Dünyanın Batılılaşması

·
Okunma
·
Beğeni
·
42
Gösterim
Adı:
Dünyanın Batılılaşması
Baskı tarihi:
1993
Sayfa sayısı:
135
Format:
Karton kapak
ISBN:
9755390383
Orijinal adı:
The Westernization of the World: Significance, Scope and Limits of the Drive Towards Global Uniformity
Çeviri:
Temel Keşoğlu
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ayrıntı Yayınları
Artık, coğrafi olmaktan çok ideolojik bir kavram olan Batı, neredeyse bütün ülkelerin gözlerini diktiği " büyülü bir merkez" konumunda. Kalkınma adına önerdiği sanayileşme, bürokratikleşme ve tekniğin sınırsız kullanımı itirazsız kabulleniliyor; yaşam tarzına dönüşen "tüketim " insanların tek amacı sayılıyor.
Kitaba henüz inceleme eklenmedi.
Dünyanın Batılılaşması'nın Türkçeye çevrilmesini anlamlı bir olay olarak değerlendiriyorum. Bunun, bir bakıma, eşyanın doğasına uygun olduğu söylenebilir. Türkiye, gerçekten de yaptığım çözümlemede ve kitapla tanımlanan süreçte çok özel bir yer tutuyor. Bu ülke, sömürge durumuna düşmeden, tüm enerjisiyle Batılılaşmaya karar vermiş ve girişmiş çok çarpıcı bir örnek. Aynı zamanda, bu atılımın karşılaştığı güçlükleri, direnişleri ve belki de nihai başarısızlığı temsil ediyor. Bu Batılı kitabın Türkçeye çevrilmesi de, hem bu Batılılaşmanın, hem de bunun yarattığı sorunların ve karşılaştığı engellerin bir kanıtı. Kuşkusuz Türk aydınları, Üçüncü Dünya ülkeleri içinde, bu olayı ve ülkelerinin için de bulunduğu hazin çıkmazı tüm boyutlarıyla kavrayanla:

arasında yer alıyorlar. Batı düşüncesini tanımaya can atarken Batılı bir eleştiriden ve kendi yaşadıkları kültürsüzleşme deneyimin den yola çıkarak Batılılaşmayı eleştirmekten geri kalmıyorlar.

XVIII. yy. başında Osmanlı orduları Viyana kapılarına dayanmışken, Batı uygarlığının üstünlüğü çağdaşların gözünde hâlâ kuşkulu olabilirdi. 30-40 yıl sonra, İngilizlerin denizlerde, Avrupalıların dünyada kurdukları hegemonya artık tartışma götürmüyordu. Osmanlı İmparatorluğu, yenilikçi çarların Rusyası’yla az çok aynı zamanlarda tepki gösteriyor, gücünü ve yerini korumayı sağlayacak ilk reformları benimsemeye çalışıyordu. Kemalist devrimden epey önce Türkiye, Batılı vaat yarışının cehennem çarkı diye adlandırılabilecek anafora girdi. Bu, tam anlamıyla hazin bir durumdu; Türkiye Batılılaştıkça, çöküşüne çare bulunamaz oldu ve Batı'yla arasındaki uçurum büsbütün derinleşti ya da iyimser bir deyişle bu uçurum kapanmadı.

O dönemde yabancı gözlemciler, Türkiye'yi modernleştirmek, uygarlaştırmak ya da Batılılaştırmak için 50 yıla gerek olduğunu düşünüyorlardı. Bugün de Türkiye kimi bakımlardan Kemal Atatürk Türkiyesi'nden çok daha Batılılaşmış olsa bile güçlü Kuzey komşusu Sovyetler Birliği için de geçerli olan bu teşhis hâlâ anlamını korumaktadır.

Batı gücünün görünür kaynaklarına ulaşma, Prusya tarzında eğitilmiş ve donatılmış modem bir ordu, Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünü durdurmada yetersiz kalmıştır. Avrupa kültürünün dış göstergelerini alıp benimsemek de daha ikna edici değildir. Güç ve zenginlik, kasketle ya da takım elbiseyle sağlanamaz. Taklitçi kurumların inşası da daha iyi sonuçlar vermez; Batı'yı Batı yapan yasalar, medeni kanunlar, parlamentolar değildir. Teknolojik aktarmalar ve çılgın sanayileşme de yeni çıkmazlara götürür. Amerika'yı gerçekten Amerika yapan, ne arabalar ne makineler hatta ne de fabrikalardır.

Doğu'nun ta öbür ucunda, kültürel açıdan Avrupa'ya çok daha uzak bir ülkenin, Japonya'nın, kendi kimliğini yitirmeden, hatta belki de bu kimlik sayesinde yirmi otuz yılda Batı'nın gizlerini özümsemeyi başardığı düşünüldüğünde, yaşanan fiyasko daha da büyük acı verir. Tarihiyle, coğrafı konumuyla. kültürüyle, kalkınma yarışında Türkiye'ye göre (Rusya'ya ya da Latin Amerika‘ya göre de) çok daha talihsiz sayılan Japonya, yalnız Batı'nın üstünlük kaynağı olan otomobil sanayisinin ekonomik dinamiğini ele geçirmekle kalmamış, efendilerini geride bırakma, hatta onları Japonlaştırma noktasına gelmiştir.

Türkiye, sonuçta başkası olmayı bile beceremeyecek kadar köklerinden kopmalı mıydı? Belki burada, taklitçiliğin ister istemez fiyaskoyla sonuçlanacağı, çünkü derin değil, yüzeysel olduğu öne sürülebilir. Tepeden inme hiçbir reform, hatla Mustafa Kemal'in reformları bile bir halkın ruhunu değiştiremez. Gelenek ve görenekleri, töreleri, halkların kimliğini yok etmede pek etkin olan bu reformlar, ona Batı ruhunu aşılamada acizdir. Peki kabul, ama ya Japonya? Sömürgeleştirilebilir olmayan Japonya, hiçbir zaman kendisi olmaktan vazgeçmemiş, Batı'dan, güçlü ve zengin olması için ne gerekiyorsa onu almıştır. Kendi kültünü Batı'nın teknik-ekonomik mantığına zaten yakın olduğu için de bu serüvende başarılı olmuştur. Teknisyen sistemle başarı kültürü tam anlamıyla bütünleştiren bir yenilik başlatarak rekabetle da yarışma arasında daha etkili bir uzlaşma önermektedir. Japon modenizmine, insan hakları ya da demokratik ideal vız gelmektedir; Helenistik-Hristiyan dünyanın mitolojik yaldızları umurunda bile değildir. Batı'nın bir hegemonya modeli olan bu yeni çehresi, artık Aydınlanma felsefesinin yarattığı coşkuyla karşılaştırılabilecek hiçbir evrensel hedef gösterememektedir. Düş kırıklığına uğramış tutkularını yitirmiş dünyaya artık tek sunduğu, tüketim modellerinin dünya çapında bir örnekleşmesi hayali ve toplumun büyük bir bölümünün genel nimetlerin uzağında kalması gerçeğidir.

Kısır bir içe kapanışa başvurmadan, dünyadaki büyük gelişmelere kör kalmadan, farklı bir kimlik bilincini korumak, kendi dizginlenemez çılgınlığı nedeniyle patlama noktasına gelmiş uluslarötesi bir teknopolde ayakta kalmanın tek koşulu olarak ortaya çıkmaktadır. Çağdaş çelişkilerin ve gerilimlerin tam ortasında yer alan Türk aydınlarına, bu bilinçlenmede önemli bir görev düştüğüne inanıyorum.
Serge Latouche
Sayfa 10 - Paris, Nisan 1991
İyi ya da kötü hangi güç, varlığın tek boyutluluğunu ve terk edilmiş kültürlerin kalıntıları üstüne davranışların uydurulmasmı zorla kabul ettirebilir? Batı, artık ne coğrafı ne de tarihsel olarak Avrupa'da; artık gezegende konup göçen bir insan kümesinin paylaştığı inançlar bütünü bile değildir; Batı'nın her türlü kişisel özellikten yoksun, ruhsuz ve bundan böyle efendisiz, insanlığı kendi hizmetinde kullanan bir makine olarak görülmesini öneriyoruz. Kendisini durdurmak isteyecek her türlü insan gücünden kurtulmuş olan çılgın makine, gezegeni kökünden koparma işini sürdürüyor. Makine, yerkürenin en ücra köşelerinde bile insanları işledikleri topraklarından sökerek onları kendi pompaladığı, sanayileşme, bürokratikleşme ve sınırsız teknikleşme ile pek de bütünleştirmeden kentleşmiş bölgeler çölüne kaldırıp atıyor. Artık anlamı kalmayan zenginlik, uçsuz bucaksız kentlerin göbeğinde alabildiğine gelişiyor. Kendisini yaratanlarm ruhu bile duymadan, makine, ancak toplumsal dokuyu tahrip ederek farklılaşmayı doğuruyor. Toplum ölçeğindeki bu ayrışma, sözümona toplumsal her türlü modelin somut evrenselleşme koşullarını ciddi şekilde frenliyor. Batılılaşma hareketi korkunç güçlüdür.
Batı'yı insancı, yalınkat bir evrenselcilik ideolojisine indirgemek,
doğruca budumkıyımına götüren kültürel bir tekbenciliğin
tuzaklarına düşmekten alıkoymayan bir aldatmacadır.
Özgürleştirici insan hakları yanını; soyguncu kâr için mücadele yanından
ayırt etmek güçtür. Her ikisi de "liberalizm" adı altında
bütün çelişkileri barındıran aynı madalyonun tersi ve yüzüdürler.
Ticaret özgürlüğü totaliter tehdit karşısında güvence ve umardır.
Bu özgürlük, çıkarların uyumluluğuna inanmadıkça, ulusların ne
eski, ne de "yeni zenginliğini" yaratabilir.
Ne var ki Batı'nın ekonomik bir sisteme indirgenmesi de tam
anlamıyla tatmin edici değildir. Elbette, Doğu Avrupa ülkeleri ve
Sovyetler Birliği'nde yaşanan sorun kolayca çözülebilir: Reel sosyalizmin,
kapitalist sistemlerin ve "Batılı" toplumlann özel bir çeşidinden
başka bir şey olmadığını kabul etmek için elimizde bir
dizi sağlam kanıt vardır. Kuşkusuz burada kentleşmeyle birlikte sanayileşme
ve kitlelerin proleterleşmesi karşımıza çıkmaktadır, ama
özellikle dikkati çeken, makine, teknik, bilim ve gelişmeye neredeyse
tapınma ve modernliğin doğaya tümüyle egemen olma
projesinin yeniden ele alınmasıdır. Sonuçların başarılı olmaması,
çalışma ahlakının ve hep büyük başarılar elde etme arayışının kitle
iletişim araçları kanalıyla birer saplantı haline getirilmemesinden
değildir.
Günümüzde yaşamın başlıca boyutlarının evrenselleşmesi, kültürlerin ve tarihlerin kaynaşmasının doğurduğu “doğal" bir süreç değildir. Hâlâ karşı dengeleri, bağımlılıkları, adaletsizlikleri, yıkımı ile egemenlik söz konusudur. Kendinden Batı paramparça olmuşken, bu sürecin tanılanması önemli bir sorundur.

