Dünya Ağrısı

·
Okunma
·
Beğeni
·
9768
Gösterim
Adı:
Dünya Ağrısı
Baskı tarihi:
Ocak 2014
Sayfa sayısı:
336
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750719288
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
"Hayat, kayaç katmanları gibi parçalarına ayrılan değersiz bir kütledir."
Türkçe edebiyatın sözünü sakınmayan kalemi Ayfer Tunç, yazarlık hayatının 25. yılında sarsıcı bir romanla karşımızda.
Hayatı "yolcu" olarak yaşamak isterken baba mirası otelin işletmecisi, ailesinin "reisi" olmak zorunda kalan Mürşit, her geçen gün tamahkârlaşan bir şehirde, gerçek dostluğu İstanbul'da bıraktığı hayaletlerden kaçarak Mürşit'in oteline sığınan Madenci'de buluyor. İki arkadaşın dünya algısı, okuyucuya Türkiye tarihindeki utanç sayfalarının bir özetini sunuyor.
Arka planı toplumsal facialar, kitlesel cinnet hikâyeleriyle örülen Dünya Ağrısı'nda, geçmişle hesaplaşma cesaretini gösteren insanları yaşadıkları toplumdan ayıran sınır imleniyor.
Dünya Ağrısı kelimelerle sıkılmış bir yumruk.

Böyle bir şehirde sır saklamanın imkânsız olduğunun farkında değil. Öğrenecek elbet, bir gün şehir dediği şeyin birbirini gözleyen sayısız gözden ibaret olduğunu o da anlayacak. Ama buna çoktan alışmış olacak ya da daha fenası başkalarını gözleyen sayısız gözden biri haline gelecek. Babamın oğlu o olmalıydı diye düşünüyor, ben, oğlum gibi bir oğul olsaydım babam mutlu ölürdü; oğlum babamın istediği gibi bir oğul olduğu için ben mutsuz öleceğim.
(Tanıtım Bülteninden)
336 syf.
·11 günde·Beğendi·10/10
GÖĞSÜM DARALIYOR !
YÜREĞİM YANIYOR !

“Dünya bir ağrı, hepimizde var ve hepimiz aynıyız.”

Kalp ağrısı : Aşkını itiraf et, karşılığı yoksa vazgeç !
Diş ağrısı : Majezik iç !
Boyun ağrısı : Sıcak su torbası koy !
Ayak ağrısı : Tuzlu suda dinlendir !
Vicdan ağrısı : .........

Ya için ağrıyorsa !
Derdini biliyorsan dermanını da bulursun...
Vicdanını susturmayan bir günahın varsa dünya her gün ağrıtır içini. Hele sükutta teselli arıyorsan ağrıya mahkumiyetin müebbettir.
Kimi tespih çeker kimi dua eder kimi namaz kılar kimi rakı içer ; unutmak, uyuşturmak için ruhunu.

Dövemezsin sövemezsin,kapı dışarı edemezsin kendini... Affedemezsin, temize çekemezsin !
Kalbin ağır gelir kalbine, her gün bir önceyi tekrar eden hayatın yutamadığın bir lokma gibi durur boğazında.
Nefessiz...
Ümitsiz...
Neşesiz...
Ağrılı bir hayat...
Günaha bulanmış...
Müebbet giymiş...
Utanç içinde...

İKİ ADAM
İKİ AĞRILI KALP
MÜRŞİT VE MADENCİ

İki huzursuz ruhtur onlar çalkantıları dinmeyen.
Geçmişin günahları yakalarını bırakmadığı için gölge gibi yaşamayı seçerler onlar. Hayatları birbiriyle kesişince rakı sofralarında birbirlerine yoldaş olurlar.
Rakıları, günahlarının hesabını vermek için içilir.
İçlerinde öyle bir ağrı vardır ki ölünceye kadar bağırmak isterler.
Hayatın dibine sürgüne gönderilmiş bu iki adam, geri dönüş tekniği ile hem dünleri hem bugünleri ile ama hep aynı ağrılarla derman arayıp bulamazlar.
Ağrıları zımparalar onları, yetmez hızar gibi keser.

Ayfer Tunç : 2 erkek karaktere ruh verirken erkeğin anatominisi çözmüş gerçekten. Karşıt cinsi tahlil etmedeki başarısı, psikolojik tahlilleri, olay akışındaki tutarlılığı ve yalın, duru dili ile kitaba da yazarlığına da hayran kaldım.

