Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku

·
Okunma
·
Beğeni
·
53.350
Gösterim
Adı:
Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku
Baskı tarihi:
Aralık 2014
Sayfa sayısı:
59
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750516832
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayıncılık
Baskılar:
Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku
Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku
"Her şeyin iyi gittiğini nerden çıkarıyorsun?" dedi. "Herif rüzgârı kendinden menkul uçurtmanın teki. Ara sıra telleri takılır gibi kadına geliyor gece yarısı." "Fakat Müzeyyen, bu derin bir tutku," dedim. Tırsmaya başlamıştım. Haklı olabilirdi. "Evet, biraz sapık ve tek taraflı bir tutku," dedi, arkasını dönüp gitti. Hikâyeye göre adam, kadını çok seviyor, sevdikçe ruhu büyüyor, eve sığmıyor... Bülbülün çilesi, yazarın zulası... İnceden sarma bir sigara, inceden bir bardak... Jak Danyel isimli bir şişe, Hicran isimli bir yara, tuhaf isimli bir roman. Kafamız iyi, açmayın kapağı, biz böyle iyiyiz.

İlhami Algör, alelacayip aşkların ve oyunbazlığın, hüzünlü dolambaçların yazarı. Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, İtalyan Yokuşu'ndan aşağı, rüzgâra asılıp Tophane'ye inen roman. Avaramu! 
(Tanıtım Bülteninden)
59 syf.
·1 günde·9/10
İlhami Algör, benim nazarımda varoluşsal edada büyük bir Sanrıcı’dır. Yani bendeniz, naçizane yazarın kahramanı için; gerçekte var olmayan şeyleri gören ve aynı zamanda işiten, daha doğrusu dayanaksız algı sahibi insanlar için kullanılan Sanrı kelimesine karşın, “Sanrıcı” nitelemesinde bulunurum, çünkü hoşuma gider böylesine otantik nitelemeler ve iyi yazarları yüceltmeyi oldum olası severim. Yazarın, topluma ve toplumun düzenine ayak uyduramamış bir hikâye kahramanını anlatırken toplum kalıplarını sarsacak nitelikteki fikirlerini ise okurun, o varoluşsal oksijenini ciğerlerinde solumasına vesile olacak şekilde yansıtması, takdire şayandır zannımca.

Kitapta neler yok ki? Kişilik Paradokslarından tutunda zamanının mühim adamlarına inceden taşlamalar ve bu taşlamaların yanında kendi halinde yaşanan tutkular... Kitabı okurken, bir yandan dışlanmışlık, bir yandan çaresizlik ve öte yandan da değersizlik yüklü hissiyat bulutları okurun tepesinde biter ve bir süre sonra bu bulutlar birbiri ardına çarpışarak önce okuru, şimşekler çaktırarak korkutur, sonrasında yağan yağmur edasındaki tespitleriyle de huzur verir.

Yürümek her zaman yürümek değildir, bazen düşünmektir diye okumuştum bir yerde. Nedendir bilmem kitaplarda sokak sokak bir başına yürüyen ve bu sokakları arşınlayan kahramanların yazarlarını değerli bulmuşumdur. Çünkü bu yazarlar sahipsizdir, toplumdan ya dışlanmıştır ya da kendini soyutlamıştır. Anlatamamıştır çevresine derdini ya da anlayan olmamıştır ki yazıya dökmüştür düşüncelerini elbet bir gün beni de anlayan olur diye… Ve bizler bu yazarları okurken kendimizi tam manasıyla bulamasak da yazımlarında; mutlaka kendimizden bir parçaya da rasgelmemiz ihtimal dahilindedir hal böyleyken eksik yanımızı tamamlamak maksadıyla girişiriz okumaya lakin sizde takdir edersiniz ki kendimizi tamamlamak bir kenara dursun daha da eksiliriz, eksik hissederiz…

Kişilik paradoksları, bir aynanın karşısına geçip aynadaki ile kendini aynı görememektir. Biri yapılan seçimleri ifade ederken diğeri (yani aynadaki) ise yapılmayan ya da yapılamayan seçimlerin sahibi bir başka benliği ifade eder. Hani denir ya nerede değilsem orada mutlu olacakmışım gibi hissediyorum diye. Tam da anlatmak istediğimi özetler nitelikte bu sözcükler…

Nerede değilsek orada mutlu olacaksak mutlaka okumaya devam etmeliyiz. Okumak başka yerlerde olmak ve kendi benliğini bulmaya bir adım daha yaklaşmak demektir. Bu vesileyle herkese keyifli okumalar dilerim.
59 syf.
·1 günde·3/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye edeceğim YouTube kanalımda Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku kitabını yorumladım: https://youtu.be/2BNzHTVG6ls

Cringe = Başkası adına utanmak

Ölmeden önce okunması gereken değil, okumadan önce ölünmesi gereken bir kitaptı benim için.

Şimdi, bir kitap düşünün. O kitabın içinde küçük bir kız çocuğu için "Orospuyu çok özlemiştim." (s. 36) ve Sadri Alışık için şaka yollu da olsa "hergele" densin. İnanılmaz. Böyle bir kitaba kimse benden mükemmel, muhteşem ya da sarsıcı dememi beklemesin. 50 küsür sayfalık kitabı da salt birkaç kelimeye sığdırarak cımbızlama şeklinde değerlendirmek istemediğimden dolayı gözüme çarpan ana kısımlardan bahsedeceğim.

Sanatta "kitsch" diye bir tanım vardır bilir misiniz? Kitsch, bayağı bir tada sahip şeylere ve ticari kaygılarla üretilmiş olan banal, rüküş, sıkıcı ve overrated diyebileceğimiz değerinden fazla abartılmış ürünlere gönderme yaparken kullanılan Almanca bir terimdir. İşte Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku'nun bende bıraktığı tat kesinlikle kitsch bir tat oldu.

Şimdi cringe, kitsch, overrated vs. gibi İngilizce ve Almanca kelimelerle dolu sosyal medya jargonu kullanarak bir inceleme yazıyorsun o zaman sen de tam bir kitsch olmuşsun diyebilirsiniz, fakat İlhami Algör'ün kitabı da tam olarak sosyal medya ile ünlü olan, çorbaları, pilavları ve her yemeği birbirine karıştıran pala bıyıklı Baruthane Pilavcısı'nın yaptığı yemeklere benzemiş zaten. 2 Algör bardağı postmodernizm esintisi, 1 Algör kaşığı modern roman malzemesi, biraz yeraltı edebiyatı baharatı, acı şiirsellik sosu, biraz ağdalı ve kasıntı cümle kurulumları, üstüne sürekli yabancı isimler ve kelimeler derken bunu popülist bir üslupla marine edip hafif de sosyal medya edebiyatı ateşinde pişirdiğiniz zaman okurun kitabı okumayı bitirdikten sonra aklında kalan tek soru "Ne okudum ben ya?" hatta "Niye okudum ben bunu ya?" oluyor. Yani sizde duygu, edebi estetik ve katkı açısından hiçbir şey kalmamış oluyor. Edebi anlamda karnınızı veya beyninizi doyurmayacak bir kitap bence bu. Birbirine tepki olarak doğmuş edebi akımların hepsinin bir çorba edebiyatı olarak kullanılması gibi. En azından benim için böyle gerçekleşti.

Gelelim cinsiyetçi ifadelere. Farklı olacağım diye başarılamamış postmodern özentisi bir üslup ve gereksiz küfürlerle dolu kasıntı bir dil kullanmayı tercih etmiş olan yazar, kadınları hafifmeşrepleştirmekten de hiç ama hiç kaçınmamış. Küçük bir kıza çekinilmeden -çok özür dilerim- orospu denmiş, kitaptaki kadın karakterlerin yarısı yazarın belirtmekten sıkılmadığı güzel göğüslerle okurunun karşısına çıkmış, kadın algısı sürekli çapkın olan bir gece kadını şeklinde yansıtılmış. Edebiyat gerçekten bu mu? Edebiyat, kadınları küfürlerle tanımlayıp aşağılayan, duygusuz kelime oyunlarıyla ve cinsiyetçi söylemlerle ticari başarı elde etmeye çalışan, bir nevi psikolojik ve içsel yolculuk yaşayan bir karakterin anlatıldığı bir kitap olmasına rağmen neredeyse hiçbir kişilik özelliği ve tasviri barındırmayan, kitap içinde kullanılan resimlerin metinlerle hiçbir ilgisi olmamasını öğütleyen bir özgürlük türü müdür? Eğer bu özgürlükse, benim özgürlük tanımım içerisinde bunlar yok.

Yazarlara duygu mühendisleri diyebiliriz bence. Biz okurlar olarak yazarların duygu çeşitlerini kurguya karakter, içerik, yer, zaman ve olaylar eşliğinde nasıl yedirdiğini okuruz. Fakat bu kitapta maalesef profil fotoğrafımda gördüğünüz gibisinden bir duygulanım çeşidi hiç olmadı. İçinden duyguları zorla çekip almaya çalıştım ve bu da kullanılan sıkıntılı kelime seçimleriyle birlikte beni kitaba karşı daha çok yabancılaştırdı. Zaten duygular da bu kadar samimiyetsiz ve zorlama bir şekilde açığa çıkmazlar. Peki bana nefret, sevgi, zevk, acı, korku, gülme, kıskançlık vs. gibi bir tane bile duygu emaresi geçirememiş olan kitabı nasıl pohpohlarım?

Kitabın sevdiğim bazı kısımları için verdiğim 3 puanı, bazen kendimin de yapıyor olduğu sesli monologlar, içsel bir yolculuğu hatırlatıcı bazı cümleler ve artık neredeyse etrafta görülen her şeyle konuşma saplantısına düşme durumu için verdim. Sadri Alışık ile ilgili bazı farklı kısımları ya da yabancı film göndermeleriyle oluşturulmuş nadir kurgu parçalarını özgün ve farklı bulduğumu söyleyebilirim. Ayrıca kitabın bu kadar kısa olmasını da sevdim. Zira biraz daha uzun olsaydı hiç alışkın olmadığım şekilde yarım bırakmak zorunda kalacaktım. Sevmediğim kısımlar, sevdiğim kısımları çok fazla geçtiği için düşüncelerim de böyle şekillendi.

Bu kitabın popülerliğini hak eden onlarca değerli Türk Edebiyatı kitabı ve yazarı sayabilirim. Bence bu kitabı okuyup 1,5 saat vakit kaybetmektense gidin 1 saat Yaşar Kemal, Yusuf Atılgan, Orhan Kemal ya da Ahmet Hamdi Tanpınar gibi ülkemizin esas edebiyat ustalarını okuyun. İlla çağdaşlardan okuyacağım derseniz de 30 dakika İhsan Oktay Anar, Enis Batur, Murat Menteş, Ayfer Tunç ya da Latife Tekin okuyabilirsiniz. Emin olun her anlamda kendiniz için daha faydalı ve doyurucu bir okuma yapmış olursunuz. Zaten onların kitaplarıyla bu kitabın arasındaki sadelik, doğallık ve samimiyet farkını da net bir şekilde anlayacağınızdan şüphem yok.

Çabuk, kendi sevdiği yazarın eleştirilmesini kaldıramayan duygusal okurlar gelmeden... Aaa baksanıza, aslında ben de İlhami Algör tarzında yazabiliyormuşum, hemen bir kitap yazıp filmini çektireyim.
59 syf.
·1 günde·Puan vermedi
Fakat İlhami Amca bu kitap neden yarım?!

İşte karşınızda çok savaş vererek bir inceleme ile çıkan ben. Aslında çok korkarak yazdım; çünkü ben hala kendimi, inceleme yazacak kadar yetkin hissetmiyorum. Ama ipin bir ucundan tutmak istedim. Umarım beğenirsiniz... :)

Bu kitapla tanıştım ben İlhami Amca' yla. Evet sana İlhami Amca diyeceğim çünkü bu kitabı okuyunca öyle deme gereksinimi duydum, dua edin burada racon kesmeye başlamadım bak. Evet şimdi size minik bir İlhami Amca tanıtımı yapayım ;

İlhami Algör 22 Eylül 1955'te İstanbul Sur içinde doğmuş. Zaten bu romanı ile edebiyat ve sanat dünyasında tanınmaya başlamış. Yazarlık mesleğinin yanı sıra reklam yazarlığı ve yönetmenlik de yapmış. En tanınan romanı '' Fakat müzeyyen bu derin bir tutku " eserini sinemaya uyarlamıştır.

Ama İlhami Amca bu son yakışmadı be!
Ne olurdu Müzeyyen ve Arif ' mutlu sonsuz' olsaydı? Filmle kitabı aynı günde bir heyecanla bitirince haliyle Müzeyyen ve onun o dominant tavırları da kazınmadı değil aklıma.

Aslında bu kitap, burada pek karşıma çıkmadı. Çok önce okuyacaklarıma eklemiştim, hatta ben bile unutmuştum. Sonra karşıma filmden bir kare çıktı ve okumaya karar verdim. Kitaba başladım fakat yarım bırakıp filmi izledim. Film göz önünde olduğundan mıdır bilemem bana ahlaki yönden daha kötü geldi. Bu bir hakaret gibi değil ama siz anladınız. Bu kitap ve film bitince direk aklıma Kürk Mantolu Madonna geldi. Çok güzel sevip, kavuşan ama bir türlü mutlu bir sona eremeyen aşklar...


Kitapta Arif hep bir arayış içinde olduğundan, mutlu huzurlu bir durumu bile yadırgayan bir tutum gösteriyor. Belki de uzun zamanlı bir mutluluk yaşayamamasının nedeni de budur, bilinmez. Ama Müzeyyen ise anın kadını. Kimseyi ne geçmiş ne de geleceği ile yargılayıp sorgulamayan bir karakter. O yüzden Müzeyyen hal ve tavırları hem film hem de kitap sayesinde olsun, aklıma kazınmış durumda.

Kitap halk ağzıyla yazılmış gibi ama bir o kadar da edebiyat dolu. Sanki her kelimenin altında farklı bir dünya var. Hikayenin etraftaki insanlarla iç içe olması da ayrı bir güzellik katmış tabii ki kitaba. Kitapta yer yer kahvehanede geçen diyaloglara da yer verilmiş, bu sohbetler hoş geliyor insana yani ben kitaba ısındıran bir durum diyebilirim.

Kitabın dili dediğim gibi çok akıcı ama dolu dolu. Duygu dolu, edebi yönden zengin bir eser. Öyle basite alınacak bir kitap değil yani, hele Müzeyyen hafife alınır mı hiç?
Kitap okudukça insanı daha çok içine çeken bir paradoks gibi adeta. Tabii ki kitap öyle dönemden bağımsız bir eser değil. Dönemin şartlarına, olumsuzluklarına dair minik hicivler de mevcut. Zaten Arif kendi içinde etrafındaki her şeyi eleştiren fakat bir şeyler değiştirme taraftarı olmayan biri. İçi dışı bir karakter, ne kadar derin ve anlamlı şeyler sunup gizlenmeye çalışsa da.. Fakat bir türlü Müzeyyen 'in kafasında dönen tilkileri çözemiyor. Çünkü Müzeyyen öyle bir kadın ki ; kime, nerede, ve ne kadar bir sınır çizeceğini çok iyi biliyor. Aslında en büyük sınırlarını da en yakınındakine çiziyor.
Ah ne acı değil mi!
Sanırım Arif' i de en çok yaralayan bu olmalı ; Müzeyyen 'i tanıyamamak...

« "Hikâye" dedim, gel seninle anlaşalım. Sen yarım kal, adını da "Yarım Kalan Hikâye" koyalım.»

#40989662


Yani zaten İlhami Amca bir nebze de öyle oldu be!
59 syf.
·Beğendi·8/10
Yetmedi bu kitap bana! Keşke 57 değil de 557 sayda olsaymış...
Romanın içindeki romanı okuyor gibi bir his oluşuyor okurken. Kendi kendine konuşan yazarımız bizi büsbütün olayların içine çekebildi. Nedense Zweing'i andım okurken; Belki de kısa öykülere bir dünya sığdırmak herkesin yeteneği değildir, onun için. Kesinlikle işin içinden ustalıkla çıkmış.
Kitap içeriği için arka kapakta da yer alan, kitaptaki küçük bir bölümü yazmak istiyorum:

"Her şeyin iyi gittiğini nerden çıkarıyorsun?" dedi.
"Herif rüzgârı kendinden menkul uçurtmanın teki. Ara sıra telleri takılır gibi kadına geliyor gece yarısı."
"Fakat Müzeyyen, bu derin bir tutku," dedim. Tırsmaya başlamıştım. Haklı olabilirdi.
"Evet, biraz sapık ve tek taraflı bir tutku," dedi, arkasını dönüp gitti.
59 syf.
·2 günde·9/10
Güzeldi, roman içinde roman ile meşgul oldum, anlatıcı ile racon keserek konuştuk, racon keserek konuştuk ama bu raconun içinde küfürleri bile yarım yamalak ettik. İstiklal’de, Karaköy’de filan gezindik. E-kitap olarak okuduğum için ekran defalarca “Abi yapma, yazık ediyorsun bu kitaba, basılı kitap olarak oku beni” dedi, cevap vermesem de kendisine ya da “Sen sus, var benim bir bildiğim” diye cevap versem de sonralardan hak verdim kendisine. Kitap konuştuğu sürece kapının kilidi kadar rahatsız edici konuşmadı ama içindeki tüm duyguları da hissettirdi; ama bu kitaptan sonra da kapı dillerine, kapı kilitlerine bakışımın değişeceği de, kendilerine bir saygım olacağı da bir gerçektir. Hele sen kapının dili, gelip de bana “bitse ne olur, bitmese ne” dedin ya verecek cevabım olmadı sana.

Kitap yer yer tebessüm ettiriyor ve gülmeye doğru yol aldırıyor tebessümleri ama bu ifadeyi yüzünüzde uzun süre tutturmadan da tutkuyu vererek, yalnızlığı hissettirerek belki de çaresizliği vererek üzgünlüğe götürüyor. Bunları ise şarkı sözleri, türkü sözleri, film replikleri ile vermesi ise hem kitabın farklılığını hem de yazarın başarısını gösteren unsurlar. Aslında daha çok bir şeyler yazmak istiyorum, o aynayı filan konuşmak istiyorum ama bir şeyler “çıt” ediyor içimde, “hop sus bakalım sen” diyor, sanki bir şeyleri yanlış söyleyecekmişim gibi. Susayım o zaman, zaten yazsam ne olur, yazmasam ne ama güzeldi, sıcacık bir novella iyi geldi.
59 syf.
Burda tanıdığım ve kendi çapımda çok memnun olduğum, arkadaşım, ...'in bana hediye ettiği, en başta okumam gerektiğini okurken anladığım, fakat en son okuduğum kitap...

Etkileyici bir girişle başlıyor kitap;
"Tütünümü, anahtarımı aldım, evden tam çıkıyorum, bir şeyin eksik olduğunu, eksik olanın ruhum olduğunu fark ettim."

Ruhundaki eksiklikleri fark eden ama müdahale edemeyen insanları anlatıyor kitap, kanaatimce...
Hayatta hep kaybeden insanları, tutkuyla sevenleri, "çıt" sesini duymuş aşkları, filmleri, İstanbul’un ara sokaklarını, kahvelerini anlatıyor. Bunları öyle güzel anlatıyor ki, "derin" tutkular yaşayabilme yetisine sahip güzide insanların romanı olup çıkıveriyor...

Kitaba roman mı demeli, daha etraflı düşünüp kısa roman mı, yoksa uzun öykü mü?
Akan, peşinden sürükleyen ama çok az anlatan bir öykü var kitabın içinde. Tutkuyu hissediyorsunuz ama anlayamıyorsunuz, çünkü tutku tam olarak anlatılmıyor… Belki de böyle olması gerekiyor; tutkular tam olarak anlatılamaz, derler.

"— Bitse ne olur,
Bitmese ne? —"
59 syf.
Tebessüm ederek başladığım kitap beni derinlere götürüp bıraktı. Gülerim ağlanacak halime üslubu ile ele alınmış, "bu da mı gol değil" hissiyatına gark eden, sizi sizden alan geriye gerçekleri acı acı avuçlarınıza bırakan bir kitap. Bazı kitapların üstüne başlıbaşına bir kitap daha yazılır ya işte bu kitap da onlardan biri. Etkileyici ve sizi alıp götüren, bir süre alıkoyan ve derin derin düşüncelerde "ister yüz, ister boğul.Sana kalmış" dedirten bir karakter. Ah müzeyyen yapılır mıydı bu? Diye sormadım değil. Tebessümden eksik bırakmayan farklı bir üslupla sizi her duygu ile bir başınıza bırakan bir eser. Okuyunuz hak vereceksiniz.
59 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
Fakat Müzeyyen ben şimdi sizi nasıl anlatayım?

Bu kitabı da 1000K paylaşımlarından görüp okuyacaklarım arasından ön sıraya alarak okudum...
Kitabı okurken kendimi eski yeşilçam filmi izliyormuş gibi hissettim. Ki zaten yazarın işi kitapta filmlerle ilgili, film montajcısı. Kitapta bolca işinin gereğinden olacak olsun film senaryoları var, her olayı bir film :) Sadri Alışığı da eklemeden geçmemiş. Arada yazdığı türkü mısralarını ben kendimi kaptırıp makamıyla bitirmeden geçemedim :)

O Galata' ya gitti ben de gittim, Tophane' ye gitti ben de gittim. Hatta o masa da çay ve sigara içenlerden biri de bendim fosur fosur :) Kendi ile gerçekleştirdiği repliklerin bazılarında kendimi buldum. Yine iç sesleri ile onum gibi arada kendimi gaza getirip sonra yine kendimi sakinleştirdiğim de doğrudur. Eve gelip bazı eşyalara selam vermişliğim, halini hatrını sormuşluğum vardır :))) doktor bey acaba ben de paronayak mıyım :)) Aklıma da Elif Şafak - Siyah Süt geldi bunları okurken.

Kısacık, güzel bir hikaye. Bazen kendime acaba Müzeyyen gerçekten var mı, yoksa bu yazar (hani bi hikaye yazmaya çalıyor ya) iç içe geçmiş bir roman mı yazıyor diye sordum :)
Adam "-bitse ne olur
- bitmese ne" dedi.
Müzeyyen kim bilir kaç sigara içti fosur fosur kaç bardak çay...


Filmi de varmış. Beğendiğim iki oyuncu hem de... En kısa zamanda izlemek üzere bana iyi seyirler ve okumak isteyenlere de iyi okumalar :)

Okuyanlar ve okuyacaklar için lütfen çıt ::)))
59 syf.
Fakat müzeyyen bu derin bir tutku hem güldürdü hem düşündürdü keşke yazar biraz daha yazsaymış sonunu mantıklı bitirseydi bitti diye üzülüyo insan.
59 syf.
·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
İlhami Algör'ün okuduğum ilk kitabıydı.Yesilçam Sadri Alısık tadında bir kitaptı.Gözümde Sadri Alısığın filmlerini canlandırarak okudum.Keyif alarak okuyabileceğiniz bir kitap.
" Hikaye " dedim. " Gel seninle anlaşalım. Sen yarım kal, adını da yarım kalan hikaye koyalım. "
" Sen zaten neyi tamam ettin ki? " dedi bana...
Tütünümü, anahtarımı aldım, evden tam çıkıyorum, bir şeyin eksik olduğunu, eksik olanın ruhum olduğunu fark ettim. Önemsemedim.
Ne olmuştu da, "Seninle dünyanın her yerine gelirim," diyen Müzeyyen, durduğu yerden çekip gitmelere başlamıştı?

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku
Baskı tarihi:
Aralık 2014
Sayfa sayısı:
59
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750516832
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayıncılık
Baskılar:
Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku
Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku
"Her şeyin iyi gittiğini nerden çıkarıyorsun?" dedi. "Herif rüzgârı kendinden menkul uçurtmanın teki. Ara sıra telleri takılır gibi kadına geliyor gece yarısı." "Fakat Müzeyyen, bu derin bir tutku," dedim. Tırsmaya başlamıştım. Haklı olabilirdi. "Evet, biraz sapık ve tek taraflı bir tutku," dedi, arkasını dönüp gitti. Hikâyeye göre adam, kadını çok seviyor, sevdikçe ruhu büyüyor, eve sığmıyor... Bülbülün çilesi, yazarın zulası... İnceden sarma bir sigara, inceden bir bardak... Jak Danyel isimli bir şişe, Hicran isimli bir yara, tuhaf isimli bir roman. Kafamız iyi, açmayın kapağı, biz böyle iyiyiz.

İlhami Algör, alelacayip aşkların ve oyunbazlığın, hüzünlü dolambaçların yazarı. Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, İtalyan Yokuşu'ndan aşağı, rüzgâra asılıp Tophane'ye inen roman. Avaramu! 
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 6.571 okur

  • İlknur
  • Beyza bilge
  • Cansu Durmaz
  • Betül ilayda Baran
  • Aslı
  • mahmut yıldızbaş
  • Dogankilicalp
  • Fatma nur
  • Dila Manga
  • Sevde

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%15.8
14-17 Yaş
%6.7
18-24 Yaş
%32.9
25-34 Yaş
%29.3
35-44 Yaş
%10.2
45-54 Yaş
%2.3
55-64 Yaş
%0.2
65+ Yaş
%2.5

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%77.6
Erkek
%22.4

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%18.8 (343)
9
%14.2 (259)
8
%20.4 (372)
7
%19 (345)
6
%11.2 (204)
5
%6.4 (116)
4
%4.2 (76)
3
%2.5 (46)
2
%1.6 (29)
1
%1.6 (30)

Kitabın sıralamaları