Yaşam tarzlarının birörnekleşmesinin , imgelemin standartlaşmasının sorumlusu kimdir?
XVI. yüzyılda denizlerde gösterilen başarıların yerini XVIII. yüzyılda bilimsel başarılar alır. Zenginlikleri ve ruhları ele geçirmenin ardından evrenin ansiklopedik bir envanterini çıkarmak gelecektir.
Yolculuk felsefe haline gelir; gözlemleri ve bilgileri üst üste
yığmak, her şeyle ilgili her şeyi bilmek söz konusudur. Seferler
birbirini izler: Cook, Lapérouse ve onların yolunda gidenler...
Siyasal, ekonomik ve stratejik hedefler büsbütün unutulmamıştır.
Elbette, her şey tutarlı ve sağlamdır. Doğaya egemen olma bütünlüklü, hatta totaliter bir projedir. Kesin haritalar çıkarmak, doğal kaynakların sayınımı yapmak, yerli halkların gelenek ve göreneklerini saptamak gerekmektedir. Etnografya bulunur ve genel başarıya katkısı olur, Napoléon Mısır seferine çıkarken yanında bir araba dolusu bilgin ve bilimsel araç gereç götürecektir.
Keşif yolculukları geleneğinin, Livingstone ve Stanley dahil, Alexandre de Humboldt'tan Charcot'ya kadar, XIX. yüzyılda bir saplantı biçiminde sürdürüldüğünü belirtelim. Yerkürenin bilinmeyen bölgelerinin fethi bir spor haline gelir.
Okyanusların derinliklerini araştırmak, “çiğnenmemiş" doruklara ulaşmak, aya küçük bayraklar dikmek söz konusudur. Rekor kırma hevesi, tanıma açlığına ve zafer arayışına karışır. Hiçbir karşılık beklemeden yapılanından en çıkar gözetilerek yapılanına kadar bu keşif saplantısı sadece Batılılara özgü bir şeydir. Evereste tırmanmak hiçbir zaman Tibetlilerin tutkusu olmamıştır. Eski Mısırlıların ya da Çinlilerin tanıma merakı, hiçbir zaman toplu bir yarışa dönüşmemiştir. XX. yüzyılda yapılabilecek keşifler stoku tükenmeye yüz tuttuğundan, rekor kitabında artık yalnızca şaşırtıcı ya da gülünç başarılara yer verilir oldu. Ama eski keşiflerin yinelenmesi inanılmaz bir biçimde kitlesel olarak satılmakta ve turistik gezi ve sportif etkinlik biçiminde programlanmaktadır. Böylece her Batılı, en azından tatillerinde bir dünya fatihi olmuştur.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Dünyanın Batılılaşması
Baskı tarihi:
1993
Sayfa sayısı:
135
Format:
Karton kapak
ISBN:
9755390383
Orijinal adı:
The Westernization of the World: Significance, Scope and Limits of the Drive Towards Global Uniformity
Çeviri:
Temel Keşoğlu
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ayrıntı Yayınları
Artık, coğrafi olmaktan çok ideolojik bir kavram olan Batı, neredeyse bütün ülkelerin gözlerini diktiği " büyülü bir merkez" konumunda. Kalkınma adına önerdiği sanayileşme, bürokratikleşme ve tekniğin sınırsız kullanımı itirazsız kabulleniliyor; yaşam tarzına dönüşen "tüketim " insanların tek amacı sayılıyor.

Kitabı okuyanlar 2 okur

  • Cezmi Ş.
  • Melih Ertuğrul

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%100 (1)
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0