Sonsöz :
Zaman öyle de geçecek ...
Hayat böyle de bitecek...
Fikrim, hevesimi alt etsin...
Dünya!
Senle baş edemem ben !
336 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Çıktığım yolculukta bana eşlik etmesi için seçtiğim Dünya Ağrısı aynı şehre yolumun ikinci kere düşmesiyle başka başka şehirler değiştirerek ama aynı yollarda son buldu. Son bulan çekilen Dünya Ağrısı değil ama, o dinmeyen bir ağrı.

Kitapta durup durup hep bu gerçeği çarpıyor işte insanın yüzüne hem de ne çarpmak, derindeyse ağrınız daha derin katmanlarda yokluyorsunuz o ağrıyı.

Otelci Mürşit’in ve genç Madenci’nin önce sessizce birbirlerinin yüzlerinde okudukları acıyı, hapsolan kelimelerini zamanla ortaya dökmeleriyle çıkıyoruz bu ağrılı yolculuğa.

Mürşit'in onu zehirleyen rüyaları, karısı Şükran’a, çocukları Özgür ve Elvan’a, babasından kalma otele ve tüm dünyaya olan kayıtsızlığı, her tutunmaya çalıştığında parçalarına ayrılan hayatı. Bir yanda da aynı ağrıyla kıvrandığını bildiği genç Madenci. Bir tesellisi bu belki de; akşamları bir rakı sofrasında anlamlandırmaya çalıştıkları hayat ve ikisinin de peşini bırakmayan geçmişlerinin acı hatıraları.

Babasının hayal kırıklığı olan Mürşit’ in babasının hayallerine ve hastalığına kurban olan hayatı, elinden kayıp giden özgürlüğü (ki bu yüzden oğlunun adı Özgür) bir ağaç gibi hiçbir geleceği olmayan bir şehre, bir otele ağaç gibi kök salması. Ne gidebilen ne kalabilen, bu kök salmış haliyle, bütün tepkisizliğiyle direnen bir kaybeden.

Diğer tarafta da kaçarsa, oradan oraya savrulursa unutabileceğine inanan Madenci. Ama ne fayda! İnsan kendinden nasıl kaçabilir?

Bir ihtimal olarak hep bir kenarda duran intihar. ‘ İstediğimiz zaman gösteriden ayrılabilecek olmamız coşturucu bir fikirdir.’

Madencinin karısı Arzu da bu coşturucu fikirle ayrılıyor gösteriden; ‘Sana tutunuyordum, kopardın.’ diyerek.

Bu iki hikayenin yanında akıp giden diğer hikayeler. Otelde kalanlar, otele uğrayanlar, otelde ölenler, bütün bu hikayelerde gördüğümüz ve hissettiğimiz şehrin çaresizliği, sefaleti ve tüm bunları çaresiz kabullenişleri.

Ülkemin dinmeyen ağrılarına da selam gönderiyor kitap:

Madenci’nin babasıyla yaşadığı çocukluk anısını Maraş’ın yıl dönümünde Mürşit ’e anlatırken hatırladığımız 1978 Maraş olayları. “yedi günde yüz elli ölü.” Madencinin unutmaya çalıştığı ama bir şekilde kendini hatırlatıp onu sarsan çıplak ölü kız çocuğunun fotoğrafı. Ben de dakikalarca baktım bu fotoğrafa içimde bir ağrıyla. “Zalimlikten öte bir şey.”

Dükkanında ölü buldukları kendi halinde sessiz sakin ayakkabı tamircisi Kamer Amca’nın aslen Ermeni olduğunu, asıl adının Kamar ve kimsesiz olduğunu öğrendiklerinde insanların verdiği tepkiler insanlığı yeniden sorgulatıyor bize.

Alevi kızı sevdi ve alamadı diye düğününde kendini öldürmeye çalışan damat da aşkı yeniden sorgulatıyor. “ Âşıklar mübarektir, âlemde aşk olmasa köpekten aşağı olurdu halimiz” diyen Mürşit’in babası ‘Kız Aleviymiş’ dediklerinde “Haa.. o zaman başka” diyor. Aşkta yetmiyor insan etmeye.

Çingene mahallesinde katledilen hamalın kanını da kolayca temizliyorlar ellerinden ve vicdanlarından.

