünya denizinde yılmadan,pes etmeden ,akıntıya kapılmadan kürek çekebilmek mesele .Yoksa koca bir hayatı boşa geçirmeyi hangimiz isteriz ki ?


Ilk defa Ayfer Tunç okumuş oldum.Ayfer Tunç benim çok geç tanıştığım bir yazar ne yazık ki ...Psikolojik tahliller muhteşemdi .Yazar o kadar etkisi altına aldı ki beni kitap boyunca bitiş kısmını biraz zayıf buldum.Ama yine de çook başarılıydı .



Keyifli okumalar ...
“Hikayeler insanı kendi kuyusundan çıkarır, başkalarının kuyularına atar,” (sf,12)

Kendi kuyunuzdan çıkıp Mürşit’in kuyusuna atlamaya hazır mısınız? Öncelikle kendinizi çelikten bir umut, pamuktan bir anlayış ve geniş bir zaman dilimiyle kuşatmanızı tavsiye ederim. Mürşit’in kuyusu fazla derin. İçine düştüğünüzde içiniz öyle ağrıyacak ki kuşandığınız umudunuz size ilaç olabilsin.

Ayfer Tunç’u ilk Aziz Bey Hadisesi öyküsüyle tanımıştım. Şehirlerarası bir yolculukta elimdeki kitap bittiği ve boş duramadığım için ekitap olarak açıp okumuştum telefonumdan. Yol bitmişti ama öykülerin yolculuğu uzun süre devam etti içimde. Etkisinden kurtulamamıştım. Bundandır belki Dünya Ağrısı’nı okurken beni neyin bekliyor olabileceğini seziyor gibiydim. Şimdi dibini görmek için içine atladığım Mürşit’in o derin kuyusundan ancak yüzeye çıktım. Derin nefes. Bir daha… Aç gözlerini. Gözlerim yanıyor. Kapat. Bir nefes daha. Aç gözlerini. İçim ağrıyor. Tırman tırman tırman çık kuyudan. Hava karanlık! Neyse ki yıldızlar var. Neyse ki yanıp sönüyor ışıkları binaların. Bacalardaki dumanlar zehirleyen bir hayat belirtisi. Bir yerlerde yaşama dair umudum olacaktı, nerde o? Hemen örtün üstüme.

Kendime geldim.
Ve başlıyoruz.

Dünya Ağrısı temelde, hayalleri yarım kalmış, hayalleriyle birlikte hayatı da bir noktada yarım kalmış bir adamın hikayesi. Mürşit üç çocuklu bir ailenin tek erkek çocuğudur, babasının dedesinden yadigar bir aile oteli vardır. Mürşit’in hayali felsefe eğitimini tamamlayıp hayatını onu sıkan, dünyasının alanın daraltan her şeyden kurtulup İstanbul’da yaşamına devam etmektir. Fakat babasının felç geçirmesi üzerine hayallerinin tadını bile çıkaramadan memleketine dönüp, nefret ettiği oteli işlenmek üzere babasının işinin başına geçer. Hikaye boyu Mürşit’i hep hayattan büyük beklentileri olmayan, kendi köşesinde yaşayan fakat kimsenin bu köşede onu rahatsız etmemesini dileyen, sanki 30 yaş olgunluğunda doğmuş bir insan profilinde görürüz. Öyle ki babası ilkokulu birincilikle bitirdiği zaman “Git, Niyazi’nin dükkanından seç bir tane, en iyisini seç ama.” diyerek onu bisikletle ödüllendirmek istediğinde “İstemiyorum” diye geri çevirecek, “beni otelde çalıştırma, hiç.” diyecektir babasına. Gelecekteki hayallerinin sağlam kazığı olarak oğlunu gören babasının ağırına gider tabii bu durum. Baba-oğulun birbirinden beklentileri hep hayal kırıklığıyla sonuçlanır, sonunda gelen kaçınılmaz körleşmeyle. Bir zaman, babasının onu nasıl hiç anlayamadığını düşünüp kendi kendine içerlerken, aslında kendisinin de aynı babası gibi oğlunu anlayamadığını fark eder. Farklı bir suretle o da oğluna karşı babası olmuştur aslında.

