·
Okunma
·
Beğeni
·
1.875
Gösterim
Adı:
Düşüncenin Çağrısı
Baskı tarihi:
2012
Sayfa sayısı:
112
Format:
Karton kapak
ISBN:
9754687217
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Say
Uzun zaman önce Parmenides "to gar auto noein estin te kai einai: düşünme ve varlık aynıdır" demişti. Düşünce tarihi boyunca çok çeşitli yorumlara konu olmuş olan bu söz sonunda bir varlıkbilim meselesi olarak kabul edildi ve rafa kaldırıldı.

Descartes dünyanın ve insanın varoluşu üzerine büyük yalnızlık içinde yirmi yıl boyunca sürdürdüğü düşünmesini "cogito, ergo sum: düşünüyorum, o halde varım" diye sona erdirdi. Bu, "kuşku duyuyorum, demek ki varım" kestirmesiyle solipsizm (tekbencilik) uçurumundan kurtulma çabası olarak yorumlandı.
"Düşündüğüm kadar ve düşündüğüm sürece varım" önermesi, hiçbir iddiası olmayan bir yorum olarak bile zihinlerde yer etmedi, dolayısıyla düşünmeyle var olmak arasındaki bağ uzunca bir zaman bir daha kurcalanmamak üzere örtük kaldı.

Dünyanın ve insanın geldiği nokta her haliyle düşünmeye çağrıda bulunurken, karşılaştığımız her mesele bizi durup dinlemeye, dinleyip düşünmeye davet ederken neden düşüncenin izine rastlanmıyor? Düşünmeye bu ayak direyiş neye işaret ediyor?

Yaşadıklarımız bu çağrıya karşı gösterilecek serkeşliğin düşünmeyle erişilecek olanın kendisini geri çekmesiyle sonuçlandığını gösteriyor: Kitap, milletçe varlığımızın tehlikenin eşiğine geldiği şu günlerde bu tehlikeyi savuşturabileceğimiz tek ve biricik tutamağa mütevazı bir ışık tutmayı amaçlıyor.
(Tanıtım Bülteninden)
Eser genel anlamda düşünceden ve düşünmekten söz etmiş. Düşünceyi meydana getiren şeylerin en temelinden başlayarak nasıl düşünüldüğünü veyahut düşününce yönünün nasıl belirleneceğini dile getirmektedir.

Özü itibariyle eser düşünce kavramını en başından en sona kadar olan başlangıç sürüş ve sonuçlama bölümlerini ele alarak bunlardan söz ederken de nelerin düşünmeye veyahut yanlış düşünmeye engel olduğunu dile getirmektedir.

Üç farklı düşünürün felsefik açıdan düşüncenin farklı yönlerini, oluşumu gelişimi yönü gibi konuları ele almasından oluşuyor. Özetle, düşünme ve düşünceye dair birçok şey felsefik açıdan bu eserde yer alıyor.

Düşünmek isteyen okusun derim :)
Ruhumun istediği sessizliği ve yalnızlığı ona bağışlıyorum. Arzularımın isteği yönündeki gürültüyü kabul etmiyor ve düşüncenin çağrısına kulak veriyorum
Ve başlıyorum yolumu aydınlatan ışığın izini sürmeye; ama korkuyla dolu, şüpheyle ve devasa bir baskı ile içimde...
Düşünceyle zihnime gelen ferahlık, bir bir anımsatıyor bana sözcüklerin ahengini, birbiri arkasınca getirdiği ilhamı ve geçmişle bugünün ve yarının oluşturduğu bütünlüğü ve şaşırtıcı bağı ve akışı...
O-düşünce- sükûnetini koruyor; kendini açmıyor, ona ulaşmamızı bekliyor.
Onun o yumuşak dokusuna erişmemizi istiyor.
Ve o itiraf ediyor: "Düzeni yakala, dengeyi sağla ve istediğini al!"

Kendi kendine düşünmek?
Hiçbir etkiye kapılmadan, hiçbir dış düşüncenin zihnine ulaşmasına izin vermeden! Mümkün mü? Bu gösteriyor ki her taklit edilen şey düşünceden kaynaklanıyor. Yabancı bir düşüncenin kopyası ile ortaya konuluyor her eser. Taklidin doğadan geldiğine inanıyorsak eğer düşüncenin de buna paralel olarak oluştuğunu söyleyebiliriz. O halde ne kadar çabalarsan çabalayalım, özgün bir düşünceye sahip olmamız mümkün görünmüyor.

Ne için çabalaması gerekiyor?
Hakikat için mi yoksa Dünya için mi? İkisi için çabalamımızın doğru olmayacağı belirtiliyor. Bu durumda ikiyüzlülük ve sahtekarlık damgası ile damgalanacağımız vurgulanıyor. Sonuca ulaşmak istiyorsak eğer elbette tek bir yoldan veya seçenekten gitmeliyiz; ama bizim için birini bırakmak demek; tek gözlü yaşamayı tercih etmek gibi geliyor; ya da birinde seçim yapmak bir diğerinin pişmanlığını ve kabul edilenin de acı ve kayıplarına rıza göstereceğimiz anlamını taşıyor. Bu seçimi bizim değil, kaderin iradesiyle gerçekleşeceğini zamanla göreceğiz. Hangi hayatın kucağında yaşıyorsak O hayatın koşulları ve şartları bunu belirleyecek...

Heidegger, sadece insanın düşünmeye yeltenmediği değil, düşüncenin de insandan uzaklaştığını, onun mevcudiyeti altına girmekten sakındığını söylüyor.
Gerçek; gerçek olan ne ise kendisine tutsak olunmayı, duvarlarının içinde hapsolmayı, daima izinden gitmeyi ve peşinden gittiğimiz o şeyin görünümüne bürünmemizi istiyor ve bunu, o kişiyi kendisine çekerek gerçekleştiriyor. Ona ulaştığımızda -Bu ne mümkün!- ulaştığımız o şey, o gerçek oluyoruz!..

Hölderlin, "Biz okunmayan bir işaretiz!" diyor.
Gerçek daima geri çekiliyor ve bizler onun tutsakları, onun işaret ettiği yolda çekimine kapılıyoruz. Özümüzü oluşturan bu yolculukta işaret edilen o kişi, o şey oluyoruz.
"İşaret yorumsuzdur!"

Düşünce ile gerçeğin arasındaki bağ.
Dememiş miydi Descartes, "Düşünüyorum öyleyse varım!" diye. Görüyorum işte; düşünmek de var olmanın bir çeşidi.Hatta kendisi.
Var olan da, Gerçek değil miydi
Gerçek, varlık, düşünce...
Özümüzün tâ kendileri.
Bizden amansız bir şekilde kaçan, ona ulaşmamıza engel olan sır perdelerimiz. Yokluğumuzun işaretleri!..

Heidegger soruyor: "Düşünmek ne demektir?"
Öncelikle bu sorunun soruluşunun farklı taraflarını bulup ve sonra bu ayrılan parçaların bir araya getirilip bir bütün oluşturacak şekilde, içinde barındırdığı anlamı nedir ya da bu sorunun açıklamasını nasıl yapabiliriz, diye ele almalıyız. Buradan şöyle bir çıkarımda bulunabiliriz: Sorduğumuz soruların ya da kullandığımız sözcüklerin bir şeyi ifade edecek şekilde farklı tarzlarda kullanılması, bize o şeye karşı, aynı yaklaşımı, aynı hissi ve karşılığı vermediğini, etkisinin değişiklik gösterdiğini söyleyebiliriz.

Son olarak, Kant da, kişinin düşünce ile yön tayin etmesi konusunu ele alıyor
Açık söylemem gerekirse, ele aldığı konuyla, beni en çok zorlayan; hem anlamakta, hem de bunun için belirli bir ifade de bulunmakta güçlük çektiğim kişi oldu...
Heidegger yorar çünkü kelimeleri henüz keşfedilmemiş bir felsefenin içinden yol bulur. O soyutluğu ve derinliğiyle sarsıcı bir etki uyandırır okurunda. Herkes okuyamaz herkes anlayamaz Heidegger'i, zaten onun yazma serüveninin bu amaçla başladığından da eminim o herkesçe anlaşılmak istemiyor, bunu arzu etseydi zaten filozof kalamazdı
Kitap bana Aristoteles'in Felsefe Yapmaya Çağrı (Protreptikos) isimli eserini çağrıştırdı. Aristo eserinde felsefe yapmaya dair kaideler belirtmiştir, bu eserde ise düşünce ile ilgili olarak üç büyük usta'nın; Arthur Schopenhauer, Martin Heidegger ve Immanuel Kant'ın görüşlerinin incelendiği görüyoruz.

Schopenhauer'a göre; Hakikate ulaşmada ana etkenin düşünmek olduğunu belirttiğini görüyoruz. Tabi özgür ve aşkın bir düşünce... Schopenhauer'un özellikle "okumak" ve "düşünmek" üzerine görüşleri oldukça kapsamlı ele alınmış, daha önce eserlerini okuyanlar aşinadır. Zira Schopenhauer'un bu konuda yazdığı bir eseri bulunuyor.

Heidegger'le alakalı olarak, kendisinden yapacağım bir alıntı konuyu özetlemeye yetecektir diye düşünüyorum: "Düşünceye çağıran zamanımızda en çok düşünce uyandıran, hâlâ düşünmediğimizdir." Eserde Heidegger'in konuyla alakalı görüşleri genel olarak bu iddiası üzerinedir.

Kant ise düşünceye yönelik daha kapsamlı incelemeler yapıyor. Örneğin tanrı düşüncesi, düşüncenin özgürlüğü gibi konulara girerken önemli tespitlerden birisinde bulunuyor: Düşünmenin kuralları aklın yasalarına göre olmalıdır, akılla bulunmuş kurallar ancak düşüncenin kuralları olabilir.

Kant'la alakalı dikkatimi çeken bir husus da, düşünmenin gereksindiği sükunet ile alakalı bölümde, Kant'ın bir atın sahibi tarafından kamçılandığı bir durumdan bahsetmesidir. Kant'ın bahsettiği olay Dostoyevski'nin suç ve ceza isimli eserinde Raskolnikov'un başına gelmiştir. Raskolnikov'un bir atın boynuna sarılıp ağladığı kurgulanmıştır. Aynı durum daha sonraları Nietzsche'nin ise gerçek hayatta başına gelmiş, sahibi tarafından kırbaçlanan bir atı gören Nietzsche, ata sarılarak "seni anlıyorum" diyerek ağlamıştır. Sonrası ise malum, Nietzsche bu olaydan sonra delirmiştir.
Say Yayınları'ndan çıkmış olan bu kitapta; Ahmet Aydoğan'ın önsözünden sonra Schopenhauer ve Heidegger'in ikişer yazısı, Kant'ın da bir yazısı bulunuyor; yazılar tahmin edileceği üzere düşünme yeteneği ile ilgili. Özellikle kitabın ilk iki-üç makalesi -ki biri Schopenhauer'in , ikisi Heidegger'in- dikkatle okunmaya değer diye düşünüyorum.
Düşünmek için düşünmeyi istemeliyiz. Bu da düşence uyandırana bağlıdır. Bu kitap, günümüzde serkeşlik içinde yaklaştığımız "düşünmeye" bizi yaklaştıran bir köprü görevini üstleniyor.
Kitap epey karmaşik geldi bana özellikle kafanin tamamen boş olmazi lazim bu kitapi okurken, özellikle heideggerin yazdiklari cok karmaşik ve epey konsantrasyon gerekiyor yinede ismi gibi insani epey bir düşünmeye zorladigi icin faydali bir kitap...
Bizi birşeyler çağırıyo;düşünce ,dusunmemizi istiyor..schopenhaur'in düşüncesine gore kitap okumak yerine düşünmeliyiz,ancak düşününce beynimizi zorlayinca içimizdeki cevheri cikarabiliriz diye söylüyor.schopenhauer burada yaniliyor sanki!kant gibi ,descartes gibi,platon gibi yüzyılda bir gelmek kolay olmasa gerek..heideggerin dili ise gerçekten çok agir,neden dusunmeliiz?bizi düşünmeye sevk edenin ne olduğunu soruyor?ama Heidegger bolumu çok agir.kantin açıklaması daha anlaşılır bir dilden.100 sayfalık bir kitap ama bayağı uğraştırıcı.
"Cehalet kendi başına bilişimizin sınırlarının sebebidir, fakat ondaki yanılgıların değil."

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Düşüncenin Çağrısı
Baskı tarihi:
2012
Sayfa sayısı:
112
Format:
Karton kapak
ISBN:
9754687217
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Say
Uzun zaman önce Parmenides "to gar auto noein estin te kai einai: düşünme ve varlık aynıdır" demişti. Düşünce tarihi boyunca çok çeşitli yorumlara konu olmuş olan bu söz sonunda bir varlıkbilim meselesi olarak kabul edildi ve rafa kaldırıldı.

Descartes dünyanın ve insanın varoluşu üzerine büyük yalnızlık içinde yirmi yıl boyunca sürdürdüğü düşünmesini "cogito, ergo sum: düşünüyorum, o halde varım" diye sona erdirdi. Bu, "kuşku duyuyorum, demek ki varım" kestirmesiyle solipsizm (tekbencilik) uçurumundan kurtulma çabası olarak yorumlandı.
"Düşündüğüm kadar ve düşündüğüm sürece varım" önermesi, hiçbir iddiası olmayan bir yorum olarak bile zihinlerde yer etmedi, dolayısıyla düşünmeyle var olmak arasındaki bağ uzunca bir zaman bir daha kurcalanmamak üzere örtük kaldı.

Dünyanın ve insanın geldiği nokta her haliyle düşünmeye çağrıda bulunurken, karşılaştığımız her mesele bizi durup dinlemeye, dinleyip düşünmeye davet ederken neden düşüncenin izine rastlanmıyor? Düşünmeye bu ayak direyiş neye işaret ediyor?

Yaşadıklarımız bu çağrıya karşı gösterilecek serkeşliğin düşünmeyle erişilecek olanın kendisini geri çekmesiyle sonuçlandığını gösteriyor: Kitap, milletçe varlığımızın tehlikenin eşiğine geldiği şu günlerde bu tehlikeyi savuşturabileceğimiz tek ve biricik tutamağa mütevazı bir ışık tutmayı amaçlıyor.
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 83 okur

  • Esas Adam
  • Zafer Çimen
  • Kadir
  • B é t ú l
  • Yusuf Gül
  • Novella Buendia
  • Emre Can
  • Rabia funda
  • Ezgi Göktürk
  • Enes Arslan

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%7.7
14-17 Yaş
%0
18-24 Yaş
%23.1
25-34 Yaş
%57.7
35-44 Yaş
%11.5
45-54 Yaş
%0
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%0

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%48.3
Erkek
%51.7

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%6.7 (2)
9
%16.7 (5)
8
%50 (15)
7
%13.3 (4)
6
%10 (3)
5
%0
4
%3.3 (1)
3
%0
2
%0
1
%0