Pehlivan’ın içinde dinmeyen bir ağrı, Yolvermez'de kızı Hülya’nın içinin ağrısına dayanamayıp kendini attığı uçurum.

Bunlar ve daha nice acı; adalet ve insanlık arayışı.

Mürşit’in sinemada gidip izlediği filmle Anayurt Oteli’ne uğruyoruz , Erkut'tan aldığı kitapla Cioran'in Ezeli Mağlup'unun sayfalarında dolaşıyoruz. “ İnsan bir uçurumdur.”

Ey hep bir kelime arayan kalbim..!
Sonra arayan tekrar arayan kalbim..!

O kelimeleri hapsolduğu yerden çıkarıp, gözyaşlarıyla yıkayıp bir arınma yaşıyor sonunda ikisi de. Geçmişin günahları şimdinin ağrısını anlamamızı sağlıyor.

Madenci kaçmaya karar verirken ‘ Bazıları benim gibi ağaç doğar.’ diyen Mürşit kök saldığı yere otele geri dönüyor.

Mürşit'in kök saldığı bu şehir, otel, sokaklar, meyhane, kitapçı. Mekân tasvirleri o kadar iyi ki bir film olsa seyrederdik aynı zamanda bu kitabı.

Son olarak kitabın içinde geçen Mürşit’in karısının mırıldandığı Sezen Aksu Keskin Bıçak ve Atlantik'te radyoda çalan Nihansın dideden, ey mest-i nazım şarkılarını da dinlemeden geçmeyelim.

https://youtu.be/kR0EX8XK-8I

https://youtu.be/zXcG5NFJBQA

Söyleyecek daha çok şey var belki de. Madenci’nin karşısında kelimelerin selini durduramayan Mürşit gibiyim şu an. “Anlattıkça içi boşalıyor, sonra boşalan yeri yoğun bir keder dolduruyor.” Kelimeler de çaresiz.

İçindeki yumrunun adına rastladı birden:
Weltschmerz ya da dünya ağrısı.

Ya da

Herkesin kendi hikayesinde hissettiği, içinde sakladığı, sırladığı, adına ağrı, sızı, sancı, dert, acı kim bilir başka ne isimler koyduğu o dinmeyen, geçmeyen, sadece bize ait olan.
336 syf.
·6 günde
“Hikayeler insanı kendi kuyusundan çıkarır, başkalarının kuyularına atar,” (sf,12)

Kendi kuyunuzdan çıkıp Mürşit’in kuyusuna atlamaya hazır mısınız? Öncelikle kendinizi çelikten bir umut, pamuktan bir anlayış ve geniş bir zaman dilimiyle kuşatmanızı tavsiye ederim. Mürşit’in kuyusu fazla derin. İçine düştüğünüzde içiniz öyle ağrıyacak ki kuşandığınız umudunuz size ilaç olabilsin.

Ayfer Tunç’u ilk Aziz Bey Hadisesi öyküsüyle tanımıştım. Şehirlerarası bir yolculukta elimdeki kitap bittiği ve boş duramadığım için ekitap olarak açıp okumuştum telefonumdan. Yol bitmişti ama öykülerin yolculuğu uzun süre devam etti içimde. Etkisinden kurtulamamıştım. Bundandır belki Dünya Ağrısı’nı okurken beni neyin bekliyor olabileceğini seziyor gibiydim. Şimdi dibini görmek için içine atladığım Mürşit’in o derin kuyusundan ancak yüzeye çıktım. Derin nefes. Bir daha… Aç gözlerini. Gözlerim yanıyor. Kapat. Bir nefes daha. Aç gözlerini. İçim ağrıyor. Tırman tırman tırman çık kuyudan. Hava karanlık! Neyse ki yıldızlar var. Neyse ki yanıp sönüyor ışıkları binaların. Bacalardaki dumanlar zehirleyen bir hayat belirtisi. Bir yerlerde yaşama dair umudum olacaktı, nerde o? Hemen örtün üstüme.

Kendime geldim.
Ve başlıyoruz.

Dünya Ağrısı temelde, hayalleri yarım kalmış, hayalleriyle birlikte hayatı da bir noktada yarım kalmış bir adamın hikayesi. Mürşit üç çocuklu bir ailenin tek erkek çocuğudur, babasının dedesinden yadigar bir aile oteli vardır. Mürşit’in hayali felsefe eğitimini tamamlayıp hayatını onu sıkan, dünyasının alanın daraltan her şeyden kurtulup İstanbul’da yaşamına devam etmektir. Fakat babasının felç geçirmesi üzerine hayallerinin tadını bile çıkaramadan memleketine dönüp, nefret ettiği oteli işlenmek üzere babasının işinin başına geçer. Hikaye boyu Mürşit’i hep hayattan büyük beklentileri olmayan, kendi köşesinde yaşayan fakat kimsenin bu köşede onu rahatsız etmemesini dileyen, sanki 30 yaş olgunluğunda doğmuş bir insan profilinde görürüz. Öyle ki babası ilkokulu birincilikle bitirdiği zaman “Git, Niyazi’nin dükkanından seç bir tane, en iyisini seç ama.” diyerek onu bisikletle ödüllendirmek istediğinde “İstemiyorum” diye geri çevirecek, “beni otelde çalıştırma, hiç.” diyecektir babasına. Gelecekteki hayallerinin sağlam kazığı olarak oğlunu gören babasının ağırına gider tabii bu durum. Baba-oğulun birbirinden beklentileri hep hayal kırıklığıyla sonuçlanır, sonunda gelen kaçınılmaz körleşmeyle. Bir zaman, babasının onu nasıl hiç anlayamadığını düşünüp kendi kendine içerlerken, aslında kendisinin de aynı babası gibi oğlunu anlayamadığını fark eder. Farklı bir suretle o da oğluna karşı babası olmuştur aslında.

Sayfaları çevirdikçe Mürşit’in iç ağrısını öğrenmeye çalışırken buluyorsunuz kendinizi. Kitabı okurken kafamda sürekli şu soru döndü: Bu adamın ağrısı fıtrattan mı, yahut fıtratı ağrıyı mı seviyor? Yoksa yaşadığı durumlar mı onun yaşama sevincini emdi ve “Dünya bende ağrı yapıyor” dedirtecek duruma getirdi? Kitap toplam 331 sayfa ve Mürşit’in iç dünyası öyle anlatılmış ki bu negatiflik fena halde boğdu beni. Şöyle söyleyeyim, bir insanın paçasından bu kadar mı mutsuzluk akar arkadaş! Yeter. Evet hayatta her şey istediğin gibi gitmeyebilir, evet herkes seninle aynı dünya görüşüne sahip olmayabilir, evet dünya adaletsiz olabilir, evet dünyanın raconu senin fıtratına uymayabilir fakat hiç mi mutlu olunacak bir şey yok arkadaşım? Gözünün içine bakan, senden gelen en ufak bir sığınmayla sana tüm kapılarını hemen açmaya hazır bir kadın var mesela. Niçin sırtını dönüp yatıyorsun onun içini ağrıttını bile bile. Tamam anlattıklarından eşine minnet duyduğun hep ortada. Fakat bu minneti bir tek senin hissetmen yeter mi? Bari hissettir mübarek adam. Elini bir uzatsan tüm ailen seni sarmaya hazır. Efendim gördüğünüz gibi yaklaşık 300 sayfa boyunca Mürşit’le böyle kavga ettim ben. Yeri geldi kendisini sopayla kovaladım yeri geldi bağrıma bastım. 300 sayfanın sonunda anladım ki, hiçbir hikaye sebepsiz bir temele oturtulmaz. Haa yazar bunu 331 sayfa tutacak kadar uzatmasa olur muydu? Kesinlikle olurdu. Haa yine değdi mi? Yer yer boğulsam da, kızsam da değdi.

Peki yazar bu 331 sayfalık hikaye kuyusunu nasıl kurgulamış? El cevap: Sizi kuyudan kuyuya atlatarak. Az önce belirtmiştim; hikaye Mürşit’in öyküsünün temelinde şekillense de yan hikayelerle oldukça zenginleştirilmiş. Yazar temelini sağlam attığı kurgunun üzerine onlarca kat çıkmış diyebiliriz.Yine bu zenginlik hikayenin sonundaki zeminin harcı olmuş. Olayların çoğunlukla bir otelde geçmesi, gelen müşteriler, esnaflar vs. kitap boyu neredeyse her karakterin hikayesinin kuyusuna girip çıkıyorsunuz. Diğer hikayeleri öğredikçe Mürşit'in derdi ne acaba? diye epey meraklanıp daha hızlı bir tempoyla okuyorsunuz. Altını çizdiğim yerlere dönüp baktıkça anlıyorum, yazar kitabın başlarında Madenci ve Mürşit arasında geçen diyalogda bu durumun sinyallerini vermiş aslında bize;

“Hikayeler insanı kendi kuyusundan çıkarır başkalarının kuyularına atar,”dedi.
Madenci “Başkalarının kuyuları daha mı iyi?” diye sordu
“İyi diye bir şey yok. Ama insan kendi hikayesini bilir, kendi hikayesinden sıkılır”

Özellikle yazarın karakterler arası diyaloglarını bu kitapta daha çok beğendiğimi söylemeliyim. Hiçbir diyaloğun altı boş değildi neredeyse. Bu durum kitaptan daha çok keyif almamı sağladı

"Senin için ağrıyor," dedi.
"Çok," dedi inleyerek.
"Dermanı yok mu?"
"Sebebi yok ki dermanı olsun."
“Bilirim,” dedi “Kızımdan… onun da hep içi ağrırdı.

"Camiye gitsen.." dedi Pehlivan "dua, namaz iyi gelir"
"Gittim," dedi Mürşit. "Bir faydası olmadı."
Pehlivan "İlaç gibi," diye mırıldandı. "İlaç bile inanırsan yarar diyorlar."

Yine yan hikayelerin çarpıcılığı: Pehlivan Amca’nın hikayesi;

"Niye intihar etti kızı?"
"Yaşamak ağır geldi herhalde, ne bileyim. Sevda dediler ama değil. Olsa bilirdik."
"Değilse niye sevda dediler ki? ”
"Bir tek sevda yüzünden intihar edenleri affediyorlar da ondan. Sen hiç borç yüzünden intihar edenin arkasından türkü yakıldığını duydun mu?

Kitapta hoşuma giden diğer bir durum yazarın yaptığı bireysel ve toplumsal tespitler. Yanıbaşımızdakine yabancılaşma, ortaya atılan bir iddianın önünü araştırıp sorgulamadan hemen ardına düşme ve en önemlisi toplumsal algının çocuklara sirayeti. Bu bahsettiklerim Murşit’in hikayesinin altını dolduran sebepler aslında. Bu sebepler çerçevesinde aslında Mürşit, Madenci’ye hikayesini anlattıkça kendisini bulur, çektiği dünya ağrısının asıl sebebini kavrar sonunda.

Kurgu ve tema dışında yine Ayfer Tunç’un diline hayran kaldığımı belirtmeliyim. Özellikle ardı ardına okuduğum edebi dilden ziyade kurguya ağırlık veren kitaplardan sonra bu dil bana nasıl iyi geldi anlatamam. Anlatılan yordu evet fakat anlatma şekli, üslup hiç yormadı. Nasıl diyeyim, pamuk gibi değip geçti kalbimin üzerinden.

Son olarak kitap Elvan’ın babasına, “Herkesin az çok ağrıyor içi. Yaşamak böyle bir şey değil mi zaten baba.. dinmeyen bir ağrı. Herkes kendine göre bir ilaç arıyor baba. Ama senin ilacın bana uymaz, benimki de sana.” dediği gibi; Hepimizin sebepleri farklı olsa da bir dünya ağrısı var. Bu gam küresine âdem olarak düştüysek bî gam olmayı hayal etmek fena bir aldanmışlık olur.
İncelemenin başında çelikten bir umuda kuşanın demiştim değil mi? Benim ilacım hep umut oldu. Bu hikayede de yaşam hikayemizde de umarım ağrımızı dindirecek doğru ilacı buluruz.

Ağrısız günler dilerim efendim. :)
336 syf.
·17 günde·Beğendi·8/10
Aziz Bey Hadisesi kitabıyla tanıştığım Ayfer Tunç'un okuduğum 3.kitabı Dünya Ağrısı.Anasının onu atalet yatağında doğurduğu Mürşit bey hadisesi olarak da kayıtlara geçebilir.Bulunduğun yer seni mutlu etmiyorsa yerini değiştir,ağaç değilsin felsefesinin aksine kendisini 4 katlı bir 4.sınıf otele hapseden gırtlağına kadar ölü toprağına batmış hayattaki en hakiki Mürşit'in ağrılı ve sancılı hikayesi.Ve bu hikayeyi tıpkı Aziz Bey Hadisesi kitabında olduğu gibi erkek ruhunu ve psikolojisini mükemmel derecede kusursuz anlatan Ayfer Tunç kalemi. Tamam, kadınlar kadar karmaşık değiliz,ruhumuz ve psikolojimiz kadınlara oranla daha basittir ama Ayfer Tunç bizi nasıl bu kadar kolay çözdü? :)

Aslında hikayenin içinde var olan felsefe ve psikoloji herkesin başına gelecek türden. Hani bazen bu dünya yıkılsa aldırmazsınız artık,bir taşı yerinden kaldırmazsınız artık ya,aynen öyle.Bu duruma üzerinde ölü topağı olmak yani Atalet deniyor.Herkesin yaşamı boyunca birçok defa yaşadığı ruh halidir.Hikayede Mürşit ve Madencinin kronik ruh halidir bu.Bu kalıcı ve saplantılı ruh hallerine giriş biçimleri farklı olsa da,Ayfer Tunç ilaçsızlık hastalığına kapılmış insanları resmetmeyi çok iyi beceriyor.Belki de Atalet dedikleri şey iyileşmeyen ağır bir depresyon hali ve bu hal derinlikleriyle ve tercihleriyle oynanmış insanlarda iflah olmaz sorunlara ve ağrılara yol açıyor.

Hayatı dikkatli yaşamak lazım.Hayat,tıpkı hikayedeki Mürşit bey gibi her şeyin farkında olan insanların içini daha çok ağrıtıyor.Toplumsal ve kişisel psikolojiyi hissetmek,toplumdaki ve yalnız anlarınızdaki psikoloji farkını iyi bir şekilde tahlil edebilmek için kurgulanmış çok güzel bir romandı. Acıttı mı? Acıttı. İçim ağırdı resmen. Ayfer bunu bilerek yapıyor...
336 syf.
·9/10
Kitabın ana karakteri mürşit gibi adamları toplum genel olarak kaygısız, vurdumduymaz veya sorumsuz olarak adlandırıyor.

Nice insan vardır neler yaşadığını hiç bilmediğimiz, geçmişinde, çocukluğunda veya evliliğinde...ve bu insanlarla aynı ortamda yaşar sadece gördüğümüz yüzleriyle haklarında kararlar veririz.

Şu an karamsar
bir ruh hali icindeyseniz okumanızı tavsiye etmem ama ben kitabı okurken kendimi de gördüm zaman zaman, içi ağrıyan bir adamın istemeden zorunda olduğu bir hayatı yaşarken, her nefes alisinda bu hayata ait olmadığını hissettiren, gelip yanınıza oturan bir kitap. Mürşit anlatırken elinizi onun omzuna koyup teselli etmenizi hissettirecek kadar özenli ve vurucu cümlelerle dolu bir kitap. Ayfer tunç okuyun, okutturun.
336 syf.
·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
En az ismi kadar ağrılı ve sancılı bir kitap Dünya Ağrısı.
Kalpte hissedilen zamansız sızıların, yataktan çıkmak istemeyişlerin, nefes almaktan vazgeçişlerin, kırılan hayallerin, baskıların ve dayatmaların, toplumsal sancıların, toplumsal sancıların insanın ruhunda açtığı yaraların, boğazdaki yumruların, vazgeçişlerin, istemeden sahiplenişlerin, karanlığın, kabusların, uykusuzlukların, sorgulamanın, kavramaya çalışmanın ama kavrayamayışların romanı.
Eğer siz de dünya ağrısı çekenlerdenseniz, okudukça sancınızın daha çok artacağını; eğer henüz çekmeyenlerdenseniz kalbinizde ufak ufak bu acının filizlenmeye başlayacağını söylebilirim bu kitabı okurken. Fazlasıyla karamsar, iç bunaltıcı ve yorucu bir kitap. Okumaya başlayacaksanız bunu göz önüne almanızı tavsiye ederim.
Roman, babasından miras kalan bir oteli işleten Mürşit'in hayatını anlatıyormuş gibi görünse de aslında hepimizin zaman zaman hissettiği o kalp ağırlığının temellerine iniyor. Sadece Mürşit'in değil, farklı karakterlerin hayatlarındaki dramları da inceliyor ve bunun yanı sıra dönemin toplumsal sancılarını da arka planda okura sunuyor. Maraş olayları gibi, mezhep sorunları gibi durumları Mürşit'in hayatına yedirerek, aslında dünya ağrısı çekmek için ne kadar da haklı sebeplere sahip olduğumuzu gösteriyor.
Yazarla tanışma kitabımdı ve kalemine hayran kaldığımı söyleyebilirim. Şiir gibi cümlelerle akıcı ve ahenkli bir anlatım yakalamış. Ne çok süslü ne çok sade ama okuru yormuyor. Gerek ana karakter Mürşit gerekse de yan karakterler özenle kurgulanmış, ince ince inşa edilmiş, derinliği olan ve her birinin kendine ait hikayesi buluna karakterler.
Bunun yanı sıra, birkaç katmandan oluşan, derine indikçe kalbinizi daha çok ağrıtan bir roman olarak tasarlanmış. Yer yer boğuyor, isyan ettiriyor, kalbinize hançerler saplıyor.
Bir çırpıda okunacak bir roman değil maalesef. Ağır ağır, sabırlı ve sakin bir okuma istiyor.
Küçük bir not; eğer depresif bir ruh hali içindeyseniz bu kitabı biraz ertelemenizi tavsiye ederim.
Ben çok beğendim ve hayatı sorgulayan herkesin beğeneceğine eminim.
Sevgiyle.
336 syf.
·4 günde·Puan vermedi
Bu kitabı sadece hayatı sorgulayarak yaşayanlara, yüreğinde yaşamak ağrısını hissedenlere tavsiye edebilirim. Mürşid ile madencinin inanılmaz ince kurgulanmış diyaloglarindan hayatı sorgulamaları sizi de bu sorgulamanin içine çekecektir. Kitaptan üç alıntı sözlerimi özetlemeye yetecektir.

Hikayeler insanı kendi kuyusundan çıkarır, başkalarının kuyularına atar.” S- 12

“Anlatabilmek için anlatılacakların olgunlaşmasını beklemek lazım. Bir acıyı zamansızca anlatmak dokusunu bozar, beklemek lazım.” S- 71

“Anlatmak acıyı gidermiyor ama uyuşturuyor.” S- 143
336 syf.
Kitabı alırken içeriğiyle ilgili hiçbir bilgim yoktu. Ancak Tunç’un daha önce okuduğum iki kitabı vardı ve hem ‘Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek’ hem de ‘Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi’ farklı türde olan ama gerçekten de çok başarılı iki kitaptı. Bu nedenle Dünya Ağrısı için de sıkı birer referans durumundaydılar.

Dünya Ağrısı, temelde Mürşit’in hikayesi… Mürşit, dünya ağrısı çeken bir adam. Çocukluğundan kalan ağır bir travma yaşıyor. Bu travmatik durum bütün hayatını etkilemiş. Yer yer sosyopatlık derecesine varan bir hayatı var. Dedesinden babasına, babasından da ona kalan bir otelin sahibi. Hayatının her anında ise derin bir mutsuzluk yaşıyor. Otelinde kalan ve romanda daha ziyade ‘Madenci’ olarak zikredilen, asıl adı Uzay olan bir maden mühendisiyle olan çilingir sofrası sohbetleri romana hakim olan unsur. Tabii oğlu Özgür de yine öne çıkan karakterlerden birisi. Tunç’un usta kalemi sadece Madenci ve Özgür değil, eşi Şükran, kızı Elvan, otel çalışanı Kibar, esnaftan Pehlivan hatta Madencinin eşi Arzu gibi yardımcı karakterleri de başarıyla işliyor.

Dünya Ağrısı bir bakıma bir otelin de hikayesi gibi duruyor. Romanda filmine gönderme yapılan Anayurt Oteli’ne benzer tarafları da yok değil. Tunç, somut bir şehir adı vermiyor ama bir altın madeni açılmış, küçük bir Anadolu şehri burası. Açıldığında şehrin en itibarlı oteliyken, Mürşit’in yönetiminde iyice dibi bulan bir otelin müşterileri var romanda. Mekanın bir otel olması romandaki kişi sayısını artırıyor ve beraberinde pek çok farklı hikayeyi de getirdiği için ona bir zenginlik katıyor.

Tunç, bazıları ayrı birer hikaye olarak dahi yazılabilecek konuları romanın içinde başarıyla kullanıyor. Bilhassa, sinemacılardan biriyle aralarında geçen ‘bu otelde hiç ölen oldu mu?’ sorusunun akabindeki hikayeler gerçekten ilgi çekiciydi ve aynen orada dediği gibiydi; ‘Mürşit, ‘gerçek hikayeler böyle yapar adamı’ diye düşündü. Gerçek hikayeler romanlara, filmlere benzemez. Anlatıldığı an ihtimal olmaktan çıkar. Oysa romanların, filmlerin güzelliği buradadır, korkulan şeylerin sadece ihtimal olmasında.’
336 syf.
Anadolu'nun bir şehrinde babasının otelini işletmek için felsefe eğitiminden vazgeçmek zorunda kalan Mürşit'in , oteli ve sunulan hayatı bir türlü kabullenemediği ve savrulduğu hayatının hikayesi. Onunla birlikte günahından kaçan mühendis Uzay ve diğerleri. Ezilen toplum, şiddet, aile bağları günahı ve sevabıyla bir iç gezinti. Keyifli okumalar...
336 syf.
·Puan vermedi
her ne kadar bin kitap bir kitabı tek kelime ile incelemeye alınganlık gösterse de yine de ben bu eseri inceleme kısmına bende hissettirdiği duyguyu aktarırken kullanılacak cümleleri gereksiz buluyor ve şöyle ifade etmek istiyorum tek kelime ; Muthiş
“Yaşamanın bir sebebi yok,” dedi Mürşit. "Sebebi biz uyduruyoruz. Yaşamak bu demek, hayat denen bu şeyi sürdürebilmek için sebep yaratmak.”
Babamı bir bakımevine yatırmışlar. Gecenin bir yarısı komşuların kapısını çalıp aklımı güveler yedi diye bağırıyormuş.
İnsanın yaşlandıkça kısalmasının nedeni bu, kemiklerin kısalmasıyla ilgisi yok, yerçekimi denen şey dünyanın yorgunluğu aslında, bizi yere çeken şey dinmeyen bu yorgunluk.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Dünya Ağrısı
Baskı tarihi:
Ocak 2014
Sayfa sayısı:
336
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750719288
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
"Hayat, kayaç katmanları gibi parçalarına ayrılan değersiz bir kütledir."
Türkçe edebiyatın sözünü sakınmayan kalemi Ayfer Tunç, yazarlık hayatının 25. yılında sarsıcı bir romanla karşımızda.
Hayatı "yolcu" olarak yaşamak isterken baba mirası otelin işletmecisi, ailesinin "reisi" olmak zorunda kalan Mürşit, her geçen gün tamahkârlaşan bir şehirde, gerçek dostluğu İstanbul'da bıraktığı hayaletlerden kaçarak Mürşit'in oteline sığınan Madenci'de buluyor. İki arkadaşın dünya algısı, okuyucuya Türkiye tarihindeki utanç sayfalarının bir özetini sunuyor.
Arka planı toplumsal facialar, kitlesel cinnet hikâyeleriyle örülen Dünya Ağrısı'nda, geçmişle hesaplaşma cesaretini gösteren insanları yaşadıkları toplumdan ayıran sınır imleniyor.
Dünya Ağrısı kelimelerle sıkılmış bir yumruk.

Böyle bir şehirde sır saklamanın imkânsız olduğunun farkında değil. Öğrenecek elbet, bir gün şehir dediği şeyin birbirini gözleyen sayısız gözden ibaret olduğunu o da anlayacak. Ama buna çoktan alışmış olacak ya da daha fenası başkalarını gözleyen sayısız gözden biri haline gelecek. Babamın oğlu o olmalıydı diye düşünüyor, ben, oğlum gibi bir oğul olsaydım babam mutlu ölürdü; oğlum babamın istediği gibi bir oğul olduğu için ben mutsuz öleceğim.
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 1.013 okur

  • Caner
  • Perperiki-a Söe
  • Cengiz Tekin
  • Elif Demirci
  • Buket Gözüm
  • Suna Yenişehirli
  • Zehra
  • Leyl_im
  • C
  • Mehmet Furkan

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%2.4
14-17 Yaş
%0
18-24 Yaş
%7.9
25-34 Yaş
%40.9
35-44 Yaş
%37
45-54 Yaş
%10.2
55-64 Yaş
%0.8
65+ Yaş
%0.8

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%71
Erkek
%29

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%31.8 (121)
9
%22.6 (86)
8
%22 (84)
7
%13.9 (53)
6
%6.8 (26)
5
%1.6 (6)
4
%0.8 (3)
3
%0.5 (2)
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları