·
Okunma
·
Beğeni
·
149
Gösterim
Adı:
Duygu Politikası
Baskı tarihi:
31 Ocak 2019
Sayfa sayısı:
220
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789756056998
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Otonom Yayıncılık
Duygu, etkileme ve etkilenme gücüdür. Dünyaya açıklığın bir ifadesi olan bu basit tanım, bir dünya soruya açılıyor. Etkilemek ve etkilenmek karşılaşmada olmaktır, karşılaşmada olmak ise maceraya çoktan atılmış olmak. Duygu, bir öznenin içselliğinde kapalı kalan bir hissediş olmak bir yana, dünyanın olaylarına dolaysız bir katılımı içerir. Duygu deneyimin yeğinlikleriyle ilgilidir. Peki ya politika? Politika, karşılaşma maceralarından başka ne olabilir? Karşılaşmalar, ilişki maceraları değilse nedir? İşte bu yüzden, duygudan bahsetmeye başladığımız anda, ilişkisel karşılaşmanın politik boyutu içinde buluyoruz kendimizi.
Brian Massumi felsefe, politik teori ile gündelik yaşam arasında yeni güzergâhlar oluşturduğu bu söyleşilerde, duyguyu süreç olarak varoluşuna itibar eden bir ifadeye kavuşturup onun politikliğini ortaya koymayı amaçlıyor. Yukarıdaki basit tanım, kitap boyunca nakarat gibi tekrarlanıyor. Her tekrarlandığında, giderek çeşitlenen yan kavramları yardıma çağırıyor. Bu yan kavramlar da tekrar ediyor. Hepsi birlikte, duygu pratiğini politika olarak, politikayı yaşam biçimi olarak düşünmeye olanak tanıyan bir kavramlar ağı oluşturuyor.
Kitaba henüz inceleme eklenmedi.
Kapitalizm sıradan anlamıyla bir yapı değildir. Yapı olamayacak kadar değişkendir ve akışkan bir şekilde kendi kendini örgütler. Çoğunlukla bir "sistem" olarak adlandırılır, ama belki bu bile fazla durağan bir kavramdır. Kapitalizm, toplumla eş-uzamlı açık bir sistemdir. Kendi kendini o kadar dinamik bir biçimde modüle eder ki, ona "yapı" veya "sistem" yerine "süreç" demek çok daha uygun olur. Yaşam alanına içkin bir konumdan, kendi kendini modüle eder, kendi kendini genişletir. Çıplak etkinliğin belirme alanını kendi faaliyetleriyle geri besleyerek, bu alanla öyle bütünleşir ki sonunda ona içkin hale gelir. Kapitalist ilişki potansiyel olarak her yerdedir. Dünyanın en uzak köşesinden tutun da ruhun en gizli derinliklerine kadar, herhangi bir yerde yapılmış herhangi bir hareket kapitalist kapma karşısında tamamen savunmasızdır.

Kapitalizmin yaşam alanına içkin olduğu fikrini analiz ederken, Maurizio Lazzarato gibi düşünürlerin çalışmalarında da gördüğümüz gibi, genellikle "biyoiktidar" kavramı kullanılır. Bir iktidar biçimi olarak kapitalizm üzerine hakkıyla düşüneceksek eğer, biyoiktidar kavramı, boğuşulması gereken belli meseleleri açığa çıkarır. Kapitalizm, kendi kendini modüle eden, genişleten, yaşam alanına içkin bir süreç olarak, mevcut evresinde, sürekli kendinden kaçmaktadır. Kendini durmaksızın krize sürükler, sonra da bu krizden yeniden belirmenin yollarını bularak kendi kendinin yeni bir varyasyonunu oluşturur. Kendi kendini yeniden icat edebilen böyle bir kaçış hareketi olarak, kapitalizmde direnişin pek çok özelliğini görmek mümkündür. Kendi yıkıcı tarzıyla da olsa, ortaya çıkan eğilimleri teşvik etmek, genişlemeleri doğaçlamak ve bunları yaparken var olma güçlerini yeğinleştirmek için, o da duygulanımsal olarak işler. Ama bunu, her zaman ve her yerde kapitalist ilişkiye uygun olacak şekilde, ödeme aracı olarak para ile sermaye olarak para arasına koyduğu ayrıma daima sadık kalarak yapar. Sermaye olarak paraya erişim, doğası itibariyle eşitsizdir ve bu eşitsizlik, kaçınılmaz artış eğilimi taşır. Kapitalizm de var olma güçlerini çoğaltır ama bunu son derece eşitsiz bir biçimde yapar. Bir yaşam artı değeri üretebilir, ama bu değer eşitsiz bölüşülür, çünkü bu artı değer de, doğurduğu tüm eşitsizlikler, bu eşitsizliklerin yol açtığı tüm barbarlıklarla birlikte, para sermayeye bağlı artı değerin hizmetindedir. Yani kapitalizm direnişi kaparak, süreç niteliğindeki kendi eşitsiz ereklerine yönlendirir.
Brian Massumi
Otonom Yayıncılık
Direnişin olması gerekenleri yoktur. Bir kimsenin özgürlüğünü arzulamasının köleliğini arzulamasından daha iyi olduğunu neye dayanarak söyleyebiliriz? Bu kimse “direnmeli midir?" Bir “gereklilik" (ought), daha üst bir düzene ait bir emre köleliğin baştan varsayılmasından başka bir şey değildir. “Gerekli" demek, soyut bir ilkeye köleliğimizi icra etmek, bu ilkeyi başkalarına da dışarıdan ve yukarıdan dayatmamızı meşrulaştırmaktır. Bu bir iktidar hamlesidir. Bu haliyle, tahakküm tohumları taşır - belki yeni bir tahakküm düzeninin, ama ne olursa olsun bir tahakkümün tohumlarını. Özgürlük de, tıpkı baskı gibi, ya arzulanır ya arzulanır. Bir gereklilik olmadığı gibi, dayatılamaz da. Aşılanamaz. Ya arzulanır ya da bir hiçtir. Direniş, yeğinlikli bir kontrastlar alanına karşılıklı ve dinamik katılım yoluyla, var olma güçlerini kolektif olarak artırmanın karşı-arzusudur. İlkesel olarak “daha iyi" olduğunu söylemek için hiçbir dayanağımız yoktur. Ama onun arzulanabilirliğini ifa etmenin -onu daha arzulanır kılmanın, ona daha güçlü bir şekilde eğilim gösterilmesini sağlamanın, genişleyebilirliğini, örnek değerini artırmanın- yolları her zaman vardır. Direniş teknikleri gerçekten vardır. Bunlar, içkin bir alan-modülasyonuna dönük ilişki teknikleridir. Hâlihazırda ilişki içinde olan, çıplak etkinliğe katılımcı bir yolla dalan, kendi kendini çoğaltarak ilişkisel harekete doğru yönelen jestlerdir.

Bu yaklaşım, geleneksel Marksizmin ideolojik eleştiri ve öncü eylemi mefhumlarından ziyade, anarşizmdeki “eylem yoluyla propaganda" anlayışına yakındır. Son iki yıl içinde, örnek niteliği taşıyan bu tür politikaların dünyanın pek çok yerine sızdığını gördük. İşgal Hareketi'nin bir talepler manzumesi oluşturmayı reddetmesi bunun iyi bir örneğidir. Hareketin bir program ortaya koymayı reddetmesi, bir eksikliği değil, bir olanaklılaştırmayı ifade ediyordu. Bu tavır, önemli olanın, bedenleri ve kapasiteleri, yaşam artı değeri üretmek üzere, kendi kendini doğaçlayan kolektif bir hareket içinde bir araya getirmek olduğunu ve demokrasinin, önceden tasavvur edilmiş istikrarlı bir yapıya ulaşması öngörülen değil, aksine dengeden tamamen uzak bir hareket olduğunu söylemenin başka bir yoluydu bu yalnızca. İcra edilen direnişin "doğrudan", ilişkisel demokrasisi böyle bir şeydir.
Brian Massumi
Otonom yayıncılık
Elbette dezavantajlı bir grup, kendi çıkarlarını hesaplamalı ve belli haklar, belli geçiş ve erişim hakları, belli kaynaklar için savaşmalıdır - hayatta kalmanın kendisinin bir dengesi vardır. Ama bir yandan da, dezavantajlı olan ya da olmayan herhangi bir grup, kendisini bütünüyle kendi çıkarlarıyla tanımlıyorsa, ayrı bir otonomiye sahip olduğu yanılsamasına kapılır. Diğer insanlarla ilişki kurma tarzınızdan bir olay yaratma, onu bir başka-oluşa yönlendirme riskini almanın doğuracağı potansiyeli de tamamen ıskalar. Böylece yaşamınızı değiştirme ve yeğinleştirme petansiyelinizden bir şekilde koparsınız. Potansiyel ve yeğinleştirilmiş deneyim açısından bakarsanız, kendi çıkarınızla çok fazla ilgilenmek çıkarlarınıza ters düşecektir. Bu iki düzeyin daima bir dengesini bulmalısınız. Yalnızca özçıkarlara ve erkek/kadın, işsiz/iş sahibi gibi kabul gören toplumsal kategorileri ifade eden kimlik gruplarına odaklanan politik eylemlerin çok sınırlı bir yararı vardır. Bana göre, bu tür politik eylemler, diğer politik etkinlik biçimlerinin dışlanması pahasına sürdürülmeye başlandığı anda, bir tür katılığa yol açar - damar sertleşmesi gibi!
Brian Massumi
Otonom yayıncılık
Dünyanın sonunu tahayyül edebildiğimiz bir noktada olduğumuzu söylemek, son zamanlarda beylik bir laf haline geldi -oysa kapitalizmin sonu tahayyül edilemiyor. Programatik olarak, yukarıdan aşağıya -yukarıda kim varsa oradan- gelmesi pek muhtemel olmayan, tek bir “çözüm" var aslında. Kapitalizmin sökülüp parçalanması, ancak az önce bahsettiğim makropolitik ile mikropolitik olan arasındaki karşılıklılığın bozulmasından doğabilecek bir “düzelti"dir. Makro/mikropolitik karşılıklılığın işlemesinin hâkim koşulları, bu simetrinin asla bozulmayacağı, bir çatallanmanın asla ortaya çıkmayacağı anlamında alınmamalıdır. Tamamlayıcılık her iki yönden de bozulabilir. Makro yapılar kendilerini minyatürleştirip, hâkim genellemelerin daha küçük ölçekli biçimleriyle mikropolitikanın zeminini gasp etmeye çalışırsa, bunun adı faşizmdir. Mikropolitik serpilmeler, bir tekillik üretecek şekilde çoğalıp, makrosistemik bir devrilme noktası* yarattıklarında ise, buna devrim denir. Mikropolitikanın en temel işi şudur: tahayyül edilemez olanı icra etmek. Simetrinin bozulduğu, tahayyül edilemeyenin meydana geldiği nokta, tarihsel olarak algılanabilecek en küçük aralıktan bile “daha küçük" olan bir kesintidir. Başka bir deyişle, niteliksel olarak farklıdır. Geldiğini asla görmediğiniz, en az beklendiği zamanda çıkagelen farklı bir rengin anı. Kaçınılmaz olarak, bunun ardından mikro ile makro arasında yine bir tamamlayıcılık ortaya çıkacaktır. Ama bu da, daha önce asla tahmin edilemeyecek olan, ancak şimdi birdenbire yapılabilir ve düşünülebilir hale gelen bir biçime bürünecektir. Mikropolitika, tahayyül edilemeyeni pratik edilebilir hale getirir. O, olanaklı kılan potansiyeldir.
Mary Zournazi: Yargılayıcı olmamak son derece ilginç bir mesele, zira insan kendini bir şekilde yargılamaya çalışırken buluyor... Eleştirel düşüncede yargılamamak, çok zor bir şey. Bu yoldan gitmek çok cesaret istiyor, çünkü aksi takdirde...

Brian Massumi: Risk almaya, hata yapmaya, hatta aptal durumuna düşmeye açık olmayı gerektiriyor. Eleştiri, işte buna açık değil. Bunları sadece sonuç olarak yaşıyor. Bir şey hakkında nihai bir yargı vermeye çalışan eleştirel bir perspektif bir bakıma başarısız olmaya daima mahkûmdur, çünkü yargıladığı süreçten belli bir mesafe alarak yapar bunu. Arada geçen zamanda başka bir şey olmuş olabilir ya da eleştirel odağın uzağında bir yerlerde, zar zor algılanabilen bir şey meydana geliyor olabilir. Bu gelişmeler daha sonra önem kazanabilir. Keza tanımlama ve ayırma süreci de, yargılamanın bir zafiyetidir, çünkü bu değişim tohumlarına, henüz etkinleşmemiş veya yeterince açık olmayan oluş halindeki bağlantılara yer bırakmaz. Bu olanaklarla uyumlanmak, risk almaya açık olmayı gerektirir. Yargılayıcı akıl yürütme, özellikle de kendisinden çok emin olduğu için, bir anlamda aşırı zayıf bir düşünce biçimidir. Bu elbette onu kullanmamak gerektiği anlamına gelmiyor. Ama ne olursa olsun onu başka düşünce pratikleriyle tamamlamak gerekir, sadece ona güvenilemez. Bir entelektüelin tek ya da temel bakış açısı buysa, bu son derece sınırlandırıcı olur.
Brian Massumi
Sayfa 30 - Otonom yayıncılık
Deleuze'ün çok sevdiğim bir sözü var, bize gereken şey yeniden “dünyaya inanmanın" bir yolunu bulmaktır, der. Bu katiyen teolojik bir saptama -aynı sebeple teoloji karşıtı bir saptama da- değil, etik bir saptamadır. Bu dünyanın içine dalmışlığımızı sonuna kadar yaşamamızı, bu dünyaya aitliğimizi -ki bu birbirimize ait oluşumuzla aynı şeydir- gerçekten deneyimlememizi, onu hep birlikte, gerçekliğinden hiç şüphe duymayacak kadar yeğin bir şekilde yaşamımızı salık verir sadece. Buradaki fikir şudur: Yaşanmış yeğinlik kendi kendini olumlamaktır. Bunun bir değeri olduğunu söyleyecek bir Tanrı, yargıç veya devlet başkanına ihtiyacı yoktur. Bence bu şu demek: Dünyaya batmış olduğunu kabul et, onunla birlikte ak, onu sonuna kadar yaşa, senin gerçekliğin budur, sahip olup olabileceğin tek gerçeklik budur ve onu gerçek yapan senin katılımındır sadece. Deleuze, inanç dünyaya bir inançtır derken, bence bunu söylüyor. Dünyada olmakla "ilgili" bir inanç değildir bu, bu zaten dünyada olmaktır. Mükemmel bir öteki dünya veya gelecekteki daha iyi bir dünyayla değil, olduğu haliyle tamamen bu dünyada olmak demek olduğu için, ampirik bir inançtır bu. Etik, ampirik ve yaratıcıdır, çünkü bu dünyaya katılımınız küresel bir oluşun parçasıdır. O halde mesele, nereye götürürse götürsün bu süreçten neşe duymaktır, dünyaya olan bu inanç dünyanın devam edeceği umudundan başka bir şey değildir. . Ama bu yine belirli bir içeriği veya son noktası olan bir umut değildir – daha fazla yaşam arzusudur ya da yaşamı fazlalaştırma arzusudur.
Brian Massumi
Otonom yayıncılık

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Duygu Politikası
Baskı tarihi:
31 Ocak 2019
Sayfa sayısı:
220
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789756056998
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Otonom Yayıncılık
Duygu, etkileme ve etkilenme gücüdür. Dünyaya açıklığın bir ifadesi olan bu basit tanım, bir dünya soruya açılıyor. Etkilemek ve etkilenmek karşılaşmada olmaktır, karşılaşmada olmak ise maceraya çoktan atılmış olmak. Duygu, bir öznenin içselliğinde kapalı kalan bir hissediş olmak bir yana, dünyanın olaylarına dolaysız bir katılımı içerir. Duygu deneyimin yeğinlikleriyle ilgilidir. Peki ya politika? Politika, karşılaşma maceralarından başka ne olabilir? Karşılaşmalar, ilişki maceraları değilse nedir? İşte bu yüzden, duygudan bahsetmeye başladığımız anda, ilişkisel karşılaşmanın politik boyutu içinde buluyoruz kendimizi.
Brian Massumi felsefe, politik teori ile gündelik yaşam arasında yeni güzergâhlar oluşturduğu bu söyleşilerde, duyguyu süreç olarak varoluşuna itibar eden bir ifadeye kavuşturup onun politikliğini ortaya koymayı amaçlıyor. Yukarıdaki basit tanım, kitap boyunca nakarat gibi tekrarlanıyor. Her tekrarlandığında, giderek çeşitlenen yan kavramları yardıma çağırıyor. Bu yan kavramlar da tekrar ediyor. Hepsi birlikte, duygu pratiğini politika olarak, politikayı yaşam biçimi olarak düşünmeye olanak tanıyan bir kavramlar ağı oluşturuyor.

Kitabı okuyanlar 1 okur

  • Elvan Duran

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%100 (1)
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0