Farengeyt 451

·
Okunma
·
Beğeni
·
277,4bin
Gösterim
Adı:
Farengeyt 451
Baskı tarihi:
2019
Sayfa sayısı:
208
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789952363807
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Fahrenheit 451
Dil:
Azerice
Ülke:
Azerbaijan
Yayınevi:
Qanun Nəşriyyatı
Yanğın törədən yanğınsöndürənlər, qadağan olunmuş kitablar, insanlıqdan uzaq düşmək üzrə olan insanlar…

Amerika yazıçısı Rey Bredberinin “Farengeyt üzrə 451 dərəcə” romanı – elmi fantastikanın zirvəsidir.
208 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10 puan
Son zamanlara okuduğum en etkileyici kitap olduğunu söylersem, kesinlikle abartmış olmam. Kitabın türü korku değil; korkuyorsunuz. Kitabın türü dram değil; ağlıyorsunuz. Kitabı okuduğum an etkilendim ama bundan daha fazlası olacak. Hepsi birbirinden farklı olan her bir kitabı elime aldığımda aklıma bu hikâye tekrar tekrar gelecek ve yine ürpereceğim. Üstelik bu hissin bana özgü olduğunu hiç sanmıyorum. Her kim kitaplara değer veriyorsa, bu cümlelerimin altına imzasını atacaktır. Evvela kitabın adını açıklayayım. Fahrenheit 451 nedir? - “Kitap kâğıtlarının tutuştuğu ısı derecesidir." İşte şimdi ilginizi çekmeye başladı öyle değil mi?

Yaptığım araştırmalara göre, kitabın yayınlandığı yıl: 1952. Hikâyeye konu olan yıl ise: ikibinçok! Günümüzden daha ileri bir tarih üzerinden yazılmış. O yıllarda bu kitap “Bilim-Kurgu” türünde basılmış. Bilirsiniz ki bu tabir özetle, geçmişin ya da geleceğin o günün olası olmayan teknoloji ve bilim şartları gereğince kurgulanması halidir. İtiraf etmeliyim ki, bu kitabı 1952 yılında okusaydım, saçma bulabilirdim. Fakat 2018 yılında okudum. İşte türü korku olmayan bir kitaptan bu kadar korkmama neden olan şey tam da budur. Ve eminim ki; 2019’da okuyan biri benden daha çok korkacak. 2020’de okuyan ondan da fazla... Ve belki de 2021’de kimse bu kitabı okuyamayacak. İşte bu en korkuncu olacak.

Yanmayan evlerin, kapsüllerin, mekanik tazıların, adına böcek denilen son sürat araçların ve itfaiyecilerin hala görev yaptıkları bir zaman yolculuğuna çıkın. -Neyse ki 1952’ye oranla bizim yolumuz oldukça kısa. Günümüz teknolojisi ile hayal etmek daha kolay olacak.- Fakat aklınıza bir konu takıldı öyle değil mi? Mademki yanmayan evler var, o halde itfaiyeciler neden var? Hemen söyleyeyim. Bu hikâyede itfaiyeciler yangın söndürmek için değil, yangın çıkartmak için var. Devletin bir kolu olan itfaiyeciler, toplumun huzuru ve mutluluğu için gece-gündüz çalışıyorlar. Gece-gündüz demeden ülkede ellerine geçen tüm kitapları yakıyorlar! Evet, yanlış okumadınız. İtfaiyeciler, kitap yakmak için var.

İtfaiyeciler asla kötü insanlar değiller. Sakın böyle bir önyargıda bulunmayınız. İnsanlık için, vatandaş için, halk için alevlerle dans eden vatansever nefer onlar. Kişiler şiir okuyup üzülerek intihara kalkışmasınlar diye… Roman okuyup hayal güçlerini kullanmasınlar diye… Deneme okuyup düşünmek zorunda kalmasınlar diye… Bilgi kitapları okuyup, gereksiz bilgilerle kendilerini yıpratmasınlar diye… Azıcık aş, ağrısız baş olsun diye… Kafalarına hiçbir şey takılmasın ve eğlenceye daha fazla vakit ayırabilsinler, böylece hep mutlu olsunlar diye... Ülkede savaş olsa dahi, üzülmesinler, yokmuş gibi davranabilsinler, huzurları asla kaçmasın diye… Tüm iyi niyetleriyle görevlerini yapan her biri vatansever, milliyetçi birer kahraman asker onlar.

Distopik bir kurgu olduğunu düşünüyorsunuz öyle değil mi? Kesinlikle öyle. Ama detayları ayrımsamakta yarar var. İlk etapta yukardaki cümleleri okuduğunuzda aklınıza baskıcı, otoriter/ totaliter bir devlet sistemi geliyor. Ve ister-istemez insan korkmaya başlıyor. Kitabı okurken de aynı böyle oluyorsunuz. Fakat ben yazımın en başında sadece korkudan değil başka bir türden daha bahsetmiştim. Neydi o? Dram mı? Elbette dram! Kitabı okudukça, eğer korkuyu iliklerinize kadar hissedebilmişseniz, bu durumun “devlet baskısı” değil, “halk arzusu” olduğunu görmeye başlıyorsunuz. Ve o hissettiğiniz korku bu görüyle beraber yerini drama bırakıyor. Sonunda kendinizi çaresiz ve gözü-yaşlı yakalıyorsunuz. Teşbih etmek gerekirse; kundaktaki bebeğini bırakıp gitmek zorunda kalan bir anne/baba olmaktan korkarken, ölüm döşeğinde olan bebeği karşısındaki çaresiz anne/baba oluyorsunuz. Bu kitabı okuduktan sonra istemsizce kitaplığınıza uzun süre uzaktan bakarak duygusallaşıyorsunuz.

Abartıyor muyum? Öyle mi? Gerçekten mi? İnsanlığın yüzde kaçı kitap okumak için vakit ayırıyor? Soruyu yanıtlamadan evvel doğru okuduğunuzdan emin olunuz. Boş vakitlerinde kitap okuyanları sormuyorum. Kitap okumak için vakit ayıranları soruyorum. “Kitap okumak” birçok insan için “boş vakitler” takısıyla kullanılan bir eylem değil mi? O zaman şuna bir bakalım:

“Nihayetinde film izlemek, kitap okumaktan daha kısa sürüyor. Eğer güzel bir eserse, biraz beklerim. Nasıl olsa filmi çekilir, ben de izlerim. Böylece kitabı öğrenmiş olurum. Ya da okuyan biri onun özetini çıkarır. Ben de özeti okurum. Böylece kitap hakkında şurada burada sohbet ederken konuşarak entelektüelliğimi ortaya koyabilirim. Hem belki teknoloji biraz daha ilerler ve özetin de özeti çıkar. Sonunda kocaman bir ansiklopedi 20 kelimeye sığar. Ben de o 20 kelimeyle bilge bilge gezerim. Üstelik bir sürü vakit yanıma kâr kalır ve ben kalan vaktimde gönlümce eğlenirim.“ Nasıl plan?

Yarın devlet kitap yasağı çıkarsa, kaçımız devleti baskıcı, otoriter/ totaliter olarak suçlayabilecek yüze sahibiz? Gücü de boş verelim. Ben yüzü soruyorum yüzü. Bu kitabı okuduğunuzda, itfaiyecilerin yaktığı kitaplar sizi korkutuyor. Halkın yaşam biçimi ise ağlatıyor. Ve korkuyla dramdan sonra işin içine son olarak üçüncü tür giriyor. Trajedi! Trajedi ne biliyor musunuz? Tüm bunlara rağmen halk sadece mutlu! İşte bu noktada trajedi başlıyor. Sonra ne mi oluyor? Okuyun ve görün.

Herkesin vakit çok geç olmadan bu kitabı okumasını tavsiye ediyorum. Bir gün evde yalnız başımayken 110’u aramam gerekirse, hangi mobilyaya sarılacağımı ve o mobilyanın içinde neler olduğunu artık sadece ben değil, siz de biliyorsunuz.

Bu kitap: Hepimizin yemesi gereken bir tokat!
242 syf.
·Beğendi·8/10 puan
Günümüzden 500 yıl sonrası. Yanmayan evler, kapsüller, mekanik tazılar, son hız arabalar ve itfaiyeciler. Yanmayan evlerin icadından sonra itfaiyecilere yeni bir görev verildi, kitap yakmak. Sadece belirli kitapları değil ellerine geçen tüm kitapları yakmak.
Kitap yakıyorlar dediysek hemen itfaiyecilere kızmayın. Onlar toplumun mutluluğu için çabalıyorlar. Şiirler acıdır, romanlar insanı düşünmeye zorlar. Oysa düşünmeyen eğlenen insanlar mutludur. .
Düşünmeyen ,eğlence toplumu devlet baskısıyla yaratılmadı. İlk başta sansür baskı hiçbirisi yoktu. Kitap okumamayı isteyen insanların kendileriydi.
Herşey fotoğrafla başladı,sonra kamera icat edildi , sonra video ,televizyon. Televizyonun etkisi altında kalan insanlar kitap okumaya zaman bulamadılar. Klasiklerin özeti çıkartıldı, sonra özetinin özeti, sonra da özetin özetinin özeti ve en sonda bir ansiklopedi de on iki kelimeye sığdırıldı. Artık klasikleri kolayca okuyabilir , geriye kalan zamanınızda da eğlenebilirsiniz. Okullar simgesel yaratıcılar, düşünce adamları yerine atletik sporcular çıkarmaya başlamasıyla beraber entellektüel kelimesi bir küfür sayıldı. Peki bunun suçlusu kim devlet mi yoksa çağımız insanımı???
Klasiklerin özetini okuyup suç ve ceza' da çok ağırmış diyenleri, başını televizyon izlemekten kaldıramayanları, yarış atı yetiştiren eğitim sistemini eleştiren herkesin okuması gereken bir kitap.
Herkese iyi okumalar dilerim.
  • Otomatik Portakal
    8.0/10 (14,5bin Oy)12,3bin beğeni50,2bin okunma37,5bin alıntı239,8bin gösterim
  • Sineklerin Tanrısı
    8.0/10 (13,4bin Oy)11,7bin beğeni46,3bin okunma22,2bin alıntı193,5bin gösterim
  • Cesur Yeni Dünya
    8.2/10 (10,8bin Oy)9,7bin beğeni33,4bin okunma38bin alıntı185,7bin gösterim
  • Amok Koşucusu
    8.1/10 (16,7bin Oy)14,3bin beğeni62,5bin okunma40,4bin alıntı531,1bin gösterim
  • Bülbülü Öldürmek
    8.5/10 (11,7bin Oy)11,9bin beğeni41,2bin okunma45,6bin alıntı279,4bin gösterim
  • Kırmızı Pazartesi
    7.8/10 (12,4bin Oy)10,1bin beğeni44,7bin okunma24,7bin alıntı176,4bin gösterim
  • Yabancı
    8.3/10 (19,5bin Oy)17,3bin beğeni70,4bin okunma49,7bin alıntı252,7bin gösterim
  • 1984
    8.9/10 (26,5bin Oy)27,9bin beğeni89,8bin okunma106,3bin alıntı381,9bin gösterim
  • Korku
    8.5/10 (15,6bin Oy)13,6bin beğeni55bin okunma38,8bin alıntı181,4bin gösterim
  • Olağanüstü Bir Gece
    7.8/10 (19,3bin Oy)16,7bin beğeni79,1bin okunma57,4bin alıntı274,7bin gösterim
208 syf.
·4 günde·4/10 puan
Öncelikli olarak şunu ifade etmem gerekir ki kitap sosyal mecralarda abartıldığı kadar alıp götürmedi beni.. Distopik bir eser olmasına rağmen bende hiçbir etki oluşturmadı. Çünkü ben bir kitabı okurken sayfalar arasında canlandırma yapıp kendimce bir sahne kuruyorum. Bu eserde böyle bir sahneyi göz önüne dahî getiremedim. Kurgu güzel ama yazarın sürekleyici bir üslûbu olmadığı kanısındayım. Bu kadar güzel kurgu, hitabet ve sürükleyici bir dilin olmamasının kurbanı olmuş diyebilirim.

Eserin baş kahramanı Montag isimli bir itfaiyeci. Burada tuhaf olan durum şu ki bizim bildiğimiz itfaiyeciler yangın söndürmek ile görevlendirilmiş kişilerdir. Ama en başında belirttiğim gibi distopik bir eser olmasından ötürü burada ki itfaiyecilerin görevi, bilinenin tam aksine yangın çıkarmak...Özellikle de kitapları yakmak için...

Kitaba isim verme serüveni ise oldukça manîdar... Yazar "itfaiyeci" olsun diye düşünüyor ama sonra beğenmiyor kendi kendisine "kitaplar kaç derecede tutuşup yanar?" diye soruyor. Birkaç yere telefon ediyor ama aradığı sorunun cevabını bulamıyor. En sonunda itfaiye teşkilatını arayarak "kitap kağıdının kaç derecede tutuşup yandığını" soruyor cevap ise "451 Fahrenheit" oluyor. Yazar ise tersine çevirip ❝Fahrenheit 451❞ ismini veriyor... (niyedir bilmiyorum böyle değişik isim verme serüvenleri benim hoşuma gidiyor o sebeple incelemenin sonunda belirtmek istedim)
208 syf.
·2 günde·Puan vermedi
https://i.imgyukle.com/2020/05/01/rIP7L1.jpg
Amerika'da ilk kez 1953’te yayımlanan ve hızla bütün dünyada ün kazanan Fahrenheit 451 devlet sansürünün, totaliter rejimlerin dehşetini anlatan temel yapıtlardan biri sayılmasına rağmen, Ray Bradbury, romanı hakkında şöyle der:
"Romanım hep yanlış ya da eksik yorumlandı. Fahrenheit 451, sansür ve de otoriter devleti eleştirmenin ötesinde, aslında televizyonun okumaya, özellikle de edebiyata ilgiyi nasıl yok ettiğini anlatıyordu."
Nitekim, Neil Gaiman‘ın sunuş yazısında belirttiği üzere ,
“Fahrenheit 451, spekülatif kurgudur. ‘Bu böyle sürerse…’ öyküsüdür.
(Bu böyle sürerse; yani dünyanın her yerinde görüntünün tahakkümü altında, zihin kontrolü vasıtasıyla ve subliminal mesaj bombardımanlarıyla insanlar kitapları terketmek hatta onları yok etmek suretiyle git gide daha da eblehleşerek, yozlaşacak olursa vs.)

Ray Bradbury bizim geçmişimiz olan şimdiki zamanı hakkında yazıyordu. Bizi bir şeyler konusunda uyarıyordu; bunların bazıları barizdir, bazılarınıysa aradan yarım yüzyıl geçtikten sonra görmek daha zor.
1950’lerde şu espri yapılıyordu: ‘Eskiden kimin evde olduğunu ışıklarının açık olmasından anlayabilirdiniz; şimdiyse ışıklarının kapalı olmasından anlaşılıyor.’
(O zamanlar televizyonlar küçüktü, siyah beyazdı ve net bir görüntü elde etmek için ışıkları kapamak gerekiyordu.)

Ray Bradbury ‘Bu böyle sürerse… artık kimse kitap okumayacak diye düşündü ve “Gelecekte kitapların yakılmasıyla ilgili bir roman yazmak için kütüphaneden daha iyi bir yer olur mu?” diyerek UCLA kütüphanesinin bodrumunda ‘İtfaiyeci” adlı kısa romanının daha uzun bir versiyonunu yazdı. Los Angeles İtfaiye Teşkilatı’nı arayıp, kağıdın kaç derecede yandığı sorusuna aldığı cevaba binaen de kitabının ismini Fahrenheit 451 koydu.”

Bunca izahatın ardından, kitabın konusuna ve karakterlerine değinecek olursam;
Guy Montag, karısı Linda ile birlikte yaşayan bir itfaiye personelidir; lakin çalıştığı kurum sembolü ejderha olan ve evleri basarak, buldukları kitapları ateşe vermek suretiyle imha eden bir teşkilattır. Yaşadığı toplumda televizyon, insanların uyuşturulmasını sağlamakta, anlamsız ve amaçsız sorularla bir illüzyondan ibaret olan programlar vasıtasıyla kitleler kandırılıp aldatılmaktadır. İnsanların isyan etmemeleri için düşünülmüş bir başka yöntem ise ilaçlar, uyuşturucu ve uyarıcı haplardır. Bu toplumda gazetelerde bile yazı yoktur, sadece resimler vardır. Kitaplar ve yazılar insanı asosyalleştiren, mutsuz eden nesneler olarak resmedilmiştir. Montag, bir gün işten evine dönerken Clarisse ile tanışır ve öğretmen olan Clarrisse’nin etkisiyle, sistemin kuklası olmuş karısının her türlü tepkisine rağmen kitap okumaya ve nihayetinde kendi benliğini ve gerçekleri keşfederek aydınlanmaya başlar.

Bradbury’nin kitapta yarattığı her karakter onun bir parçasıdır; bir polisin gece vakti kendisini sorgulamasından esinlerek yazdığı “Yaya” öyküsünde erkekken kıza dönüştürdüğü Clarisse McClellan’dan, sonrasında kaleme aldığı ”İtfaiyeci” adlı kısa romanındaki Guy Montag da ‘gelecekte koşan’ yazarın kendisidir, Faber’de gizlenen de odur; orada burada, yolda insanların kulaklarına ne yapmaları gerektiğini fısıldayan kişidir, hatta yıkıcı benliğin yansıması itfaiye şefi bile onun bir parçasıdır. (Bknz.: Yazarın 1976 tarihli sesli önsöz açıklaması)

Bradbury’nin yarattığı karakterlerle alakalı bu açıklaması bana Sabahattin Ali‘nin Ayşe Sıtkı’ya 10.08.1933 tarihinde yazdığı bir mektupta benzer bir durumu şöyle ifade ettiğini hatırlattı:
“Ben zaten nedense yazılarımda doğrudan doğruya veya bilvasıta hep kendimden bahsediyorum. Galiba kendimi çok beğendiğimden. Bundan müşteki değilim, çünkü benim fikrimce “deha” bir nevi megolamandır ve dâhilerin en gülünç olanları mütevazi olanlarıdır. Yazılarında kendilerinden bahsetmeyenler, kendilerine emniyet ve itimatları olmayan korkaklar ve zayıflardır. Veya içlerinde bahsedecek bir şeyleri olmayan başlar. Ben bir kere korkak değilim ve kendime güveniyorum, sonra da yüz muhtelif adam yaratsam her birine kendimden bir parça verecek kadar doluyum.”

Ray Bradbury , Fahrenheit 451’i yazarken, dünyayı bilinçli olarak herhangi bir şekilde değiştirmeyi hedeflemekten ziyade, kitaplar ve kütüphaneler hakkında, bilginin kadar değerli olduğu ve onu korumamızın gerekliliğine dair uyarı niteliğinde bir mesaj vermek istemiştir. (Bknz. : Yazarın 1976 tarihli sesli önsöz açıklaması)
Neil Gaiman’ın da dediği gibi:
“Bu bir uyarı kitabıdır. Sahip olduğumuz şeylerin değerli olduğunu ve değer verdiğimiz şeylerin bazen kıymetini bilmediğimizi hatırlatır.”

Bu arada, bir kitle hipnotize aracı olarak televizyonu konu alan 1976 yapımı ‘Network’ filminden özellikle şu sahneyi izlemenizi tavsiye ederim. (“Televizyon gerçek değildir”; nam-ı diğer ”Tell lie vision”.)
https://www.youtube.com/watch?v=D5QQhoZAsYE

Bu kitabın yayımlanmasının ardından 67 yıl geçmiş olmasına rağmen, yazarın işaret ettiği ve uyarıda bulunduğu hususlarla ilgili günümüze dair sayısız çıkarım yapılabilir; ama ben sadece birkaç mühim noktaya temas etmekle yetineceğim: Özellikle bir türlü baş edilemeyen “ekran bağımlılığı” Yüzeysellik: İnternet Bizi Aptal mı Yapıyor? (internetin akla ziyan etkileri ve idrak safhasındaki negatif tezahürleri üzerine) Görünüyorum O Halde Varım (Var olmanın yolunun düşünmekten değil “görünmek”ten geçtiği sanısının yaygınlaştığı bir dünyada, seyretmeden duramayan görsel kültür insanı faciası... Böyle bir dünyada okumaktan çok seyretmek, bilmekten çok görünmek, akıldan çok göze hitap etmek, kafa yormaktan çok “yorma kafanı” telkinine uğramak.) ve de “görüntünün dayanılmaz tahakkümü” hakkında…
İlk olarak, Aynalı Barikatlar‘dan “Görüntünün dayanılmaz tahakkümü” hakkında bir bölüm aktarmak istiyorum:
“Teknolojinin, konuşmayı kelimelerden ziyade görüntülerle aktarılır hale getirmesi, anlamın yükünü sözden ayırıp görüntüye nakletmesi, algılama ve kavrama tarzında negatif bir devrimdir. Teklifsizliğini bir teklifler bolluğu, kargaşasını geniş çaplı bir rahatlık ve yıkıcılığını sürgit bir inşa faaliyeti gibi gösteren bu devrimin (kötülük derecesi bakımından) birbirinden önemli beş sonucu vardır:
1-Somutluğun egemenliği altındaki görsellik, soyutluğu su götürmez anlamı kuşatarak muhakemeyi aşındırdı. Yargı, görsel misallerin dayanılmaz çokluğu arasında iğfal edildi; yani anlamın ağırlığı büyük ölçüde çöpe gitti.
2- Modern emperyalizmin kozu, teknolojik ve kitlesel illüzyonlar üreten silahlardır. Kişiyi kendine bakarken bile yanıltabilecek illüzyonlar!
3- İmparatorluk elçileri/askerleri, televizyon aracılığıyla az gelişmiş ülkelere dans ederek, şarkı söyleyerek ve/ya da sofradan kalkmaksızın girebiliyor. Dilerseniz şöyle söyleyeyim, Arnold Schwarzenegger oturma odanıza kaç kere geldi ve (huyu kurusun) ortalığı kan gölüne çevirip tekrar görüşmek dileğiyle (asta la vista deyip) ayrıldı?
4- Tüketimin merkezi öğesi olan ve yenilenme saplantısı gereği hızla eskiyen/değişen görüntüye iliştirilen anlam, kavranabilir ve ilkeselleşebilir olmaktan çıkarak uçucu hale geldi.
5- İmaj kreatörlerince saptanarak yığınlara telkin edilen ölçülere uymayan ve/yani görsel beğeni uyandırmayan kişilerin sözleri değerini kaybetti! İşte şimdi can yakıcı bir paradoksun menziline girdik: İyi görünürsen, ne söylediğinin bir önemi kalmaz; kötü görünürsen, söylediklerin önemsenmez!
Yani, velhasıl kelam; “AĞIZDAN ÇIKAN SÖZE DEĞİL, O SÖZÜN KİMİN AĞZINDAN ÇIKTIĞINA BAKILIYOR.”

Günde kaç saatinizi ekrana bakarak geçirdiğinizi hesap ettikten ve bir ekran bağımlısı olup olmadığınızı iyice test ettikten sonra bir düşünün:
Gördüğünüz, “size gösterilen” gerçek olduğu sandığınız ve aslında bir “illüzyon”dan ibaret olan görüntülere ne kadar inanabilirsiniz?
Bakmak ile görmek arasında bazen korkunç bir uçurum oluşur ki; göz, edilgen bir yapı içinde sadece seyredip tepki de vermeyince, görüntü demagoji yapıp yalan söylemeye başlar…
Kitle iletişim araçları bize ne düşünmemiz gerektiğini söylemez. Ne hakkında düşünmemiz gerektiğini söylerler! Zihinsel gündemi onlar belirler.
Gazetelerde, dergilerde veya TV’de medyanın meseleye verdiği önem, insanlara o meseleye kendi düşüncelerinde ne derece önem vermeleri gerektiğini bildirir. Zihinsel gündemleri belirler. TEKRAR, bizim bir iddiaya olan yakınlığımızı arttırır. Aksini kanıtlayacak bir şeyler olmadığı zaman, giderek artan yakınlık hissine, iddianın doğru olduğu hissi daha büyük olasılık kazanarak eşlik etmeye başlar. Bu tekrar etkisi “doğruluk/gerçeklik etkisi”(the truth effect) olarak bilinir.
Genellikle, eğer herhangi bir şey doğru değilse bir şekilde o konunun tartışılması gerektiğini düşünürüz. Eğer sürekli olarak tekrarlanıyor ve tartışılmıyorsa, zihnimizde bunu muhtemelen doğru olduğu yönünde aksi ispatlanıncaya kadar geçerli olan bir kanıt olarak görmeye başlarız.
Yaşadığımız yüzyıl, görüntünün ve görmenin iktidarıyla şekillenmekte olup, ‘global köy’ün fotoğraf, televizyon, sinema, bilgisayar ve internet gibi en ışıltılı teknolojik araçları, ‘düşünen insan’ın yerine ‘gören insan’ı inşa ediyor.
Dünyayı, anten kültüründen nasiplenmek suretiyle saatlerce karşısına kilitlenerek izlediği televizyondan ve internet zamazingolarından tanıyan ‘ekran çocukları’ndan, görüntü sihrine dayalı propagandaların sürekli bombardımanı altında kalan yetişkinlere kadar, hepimiz bu gücün kuşatması altındayız.
Ve bu gücün bizleri nasıl yönlendirip, yönettiğinin farkında bile değiliz… Kandırmaca ve yutturmacanın her türlü versiyonunun alenen sahnelendiğini bir oyunun içindeyiz…
Elektronik medya ile yaratılan sözde 'gören insan'ın, nasıl bir uyku imparatorluğu vatandaşına dönüştüğünü sorgulamamız gerektiğini dillendirerek, en azından düşünsel eylemsizliğe bir son vermemiz gerektiği kanaatindeyim…

İletişim kuramcısı Neil Postman , Televizyon Öldüren Eğlence kitabında diyor ki:
George Orwell kitapları yasaklayacak olanlardan korkuyordu. Aldous Huxley’in korkusu ise kitapları yasaklamaya gerek duyulmayacağı, çünkü artık kitap okumak isteyen kimsenin kalmayacağı şeklindeydi. Orwell, hakikatin bizden gizlenmesinden, Huxley de hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu. Orwell bizi nefret ettiğimiz şeylerin mahvetmesinden, Huxley bizi sevdiğimiz şeylerin mahvedeceğinden korkuyordu.”
Orwell ve Huxley’in bahislerine nazaran iki ucu pis değnek misali bir durum söz konusu olsa da, ben yine de her daim okuyan insanların var olacağına ve bilginin gücünü elinde bulunduran bu elit tabakanın dünyaya hükmedeceğine inananlardanım.
242 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10 puan
YouTube kitap kanalımda Fahrenheit 451 kitabını önerip distopya türünü anlattım:
https://youtu.be/DNo1wRTFR1g

Beni yak, kendini yak, her şeyi yak.

1954'te ilk olarak Playboy dergisinin sayfalarında boy gösteren Fahrenheit 451, bundan tam 63 yıl sonra da kitaplığımın sağ alttan 3. rafında günümüzden 500 yıl sonrasını anlatmak için boy gösteriyordu. Dile kolay 63 yıl onu hiç yaşlandırmamıştı sanki. Ebeveynlerimle tam olarak yaşıt olan Fahrenheit 451 sanki yerinde dururken bile bana o kadar yıllık deneyimiyle bir şeyler anlatmaya çalışıyor gibiydi kibritli ve alevli kapak tasarımıyla. "Beni okumazsan Sezen Aksu'dan Her Şeyi Yak parçasını açar ve sana bütün kitaplarını yaktırırım ulan!" diyordu sanki yerinden. Ve onu elime aldığımda kitaplıktaki yüzlerce diğer kitap bir tek ondan korkar oldu. Hayvan Çiftliği'ndeki hayvanlar o çok hayal ettikleri değirmeni kurmayı bırakıp yanmamak için çiftliklerine sığındılar, Küçük Prens kitabın üstündeki kibritleri gerçek sandı ve zaten küçücük olan gezegenine beğenmediği dünyadan insanları çağırarak yanmamak için ısı izolasyonu yaptırdı, Kürk Mantolu Madonna olan Maria ise yaz kış giydiği kürk mantosunun içinde zaten aşkın ateşinden patladığı için Fahrenheit sonsuz derece de olsa yanmaya hazır bekliyordu. Bir tek Umberto Eco'nun Gülün Adı kitabındaki kütüphane bu kitabı dört gözle okumamı bekliyordu.

Bir gün bütün polislerin olayları durdurmak yerine olayları çıkaranlardan olduğu, bir gün bütün ambulansların hastaları tedavi etmek yerine hastaları öldürdüğü, bir gün bütün itfaiyelerin de yangınları söndürmek yerine yangınları çıkaranlardan olduğu ters mantıkların dünyası. Bu distopyada 155'e, 112'ye, 110'a yer yok. Acil durumda aranacak ilk numara sensin çünkü.

Artık Burger King'in "Ateş seni çağırıyor!" reklamında da, yazın apaçilerin giydiği ateş desenli şortta da aklıma ilk Fahrenheit 451 gelecek. Çünkü ihtimal dahilinde bile olsa kitapların dünyada yakılmış, yakılıyor ve yakılacak olması insanın geleceğini kömür renginde karartan bir olgudur. Zaten fizikçi Pierre Curie geçmişte yakılmış her türlü kitap için şu sözü dememiş midir? : "Endülüs Kütüphanesi'nden otuz kadar kitap kurtuldu, onlarla atomu parçaladık. Eğer yakılan bir milyon kitabın yarısı kurtulmuş olsaydı, şu anda galaksiler arasında geziyor olurduk."

Belki ne Endülüs Kütüphanesi'ne ne de Cambridge Üniversitesi Kütüphanesi'ne sahip olabiliriz evet, ama distopya olarak gördüğümüz süreçleri birilerinin ütopyası olarak görmesini engellememiz bizim hayat gayemiz olmalıdır. Ağaçların rant uğruna kesilmesi kitap yakmakla eşdeğer değil midir? Onların ütopyası ağaç kestikleri alana hafriyat kamyonlarını yollamaksa bizim de ütopyamız en büyük hafriyat kamyonumuz olan ruhumuzu ve beynimizi aktif olarak kullanmaktır. Çünkü Fahrenheit 451'in başrolü Montag gibi her ne olursa olsun fikirlere kurşun işlemez. Sisteme ve medyanın Requiem for a Dream misali çekiciliğine her ne kadar savaş açarsak distopya-ütopya dengesinde de o kadar mantıklılaşır, o kadar ütopikleşiriz.

Annelerimiz yemeklerin pişme derecesini biliyor olabilir fakat biz de artık kitapların yanma derecesini biliyoruz. Bir gün 110'u aradığınızda evde sarılacağınız ilk şeyin kitaplığınız olması dileklerimle.

Çünkü kitapların ne varlığı ne de yokluğu bize yetiyor.
208 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10 puan
Bir incelemeye başlarken atılacak ilk adım, eserin isminin hikâyesini anlatmaktır kanımca. Fahrenheit 451, Ray Bradbury’nin Sesli Önsözü’nde şöyle geçer:

“İtfaiye teşkilatını aradım. “Beni itfaiye şefine bağlayın,” dedim. Buranın, Los Angeles’ın itfaiye şefine ulaştım ve, “Kitap kâğıdı kaç derecede tutuşup yanar?” diye sordum. “Bir saniye, hemen geliyorum,” dedi. Geldi ve, “451 Fahrenheit,” dedi.”

Kitabın konusuna geçmeden önce değinmek istediğim bir yer daha var.
Neil Gaiman, Sunuşta şu konunun bahsini ediyor:

“Birileri size bir öykünün neyle ilgili olduğunu söylerse, muhtemelen haklıdırlar. Öykünün yalnızca bununla ilgili olduğunu söylerlerse, kesinlikle yanılıyorlardır.”

Fahrenheit 451,
Geleceğin Amerika’sında itfaiye teşkilatının bugünkü bildiğimiz anlamının dışında yani yangın söndürmek yerine yangını çıkartmayı üstlenmesiyle ilgili aslında.
1953 yılında çıkıyor kitap. (Ama aslında Ray Bradbury’nin yazdığı kısa üç hikâyenin birleşimi de diyebiliriz.) O dönemlerde Amerika ve Sovyetler arasındaki soğuk savaş oldukça baş göstermekteydi. Medya oldukça gelişmekteydi. Her eve televizyon girmekteydi. Öyle ki Sunuşta da dendiği gibi:

“Eskiden kimin evde olduğunu ışıkların açık olmasından anlayabilirdiniz; şimdiyse ışıkların kapalı olmasından anlaşılıyor.”

Çünkü televizyonların ekranları öyle küçüktü ki, net görmek için ışıkları kapatmak gerekirdi.
İşte bu dönemlerde Ray Bradbury, insanların televizyona olan aşırı ilgisinden etkilenip yazmaya başlıyor Fahrenheit 451’i. İnsanlar böyle giderse kitap okumayı tümüyle bırakacak, düşüncesiyle başlıyor ve temel düşüncelerinden birisi, ‘cehalet mutluluktur’ oluyor. İnsanlar yeni bilgiler edinip, deneyim kazandıkça aslında hiçbir değerleri olmadığını ve hiçbir şey bilmediklerini düşünmeye başlıyor. Felsefe üzerine konuştukça atışmalar ortaya çıkıyor. Bu yüzden de mutluluğu elde edebilmek için üzüntüden uzak durma kararını veriyorlar.
Teknolojinin çokça geliştiği bir dönemde geçiyor hikâyemiz. Televizyonlar kocaman, kitaplar insanlarda huzursuzluğa ve çatışmaya sebep olduğundan yasaklanmış, teknoloji geliştiğinden evlerde yangın çıkmıyor; bu yüzden itfaiyeciler de söndürecek yangın bulamıyor. Dolayısıyla yangını çıkartıyorlar, kitapları yakıyorlar. Kitabımızın kahramanı olan Guy Montag da bir itfaiyeci. Görevini düzenli olarak yerine getirdiği günlerden yine birinde, evine dönerken kapı komşusuyla karşılaşıyor. On yedi yaşındaki ve ‘deli’ olan Clarisse. Onunla olan muhabbeti Guy Montag’ı değiştiriyor. Oysaki Clarisse, sadece mutlu olup olmadığını soruyor ve Montag da gerçekten mutlu olup olmadığını sorgulamaya başlıyor. Fakat asıl kırılma noktası bu olmuyor. Clarisse ile olan sohbetinden sonra Montag, yine bir evdeki kitapları yakmaya gittiğinde, kitapların sahibi olan yaşlı teyzemizin kitaplar için yanmayı göze almasıyla bir şeylerin yanlış olduğunu seziyor.

“Bir kadının yanan bir evde kalmasına yol açtıklarına göre, kitaplarda bir şeyler olmalı... hayal edemeyeceğimiz bir şeyler; orada bir şeyler olmalı. İnsan bir hiç uğruna kalmaz.”

Mutluluğu bulamadığını fark eden Montag, ‘Belki de mutluluk yaktığım kitapların içerisindedir.’ gibi bir sonuca ulaşıyor. Yasak olanın cazibesine kapılıyor. Yakmanın yanlış olduğunu fark ediyor.

“Güneş her gün yakıyordu. Zaman’ı yakıyordu. Dünya hızla çember çiziyor ve kendi ekseni etrafında dönüyordu, zaman da Montag’dan yardım almadan seneleri ve insanları yakıyordu zaten. Yani Montag, itfaiyecilerle birlikte nesneleri yakarsa, güneş de Zaman’ı yakarsa, bu her şeyin yanması anlamına gelirdi!
Onlardan birinin yakmayı kesmesi gerekiyordu.”

Bunlarla da bitmiş değil. Hikâyemizde kitapların yakılmasına karşı çıkan belli kesim kendini şöyle ifade ediyor, “Dışımız serseri, içimiz kütüphane.” yani ‘bazı kitapların kusursuzca insan şeklindeki kapakların arasında var olduğunu söyler.’ Böyle ince fikirler her eserde bulunmaz.

Gelelim benim yorumuma,

Kitapta zaten insan ilişkileri oldukça azalmış bir şekilde ifade ediliyor. Bu kadar kötü ilişkiler içerisinde farklı gördüğümüz ilk kişi Clarisse oluyor. Ki zaten bunu Ray Bradbury bile söylüyor. İncelememin başında bahsini ettiğim üç kitaptan birisi olan ‘Yaya’da’ geçen kahramanımızın daha romantikleştirilmiş hâli, Clarisse.

“Ve yolda o yayanın cinsiyetini değiştirdim, erkekken Clarisse McClellan adlı bir kız oldu ve onu gecenin geç saatlerinde dışarıda yürüttüm, ayaklarını yapraklara sürttürdüm, yıldızlara baktırdım, rüzgârı koklattım, yağmuru beklettim.”

Onun bakış açıları, düşünceleri, ince zihniyeti sizi baştan aşağı büyülüyor. Daha önce Clarisse kadar yakın hissetmemiştim hiçbir kitap karakterini. Ondan kurgusal birisiymiş gibi bahsetmek bile canımı yakıyor. Onunla ilgili derin anlamlar taşıyan daha birçok cümle duymak isterdim açıkçası. Ama belki de böylesi tadındadır. Bunun dışında kitabın çok ilginç konuları ele aldığını söyleyebilirim rahatlıkla. Mesela yasalar önünde herkesi eşitlemekle birlikte mutluluğun da geleceği inancı vardı. Herkese aynı şeyleri yaptırarak eşitliğin sağlanılacağı düşünülüyordu. Herkesi aynılaştırmak isteniyordu. Kapitalizme de ciddi bir eleştiri yapılıyordu. Ayrıca kitapta geçen isimlerin de bir anlamı varmış, birkaç dakika önce araştırma yaparken öğrendim. Montag, bir kâğıt firmasının ismiyken; Faber, bir kalem firmasının ismiymiş. Montag, tıpkı bir kâğıt gibi bomboşken; Faber, onu dolduran kişiydi sahiden. Böyle ince detayları da unutmadan söyleyeyim dedim.
Kötü bir karakter olarak geçen Beatty’ninse kitapların okunmasına en çok karşı çıkan kişi olmasına rağmen zamanında birçok kitabı okumuş olması ve kendisiyle farklı fikirlerde olan kişilere yönelik olarak sık sık alıntılar kullanmasıyla kesinlikle atlanılmaması gereken bir karakterdi. Çünkü gerek, kişiyi kendi silahıyla vurması olsun, gerekse Montag’ın mutluluğunu sorgulama aşamaları olsun... hepsi sizi kitabın içerisine çekiyordu.

Tavsiye, kesinlikle ediyorum.
Fahrenheit 451’i okumuş olduğum tarihe ve yakın çevresine bakarsanız sık sık kitap okuyamadığım bir döneme girmiş olduğumu sezmeniz zor olmaz.
Okuma alışkanlığımı tekrar hangi kitapla kazanabilirim, diye düşünürken karşılaştım işte Fahrenheit 451’le.

Hatta öyle ki günün birinde kitap okumak yasaklansa, saklayacağım ilk kitap olurdu Fahrenheit 451.

“Bu kitap bir şeyleri umursamakla ilgilidir. Kitaplara yazılmış bir aşk mektubudur.”
208 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10 puan
“Tavsiye edilir bir kitap mı?” diye sorduğum ve asla okuduğuma pişman olmadığım bir roman. Hemen hemen okuduğum her satırda heyecanlandım, kendimi hep köşeden bir yerden olayları takip ediyormuş gibi hissettim.
Hiçbir şekilde spoiler vermek istemiyorum. Herkesin okuyup da kendi gözünün önünde canlandırıp hayal dünyasında yaşamasını dilerim bu eseri. Tavsiye için çok teşekkür ederim ve ben de burdan herkese tavsiye ederim :)
Herkese iyi okumalar...
208 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10 puan
Eğer evinizde kitap varsa, onlarla beraber yakılıyorsunuz hem de itfayeciler tarafından.
Itfaiyeciler yangın söndürmek yerine ortalığı ateşe veriyor.
...
Kitap 1953’te yayımlanmış, distopya türünde. Kitapsız, bilgisiz, edebiyatsız, şiirsiz karanlık geleceği, 2049 yılını anlatıyor. (Insanlar düşünmüyor, sorgulamıyor, robotlaşmışlar)
...
Okuduğum ilk bilim kurgu romanıydı. Keyifli ve akıcı bir kitap. Düşündürüyor.  Okumanızı tavsiye ederim.

"Kitapları yakmaktan daha büyük bir suç varsa o da onları okumamaktır." alıntısını ben kitapta göremedim ama okuyan okumayan birçok kişi bu kitaptan alıntı olarak paylaşmış. Kitabı okuyan ve bu alıntıyı gören biri varsa sayfasını yazabilir mi rica etsem?
Keyifli okumalar.
247 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10 puan
Bilimkurgu-Çizgiroman ve Manga Etkinliği kapsamında yapacağım ikinci incelemem olacak. Fahrenheit 451 ile sınırları zorlayacağız. Etkinlik Linki: ---->>> #28996895

Dün gece inceleme yazarken Denise Kirby'nin aynı adlı romanından uyarlanmış olan “The Bookshop” filmini keşfettim. İnceleme yazmayı bıraktım ve hemen filmi açtım. İlk dakikasından itibaren film beni içine çekti ve kendimi orada hissettim, aynı zamanda yaşadım diyebilirim. Her kitap severin, kitap kurdunun ne bileyim adını ne koyarsak koyalım, kitap sevgisi yüksek olan herkesin bu filmi hemen izlemesini istedim ve istiyorum. Kendisi İngiliz yapımı bir festival filmi. Bu filmi isterseniz şu an sinemada, bir şekilde telefonunuz da, tabletiniz de, bilgisayarınız da artık nerede izleyecekseniz hemen izleyin. 451’in incelemesini yapmadan önce, böyle bir filmle karşılaşıyorum ve filmin içinde 451 Kitabı geçiyor. Filmi izledikten sonra bir kitapçıya gidip kitaplara dokunmak ya da filmin içinde geçen kitaplardan birini sipariş vermek isteyebilirsiniz. Film kasvetli İngiltere havasına sahip, yağışlı, küçük ve bağnaz bir kasaba da geçiyor. Kitapların insanlar üzerinde ki etkisine, insanların nasıl iyi ile kötü arasında gidip geldiklerine ve en güzeli de kitap sevmeyene bile kitap sevdirmenin güzelliğine şahit olacaksınız. Yağmurlu ve kapalı bir havada geçen film haliyle bolca hüzün dolu. Neyse ki akşam yağmur yağıyordu da tam bir ambiyans sağladım. Ve filmin sonu da 451’e uygun bitiyor dersem yeridir. Biraz ağır ilerleyen bir film olmasına karşın siz akışına kapılın ve sadece izleyin. Pişman olmayacaksınız.

Uzun bir giriş paragrafının ardından incelememize geçelim artık. Hazırsanız ortamı biraz ısıtalım, yakalım buraları… Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’i ile kitapların ve fikirlerin yanışını hissedelim.
"Siyahi insanlar Küçük Siyah Sambo’yu sevmiyor. Yak gitsin. Beyaz insanlar Tom Amca’nın Kulübesi’nden hazzetmiyor, Yak gitsin. Biri tütün ve akciğer kanseri üstüne kitap mı yazmış? Sigara üreticileri ağlıyor mu? Kitabı yak gitsin." Sy.80

Heinrich Heine “Bugün kitap yakanlar, yarın insan da yakarlar” demişti. Pek tabi ki haklıydı. Çok uzağa gitmeyelim ve 1933-1945 arasına bir göz atalım yeter. Hitler Almanya’sı, sanata, müziğe, bilime, edebiyata ateş püskürüyordu. Pek tabii kendi kriterleri dahilinde. Tek Adam, Tek Millet, Tek Devlet, Tek Dil, Tek Bayrak, Tek Düşünce sıralamaları ile devam eden bu silsile boyunca, kendi görüşleri dışında kalan her şeyin yok olmasına razıydı. Tam da bu dönemde yakılan sanat eserlerinin, kitapların haddi hesabı yoktur. Heine’nin sözünü hatırlayalım, “Bugün kitap yakanlar, yarın insan da yakarlar” evet, tam olarak o kitapları yakanlar, gözlerini dahi kırpmadan toplu halde insanları yakmış, bacalardan yükselen küller, Almanya’ya, toplama kamplarına ve her yere yağmıştı. 1 saat önce yanınız da olan eşiniz, 1 saat sonra kül olarak üzerinize yağıyordu. Ray Bradbury’nin 451’i ise bu dönemleri anımsatsa da asıl el attığı konu Sovyet Rusya ve kapalı kutu bu ülkenin sınırlarında uygulanan sansürdü. Şimdi kitap içeriğine biraz girelim ve bu kitabın neden bu kadar çok okunduğunu ve adının neden çok duyulduğunu anlayalım.

Kitap Hakkında Kısa Bilgi:
Biraz distopik, biraz bilimkurgu, biraz edebiyat, kısacası birçok tat barındıran bu kitap bize gerçekleri sunuyor. Sesinizi çıkarmadığınız sürece cayır cayır yanmaya mahkum olacaksınız. Kitaplar sadece sizi tutuşturan bir kağıt parçası olacak. Kitabımızın hikayesi ise şu şekilde; Ray Bradbury bir gün yolda yürürken, Polis tarafından durduruluyor ve ne yaptığı soruluyor, nereye gidiyorsun, ne yapıyorsun tarzı soruya ilk önce sol, sonra sağ, sonra sol, sonra sağ ayağımı atıyor ve yürüyorum şeklinde bir cevap veriyor. Bunun akabinde polis memuru bunlar kesin bir şey yapacak diye alıp merkeze götürüyor. Bu hususun ardından, masumluğu kanıtlanınca salınıyor ve eve geliyor. Bir şey yapması gerektiğini düşünüyor bu komik durum hakkında. Bir şey yazmalı ama nasıl? Kütüphane geliyor aklına. Kütüphaneye gidiyor, saati belirli bir ücret karşılığı olan daktilo’nun başına otuyor ve ilk hikayesini yazmaya başlıyor. Dönem itibari ile ilk önce kısa halde, sonra tam metin halinde, daha sonra ise geliştirilmiş edisyonlarla ortalığı sallıyor.

Yaptığım incelemeler de kitabı ve karakterleri anlatmak yerine bana ne kattıysa, bana ne hissettirdiyse onları yazarım. Yanlarına gerçek hayattan örnekler ekler, güncel ve geçmiş yaşanmışlıklardan bir harman yaparak size sunarım. Şu an yaptığım şey de tam olarak bu olacak. Kitabın ana teması şu; olayların geçtiği yıllarda BİZ kitabında olduğu gibi, Tek Devlet hüküm sürüyor. Bu devlet insanlara SANAL mutluluk veriyor ve insanların herhangi bir şeyi düşünmesini engelliyor, çünkü onların yerine devlet düşünüyor, karar veriyor ve uyguluyor. İnsanlar Mutlu bir hayat sürüyor ama düşünmüyor, sadece yapıyor. Bu ülkemiz Amerika. Kitaplar, yıllar yıllar önce yasaklanmış, yok edilmiş ve yakılmış. Devletin kuralları gereği, kitap bulundurmak, okumak ve basmak yasak. Eğer bu kurallara bağlı kalmazsanız, bir ihbar ile evinizden alınır ve tutuklanırsınız. Evinizde ki kitaplar alınmak yerine, itfaiye ekibi tarafından yakılır ve eviniz kül haline gelir, siz de geri kalan hayatınızı yaşamak üzere hapse gidersiniz. İnsanın olduğu yerde tek tiplik hiçbir zaman olmaz. Biz kitabında olduğu gibi, insanın ruhu ve bir şeylere karşı gelme isteği her zaman uyanır.

Karakterlerin hepsini anlatmayacağım ama önemli olan iki karakterin adını verip hemen örneklemelerle incelemeye devam edeceğim. Her şey İtfaiyeci Guy Montag’in 17 yaşında ki Clarisse ile tanışması sonrası başlar. Bu ufak kız, totaliter ve baskıcı rejime düşünceleri ile karşı görüş bildirirken, Montag’in de içinde olan ama baskı altında kalmış yanını ortaya çıkarır. Clarisse’nin, Montag ile olan diyalogları içinizi ısıtacak ve farklı düşüncelere dalmanızı sağlayacaktır. Akıl dolu bir kız olan Clarisse'in karşısında ise rutin hayatında sadece kitapları yakan, kafası karışık bir itfaiye çalışanı Guy Montag. Hikaye bu ikili diyaloglarla sizi hemen içine alacaktır.

Kitabı bir kenara bırakırsak, ben neler hissettim ve sizlere neler aktaracağım ona bakalım. Hayal etmenizi istiyorum, okuduğumuz her kitap yasak, toplatılmış, yakılmış. Şiir yok, roman yok, bilimkurgu yok, yemek tarifi kitabı bile yok. İnsanlar düşünemesin, farklı fikir belirtmesin diye hepsi yok edilmiş. Kitaplar zehirli olarak atfedilmiş, insanların beynini yıkadığı ve hiçbir yararı olmadığı telkin edinmiş. Karışıklık çıkarıcı olarak lanetlenmiş. Düşünsenize tüm klasiklerin hepsi yok edilmiş ve yasaklı. Dostoyevski yok, Tolstoy yok, Shakespeare yok. Kutsal kitaplar yok(!) Bunların akabinde evlerde otomatik yayın faaliyete geçmiş, yolda, her yerde tek bir radyo frekansından tek yayın aktif hale getirilmiş. Kulağa bir cihaz ve uyutulmaya hazır bir insan topluluğu... Yazdıklarımı okuduğunuz da bile boğulmuş olmalısınız. Buna katlanmak çok zor olurdu değil mi? Fazlasıyla zor olurdu. Kitaplar dün yazıldılar, bugünü anlayıp daha az hata yapmamız için. Geçmişi not ettiler, yaşananları bilmemiz için. Kitaplar yazıldı, keyifli anlar ve saatler için, hüzün için, bilgi için, hayal gücü için. İnsanların hafızasından, zihinlerinden bunları silerseniz ve sadece Tek Devlet’in kontrolünü getirirseniz, bedenen insan olur, geri kalan kısım da ise sadece nefes alıp veren, canlı ama ruhsuz bir insan oluruz.

"Yandaki evde bulunan bir kitap, dolu bir tabancadır. Yak onu. Silahın mermisini al. Adamın zihnine zorla gir. Okumuş adamın hedefinin kim olacağını kim bilebilir?" Sy.79

İnsanların bu gibi durumlarda her zaman tek bir şeye ihtiyacı olur o da Cesaret. İnsanlar korktukları için cesaret edemezler. Ama, "...kaybedecek bir şeyin olmayınca, istediğin riske girebiliyorsun." der Guy Montag. Hikayemiz tam burada karşı atağa geçiyor ve kurgunun seyri burada değişiyor. Ateş bir şeyleri çağırıyor ama neyi çağırdığını kitabı okuduğunuz da anlayacaksınız. Hüzün dolacağınız anlar yaşayacaksınız.

Yavaş yavaş son düşüncelerimi de ekleyip, incelemeyi sonlandırayım. Kitabı okurken aklıma Tanrı’nın Kitabı (The Book of Eli) filmi geldi. Bu filmi bilenler şu an da akıllarına getirmişlerdir. Bilmeyenler ise bu distopik eseri kesinlikle izlesin diyorum. İnceleme de iki film önerdim, ikisi de kitaplarla ilgili. Kitabın önemi hayatımızda her zaman olacaktır. Dijital olarak günümüze nakledilmeye çalışılsa da, sayfaların yerini ekranlar alacak dense de başarılı olamadı, olamayacakta. Bazı şeyler filmler de olur ya, bu konu da sadece filmlerde olacak. Teknoloji her zaman geçmişe dönmek ister, asla tamamen ileri gidemez. Bugün en uç nokta teknoloji aletlerimiz olsa da, Pikap ve Plaklar Amerika’da en çok satanlarda, ülkemiz de de bu durum farklı değil. 10 yıl önce yüzüne bakmayacağımız pikaplar fahiş fiyatlarla satılıyor, plaklar ise en az 70-80 TL’den satılıyor. Kasetçalar’lar tekrardan hayatımıza girmeye hazırlanıyor. Dediğim gibi teknoloji ne kadar ileri giderse gitsin, geçmişe bir şekilde döner. Kitaplar biz vazgeçmediğimiz sürece, raflara kalkmayacak, yok edilmeyecek. O koku, o dokunuş, o his her zaman ayrı bir yere sahip olacaktır.

Önerdiğim iki filmi de izlemeyi unutmayın.
Bir incelemenin daha sonuna gelirken, sıkmadan kendini okutan ve bir şeyler vermiş olan bir inceleme olmuş olmasını diliyorum.

Kitabı şiddetle öneriyor, sonra okurum kelimesini hemen geri almanızı, hızlıca satın alıp okumanızı öneriyorum. Etkinliğimize uğramayı da unutmayın. ---->>> #28996895

Herkese iyi okumalar.

"Gözlerini mucizelerle doldur, hayatı on saniye sonra ölecekmişsin gibi yaşa." Sy.185
247 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10 puan
Mükemmel bir gündü. Babam aşırı mutluydu. Ben de -her zamanki gibi- bu mutluluğu fırsat bilip ''Baba, internetten almam gereken bir- iki kitap var'' dedim. O da '' Tamam oğlum, al '' dedi. Tabi ki bir-iki ile bırakmadım, aç bir okur olarak önüme ne geldiyse sepete dizdim ( babama da haber verdim tabikide ama ben bunu niye şimdi buraya yazma gereği duydum ki ? ) Tam işi bitiriyordum... Gözüme bir şey çarptı: Fahrenheit 451.

Ömründe sadece Fahrenheit'ı okuyan arkadaşım, okumam için durmadan ısrar ediyordu. Bende aklıma geldiği gibi ekledim sepete.

2 gün sonra kargo geldi ve o gün bugündür kendisine sıranın gelmesini bekliyordu. Ta ki Murat Ç'nin düzenlemiş olduğu Bilim-Kurgu(#28996895) etkinliği gelip çatana kadar...

Fahrenheit 451, Kitap kağıtlarının yanıp tutuştuğu sıcaklık derecesidir. Şuan ki yaşadığımız zaman diliminde bu kelime size gereksiz gibi gelebilir ; ancak, ya itfaiyecilerin evimizi basıp sizinle beraber kitaplarınızı ateşe verdiği bir zamanda yaşıyor olsaydık, o zaman için de bu geçerli olur muydu ?

***************************************************************
Konuyu merak eden arkadaşlar için çok kısa, spoilersız bir şekilde kitabı anlatayım :

Guy Montag psikopat itfaiyecilerden biridir. 10 yıldır düzenli olarak kitap yakıyor ve hayatı sorgulamadığı için de işinden memnundur. Bir gece yarısı mutlu kitapları yaktıktan sonra, Clarisse ile tanışır. Clarisse, Montag'ı düşünmeye sevk eder. Yavaş yavaş Montag'ın beynı basmaya başlar ( zahmet oldu).
Ve olanlar olur ...

***************************************************************

Açık açık konuşmak istiyorum. Evet, şu an da psikopat itfaiyecilerimiz yok ; ancak Fahrenheit'ın etkileri gözükmeye başladı. Kitap okumayan insanlardan bazıları okuyanlara '' Ula bundan ne anlıyon ? Psikopat gibi gözlerini dikiyon bi işe yaradığı da yok . Acıyom he valla sana bi şey olacakmış gibi okuyon şunları. Kaç lira verdin bi de buna ? 40 mı !!!!! La ben o kadar paraya 3 paket cigara alırım'' demeye başladı ( Tecrübeyle sabittir). İnsanlar her geçen gün kitaplardan kaçıp televizyona, telefona , internete, kurgusu uyduruk evlilik programlarına dadanmaya başladı. Klasik eserlerin değeri her geçen gün azalıyor. Her okulda artık eskisi gibi kitap okuma zorunluluğu yok; ama telefona bir şey diyende yok... Ne diyebilirim ki ?

Ray Bradburry, televizyonların artık büyüdüğünü, renklileşmeye başladığını, kanal seçeneklerinin arttığını ve insanların kitaplardan kopup televizyon denen bu illete dadanmaya başladığını görünce ''Bu böyle devam ederse...'' diye düşünüyor ve en sonunda kolları sıvayıp bu romanı yazıyor. İyiki de yazıyor

''Kitap aşırı güzeli, elimden bırakamadım, karakterler harikaydı!'' gibi bir ifade kullanamam; ama bir insanın ömründe okuması zorunlu olan 20 eserden biri de Fahrenheit'tır(bence). Niye ? Aşırı mı güzel ? Yoo, böyle dememin en büyük sebebi:

Kitapsız bir dünyada yaşam olmadığını anlaman için.

Kitapsız toplum IQ'su tabana vurduğu için.

Kitabın en yakın arkadaşın olabileceğini anlaman için.

Yarın bir gün kıymetli eserlerimizi yok etmeye çalışıcak bebelerle savaşman için.


Sonuç olarak: Anlaşabildiğiniz sürece kitap sizin en yakın arkadaşınızdır dostlar. İşin neresinden bakarsanız bakın, bir yerde bir ilim öğreniliyorsa, onun kökeni bir kitaba dayanır. Kitaplarda tecrübeyle sabittir zaten. Bu yüzden kitapsız ve okursuz bir dünya düşünemiyorum. Siz eğer bu dünyanın nasıl bir şey olduğunu merak ediyorsanız , Fahrenheit'ı bir okuyun derim.

Ama söylemeden edemeyeceğim:

DÜNYA HER GEÇEN GÜN DAHA MI FAHREİNHEİT'A DÖNÜŞÜYOR SANKİ ?
208 syf.
·9 günde·Beğendi·10/10 puan
> Hepinize merhaba arkadaşlar. Kanalıma, aman aman sayfama hoş geldiniz demek isterdim, ama bu şimdi yeni moda olan YouTuber ve BookTuber tarzı bir giriş hissi verir düşüncesiyle, sizleri bugünkü incelememde biraz olsun farklı bir havada karşılamak istedim. Şu an sabahın 08.38’i ve benim belki de gün içinde en sakin ve dingin olabileceğim, daha verimli yazabileceğim saatlerden birisi diyebilirim. Bugün 15 Temmuz ve bir resmi tatil olsa da, ben eminim ki müşterilerim beni bugün de rahat bırakmayacaklar. Neyse, onlar benim üzerime yürümeden ben de yavaş yavaş incelemeye geçeyim derim. Ne de olsa, yine Fahrenheit 451 için önümde yazacak çok şey var görünüyor. Bugün yine otokrasi ve totalitarizmin hüküm sürdüğü geleceğe bir kapı aralayacağız ve insan eliyle neler yapılabileceğine şahit olacağız. Hazırsanız eğer, gelsin çaylar kahveler diyelim.

❝Enformasyon Çağı'nda kaç kişi Shakespeare veya Dante okuyacak?❞ s.201 #77360356

> Yine her zamanki gibi yapmış olduğum ufak çaplı araştırmalar sonrasında eleştirmenlerin, Bradbury'nin savaş sonrası 1947-57 yılları arasını, bilim kurgu konusu hakkındaki eğiliminin ciddi olduğu ve psikolojik karmaşıklık ve belirsizliğe sahip karakterler yarattığı bir zamana, en ilginç yıllarına eşit bir dönem olarak görüyorlar. Bu arada, ben incelemeye başladım ya, telefonlar da çalmaya başladı. Çalmasa şaşardım zaten! Aradan geçen bu on yıl süre zarfınca, Bradbury hayatının en önemli eserlerinden bazılarını kaleme aldı diyebiliriz. Bunlara şöyle bir göz atacak olursak; ilk ve belki de en iyi şaşırtıcı bilim kurgu çalışması olanlarından; Karanlık Karnaval - 1947, Mars Yıllıkları - 1950, yine kısa öykü koleksiyonlarından Resimli Adam - 1951, Güneşin Altın Elmaları - 1953 ve Karahindiba Şarabı - 1957 gibi kitapları, küçük bir Amerikan klasiği olma statüsüne ulaşan roman ve kısa hikâyelerinden bazılarıdır. Bunların dışında, yazarın yazmadığım daha birçok kısa hikâyesi de yok değil. Ve Bradbury, Galaxy Science Fiction serisinin ikinci sayısı (Şubat 1951) için, "İtfaiyeci" adlı kısa hikâyesini kaleme aldı ve sonrasında ortaya çıkan, belki de en iyi ve en tanınmış romanı Fahrenheit 451'i (Ekim 1953) tamamlamayı başardı.

❝Hepimiz tarihin, edebiyatın ve uluslararası hukukun bölük pörçük parçalarıyız...❞ s.179 #77300457

> İlginç bir şekilde dikkate çarpan ise, kitap içindeki karakterlerin itici gücün ve Fahrenheit 451’de geçen durumun gidişatını, "İtfaiyeci" adlı kısa hikâyesinden biraz olsun anımsar gibi oluyoruz. Bradbury, ilk olarak II. Dünya Savaşı'ndan hemen sonraki yıllarda ortaya çıkan ve üç oyunundan oluşan bir koleksiyon eseri olan ‘Pillar of Fire and Other Plays’in girişinde bunu bize aydınlattığı gibi ve ben buradan anlıyorum ki;

"Pillar of Fire" ve “Planet Stories - 1948” adlı eserlerin içinde geçen bazı karakterler ve hikâyeler… Şimdi bunların, aslında benim okuduğum bu romanın ‘Fahrenheit 451’in birer provası olduğunu görüyorum. Görevi icabı kitapları yakan Montag’ın, bir gün yaşadığı bir hadise sonrasında içinde uyanan okuma hevesiyle, aslında yakmakla mükellef olduğu basılı eserleri yakmak yerine, kendi zihninde kurtarma takıntısı ile başlıyor birçok şey. Burada aklıma ‘Pillar of Fire’in protagonist’i (ana karakteri) Lantry geldi. Lantry aslında kitapların kendisidir, kurtarılacak olan esas şeydir. Şöyle düşünüyorum da, ideal olan bir dünyada o, Lantry ve Montag bir araya geleceklerdi. Gündelik işlerini, onlara keyif verecek şeyleri yapacak ve sonsuza dek mutlu yaşayacaklardı. Buna crème de la crème olacak tek bir şeyin de, fikir üretmek ve zihinlerinde ürettikleri bu fikirleri korumak için, tasarrufları doğrultusunda birçok kitaplarının olacağı bir kütüphanelerin olduğunu hayal ediyorum. Ne kadar imkânsız gibi görünse de, tarihte böylesi güzel yerler vardı ve cehaletin şiddetine karşı her daim savunmasızdılar. Tıpkı düşüncelerimizin her gün karşı karşıya kaldığı o cehaletin, safi saldırgan örneği misali. İşte o güzel yerler (kütüphaneler) de, tarihin kara sayfalarında içindeki aydınlarla birlikte acımasız bir şekilde yakıldılar, aynı bu kitabımızda olduğu gibi. O zamanlar ihbar ile olan bir şey değildi bu gibi eylemler. Bilginin, biz insanlara vereceği sorgulama cesaretinin onlar üzerinde yarattığı korkuydu tüm bu yaşananların sebebi. Yaptıkları tüm pisliklerin açığa çıkacağı korkusunun verdiği tepkiler ile bilinçli yürütülen eylemlerdi bu yakıp yıkmalar.

❝Bilgi kaba kuvvetin üstesinden gelmeye yeter de artar bile!❞ s.130 #77217675

> Bradbury'nin kendi kaleminin kabulü ile anlıyoruz ki, Fahrenheit 451'de açık olarak ortaya çıkan tematik döngü, kitapların yakılması üzerine yoğunlaşan otokratik bir zihnin imhasının gerekliliğidir. İlginçtir ki, Bradbury romanında "sansür" kelimesine asla doğrudan dem vurmasa da, biz okurlar sansürü burada derinden hissediyoruz. Benim zannımca, romanın asıl esas konusu sansürdür. Kitapların yasak olduğu bir dünya hayal edin. Her kitapsever için bir kâbustan, bir baskıdan daha korkunç ne olabilir ki? Kitap dikkat ve hassasiyetle okunursa, gelecekteki distopya da akla gelebilecek tüm kitapların değilse de, sadece belirli türlerin risk altında olduğu görülür. Bu bağlamda ‘itfaiyeciler’ tarafından yakılan tüm kitapların tehlikede olduğu Fahrenheit 451 için tam olarak doğru bir ifade değildir. Bradbury'nin bu kitabı hakkındaki eğilimi, biz okurları şu sorulara düşünmeye yöneltir: 1948-53 döneminde, Bradbury'nin çalışmasında böylesi tematik bir saplantıya neden olan sosyoekonomik güçler ve etkenler nelerdir? Fahrenheit 451'de, bir hayal gücü ve fantezi aracılığı ile kitaplar neden ürkütücü bir şekilde, gizliden gizliye tehdit ediliyor?

❝Mutlu olmamız için gerekli her şeye sahibiz, ama mutlu değiliz. Bir şey eksik.❞ s.104 #76965352

❝İnsanlar neden insanlara acı vermek istiyor? Dünyada yeterince acı yokmuş gibi,❞ s.124 #77138964

> Ray Bradbury, toplumun gelecek yüzyıldaki aptal ve acımasız yanını 1953'te kaleme aldığı bu kitabı ile tahmin ediyor ve ayrıca medyanın günlük hayatımızdaki yerinin de ufak dokunuşlarla eleştirildiği ve ele alındığını görebiliyoruz. Romanda anlatılan bu distopik toplumda, istisnalar dışında neredeyse düşünceye dair tüm kitaplar yasaklanmıştır. İnsanlar sürekli TV, teknoloji ve ilaç kullanımı ile aptal, miskin bir vaziyettedirler. İtfaiye görevlileri ise paradoksal olarak yangınları söndürmek yerine, gelen ihbarlar doğrultusunda; yasa dışı saklanan bu kitapların bulunduğu yerleri yakmaya giderler. Fahrenheit 451’de bahse konu bu detaylar için, ‘bunlar sadece spekülatif bir kurgudur’ diye düşünsek de, gelecek zaman diliminde bunların gerçek olmayacağının garantisini hangimiz verebilir?!

❝Dante, Swift ve Marcus Aurelius'un kitaplarını yaktık.❞ s.71 #76900402

❝Ve o kitapların her birinin ardında bir insan olduğunu ilk kez fark ettim.❞ s.72 #76917821

Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

~ A.Y. ~
208 syf.
·2 günde·Puan vermedi
"Mutlu olmamız için gerekli her şeye sahibiz, ama mutlu değiliz. Bir şey eksik.... Bu yüzden kitapların faydası olabilir diye düşündüm."

- Fahrenheit 451

Fantezi,korku ve bilimkurgu edebiyatına damga vuran yazarlardan biri olan Ray Bradbury'nin Fahrenheit 451 romanı distopik temasını aşan ve uyarıcı mesajını adeta zamansız olarak sunan bir roman. Adını kağıdın tutuşma derecesi olan 451 Fahrenheit dereceden alıyor. 1953 yılında yazılmış olmasına rağmen konusu güncelliğinden hiç bir şey kaybetmemiş bir eser. Üstelik konusunda ki yalınlık ve yazarın kullandığı metaforlar onun en çekici yanını oluşturmakta. Yazar sansürü ve özgür iradenin kısıtlanmasını kınıyor. Kitle iletişim araçlarının insan beynini şekilendirmesi ve aynı tip bireyler oluşturmasındaki etkin rolünü gözler önüne seriyor. Roman kitapları yasaklayarak ve yakarak özgür düşünceyi bastıran fütürist bir toplumu anlatır.
"Bir kadının yanan bir evde kalmasına yol açtıklarına göre, kitaplarda bir şeyler olmalı... hayal edemeyeceğimiz bir şeyler.."
Ray Bradbury
Sayfa 72 - İthaki Yayınları
"Rahat bırakılmamıza gerek yok. Aslında arada sırada rahatsız edilmemiz gerek. En son ne zaman gerçekten rahatsız oldun? Önemli bir konuda, gerçek bir konuda?"
Ray Bradbury
Sayfa 73 - İthaki Yayınları
Sadece çim biçen adamla bahçıvan arasındaki fark dokunuştadır, derdi. Çimleri biçen adam orda hiç olmamış gibidir; bahçıvansa bir ömür boyu orada olacak.
“Kitaplardan bu kadar nefret edilmesinin sebebini şimdi anlıyor musun? Onlar hayatın yüzündeki gözenekleri gösterir.”
Ray Bradbury
Sayfa 105 - ithaki

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Farengeyt 451
Baskı tarihi:
2019
Sayfa sayısı:
208
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789952363807
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Fahrenheit 451
Dil:
Azerice
Ülke:
Azerbaijan
Yayınevi:
Qanun Nəşriyyatı
Yanğın törədən yanğınsöndürənlər, qadağan olunmuş kitablar, insanlıqdan uzaq düşmək üzrə olan insanlar…

Amerika yazıçısı Rey Bredberinin “Farengeyt üzrə 451 dərəcə” romanı – elmi fantastikanın zirvəsidir.

Kitabı okuyanlar 51bin okur

  • Kitapsever♧
  • Günay Cavadova
  • Ayşə Əmrahova

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0 (1)
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları