Dünya Ağrısı

8,2/10  (101 Oy) · 
201 okunma  · 
78 beğeni  · 
3.060 gösterim
"Hayat, kayaç katmanları gibi parçalarına ayrılan değersiz bir kütledir."
Türkçe edebiyatın sözünü sakınmayan kalemi Ayfer Tunç, yazarlık hayatının 25. yılında sarsıcı bir romanla karşımızda.
Hayatı "yolcu" olarak yaşamak isterken baba mirası otelin işletmecisi, ailesinin "reisi" olmak zorunda kalan Mürşit, her geçen gün tamahkârlaşan bir şehirde, gerçek dostluğu İstanbul'da bıraktığı hayaletlerden kaçarak Mürşit'in oteline sığınan Madenci'de buluyor. İki arkadaşın dünya algısı, okuyucuya Türkiye tarihindeki utanç sayfalarının bir özetini sunuyor.
Arka planı toplumsal facialar, kitlesel cinnet hikâyeleriyle örülen Dünya Ağrısı'nda, geçmişle hesaplaşma cesaretini gösteren insanları yaşadıkları toplumdan ayıran sınır imleniyor.
Dünya Ağrısı kelimelerle sıkılmış bir yumruk.

Böyle bir şehirde sır saklamanın imkânsız olduğunun farkında değil. Öğrenecek elbet, bir gün şehir dediği şeyin birbirini gözleyen sayısız gözden ibaret olduğunu o da anlayacak. Ama buna çoktan alışmış olacak ya da daha fenası başkalarını gözleyen sayısız gözden biri haline gelecek. Babamın oğlu o olmalıydı diye düşünüyor, ben, oğlum gibi bir oğul olsaydım babam mutlu ölürdü; oğlum babamın istediği gibi bir oğul olduğu için ben mutsuz öleceğim.
(Tanıtım Bülteninden)
  • Baskı Tarihi:
    Ocak 2014
  • Sayfa Sayısı:
    336
  • ISBN:
    9789750719288
  • Yayınevi:
    Can Yayınları
  • Kitabın Türü:
zeyneb 
 04 Mar 23:03 · Kitabı okudu · 6 günde · 8/10 puan

“Hikayeler insanı kendi kuyusundan çıkarır, başkalarının kuyularına atar,” (sf,12)

Kendi kuyunuzdan çıkıp Mürşit’in kuyusuna atlamaya hazır mısınız? Öncelikle kendinizi çelikten bir umut, pamuktan bir anlayış ve geniş bir zaman dilimiyle kuşatmanızı tavsiye ederim. Mürşit’in kuyusu fazla derin. İçine düştüğünüzde içiniz öyle ağrıyacak ki kuşandığınız umudunuz size ilaç olabilsin.

Ayfer Tunç’u ilk Aziz Bey Hadisesi öyküsüyle tanımıştım. Şehirlerarası bir yolculukta elimdeki kitap bittiği ve boş duramadığım için ekitap olarak açıp okumuştum telefonumdan. Yol bitmişti ama öykülerin yolculuğu uzun süre devam etti içimde. Etkisinden kurtulamamıştım. Bundandır belki Dünya Ağrısı’nı okurken beni neyin bekliyor olabileceğini seziyor gibiydim. Şimdi dibini görmek için içine atladığım Mürşit’in o derin kuyusundan ancak yüzeye çıktım. Derin nefes. Bir daha… Aç gözlerini. Gözlerim yanıyor. Kapat. Bir nefes daha. Aç gözlerini. İçim ağrıyor. Tırman tırman tırman çık kuyudan. Hava karanlık! Neyse ki yıldızlar var. Neyse ki yanıp sönüyor ışıkları binaların. Bacalardaki dumanlar zehirleyen bir hayat belirtisi. Bir yerlerde yaşama dair umudum olacaktı, nerde o? Hemen örtün üstüme.

Kendime geldim.
Ve başlıyoruz.

Dünya Ağrısı temelde, hayalleri yarım kalmış, hayalleriyle birlikte hayatı da bir noktada yarım kalmış bir adamın hikayesi. Mürşit üç çocuklu bir ailenin tek erkek çocuğudur, babasının dedesinden yadigar bir aile oteli vardır. Mürşit’in hayali felsefe eğitimini tamamlayıp hayatını onu sıkan, dünyasının alanın daraltan her şeyden kurtulup İstanbul’da yaşamına devam etmektir. Fakat babasının felç geçirmesi üzerine hayallerinin tadını bile çıkaramadan memleketine dönüp, nefret ettiği oteli işlenmek üzere babasının işinin başına geçer. Hikaye boyu Mürşit’i hep hayattan büyük beklentileri olmayan, kendi köşesinde yaşayan fakat kimsenin bu köşede onu rahatsız etmemesini dileyen, sanki 30 yaş olgunluğunda doğmuş bir insan profilinde görürüz. Öyle ki babası ilkokulu birincilikle bitirdiği zaman “Git, Niyazi’nin dükkanından seç bir tane, en iyisini seç ama.” diyerek onu bisikletle ödüllendirmek istediğinde “İstemiyorum” diye geri çevirecek, “beni otelde çalıştırma, hiç.” diyecektir babasına. Gelecekteki hayallerinin sağlam kazığı olarak oğlunu gören babasının ağırına gider tabii bu durum. Baba-oğulun birbirinden beklentileri hep hayal kırıklığıyla sonuçlanır, sonunda gelen kaçınılmaz körleşmeyle. Bir zaman, babasının onu nasıl hiç anlayamadığını düşünüp kendi kendine içerlerken, aslında kendisinin de aynı babası gibi oğlunu anlayamadığını fark eder. Farklı bir suretle o da oğluna karşı babası olmuştur aslında.

Sayfaları çevirdikçe Mürşit’in iç ağrısını öğrenmeye çalışırken buluyorsunuz kendinizi. Kitabı okurken kafamda sürekli şu soru döndü: Bu adamın ağrısı fıtrattan mı, yahut fıtratı ağrıyı mı seviyor? Yoksa yaşadığı durumlar mı onun yaşama sevincini emdi ve “Dünya bende ağrı yapıyor” dedirtecek duruma getirdi? Kitap toplam 331 sayfa ve Mürşit’in iç dünyası öyle anlatılmış ki bu negatiflik fena halde boğdu beni. Şöyle söyleyeyim, bir insanın paçasından bu kadar mı mutsuzluk akar arkadaş! Yeter. Evet hayatta her şey istediğin gibi gitmeyebilir, evet herkes seninle aynı dünya görüşüne sahip olmayabilir, evet dünya adaletsiz olabilir, evet dünyanın raconu senin fıtratına uymayabilir fakat hiç mi mutlu olunacak bir şey yok arkadaşım? Gözünün içine bakan, senden gelen en ufak bir sığınmayla sana tüm kapılarını hemen açmaya hazır bir kadın var mesela. Niçin sırtını dönüp yatıyorsun onun içini ağrıttını bile bile. Tamam anlattıklarından eşine minnet duyduğun hep ortada. Fakat bu minneti bir tek senin hissetmen yeter mi? Bari hissettir mübarek adam. Elini bir uzatsan tüm ailen seni sarmaya hazır. Efendim gördüğünüz gibi yaklaşık 300 sayfa boyunca Mürşit’le böyle kavga ettim ben. Yeri geldi kendisini sopayla kovaladım yeri geldi bağrıma bastım. 300 sayfanın sonunda anladım ki, hiçbir hikaye sebepsiz bir temele oturtulmaz. Haa yazar bunu 331 sayfa tutacak kadar uzatmasa olur muydu? Kesinlikle olurdu. Haa yine değdi mi? Yer yer boğulsam da, kızsam da değdi.

Peki yazar bu 331 sayfalık hikaye kuyusunu nasıl kurgulamış? El cevap: Sizi kuyudan kuyuya atlatarak. Az önce belirtmiştim; hikaye Mürşit’in öyküsünün temelinde şekillense de yan hikayelerle oldukça zenginleştirilmiş. Yazar temelini sağlam attığı kurgunun üzerine onlarca kat çıkmış diyebiliriz.Yine bu zenginlik hikayenin sonundaki zeminin harcı olmuş. Olayların çoğunlukla bir otelde geçmesi, gelen müşteriler, esnaflar vs. kitap boyu neredeyse her karakterin hikayesinin kuyusuna girip çıkıyorsunuz. Diğer hikayeleri öğredikçe Mürşit'in derdi ne acaba? diye epey meraklanıp daha hızlı bir tempoyla okuyorsunuz. Altını çizdiğim yerlere dönüp baktıkça anlıyorum, yazar kitabın başlarında Madenci ve Mürşit arasında geçen diyalogda bu durumun sinyallerini vermiş aslında bize;

“Hikayeler insanı kendi kuyusundan çıkarır başkalarının kuyularına atar,”dedi.
Madenci “Başkalarının kuyuları daha mı iyi?” diye sordu
“İyi diye bir şey yok. Ama insan kendi hikayesini bilir, kendi hikayesinden sıkılır”

Özellikle yazarın karakterler arası diyaloglarını bu kitapta daha çok beğendiğimi söylemeliyim. Hiçbir diyaloğun altı boş değildi neredeyse. Bu durum kitaptan daha çok keyif almamı sağladı

"Senin için ağrıyor," dedi.
"Çok," dedi inleyerek.
"Dermanı yok mu?"
"Sebebi yok ki dermanı olsun."
“Bilirim,” dedi “Kızımdan… onun da hep içi ağrırdı.

"Camiye gitsen.." dedi Pehlivan "dua, namaz iyi gelir"
"Gittim," dedi Mürşit. "Bir faydası olmadı."
Pehlivan "İlaç gibi," diye mırıldandı. "İlaç bile inanırsan yarar diyorlar."

Yine yan hikayelerin çarpıcılığı: Pehlivan Amca’nın hikayesi;

"Niye intihar etti kızı?"
"Yaşamak ağır geldi herhalde, ne bileyim. Sevda dediler ama değil. Olsa bilirdik."
"Değilse niye sevda dediler ki? ”
"Bir tek sevda yüzünden intihar edenleri affediyorlar da ondan. Sen hiç borç yüzünden intihar edenin arkasından türkü yakıldığını duydun mu?

Kitapta hoşuma giden diğer bir durum yazarın yaptığı bireysel ve toplumsal tespitler. Yanıbaşımızdakine yabancılaşma, ortaya atılan bir iddianın önünü araştırıp sorgulamadan hemen ardına düşme ve en önemlisi toplumsal algının çocuklara sirayeti. Bu bahsettiklerim Murşit’in hikayesinin altını dolduran sebepler aslında. Bu sebepler çerçevesinde aslında Mürşit, Madenci’ye hikayesini anlattıkça kendisini bulur, çektiği dünya ağrısının asıl sebebini kavrar sonunda.

Kurgu ve tema dışında yine Ayfer Tunç’un diline hayran kaldığımı belirtmeliyim. Özellikle ardı ardına okuduğum edebi dilden ziyade kurguya ağırlık veren kitaplardan sonra bu dil bana nasıl iyi geldi anlatamam. Anlatılan yordu evet fakat anlatma şekli, üslup hiç yormadı. Nasıl diyeyim, pamuk gibi değip geçti kalbimin üzerinden.

Son olarak kitap Elvan’ın babasına, “Herkesin az çok ağrıyor içi. Yaşamak böyle bir şey değil mi zaten baba.. dinmeyen bir ağrı. Herkes kendine göre bir ilaç arıyor baba. Ama senin ilacın bana uymaz, benimki de sana.” dediği gibi; Hepimizin sebepleri farklı olsa da bir dünya ağrısı var. Bu gam küresine âdem olarak düştüysek bî gam olmayı hayal etmek fena bir aldanmışlık olur.
İncelemenin başında çelikten bir umuda kuşanın demiştim değil mi? Benim ilacım hep umut oldu. Bu hikayede de yaşam hikayemizde de umarım ağrımızı dindirecek doğru ilacı buluruz.

Ağrısız günler dilerim efendim. :)