El Greco'ya Mektuplar

0,0/10  (0 Oy) · 
8 okunma  · 
0 beğeni  · 
880 gösterim
Hatırlamak için belleğime başvuruyorum; havayı, hayatımı toparlıyor, generalin karşısındaki asker gibi dimdik duruyor ve El Greco'ya mektuplar yazıyorum; çünkü aynı Girit toprağından yoğrulduk, canlı ya da ölü tüm mücadeleciler içinde beni en iyi o anlayabilir. Kendisi de taşların üzerinde aynı kırmızı izi bırakmadı mı?
Zorba, Yeniden Çarmıha Gerilen İsa, Kardeş Kavgası, Kaptan Mihalis, Günaha Son Çağrı gibi yapıtlarıyla 20. yüzyılın yalnızca yazınsal açıdan değil, düşünsel yönden de en etkileyici yazarlarından biri sayılan Nikos Kazancakis'in büyük anlatısı El Greco'ya Mektuplar, yazarın "ruhsal otobiyografi"sidir. Kazancakis, kendisi gibi Giritli olan ünlü Rönesans ressamı El Greco'ya mektuplar biçiminde kaleme aldığı kitabında, yaşamı boyunca izini sürdüğü düşünsel, ruhsal ve ahlaksal yolculuğu anlatır. Gerçekle kurmacanın iç içe geçtiği bu kitap, insan varoluşunun anlamını ve anlamsızlığını sorgular.
  • Baskı Tarihi:
    Kasım 2016
  • Sayfa Sayısı:
    591
  • ISBN:
    9789750733505
  • Orijinal Adı:
    Anaphora Sto Greco
  • Çeviri:
    Ahmet Angın
  • Yayınevi:
    Can Yayınları
  • Kitabın Türü:

Kazancakis’in, kendisi gibi Girit topraklarında yaşamış olan Rönesans ressamı El Greco’ya yazdığı mektuplardan oluşuyor kitap. Biçim ve içerik olarak mektuptan ziyade seyahatname, anı ya da otobiyorafik özellikler taşıyor diyebiliriz bu metinler için. Gayet duru ve akıcı bir dille yazılmış, yazarın karakterini, doğrudanlığını, samimiyetini dili kullanışından da hissedebiliyoruz.

Kazancakis demek ‘’Zorba’’ demekti benim için ama yazarın ruhsal otobiyografisi kabul edilen bu kitabı okuyunca “Zorba”nın onun ulaşmak istediği bir ideal olduğunu gördüm. Zorba gibi olmak isteyen bir Kazancakis.

Yazar, hayatı yukarı doğru yapılan bir “tırmanma” olarak tanımlıyor ve şöyle diyor:

“ Ruhumun tümü bir çığlık ve uğraşımın tümü bu çığlığı yorumlamak.
Hayatım boyunca, yalnız bir kelime bana acı çektirmiş ve beni aşka getirmiştir: tırmanma. Ben bu tırmanışı burada, gerçek ve hayalle karışık bir biçimde sunmak istiyorum. Tırmanışımın bıraktığı kırmızı ayak izlerini de…” (s. 9-10)

Yazarın ruhunda yaşadığı sancıları, arayışı, Tanrı ve insanlarla olan savaşını, kendi deyimiyle tırmanışını okuyoruz bu kitapta.

Oldukça zengin ve uzun bir yolculuk olan maratonda kimlerle karşılaşmıyoruz ki… İsa, Buda, Lenin, Bergson, Nietzsche’den tutun Panait İstrati’ye kadar birçok tanıdık isim bazen kurgu bazen gerçeklerle eşlik ediyor bu yolculuğa. Girit’ten başlayan Kazancakis’in mektuplarıyla Türkiye, Rusya, İtalya, Kudüs, Sina, Viyana, Berlin, Kafkasya ve daha birçok yere uğruyoruz.

İçindeki Tanrı’yı bulmaya, anlamaya çalışırken dinleri, inanışları eleştiriyor bazen ağır bir şekilde. Azizlerle, keşişlerle dalga geçiyor kimi zaman. Bedenin isteklerinin görmezden gelinerek insanın sadece ruhtan oluşmadığını vurguluyor. Bedenin isteklerini engellemek yerine tatmin ederek mutlu ve özgür olunabileceğini savunuyor.

Kazancakis’in felsefesini benimsemesem de saygı duyduğum görüşleri var. İnsanın kendine verileni olduğu gibi kabul etmeyip, kendi doğrularını araması, sorgulaması, bu uğurda başaramasa bile gayret sarfetmesi gerektiği görüşünü sevdim.

Şunu da belirteyim, yazar Türkiye-Yunanistan arasındaki savaşa tanık olmuş ve kendi cephesinden savaşın izlerini yansıtmış. İyi şeyler söylememiş tabii hâliyle. Bunları okurken tuhaf bir duyguya kapıldım ve savaşın hiçbir zaman kazananının olmadığını, iki tarafın da aslında kaybettiğini bir kez daha düşündüm.

Bu kitabı okuyun demiyorum, siz bilirsiniz. :) Ben okuduğuma memnunum, benim için sorular sorduran, düşündüren kitaplar iyidir; bu da öyle bir kitap.