Sayfaları çevirdikçe Mürşit’in iç ağrısını öğrenmeye çalışırken buluyorsunuz kendinizi. Kitabı okurken kafamda sürekli şu soru döndü: Bu adamın ağrısı fıtrattan mı, yahut fıtratı ağrıyı mı seviyor? Yoksa yaşadığı durumlar mı onun yaşama sevincini emdi ve “Dünya bende ağrı yapıyor” dedirtecek duruma getirdi? Kitap toplam 331 sayfa ve Mürşit’in iç dünyası öyle anlatılmış ki bu negatiflik fena halde boğdu beni. Şöyle söyleyeyim, bir insanın paçasından bu kadar mı mutsuzluk akar arkadaş! Yeter. Evet hayatta her şey istediğin gibi gitmeyebilir, evet herkes seninle aynı dünya görüşüne sahip olmayabilir, evet dünya adaletsiz olabilir, evet dünyanın raconu senin fıtratına uymayabilir fakat hiç mi mutlu olunacak bir şey yok arkadaşım? Gözünün içine bakan, senden gelen en ufak bir sığınmayla sana tüm kapılarını hemen açmaya hazır bir kadın var mesela. Niçin sırtını dönüp yatıyorsun onun içini ağrıttını bile bile. Tamam anlattıklarından eşine minnet duyduğun hep ortada. Fakat bu minneti bir tek senin hissetmen yeter mi? Bari hissettir mübarek adam. Elini bir uzatsan tüm ailen seni sarmaya hazır. Efendim gördüğünüz gibi yaklaşık 300 sayfa boyunca Mürşit’le böyle kavga ettim ben. Yeri geldi kendisini sopayla kovaladım yeri geldi bağrıma bastım. 300 sayfanın sonunda anladım ki, hiçbir hikaye sebepsiz bir temele oturtulmaz. Haa yazar bunu 331 sayfa tutacak kadar uzatmasa olur muydu? Kesinlikle olurdu. Haa yine değdi mi? Yer yer boğulsam da, kızsam da değdi.

Peki yazar bu 331 sayfalık hikaye kuyusunu nasıl kurgulamış? El cevap: Sizi kuyudan kuyuya atlatarak. Az önce belirtmiştim; hikaye Mürşit’in öyküsünün temelinde şekillense de yan hikayelerle oldukça zenginleştirilmiş. Yazar temelini sağlam attığı kurgunun üzerine onlarca kat çıkmış diyebiliriz.Yine bu zenginlik hikayenin sonundaki zeminin harcı olmuş. Olayların çoğunlukla bir otelde geçmesi, gelen müşteriler, esnaflar vs. kitap boyu neredeyse her karakterin hikayesinin kuyusuna girip çıkıyorsunuz. Diğer hikayeleri öğredikçe Mürşit'in derdi ne acaba? diye epey meraklanıp daha hızlı bir tempoyla okuyorsunuz. Altını çizdiğim yerlere dönüp baktıkça anlıyorum, yazar kitabın başlarında Madenci ve Mürşit arasında geçen diyalogda bu durumun sinyallerini vermiş aslında bize;

“Hikayeler insanı kendi kuyusundan çıkarır başkalarının kuyularına atar,”dedi.
Madenci “Başkalarının kuyuları daha mı iyi?” diye sordu
“İyi diye bir şey yok. Ama insan kendi hikayesini bilir, kendi hikayesinden sıkılır”

Özellikle yazarın karakterler arası diyaloglarını bu kitapta daha çok beğendiğimi söylemeliyim. Hiçbir diyaloğun altı boş değildi neredeyse. Bu durum kitaptan daha çok keyif almamı sağladı

"Senin için ağrıyor," dedi.
"Çok," dedi inleyerek.
"Dermanı yok mu?"
"Sebebi yok ki dermanı olsun."
“Bilirim,” dedi “Kızımdan… onun da hep içi ağrırdı.

"Camiye gitsen.." dedi Pehlivan "dua, namaz iyi gelir"
"Gittim," dedi Mürşit. "Bir faydası olmadı."
Pehlivan "İlaç gibi," diye mırıldandı. "İlaç bile inanırsan yarar diyorlar."

Yine yan hikayelerin çarpıcılığı: Pehlivan Amca’nın hikayesi;

"Niye intihar etti kızı?"
"Yaşamak ağır geldi herhalde, ne bileyim. Sevda dediler ama değil. Olsa bilirdik."
"Değilse niye sevda dediler ki? ”
"Bir tek sevda yüzünden intihar edenleri affediyorlar da ondan. Sen hiç borç yüzünden intihar edenin arkasından türkü yakıldığını duydun mu?

Kitapta hoşuma giden diğer bir durum yazarın yaptığı bireysel ve toplumsal tespitler. Yanıbaşımızdakine yabancılaşma, ortaya atılan bir iddianın önünü araştırıp sorgulamadan hemen ardına düşme ve en önemlisi toplumsal algının çocuklara sirayeti. Bu bahsettiklerim Murşit’in hikayesinin altını dolduran sebepler aslında. Bu sebepler çerçevesinde aslında Mürşit, Madenci’ye hikayesini anlattıkça kendisini bulur, çektiği dünya ağrısının asıl sebebini kavrar sonunda.

Kurgu ve tema dışında yine Ayfer Tunç’un diline hayran kaldığımı belirtmeliyim. Özellikle ardı ardına okuduğum edebi dilden ziyade kurguya ağırlık veren kitaplardan sonra bu dil bana nasıl iyi geldi anlatamam. Anlatılan yordu evet fakat anlatma şekli, üslup hiç yormadı. Nasıl diyeyim, pamuk gibi değip geçti kalbimin üzerinden.

Son olarak kitap Elvan’ın babasına, “Herkesin az çok ağrıyor içi. Yaşamak böyle bir şey değil mi zaten baba.. dinmeyen bir ağrı. Herkes kendine göre bir ilaç arıyor baba. Ama senin ilacın bana uymaz, benimki de sana.” dediği gibi; Hepimizin sebepleri farklı olsa da bir dünya ağrısı var. Bu gam küresine âdem olarak düştüysek bî gam olmayı hayal etmek fena bir aldanmışlık olur.
İncelemenin başında çelikten bir umuda kuşanın demiştim değil mi? Benim ilacım hep umut oldu. Bu hikayede de yaşam hikayemizde de umarım ağrımızı dindirecek doğru ilacı buluruz.

Ağrısız günler dilerim efendim. :)
Bu kitabı sadece hayatı sorgulayarak yaşayanlara, yüreğinde yaşamak ağrısını hissedenlere tavsiye edebilirim. Mürşid ile madencinin inanılmaz ince kurgulanmış diyaloglarindan hayatı sorgulamaları sizi de bu sorgulamanin içine çekecektir. Kitaptan üç alıntı sözlerimi özetlemeye yetecektir.

Hikayeler insanı kendi kuyusundan çıkarır, başkalarının kuyularına atar.” S- 12

“Anlatabilmek için anlatılacakların olgunlaşmasını beklemek lazım. Bir acıyı zamansızca anlatmak dokusunu bozar, beklemek lazım.” S- 71

“Anlatmak acıyı gidermiyor ama uyuşturuyor.” S- 143
her ne kadar bin kitap bir kitabı tek kelime ile incelemeye alınganlık gösterse de yine de ben bu eseri inceleme kısmına bende hissettirdiği duyguyu aktarırken kullanılacak cümleleri gereksiz buluyor ve şöyle ifade etmek istiyorum tek kelime ; Muthiş
Anadolu'nun bir şehrinde babasının otelini işletmek için felsefe eğitiminden vazgeçmek zorunda kalan Mürşit'in , oteli ve sunulan hayatı bir türlü kabullenemediği ve savrulduğu hayatının hikayesi. Onunla birlikte günahından kaçan mühendis Uzay ve diğerleri. Ezilen toplum, şiddet, aile bağları günahı ve sevabıyla bir iç gezinti. Keyifli okumalar...
"serin bir rüyanın hatırınadır
çektiğim dünya ağrısı."

Kitabın ilk cümlesinden tutun da son cümlesine kadar (çok sevdigim bir şair olan) Birhan Keskin'in bu iki satırı döndü durdu aklımda. Bütün siyahlığına, kalp ağrısına, kırıklıklarına rağmen ümitvar olmak için, insanın gönlünü ferahlatan bir cümle..

Kitabı geçen sene keşfetmistim. Görür görmez Allahım! dedim,bir kitabın ismi bu kadar sancılı olmamalı. Hiç ayrıntılarına bakmadan, isminin bu denli kalbime dokunmasından dolayı okumak zorunda hissetim kendimi. Okumak ve o ağrıya ortak olmak.

Ancak insan sonra anlıyor ki, hepimizde var o 'dünya ağrısı'... Kimi biraz daha derine saklarken kimi gözümüze sokuyor ağrısını.

Ayfer Tunç da bu ağrılara değinmiş işte. Ve ağrının yansımasına. Her koyunun kendi bacağından asıldığı cümlesini doğrulamamış, kokusunun insanları etkilediğini kanıtlamış dünya ağrısı çeken insanların çevresini ne denli çürüttüğünü anlatırken. Iki ana karakter ve beraberinde olan kisilerle ilerleyen roman insanların ağrılarına neden olan vicdan azaplarını, korkularını ,sindirmişliklerini, pasif hallerini ele alıyor.

Beni tesiri altında aldı. Derine götüren bir tesir. Biraz daha gamlı düşünmeye neden olan bir tesir.
Kitabı alırken içeriğiyle ilgili hiçbir bilgim yoktu. Ancak Tunç’un daha önce okuduğum iki kitabı vardı ve hem ‘Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek’ hem de ‘Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi’ farklı türde olan ama gerçekten de çok başarılı iki kitaptı. Bu nedenle Dünya Ağrısı için de sıkı birer referans durumundaydılar.

Dünya Ağrısı, temelde Mürşit’in hikayesi… Mürşit, dünya ağrısı çeken bir adam. Çocukluğundan kalan ağır bir travma yaşıyor. Bu travmatik durum bütün hayatını etkilemiş. Yer yer sosyopatlık derecesine varan bir hayatı var. Dedesinden babasına, babasından da ona kalan bir otelin sahibi. Hayatının her anında ise derin bir mutsuzluk yaşıyor. Otelinde kalan ve romanda daha ziyade ‘Madenci’ olarak zikredilen, asıl adı Uzay olan bir maden mühendisiyle olan çilingir sofrası sohbetleri romana hakim olan unsur. Tabii oğlu Özgür de yine öne çıkan karakterlerden birisi. Tunç’un usta kalemi sadece Madenci ve Özgür değil, eşi Şükran, kızı Elvan, otel çalışanı Kibar, esnaftan Pehlivan hatta Madencinin eşi Arzu gibi yardımcı karakterleri de başarıyla işliyor.

Dünya Ağrısı bir bakıma bir otelin de hikayesi gibi duruyor. Romanda filmine gönderme yapılan Anayurt Oteli’ne benzer tarafları da yok değil. Tunç, somut bir şehir adı vermiyor ama bir altın madeni açılmış, küçük bir Anadolu şehri burası. Açıldığında şehrin en itibarlı oteliyken, Mürşit’in yönetiminde iyice dibi bulan bir otelin müşterileri var romanda. Mekanın bir otel olması romandaki kişi sayısını artırıyor ve beraberinde pek çok farklı hikayeyi de getirdiği için ona bir zenginlik katıyor.

Tunç, bazıları ayrı birer hikaye olarak dahi yazılabilecek konuları romanın içinde başarıyla kullanıyor. Bilhassa, sinemacılardan biriyle aralarında geçen ‘bu otelde hiç ölen oldu mu?’ sorusunun akabindeki hikayeler gerçekten ilgi çekiciydi ve aynen orada dediği gibiydi; ‘Mürşit, ‘gerçek hikayeler böyle yapar adamı’ diye düşündü. Gerçek hikayeler romanlara, filmlere benzemez. Anlatıldığı an ihtimal olmaktan çıkar. Oysa romanların, filmlerin güzelliği buradadır, korkulan şeylerin sadece ihtimal olmasında.’
Öncelikle bilmeniz gerekir ki çerezlik bir kitap değil bu ağır ağır okumanız gerekiyor, sindire sindire. Ben Mürşit gibi adamları çok severim, dünya ağrısı çeken adamları. Keşke buralarda da onun gibi birileri olsa yersiz çekip gitme isteğimi anlayacak birileri. Belki de bunu istemek insanlara kötülüktür bilmiyorum, çünkü kaldı bu ağır yaşamak suçu üzerimde hissiyle pek de müreffeh bir yaşamları olamayacağını biliyorum. Ben de ne olursa olsun bağışlayacağım artık kendimi, bıktım bu suçluluktan Mürşit. Biliyorum seni herkes okuyamayacak, sıkıcı geleceksin onlara bunalacaklar seni anlamayacaklar fakat anlayanlar da çıkacaktır elbet hepimiz az çok dünya ağrısı çekiyoruz neticede.
Kısa vakitlerde okumayın Mürşit'i, ona uzun uzun vakit ayırmanız gerekeceğini bilin ve ayrılınca onu özleyeceğinizi de..
"Dünyada dünya ağrısını dindirecek bir yer var mı?
Yok.
Dünyanın kendisi ağrı."

Ayfer Tunç'un çok etkilenerek okuduğum Dünya Ağrısı romanı , bence
ruha ağır gelen kitaplardan biri.
İki arkadaşın duyguları ve hayatı acımasızca sorgulaması bazı okuyuculara ağır gelebilir.
Kitap ayrıca kişisel çıkmazların yanında
ülke meselelerini ve tarihte yaşanmış ,
acısı hala taze olan bölgesel olayları da okuyucuya hatırlatıyor.
Yazarın muhteşem anlatım dili ise tartışılmaz bir güzelliğe sahip. Altı çizilecek onlarca söz, anlatılan acıları daha da ağır yapıyor.
Adeta okudukça dünya ağrınız artıyor...
Kitabın ana karakteri mürşit gibi adamları toplum genel olarak kaygısız, vurdumduymaz veya sorumsuz olarak adlandırıyor. Nice insan vardır neler yaşadığını hiç bilmediğimiz, geçmişinde, çocukluğunda veya evliliğinde...ve bu insanlarla aynı ortamda yaşar sadece gördüğümüz yüzleriyle haklarında kararlar veririz. Şu an karamsar bir ruh hali icindeyseniz okumanızı tavsiye etmem ama ben kitabı okurken kendimi de gördüm zaman zaman, içi ağrıyan bir adamın istemeden zorunda olduğu bir hayatı yaşarken, her nefes alisinda bu hayata ait olmadığını hissettiren, gelip yanınıza oturan bir kitap. Mürşit anlatırken elinizi onun omzuna koyup teselli etmenizi hissettirecek kadar özenli ve vurucu cümlelerle dolu bir kitap. Ayfer tunç okuyun, okutturun.
Mürşit: Otel sahibi.
Kibar: Otelde çalışan ayakçı.
Madenci: Maden mühendisi.Mürşit'in arkadaşı.
Özgür: Mürşit'in oğlu
Şükran: Mürşit'in hanımı.
Beyazıt: 2. otelin sahibi.

Mürşit babasından kalma oteli işletmektedir. Bu işi çok iyi bir şekilde yaptığı söylenemez. Beyazıt'ın oteli hep ön plandadır.Özgür dedesi gibi dediğim dedik ve girişken bir çocuktur.Otel için bir şeyler yapmak ister.Bu yüzden babasıyla arası açıktır.Şükran olaylardan çok uzaktır varlık ve yokluk arasında bir yerlerde oyalanmaktadır.

Mürşit'in içinde bir ağrı vardır.Madenci ile arasındaki bağ ağrılarının içlerine işlemiş olmasından dolayı birbirlerine bağlanmışlardır.

Şunu belirtmeyi isterim kitabın ismi ile içeriği muazzam bir şekilde uyum içinde olmuş.Bir otel işletmecisinin hayatı gibi görünse de dünyanın ağrılarını ayaklarımızın altına sermiş yazar.

Dilde sorun yok.Olay örgüsü Mürşit'in yoğunluğunda geçiyor bu kitabın sizi sıkmasına sebep olabilir.Bence alın yavaş yavaş ağrıları çeke çeke okuyun.
Herkes yalan bir hayat yaşıyor, ama tek acı çeken benim diye düşünüyor. Yine kendine acıyor, zayıf çünkü, kendine acımanın zayıflığın en belirgin işareti olduğunu biliyor.
İnsanın kendi aleminde yarattığı kişilerin de bir ömrü var. Tasavvur gerçeğe dönüşmeyince solup gidiyor.
"Ben kararsız atom çekirdeğiyim," demiş acı bir alayla. "Doğam böyle. Tehlikeliyim. Benden kurtul."

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Dünya Ağrısı
Baskı tarihi:
Ocak 2014
Sayfa sayısı:
336
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750719288
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
"Hayat, kayaç katmanları gibi parçalarına ayrılan değersiz bir kütledir."
Türkçe edebiyatın sözünü sakınmayan kalemi Ayfer Tunç, yazarlık hayatının 25. yılında sarsıcı bir romanla karşımızda.
Hayatı "yolcu" olarak yaşamak isterken baba mirası otelin işletmecisi, ailesinin "reisi" olmak zorunda kalan Mürşit, her geçen gün tamahkârlaşan bir şehirde, gerçek dostluğu İstanbul'da bıraktığı hayaletlerden kaçarak Mürşit'in oteline sığınan Madenci'de buluyor. İki arkadaşın dünya algısı, okuyucuya Türkiye tarihindeki utanç sayfalarının bir özetini sunuyor.
Arka planı toplumsal facialar, kitlesel cinnet hikâyeleriyle örülen Dünya Ağrısı'nda, geçmişle hesaplaşma cesaretini gösteren insanları yaşadıkları toplumdan ayıran sınır imleniyor.
Dünya Ağrısı kelimelerle sıkılmış bir yumruk.

Böyle bir şehirde sır saklamanın imkânsız olduğunun farkında değil. Öğrenecek elbet, bir gün şehir dediği şeyin birbirini gözleyen sayısız gözden ibaret olduğunu o da anlayacak. Ama buna çoktan alışmış olacak ya da daha fenası başkalarını gözleyen sayısız gözden biri haline gelecek. Babamın oğlu o olmalıydı diye düşünüyor, ben, oğlum gibi bir oğul olsaydım babam mutlu ölürdü; oğlum babamın istediği gibi bir oğul olduğu için ben mutsuz öleceğim.
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 321 okur

  • Adyali
  • Zehranur Yavuz
  • Nurhan Gülenç
  • Fatma
  • Yalçın Yaşar
  • Emine Avcı
  • Enivre
  • Eda Kaçmaz
  • Erhan Yakut
  • Cumhur

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%2.4
14-17 Yaş
%0
18-24 Yaş
%7.9
25-34 Yaş
%40.9
35-44 Yaş
%37
45-54 Yaş
%10.2
55-64 Yaş
%0.8
65+ Yaş
%0.8

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%71
Erkek
%29

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%28.9 (44)
9
%21.7 (33)
8
%22.4 (34)
7
%15.8 (24)
6
%5.9 (9)
5
%2.6 (4)
4
%1.3 (2)
3
%1.3 (2)
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları