Fedailerin Kalesi Alamut

·
Okunma
·
Beğeni
·
76671
Gösterim
Adı:
Fedailerin Kalesi Alamut
Baskı tarihi:
Mart 2012
Sayfa sayısı:
510
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786054188970
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Alamut
Çeviri:
Ender Nail
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Koridor Yayıncılık
Baskılar:
Fedailerin Kalesi Alamut
Fedailerin Kalesi Alamut
Hasan Sabbah'ın, Alamut Kalesi'nin, fedailerin ve cennet bahçelerinin hikâyesi.

Bir tarafta Hasan Sabbah'ın yeryüzü cennetiyle yeni tanışan güzel köleler, diğer tarafta onun en güvenilir savaşçıları olan fedailer. Sabbah'ın yarattığı cennetin içinde gözleri açıldığında hepsinin hayatı hiç umulmadık bir şekilde değişir.

Hikaye 11. yüzyıl İranı'nda, kendini peygamber ilan eden Hasan Sabbah'ın, seçilmiş bir grup insanı intihar suikastçısına dönüştürerek bölgede hakimiyet kurmak için çılgınca ve aynı zamanda zekice bir plan tasarladığı Alamut Kalesi'nde geçmektedir. Güzel kadınların, yemyeşil bahçelerin, şarap ve haşhaşın göz boyadığı sanal bir cennet yaratan Sabbah, genç savaşçılarını emirlerine uydukları takdirde bu cennete gidebileceklerine inandırır. Kendilerini onun yoluna adayan, ölmeyi de öldürmeyi de göze almış olan bu küçük orduyla hükümdar sınıfına gözdağı verebileceğini düşünür. Sabbah kendi deyimiyle insanların saflığını kullanıp dine adanmışlığı politik emellerine alet eder. Artık kapılar onun için ardına kadar açılmıştır.
(Tanıtım Bülteninden)
510 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10
Öncelikle tesirinden uzunca bir müddet çıkamicağımı düşündüğüm ender kitaplardan (Martin Eden ,Böyle Söyledi Zerdüşt) bir tanesi.

Bu 3 kitabın ortak özelliğinden de anlaşıldığı üzere başarı hakkında sayısız makaleler, kitaplar ve incelemeler okuyup , başarılı olmak adına yapılmış envai çeşit videolar ve başarılı olmuş insanların gerçek hayatlarından uyarlanmış filmlerini dahi tek tek izledim.
Eskiden çok fazla kitap okuyan bir insan değildim ,sadece başarılı olmak adına yazılmış bilimsel araştırmalı kitapları tercih eden birisiydim bunun nedeni ise çok seçici olmamdan kaynaklanıyordu .
Peki hayatımın kitaplar ile alakalı olan bölümü nasıl değişti tabikide 1000k sayesinde: kitapları sevmem adına bir çözüm yolu bulmak isteseydim dahi herhalde 1000k gibi bir siteyi asla hayal bile edemezdim. Çünkü 1000k hayallerimin de üzerinde bir site peki ama neden bu kadar seviyorum?:
En sevdiğim özelliği tabiki de alıntılar bölümü; sadece tek bir alıntının tesiri altında kalıp hemen sipariş verdiğim kitaplar dahi vardı (MARTİN EDEN), bu siteye kaydolmadan 3 ,4 sene sadece alıntıları ve incelemeri takip edip , uzaktan uzağa çoğu okura hayran bile olmuşluğum vardı ve 1000k nın eski hali şu anda ki gibi değildi çok daha kaliteli bir ortam söz konusuydu .
Kısacası 1000k'ya teşekkürler ediyorum ,bize böylesine güzel bir ortam sunduğu için...

kitaba geçicek olursak eğer yazıcaklarımın yetersiz olucağını söylemeden geçemiceğim çünkü birebir yaşamak çok farklı bir deneyim dikkat ettiyseniz yaşamak fiilini kullandım çünkü sadece okumuyorsunuz ,yaşıyorsunuz.

11.yüzyılda kendisini peygamber ilan edip cennetin anahtarının Allah tarafından kendisine verilmiş olduğunu söyleyen günahkar delimizin yani HASAN İBNİ SABBAH'ın sivri zekasıyla kurmuş olduğu sahte bir cennet ve haşhaş ile uyuşturduğu demirden bile sert , aslanlardan bile cesur fedaileri anlatan roman.
Tabi ki cennet denilince ; Deylem hükümdarları için inşa edilmiş 2000 metre yüksekliğindeki sert, sarp ve dolambaçlı bir yola sahip olan ve ismini kartalın öğretisi” anlamını taşıyan “Aluh Amut'' tan alan yani ALAMUT KALESİ'nden daha iyi bir yer düşünülmezdi.
kitapta beni kendisine en çok hayran eden karakterler ise fedailerdi; Süleyman'ın cesaretine , yakışıklılığına ve gücüne Yusuf'un devasa fiziğine ve İbni Tahir'in saf ruh haline ve üstün zekasına ve tabikide aralarında geçen o güzel muhabbetlerine bayıldım!!!
özellikle Süleymanın Yusuf'la maytap geçtiği bölümleri en az 10 kere okudum.Ve fadeilerin ilk cennet deneyimi esnasındaki yaşadıkları ,hurilerin(köle pazarlarından alınmış saf ve güzel kızlar )ve
İbni Tahirin güzel şiirlerini okurken büyülendim en çok etkilendiğim de;

Ah, nasıl anlayabilirdim ki Ferhat misali
Kapılacağımı aşk ateşine
Nasıl bilebilirdim ki, aşkın kudreti
Büyükmüş böylesine
NE peygambere ne Seyduna'ya
Ne de şehit Ali'ye
Hislerim aynı değil
Yüreğim çarpıyorken aşkla

Ruhumuzun derinliklerini göre Allah'ım
Meryem'i Şirin'den bile güzel yaratmışsın,
Her şeyi sen görür bilir ve anlarsın
Şimdi ben ne yapacağım.

Bu aşk beni kahrediyor
ondan başkasını gözüm görmüyor
Bir tek onu duyuyor onu hissediyorum
Cennet'ine koyduğun Meryem'im
Odur benim ruh eşim,sevdiğim
Allah'ım yalvarırım nedir bu saran yüreğimi
Yalnızca ruhumu sınamak için mi
Ben de hepimizin atası Adem misali,
Kovulacak mıyım yoksa cennetinden?
Belki de savaşın sonunda alacağım
Ödüldür bana göstermek istediğin.
Bu yüce ihsana layık olmak için
Ne yapmalıyım göster bana ?

Aşkım Meryem!Şu ana kadar körmüşüm.
Kalbim amaçsız çarparmış.
Bomboşmuş zihnim.
Ama şimdi her şey apaçık.
Kalbim huzur buldu ,amacım var artık.
Tarifi imkansız mutlulukla doluyor içim,
Gözlerinde kendimi kaybetmişim.

''Allah'ı tahtından indirip yerine seni geçirme isteğiyle doluyum''

DEMEM O Kİ OKUYUN ...
510 syf.
Şimdiye kadar okuduğum en iyi tarihi roman. Haşhaşiler, kendini 11.yy da peygamber ilan eden Hasan Sabbah ve onun kurduğu ütopik cenneti. Bu cennetin kölesi olmuş güzel hurileri, haşhaş ile ele geçirdiği korkusuz, cengaver askerleri. Muhteşem bir kurgu ve dahi bir delinin, dini kullanarak yeryüzünde kurduğu sahte bir cennet. Hasan Sabbah' ın müthiş sivri zekası karşısında büyüleniyorsunuz. Gerçekten böyle bir olayın, insanın bir dönem varolduğunu bilmek kitabı daha da çekici kılıyor. Hasan Sabbah kurduğu bu sahte cennet ve peygamber sıfatı ile insanları uyuşturup, dediği her şeyi yaparlarsa cennetine alacağını vadediyor. Askerler de bu cennete girebilmek için gözlerini kırpmadan ölümüne savaşıyorlar. Kitap aslında dinin bir afyon olduğunu anlayan Sabbah' ın bunu kendi politik emelleri için kullanışını anlatıyor. Kesinlikle bu kitabı okumayan kalmamalı...
  • Semerkant
    8.6/10 (6.749 Oy)6.938 beğeni23.835 okunma6.039 alıntı119.991 gösterim
  • Nietzsche Ağladığında
    9.1/10 (5.612 Oy)6.251 beğeni17.944 okunma8.283 alıntı133.937 gösterim
  • Şah ve Sultan
    8.5/10 (3.661 Oy)3.702 beğeni15.718 okunma2.483 alıntı50.684 gösterim
  • Da Vinci Şifresi
    8.7/10 (5.814 Oy)6.007 beğeni24.033 okunma1.020 alıntı71.826 gösterim
  • Puslu Kıtalar Atlası
    8.8/10 (5.846 Oy)5.473 beğeni17.353 okunma2.546 alıntı94.538 gösterim
  • Melekler ve Şeytanlar
    8.7/10 (4.328 Oy)4.400 beğeni18.567 okunma1.251 alıntı60.364 gösterim
  • Empati
    8.4/10 (4.215 Oy)4.256 beğeni17.619 okunma1.381 alıntı73.927 gösterim
  • Od
    8.5/10 (4.502 Oy)4.694 beğeni19.493 okunma4.858 alıntı68.264 gösterim
  • Bülbülü Öldürmek
    8.5/10 (7.285 Oy)7.544 beğeni24.796 okunma6.696 alıntı171.760 gösterim
  • İnce Memed 1
    9.4/10 (5.639 Oy)6.048 beğeni17.304 okunma3.615 alıntı90.436 gösterim
510 syf.
·1488 günde·Beğendi·10/10
Çok zaman önce okumuş olduğum bu muhteşem eser üzerine birde ben yorum yapayım dedim. Dikkat!! Kitap içerisinden alıntılar ve ufakta olsa, yazar hakkında bilgilendirme ve şahsi görüşümü içerir.

Bundan yıllar yıllar evvel, sene 1092 yılında Buhara’dan yola çıkmış bir kervana köle olarak satılan güzel bir kızımız ile başlıyor bugünkü efsanemiz. Bilmeyenler için, bu güzeller güzeli kızımızın adı Halime. Halime’nin görüp göreceklerine tanık oluyor getirildiği mekânı ve bu yerde yaşayan birbirinden güzel genç kızları onunla birlikte tanıyoruz. Eski sahibi onu sattıktan sonra yolculuk boyunca yaşadığı ölüm korkusunun yerini, artık geldiği bu güzel ortamda mükâfatlandırılma duygusu alıyor.

Diğer bir taraftan aynı kervanın gitmek istediği yere doğru yola çıkan İbn-i Tahir ile tanışıyoruz. İbn-i Tahir’in büyükbabası bir zamanlar küçük bir İsmail’i tarikatı kurmuştur. Bu tarikat bir yandan şehit Ali’nin taraftarlığını yaparken, bir yandan da gizlice Selçuklu boyunduruğuna karşı faaliyette bulunmaktadır. Bu faaliyet fark edilince dönemin baş veziri tarafından tarikatın kurucusu idam edilir. İbn-i Tahir gelecek zamanda büyükbabasının öcünü alması için eğitilip büyütülür. Ardından bu emelini gerçekleştirmek üzere İsmail’i öğretisiyle ilgili her şeyin toplandığı Alamut Kalesi’ne doğru revan olur. Orada özel seçilmiş bir öğrenci grubu evren bilimlerinden felsefeye, kılıç tutmasından bedensel iradeye kadar çeşitli temel eğitimleri İsmail’i öğretisi içinde almaktadır. İbn-i Tahir Alamut’a ulaşır ulaşmaz büyük Dai’lerin verdikleri bu eğitimlere katılan bir öğrenci olacak ve ileride kendini fazlasıyla kanıtlayacaktır.

Alamut Kalesinde neredeyse ulu bir peygamber olarak görülen Hasan Sabbah’ın öyküsü işte bu şekilde başlıyor. Halime ve İbn-i Tahir’in etrafında olanlarla Alamut’un sırları bizi de içine sürükleyip uzun bir maceranın içine çekiyor. Bir yandan Kuran’dan, felsefeden ve öğretilerden bahsederken Ömer Hayyam ismini duyuveririz. Ömer Hayyam’ı, Hasan Sabbah’ın öğreniminde en yakın iki arkadaşından biri olarak tanıyacağız ve adına hikâyemizde sıklıkla rastlayacağız.

Alamut Kalesi, okurken okumaya doyamadığım, ah keşke bitmese derken kendimi okumaktan alamadığım, buram buram tarih kokan harika bir romandı. Kitabın basımı, kokusu ve güzel kalınlığı okumam için beni yeterince cezp etmişti, ama böyle güzel yazılmış, bilgi ve akıl dolu bir hikâyenin beni bekleyeceğini tahmin edemezdim. Bugüne kadar nasıl olup da elime geçmediğine hayıflandım. Her sayfasını ilgiyle, merakla okudum. Bir yandan yazara hayran olurken diğer yandan nasıl olmuş da bu topraklarda yaşamamış, Doğu kültürü almamış bir yazar böylesine konuya hâkim olabilmiş ve dönemin bu kadar içine sızabilmiş diye düşünmekten de kendimi alamadım. Elbette ki kitabın konusunu sizlere tam olarak anlatmayacağım. Eğer konuyu biliyor olsaydım mutlaka ilgimi çekerdi ama böyle bir ilgiyle ve merak ile de okuyamazdım. Kısacası dinler, inançlar, öğretiler üzerinden insanların, toplulukların psikolojisini aktaran, pek çok insanın kafa yormadığı konulara uzanan tarihi bir kitap bu. Bir tarih sever olarak büyük bir hayranlıkla okuduğum bu kitapta pek çok yeri not aldım, ama belki de hikâyeyi okumayan birçok üyemizi bekleyen bu güzelliği ele vermemek adına hepsini buraya aktarmayacağım. O zaman detaya önce Ömer Hayyam’dan gelen güzel dizeler ile başlamaya ne dersiniz?

Kalp gülümseyen bir çehre arar,
Kol ise kadehe uzanır…
Her toz zerresinde ben varım,
Ve bütün toz zerreleri bir tek çehre oluştururlar.

Alamut’un dâhisi Hasan Sabbah’ın yani Seyduna’nın ağzından dökülenlerden başlayarak içerikten alıntılarım da şöyle:

“…o zamanlar daha gençtim ve insanlığın büyük bir kısmının cehalet içinde olduğu, yalanların peşinden gittiği ve batıl inançlara saplanıp kaldığı düşüncesi, beni son derece rahatsız etmekteydi. Bu dünyadaki görevimin insanların arasına hakikat tohumları ekmek, onların gözlerini açmak, insanlığı yanılgılara ve karanlığa mahkûm eden yalancılardan kurtarmak olduğunu sanıyordum.

…bütün tarikatlarımız beni İsmail’i harekâtının bir mücahidi olarak karşıladılar, fakat liderlerine planlarımdan, yani kitleleri aydınlatıp bilinçlendirme isteğimden bahsettiğimde, başlarını hayretle sallayarak bu tür şeylerden bahsetmemem konusunda beni uyardılar. Gittiğim her evden, katıldığım her meclisten kovuluyordum. Çok kısa bir süre sonra, hareketin yöneticilerinin gerçeği insanlardan gizlemek için büyük çaba sarf ettiklerini gözledim. Çünkü bunda kendi şahsi çıkarları vardı.”

“…sadece cahil halk değil, okumuş ve bilgili kişiler de ulaşılabilen bir yalanı, ulaşılamaz bir gerçeğe yeğ tutuyorlardı.”

“Özellikle bu konu bizim için vazgeçilmezdi. Mutlak olana ulaşma imkânları. ‘Mutlak olanı topyekûn ve nihai bir biçimde idrak etmek imkânsızdır’ diyordu ‘çünkü duyularımız bizi aldatmaktadır. Fakat onlar dışımızda olan şeylerle mantığımızın kavradıkları arasındaki yegâne aracılardır.’ – ‘Söylediklerin Demokrit ve Pithagor’un söyledikleri ile birebir çakışıyor’ diye belirttim. ‘Bu yüzden insanlar onları daima tanrısızlıkla suçladılar. Fakat onlara masallar anlatan Platon’u baş tacı ettiler.’ –‘Kitleler her zaman böyledir’ diye karşılık verdi Ömer. ‘Belirsizlikten her zaman korkarlar, bu yüzden açık bir yalanı ulaşılmaz gerçeklere yeğ tutarlar. Hele bu yalanlar ne kadar ulvi ve yüksek olursa, değerleri de o kadar artar.’”

“Eğer birisi insanları kullanmak, onları sadece bir araç olarak görmek istiyorsa, yapacağı en iyi şey onların sorunlarından uzak durmaktır.”

“…aslında tüm tarikatların kudretleri, taraftarlarının kendilerine körü körüne inanmalarına bağlıdır! İnsanlar idrak yetenekleri ölçüsünde bu dünyada bir yer edinirler…

…bilinç seviyesi ne kadar düşükse, onları harekete geçirecek fanatiklik de o kadar büyüktür.”

“eğer insan benim gibi çevresinde gördüğü, duyduğu, algıladığı şeylere güvenemeyeceğini idrak ederse, eğer her taraftan güvenilmez ve kötü niyetli şeylerle çevrelendiğinin ve devamlı yanılgılarının kurbanı olduğunun bilincine varırsa, o zaman insan bunu bir kötülük olarak değil bir yaşam zorunluluğu olarak kabul eder. Öyle bir zorunluluk ki er ya da geç kendisini ona uydurmak zorundadır. Yüksek bir idrak seviyesine ulaşmış bir insan için, hayal etmek, binlerce başka güzel özelliğinin yanı sıra, her eylem ve her ilerlemenin süsü ve itici gücüdür.

…sadece bir tek şey vardır: yanılgı ve hayal bu dünyanın yegâne itici güçleridir.”

“…gerçek ve sahte cennet arasında fark yoktur. Bir yerde bulunmuş olduğumuza gerçekten inanıyorsak, o zaman oradaydık demektir.

…’aslında şeylerin kendileri bizi mutlu ya da mutsuz kılmazlar’ diye yüksek sesle düşündü Hasan ‘aksine bunu yapan, onlardan edindiğimiz izlenimler ve yanlış algılamalardır.’

…hakiki şeyler veya gerçekler mutluluğumuz ile mutsuzluğumuz arasındaki çizgi olamazlar, sadece, kararsız bilincimizin bir tasavvurudurlar.”

Böylece kitapta geçen birçok pasajdan alıntı yaptım ve sizlerin zevkine sunmaya çalıştım. Belki de bu kitap birçoğunuzun seveceği bir kitap değil, ama alıntılardan da anlayabileceğiniz gibi konuya ilgi duymayanlar bile kitabı düz bir tarihi roman kıvamında algılayacaklardır. Yapmış olduğum alıntılar biraz olsun dikkatinizi çektiyse o zaman bu kitabı muhakkak okumanızı tavsiye edeceğim. Yazarın ele aldı konunun tarihte yaşanmış gerçek olaylardan aktarılmış olduğunu düşündükçe hala tüylerimin ürperdiğini hissetmiyor da değilim. Yazarımız Vladimir Bartol’un her ne kadar Hasan Sabbah karakteri hakkında muallakta kaldığı söylenen kısımlar olsa da, yazarın Alamut ile ilgili yazılan kitaplar arasında en iyilerden birisi olduğu ve bence bu konu hakkında olan başarısı tartışılmaz.

Fedailerin Kalesi Alamut’tan anlatılanlar aslında bir nevi kitabın ve hikâyenin kendisini de doğrular niteliktedir. Çünkü vakti zamanında bu yapıt az basılmış ve hatta el altından satılacak kadar tehlikeli bir kitap olduğu düşünülmüştür. Bu arada şunu da ayrıca ifade etmek isterim ki, titizlikle ve hassasiyetle takip ettiğim yayınevleri konusu da benim için çok önemlidir. Dolayısıyla okumuş olduğum kitaplar arasında yer alan bu yapıtın yayıncısı da “Koridor” yayınevidir. Bu yayınevinin okumuş olduğum ilk kitabıdır ve basımı beni oldukça tatmin etti. Her ne kadar orijinali ile karşılaştırma imkânım olmasa da kitabın çevirisinin başarılı ve çok iyi olduğunu düşünüyorum. Gözümden kaçmayan birkaç imla hatası dışında çevirisinden gerçekten zevk alarak okuduğum bir eserdi.

Vladimir Bartol romanının orijinal olan aslını 1930'lu yılların başlarında Paris'te yaşarken tasarlamaya başladı. Fransa'nın başkentinde kendisine Hasan Sabbah hikâyesini takdim ettiği Slovenyalı kitap eleştirmeni Josip Vidmar ile tanıştı. Yugoslavya Kralı I. Aleksandır'ın İtalyan faşist hükümetince görevlendirildiği iddia edilen Bulgar ve Hırvat milliyetçileri tarafından yapılan saldırıda öldürülmesi romanın yazılmasında teşvik edici bir olay oldu. Romanın ilk orijinal baskısı müstehzi bir şekilde Benito Mussolini'yi çağrıştırmıştı. Romanın girişinde "Hiçbir şey gerçek değil, her şeye izin vardır." özdeyişi bulunmaktaydı.

Romanda din, cennet-cehennem inanışı ciddi bir şekilde sorgulandığından ve yer yer inkâr edildiğinden, 1960-1980'li yıllar arasında bazı ülkelerde yasaklanmıştır.

Romanda Hasan Sabbah cennetin anahtarının kendisinin elinde olduğunu iddia ederek, fedailerini türlü entrika ve oyunlarla şüphesiz kendine bağlı kalmalarını sağlamaktadır. Türklere karşı içinde intikam duygusu vardır ve bu intikamını fedaileri sayesinde almak ister, fedaileri aracılığı ile onlarla savaşır.

Yazar felsefe, psikoloji, biyoloji, dinler tarihi gibi konularda eğitim görmüş. Freud’un eserlerini erken yaşta keşfetmiş ve tüm yaşamı boyunca kelebeklerin yaşamlarına hayran kalmış. İlk eseri olan Alamut, 1938 yılında tamamlanmış. 1956’da kitabı tekrar yayınlatmayı başarmış. 1967 yılındaki ölümüne kadar bir daha yayınlanmamış ama ölümünden sonra kitap layık olduğu ilgiyi bulmuş. Bu cümleler genel olarak kitabın son sözünden alıntıdır.

Romanımızı baştan sona okurken tek tek tanışacağımız fedailer ve cariyeler ile ilgi türlü türlü duygular içerisinde olacağınıza ve onların yaşadıkları hakkında empati kuracağınıza da çok eminim. Hasan Sabbah’ın kendisine nasıl bir fedailer ordusu kurduğunu, bu fedaileri yetiştirirken organize ve sistematik bir şekilde bu naif insanları beyinlerini nasıl yıkadığına şahit olacağız. Evet, belki bunları okudukça ve bugünümüze kadar yaşadığımız coğrafya üzerinde türlü ülkelerde tarikatların nasıl yoksul, yetim ve yardıma muhtaç kişilere, çocuklara ve ailelere el uzattığı gelecek aklınıza. Ya canlı bombalar?! Onlar gelecek aklınıza bir anda. Nasıl bir duygu ve beklenti ile cennette onları nelerin bekleyeceği hisler ile sevdiklerinizin ve insanların canına ne tür duygular ile kıydığını anlayacak, idrak edeceksiniz. O zamanın “Haşhaşi” ’lerinden, günümüzün modern okumuş (beyni yıkanmış cahil) katillerine çıkacak tüm düşünceleriniz ve karanlık güçlerin neden aydınlanmamamızı istediklerini biraz daha iyi anlayacaksınız sevgili Kitapla Büyüyenler.

Bu muhteşem kitabı okurken, zaman ve dünya ne kadar değişirse değişsin insanlığın düşünce ve duygularının pek bir değişime uğramadığını bir kez daha iyice anlıyor ve kavrayabiliyor insan. Günümüz dünyasında yaşayan kitleler ve insanlar, bilimin getirisini kesin bilgiler haricinde hala kendilerini ve yaşamakta oldukları inançlarını sorgulamaktan çekiniyorlar. Bilimi hayatlarının mümkün olduğunca en uzağına yerleştirip, yaşamakta olduğumuz bu dünyanın yuvarlak olduğu bilgisiyle yetiniyorlar. Ve ben şuna eminim ki, son zamanlarda artan dünya düzdür tartışmaları ile birlikte pek çoğu dünyanın yuvarlak olduğuna inanmaya gerek bile görmüyor. Kısacası, cehalet hala etrafımızda kol geziyor.

Şimdiden keyifli okumalar dostlar. :)

Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesinde görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

~ A.Y. ~
510 syf.
·12 günde·Beğendi·10/10
“Dostum! Kardeşim! İnsanı dostluğun gücü kadar kahramanlaştıran başka bir şey var mıdır? Yüreğimize aşktan, sevgiden daha fazla işleyen bir şey bulabilir misin? Ve hakikat kadar övgüye lâyık başka bir kavram var mıdır?”

Roman 11. yy’da Selçuklu egemenliğindeki İran’da geçiyor. Yirmi yıllık öç alma ihtirası içinde olup Alamut kalesini alan ve kendini peygamber ilan eden İbni Hasan Sabbah’ın kan donduran hikayesi...Burda Şii-Sünni çatışmalarına, taht kavgalarına, dinin halka nasıl tesir ettiğine ve daha bir çoğuna tanık olacaksınız.Öyle bir hayal dünyasına sahip ki Allah’ın yarattığına savaş açıp kili kendi eline alıp yoğuruyor ve onun uğruna(İsmaili davası) ölüme meydan okuyan çamurdan robotlar yaratıyor.Bu liderin temel prensibi en büyük düsturu şudur:
“Hiçbir şey gerçek değil, her şey mübah.”
Bu lafı söyleyen bir peygamber olabilir mi? Böyle bir felsefeye sahip kişi nasıl Allah’tan bahsedebilir.
Hasan Sabbah’ın en önemli disiplini de:
“Öğrenmek, itaat etmek ve çalışmak.”

Bu uğurda Sabbah hiç evlenmemiş ve hiç cinselliği tatmamış bir takım genci toplar çünkü planlarının bir zaaf yüzünden alt üst olmasını zinhar kabul edemez ve “öğretir, itaat ettirir, çalıştırır” Bu gençlerin gözlerini Cennet ve Cennetin nimetleriyle kör eder.Cennetin anahtarının yalnızca onda olduğunu tesir ettirir ve hint keneviri hapıyla da kötü emellerine alet eder bu genç fedaileri...

Kitapta en yakın ve en kıymetli dostu olan Ömer Hayyamdan da bahsedilir ve şiir yollar arkadaşı Sabbah’a en sevdiğim mısra:
“Geçerim şiirlerimle ağaç altına
Sen ve bir şişe şarap,
Bir somun ekmek yanına
Huzur veren ezgisiyle
Ah, bu ıssızlık cennettir bana.”


Alamut; Kartal yuvası anlamına gelmektedir. Ve kitapta “karga kargaya saldırmaz” şeklinde sürekli vurgulanan bir söylem var.
Bir zamanlar Deylem kralları tarafından inşa edilen bu Alamut kalesinin zapt edilemez olduğu söylenirdi.

Kitabı okuyunca karmakarışık duygularla boğuştum.Hiç bitmesin istediğim en güzel tarihi romanlardan birisi oldu Alamut.
Hasan Sabbah ve Adolf Hitler ikisi de gözümde aynı mertebede yaptıklarıyla, canilikleriyle Hitlerden pek bir farkı kalmadı. İki teşkilatta katı bir yapıya sahip.Halkın içine dehşet ve korku salıyorlar. “bu uğurda herşey mübah” bu düşünceye sahipler.Ama yazar kitabı Alamut’un gerçek öyküsü gibi değil de edebi bir eser olarak görüp roman tadında okumamızı istemiştir.

Yazarımız Bartol çok özgüvenli ve cesur birisi olmalı zira nasıl yazacaktı kendi kültürünün, ırkının dışında başka bir ülkenin, hükümdarın yaşantısını ve hakimiyetini.Hem sorumluluk hem bilgi gerektir ki o da bu iş için 10 yıl araştırma yapmış ve 9 aylık bir süre içerisinde de yazmış. Şanssızlık o ki kitabın yayınlanması 2. Dünya savaşı başlama sürecine denk geliyor bu sebeple bazı ülkelerde yasaklanıyor kimi ülkelerde de tehdit olarak görülüyor.
510 syf.
·5 günde·10/10
Acı çekme felsefesine sahip kültürler Dünya’nın doğusunda daha yaygın sanki. İntikam duygusuna da yüce anlamlar yüklenir niyeyse? Canını feda etmek gerektiğinde acı ve intikamdan daha iyi bir motivasyon olabilir mi? Olur elbette, dahası var:
Bu dünya zaten ölümlü ve haksızlıklarla dolu. Gel biz seni sonsuz mutluluğun olduğu öbür dünyaya gönderelim, şehitlik de fazladan ikramiye olsun. Bak seni orada ne tatlı bir hayat bekliyor. Hem başkalarına da örnek ol, onlar da kendini feda etsin, senin gibi şehit olsunlar! Yarattığın kayıplara aldırma, bu yolda her şey mübah.
Böyle bir saçmalığı asla yapmam diyorsunuz değil mi? Peki kim yapıyor bunları? Yalnızca kör inançlarla ruhunu, haşhaşla beynini uyuşturmak yeter mi insanın böylesi akıl almaz bir şeyi yapmasına? Yetmez elbette. Kaybedecek bir şeyinizin olmaması bile yetmez. Umutlarının da tükenmiş olması gerek. Gerçi çocuğunu yanına alıp bu eyleme kalkışacak kadar ruhsal bozulmaya uğramış olanları da duymuyor değiliz ancak çocuğu o anda zaten onun için kaybedilecek bir değer değil. Böylesi bir akıl tutulmasının pençesindeki insanları fedai yapmanın gelişimini, tarihteki var oluş sürecini başarıyla aktarmış yazar.
Elbette asıl konu bu değil.

Görünürde olan:

Şii Müslümanlar ve Selçuklu Türkleri arasındaki mücadele, güçlü bir silahlı örgüt, korkutucu bir siyasi güç, haşhaş ve bakire kızları kullanıp cennet vaadiyle gençlerin beynini yıkayıp intihar saldırılarında kullanan bir diktatör… Ardında bıraktığı izlere günümüzde dahi rastladığımız, var olan tüm ideolojileri reddetmiş gibi görünüp dini duyguları alet ederek kendi ihtişamlı sistemini oluşturan acımasız Hasan Sabbah’ın harcadığı hayatlara aldırmadan ölümüne giriştiği bir güç savaşı.

Hiçbir şey gerçek değil, her şey mübah!

Aslında olan:

İnanç diye kabul ettiği düşüncelerin yıkıma uğrayışıyla tüm ahlaki değerleri ve duyguları deforme olmuş hasta bir ruh. Amaç bellediği ne varsa onun uğruna başkalarını harcamaktan çekinmeyen bir kötülük. Bu kötülüğü göremeyecek kadar dogmalara teslim olmuş zavallı zihinler.

Eser yalnızca popüler bir roman değil, akıcı anlatımında gizli sembolik anlamlar ve sıkça kullanılan felsefi yorumlarla sürükleyip götüren bir serüven...
510 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
Hasan Sabbah, Alamut, Batınilik deyince aklınıza ne geliyor? Kitabı bitirip kapağını kapatınca hiç şüphesiz bu olgular üzerine derin düşüncelere dalmamak, ürpermemek ve etkilenmemek mümkün değil. Zira her ne kadar doğru amaçlar için kullanılmasa da inkâr edilemeyecek derecede üstün bir zekâya sahip, sebatkâr, gözüpek, zalim ve marjinal bir karakter Hasan Sabbah. Amin Maalouf'un Semerkand isimli eserinde Ömer Hayyam'ın gölgesinde kalan Sabbah'ı, Viladimir Bartol okuyucuya bütün çıplaklığıyla anlatmayı başarmış. Batınilik olgusunun aşina olduğumuz tutarsız düşünceleri, Sabbah'ın hayat felsefesi, fedailerle olan irtibatı, Selçuklulara özellikle de Nizamülmülk'e duyduğu derin nefreti hakkında daha önce herhangi bir bilgiye sahip olmayan insan dahi bu kitabı okuyunca kafasında pek çok şeyi şekillendirebilir. Her ne kadar bilgilerin çoğu rivayete dayansa da, var olan kaynakların verdiği bilgiler kitapta anlatılanlardan çok da farklı değildir. Kurguyu oluşturmak adına doldurulan boşluklarda da orjinal bilgiye sâdık kalındığı aşina. Bunun yanı sıra her ne kadar Sabbah, Hayyam ve Nizamülmülk'ün arkadaş oldukları, aynı ders halkasında yer aldıkları söylense de kaynaklar bunun bir rivayet olduğunu doğrulamaktadır. Zira Sabbah ve Nizamülmülk'ün doğum tarihlerinin farklı olması bu iddiayı çürütmektedir. Kitaba baktığım zaman Sabbah ve Batınilik olgusuna dair kaynaklarda yer alan bilgiler dışında herhangi bir bilgiye rastlamadım. Sadece bu bilgilerin ayrıntılandırılmış
olması ve sağlam bir kurguyla okuyucuya sunulması beni etkiledi açıkçası. Hatta kitaplığımın nadide köşesinde yer edindi bile. Okursanız seveceksiniz, inanın. :)
510 syf.
İncelemeden ziyade, okurken beni sayfalarına hapseden ve kendine hayran bırakan bu kitap hakkındaki duygularımı belirtmek istedim. Tarih seviyorsanız ve kitaplara da az çok ilginiz varsa bence okumalısınız. Hasan Sabbah'ın akıllara durgunluk veren, inanılması güç dünyasına merak sarmamak elde değil. Her sayfasını heyecanla çevirdiğim bir kitap oldu. Farklı karakterler ile kendine bağlayan, zaman zaman duygulandığım bölümler oldu. Sonuç olarak tarihi dokusu ve gizemli dünyası ile unutulmaz kitaplarım arasında kendine yer edinmeyi başardı. Okuduğum en iyi tarihi roman olabilir.
510 syf.
·Beğendi·10/10
Hasan Sabbah'ın, insanların inancını kullanarak bir grup insana neler yaptırdığını anlatan tarihi öyküsü... Günümüz için de içerisinde binlerce kıssadan hisse yer almakta. Kitapta Hasan Sabbah isimli tarihi karakter, ''Bilinmeyenden herkes korkar, o yüzden kitleler yalan da olsa bilinene inanma eğilimindedir,'' düşüncesinden yola çıkarak dahiyane olayları gerçekleştirmektedir.

Kitabın ana konusu, inancın insanları uyutmak ve uyuşturmak için ne kadar güzel bir araç olduğunu göstermektir. Hele bunun bir de uyuşturucuyla desteklenmesi ile 3-5 kişinin nasıl olup da dünya tarihini kökünden değiştirebileceğini yazar gözlerimizin önüne sermiştir. Bu cesur tutumundan dolayı Vladimir Bartol'u tebrik etmek gerekir. Zira zor bir konuyu, oldukça güzel bir kurguyla önümüze servis etmiş ve bize sadece yeme kısmını bırakmış.

İnanç, gerçekten son derece güçlü bir duygu/his. Bu nedenle de tarih boyunca insanların inancı hep bir takım kötü niyetli kişiler tarafından suistimal edilmiş. Yakın zamanda ülkemiz içerisinde de böyle bir durum ile karşılaştık maalesef. Ayrıntılı anlatmaya gerek yok. Demem o ki; inanç, insanın aklının ve mantığının önüne geçtiği zaman son derece tehlikeli sonuçlara yönelebilir. Uğrunda ölmeye ve öldürmeye kadar varabilir. Hatta savaşlara ve toplu katliamlara sebep olabilir. Tarih bu tür örneklerle dolu maalesef. Sabahattin Ali bu konuyu çok güzel açıklamış bana göre:

"Hayatta hiçbir şey, uğrunda ölmek için istenmez. Her şey yaşamamız için olmalıdır. Hatta biraz ileri gideyim, kendi yaşamamız için… Sen kafanın içindeki yokluğa o kadar saplanmışsın ki, derhal uğrunda can feda edecek bir şey arayarak ikinci bir yokluğa dalmak istiyorsun! Yaşamak, herkesten daha iyi, herkesten daha üstün yaşamak, insanlara hakim olarak, kuvvetli, belki de biraz zalim olarak yaşamak… Dünyada bundan başka istenecek ne vardır? Hayatını bu gayeye vakfet, görürsün, nasıl birdenbire canlanacaksın!"

Yukarıda da dediğim gibi, inanç çok güçlü bir duygu/his. Ancak inançtan çok daha güçlü olan bir başka duygu/his daha var. O da şüphe... Bir insan size bir şeyi yapmanızı söylediğinde veya yapmamanızı emrettiğinde, o isteği koşulsuz şartsız yerine getirirseniz, bir gün sizin de canavara dönüşme ihtimaliniz oldukça yüksektir. Şüphe etmeden birine koşulsuz şartsız inanmak aklı ve mantığı ikinci plana bırakmaktır. Bu durum da yine son derece tehlikelidir. (Bu noktada, "inanç" dediğimde sadece dini inancı düşünmemeniz gerektiğini açıklamaya gerek duymuyorum.)

Son olarak, genellikle Amin Maalouf'un Semerkant kitabı ile bağlantı kurularak okunması gerektiği söylense de her iki kitabın farklı iki öğreti üzerine kurgulandığını söyleyebilirim. Evet, konuları aynıdır; ama peş peşe okumanın ya da birlikte okumanın okuyucuya bir faydası bulunmamaktadır. Konu ilginizi çektiyse her iki kitabı da farklı zaman dilimlerinde okumanızı öneririm.
510 syf.
·7 günde·Beğendi·8/10
İnsan zihni. Dış etkenler vasıtasıyla manipüle edilmesi çok kolay olan bir yapı. Sadece bir nedene bağlı olarak kötüyü iyi, yanlışı doğru olarak kabul edebilecek bir mekanizma. İşte geçmişten bugüne bu mekanizmayı kişisel amaçları doğrultusunda kullanan kişilerden sadece biri de Hasan Sabbah, hem de oldukça başarılı bir şekilde. Cennet vaadiyle çevresine onu sorgusuz sualsiz takip eden müritlerini toplayıp Alamut Kalesi'ni kendisine üs edinen ve Haşhaşiler adı verilen bir tarikatı ortaya çıkarıp, liderliğini üstlenmiş olan Hasan Sabbah hiç şüphesiz son derece zeki bir adam. İnsan adı verilen varlığın zayıflıklarını çok iyi bilen ve bu zayıflıkların üstüne giderek çevresindeki insanları kendi amaçları doğrultusunda kullanan ve bunun meyvelerini de alan bir kişi
Hasan Sabbah. Eylemlerinin doğruluğunu, yanlışlığını tartışmayı dışarda bırakacak olursak amaçlarına ulaşmak için ortaya koyduğu sabır ve zeka korkutucu. İnanan kişiler için hayatlarındaki en kutsal şey olan din olgusunun güce sahip yanlış kişilerin elinde insanları ne derece içinden çıkılamaz hallere soktuğunun da göstergesi olan tarihteki ünlü şahsiyetlerden sadece biri kendileri.

Sloven bir yazar olan Vladimir Bartol'un 1930'lı yıllarda yazdığı Fedailerin Kalesi Alamut isimli bu eser Hasan Sabbah'ın fedailerini yetiştirip ardından da bölge siyasetinde söz sahibi olmak ve diğer amaçlarına ulaşmak için yaptıklarını anlatıyor. Kitabımızda birçok karakter var; gerek Hasan Sabbah'ın yardımcıları, gerek fedaileri, gerekse bu fedailerin kendisine sorgusuz sualsiz bağlılığını sağlamak için Alamut'a getirilen bir nevi Hasan Sabbah'ın köle kadınları. Farklı karakterlerin ağzından olayların farklı bakış açılarını gördüğümüz bu kitapta ana karakterler olarak Hasan Sabbah'la birlikte kadınlar arasında onun için ön planda olan Meryem'i, satın alınarak oraya getirilen küçük bir kız olan Halime'yi ve yolu ailesi vasıtasıyla Alamut'a düşüp fedailerden biri olan İbn-i Tahir'i sayabiliriz. Başta bu karakterler olmak üzere birçok karakterin Alamut kalesinde başına gelenleri ve bu kişilerin yavaş yavaş, Hasan Sabbah'ın oluşturduğu sistem tarafından yutulup gitmelerini görüyoruz.

Ben genel olarak Fedailerin Kalesi Alamut isimli bu kitabı beğenerek okudum. Bitirdiğimde insanlarla hakkında uzun uzun konuşabileceğim ve çevremdeki insanlara tavsiye edebileceğim bir kitap olarak düşündüm Alamut'u. Yazar bana göre gayet başarılı bir şekilde aktarmıştı o dönemde olanları, ki bunu yaparken aslında sadece o dönemi değil her dönemi anlatıyor. Örneğin o dönemde Hasan Sabbah tarafından uyuşturucu yoluyla, cennet vaadiyle tam bir bağlılık sağlanırken; günümüzde de medya aracılığıyla ve çok çeşitli vaatlerle insanlar bir görüşe bağlı hale getirilmeye çalışılıyor.
Yani aslında insanların bir şeye inanma istekleri, ihtiyaçları (bunun adına din diyebilirsiniz veya başka bir şey) onları eğer bilinçli değillerse etki altına alınması son derece kolay ve bu nedenle de tehlikeli bireyler haline getiriyor. Tıpkı Hasan Sabbah'ın suikastçileri gibi... Assassin's Creed isimli bir video oyunu bulunmakta, bu oyunda oyunu oynayan kişi bir suikastçiyi yönlendiriyor ve suikastçi anlamına gelen assassin kelimesinin de haşhaşi kelimesinden geldiği söyleniyor, bunu da bir dipnot olarak eklemek istedim. Öte yandan kitapta olayların perde arkasının anlatılmasını da beğendim çünkü bu bölümlerde Hasan Sabbah insanları zihinsel olarak etkisi altına almak için manipülasyon yollarını anlatıyor, uzun uzun açıklamalarda bulunuyordu. Bu kısımları okumak güzeldi.

Fedailerin Kalesi Alamut güzeldi, etkileyiciydi, insanın ufkunu açan bölümler vardı, evet tam da öyle dediğim çok yer oldu ancak bunlarla birlikte beğenmediğim yönleri de oldu. Genel olarak kitabı beğenerek okuduğum için bunları biraz daha görmemezlikten gelme yolunu seçsem de eğer birazdan söyleyeceklerim olmasaydı kesinlikle on puanı alırdı benden Alamut. Şöyle ki yazarımız bu kitabında on birinci, on ikinci yüzyıl dönemlerindeki olayları ele almış ve dolayısıyla kitapta kullanılan dilin buna uygun olması gerekirdi. Çok eski dönemleri anlatmasına rağmen kitapta kullanılan dil son derece moderndi, bu durum çeviriden de kaynaklı olabilir tabii ki ancak bunu kitapta hiç beğenmedim. Kitabın en başında bazı karakterler oldukça önemli karakterler olarak intiba oluşturdular ki aslında öyleydiler de ancak yazarımız bu karakterlerin sonlarını pek başarılı şekilde bağlayamamıştı. Bazı karakterlerin başına gelenler biraz aceleye getirilmiş gibi geldi bana. Kitapta Hasan Sabbah suikastçilerini Selçuklu veziri Nizamülmülk ve Selçuklu sultanı Melikşah'a suikast düzenlemeleri için gönderiyor ve bu kişiler neredeyse ellerini kollarını sallayarak vezir veya sultanın çadırına girebiliyorlar bu gibi durumlar da bana fazla basit geldi. Bununla birlikte Hasan Sabbah'ın vaadiyle cennete gittiklerini sanan bazı fedailerin orada kendilerini bekleyen bazı kadınlara sadece bir gecede aşık olup haşa bu kadınlara "Benim Allah'ım sensin." gibi cümleler kurmaları da benim kitaplarda pek fazla sevmediğim ve zorlama bulduğum durumlar. Böyle şeyler kitaplarda inandırıcılığı azaltıyor diye düşünüyorum. Tüm bunlar dışında gayet güzel bir kitap okudum. Güçlü bir inancın veya olgunun zeki ancak kötü insanların elinde ne denli tehlikeli olabileceğini bir kez daha anladım. Fedailerin Kalesi Alamut iyi ki okumuşum dediğim kitaplardan...
512 syf.
·Beğendi·10/10
Hasan Sabbah'ın,Alamut Kalesi'nin,fedailerin ve cennet bahçelerinin hikayesi.Bir tarafta Hasan Sabbah'ın yeryüzü cennetiyle yeni tanışan güzel köleler,diğer tarafta onun en güvenilir savaşçıları olan fedailer.Sabbah'ın yarattığı cennetin içinde gözleri açıldığında hepsinin hayatı hiç umulmadık bir şekilde değişir.
510 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
Vay vay vay… Sen neymişsin öyle İbni Hasan Sabbah… Uzun süredir böylesine hızlı, merakla ve heyecanla okuduğum bir kitap olmamıştı. Bana öneride bulunan tüm arkadaşlara şimdiden teşekkür ederim. Aslında kitap uzun süredir elimde ama bir türlü nasip olmadı. Bu kısmeti o iletiye ve yorum yazanlara borçluyum.

Neyse gelelim kitaba. Bir tarih romanı arkadaşlar. Hasan Sabbah, Nizamülmülk, Ömer Hayyam zamanlarını anlatıyor. İran, Suriye ve Türk tarihi ile bir kesit okumak istiyorsanız da buyrun. ( Selçuklu Devleti) Bu üç isim küçükken kendi aralarında bir söz verirler bu toprakların tamamen İranlıların olduğu başka uygarlıkların bu topraklarda egemenlik sürmemesi gerektiğini söylerler. Ama günler geçer gider hepsi büyür ve ayrılır. Sonra bu sözü unuturlar ama Hasan Sabbah hariç.

Hasan Sabbah öylesine büyür ki artık bir kalesi olur. Alamut ( Kartal Yuvası ) bu kaleyi aldıktan sonra muhteşem dizaynı ile büyük bir imparatorluğun temelini atar. Burada kesiyorum ve farklı konulara geçiyorum. Kitapta; mezhep bölünmesi konuları işlenmekte, Hz. Ali ve Hz. Ebubekir atışması, Alamut Kalesi ve hikayesi, İran coğrafyası ve Arap toprakları, İsmaili öğretisi, Haşhaşiler, uyuşturucu ve felsefe öğreneceksiniz.

Sabbah bu kalede çok disiplinli bir fedai ordusu, suikast ordusu kurar. Öylesine delice, dahice bir fikirler yaratır ki kendine sahte peygamber yaftası ve cennetin anahtarını veriyorum diyerek bir halk tapınmasını sağlar. Bunu başarır da ama kendince bir kurguyla. Bu kısmı spoiler için anlatmıyorum.

Yusuf, Tahir ve Süleyman’ın çok iyi bir suikastçı olmaları var bu kitapta. Sabbah onları yetiştirip Tahir ile Nizamülmülk’ü öldürüyor. Sonrasında ise Yusuf ve Süleyman’ın kendilerini feda etme bölümü çok çok güzel bir kurgu.

Kalenin bir de harem tarafı var. Orada erkekler yok. Cennet bahçesinin bir kısmını da bu harem oluşturuyor. Bu bölümde ise erkeklerin kadınlara ne kadar düşkün olduğu, onları için ölüme bile gidebileceği bir kurgusu var.

Gerçekten çok büyük bir felsefi eser. Cümlelerle anlatılamayacak kadar zor. Bu yapıyı kendimce Papalık olarak da görüyorum. Bana öyle geldi. Dailer ( Kardinal ) Sabbah ( Papa ) gibi. Bu kitap 2. Kez okunduğunda ise Sabbah’ı Hitler olarak görmek de uygun denmiş. Kitap bir çok ülkede yasaklanmış, sonra da tekrar yayınlanmış. Bu kitabı bir Sloven’in yazması da çok sürpriz geldi bana. Zamanında suikastçıların beynini yıkayıp düşmanlarına salan Sabbah; şimdi de el kaide, daeş, pkk gibi başka ülkelerin maşaları olarak canlı bomba olarak patlamaları. Kanımca aynı kapıya çıkan bir tezgah.

Düşünmeye, irdelemeye yönelten bir eser. İçinde bir kahraman var İbni Tahir. Sabbah’ın ilk fedaisi. Sabbah onun zor kanacağını bildiği için zor testlerden geçiriyor. Ama sonunda da sürpriz var yine. İdeoloji, vazife ve mantık üçlüsünün temelinde oturan bir roman. Fedailerin cümlesi de “ hiçbir şey gerçek değil, her şey mübah” ilkesine dayanıyor.

Assasin ( suikastçi ) kelimesi İngilizceye Haşhaşi kelimesinden geçmiş bunu da öğrendim kitap sayesinde. Okunması gereken çok değerli bir tarihi roman. Ders niteliğinde adeta. Alıp sürüklüyor ve bırakmıyor. Düşündürüyor, sorgulatıyor, öğretiyor…. Mutlaka tavsiye edeceğim kitapların arasında…. İyi okumalar diliyorum.
510 syf.
·22 günde·10/10
Hasan Sabbah ismini yıllar önce ilk duyduğum yer Ezel dizisiydi. Ramiz Dayı'nın anlattığı elçi hikayesi ile birlikte Dünya tarihinin ilk korku İmparatoruna olan ilgim başladı. Sonra kendisi ile ilgili olan tarihi programları elimden geldiğince takip edip onun hakkında daha çok bilgi sahibi olmayı istedim.İlgi alanıma girmişti bir kere, kurtuluşu yoktu. Tarih programları ve Hasan Sabbah ile ilgili okuyup izlediğim her dökümandan sonra kafam aydınlanacağına daha çok karıştı. Öyle ya, Tarihçilerin bir bölümü 11.yy'ın başlarında çağı etkilemiş olan üç İranlı, Dünyayı gözlemlemiş olan Ömer HAYYAM, Dünyaya hükmetmiş olan Nizamülmülk ve Dünyayı korkudan titretmiş olan Hasan SABBAH'ın okul arkadaşı olup birbirlerine verdikleri sözün (kim önemli makam ve mevkiye gelirse diğerlerine yardım edecek) doğru olduğunu, bir kısmı ise ayrı çağlarda yaşayıp değil arkadaş olmayı, birbirlerini görmediklerini tanımadıklarını iddia etti. Hadi buyur burdan yak. Tarih belgelerle konuşan bir bilim dalı olmasına rağmen ekranda birbirlerine tükürük saçarak ''Ömer ile Hasan arkadaş olamaz efenim'' diyen tarihçi de gördü bu gözler. Bugün hala Hasan SABBAH'ı masum bir derviş olarak gören de var, şeytani zekası ile Dünya tarihinin ilk teşkilatçısı,ilk sihirbazı olarak gören de var. Ben Hasan Sabbah'ın Dünyanın ilk Korku İmparatoru olduğuna inananlardanım. Bu kitabı okumamdaki tek amaç ise onun kalesine girip,onun yanında olup onu hissetmek içindi. Kitabın İçindeki kurgu,felsefe ve olaylar benim bildiğim Hasan Sabbah'ı bana yaşattı.

Kitap Bartol'un yazdığı 2 eserden birisi sadece.Zamanın ve sonrasının diktatörlerine tepki olarak on yıl uğraşıp on ayda yazdığı, kendisini adadığı bir eser.Kitap Hasan Sabbah'ı tanıyıp bilenler için onunla zaman geçirmek,o kaledeki atmosferi hissetmek için muhteşem bir zaman makinası kıvamında.Hasan Sabbah'ın kim olduğu hakkında bilgi sahibi olmayanlar için ise yine muhteşem kurgusu ve felsefesi olan edebi bir eser.Kitap hakkında söyleyeceklerim bu kadar kesinlikle okumanızı tavsiye ederim ama benim asıl derdim Hasan SABBAH AH...

''A.Ö- İmam efendinin karşısına çıkacağımız zaman bize 'o aklınızda, kalbinizde ve dilinizde olan her şeyi bilir, bunu sakın unutmayın' dediler. İmam efendinin huzuruna çıktığımız zaman gerçekten de bizi bizden daha iyi bildiğini anladık ve onu son mehdi, Peygamber olarak gördük. Nerden bilebilirdik ki o zamanlar FETTULLAH GÜLEN'in yattığımız yatağın altına varana kadar dinleme cihazları döşediğini?

Bu itiraf FETÖ örgütünün iç yüzünü 15 Temmuz'dan önce görüp örgütten Şener ŞEN koşuşu ile kaçan birine ait.

Kabil, Habil'i öldürdüğü zaman cesedini ne yapacağını düşündü,bulamadı. Derken o an bir karganın toprağı eşeleyip bir çukur açma gayretinde olduğunu gördü.Durdu, izledi. Karga açtığı kuyuya başka bir karga ölüsü getirdi ve tekrar eşeleyerek onu gömdü. Yeryüzünde ilk cinayeti işleyen Kabil'de kardeşinin cesedini bu şekilde ortadan kaldırdı.Hasan SABBAH bana göre Dünya tarihinin ilk teşkilatçısıdır.Hasan SABBAH sonrasında günümüze kadar var olan bütün terör örgütleri,bütün Devletlerin gizli servisleri,ve hatta bazı Devletlerin liderleri kendisinin metotlarından ilham almış ve uygulamıştır.Hasan SABBAH'ı bilirseniz mahallenizdeki esnaftan haraç almaya kalkan 3.sınıf mafyayı bile bilirsiniz.İsim vermicem, 2-3 yıldır ülkemizde bir mafya abisi türedi. Rusya'da askeri casusluk ve Kadirov'a suikast suçlamalarıyla yargılanmış ve beraat edip ülkeye gelmiş ve ülkede büyük sükse yaratmış biri.Rusya'da askeri casusluk yapacaksın, Rusya seni bi yerinden kan almadan bırakıp hadi git diyecek he :) Bu abimizin şuan açtığı içkili mekanın adı nedir bilir misiniz? Evet, Hasan SABBAH :) peki kullandığı Hasan SABBAH metodu hangisidir? ''Yalan,dolan,sahtekarlık.''

Adnan Hocanın kedicikleri de Hasan SABBAH metodudur,Işid'in kullandığı kafa kesme, adam yakma, canlı bombalar da Hasan SABBAH metodudur,PKK'nın örgüte adam toplama metotları da Hasan SABBAH metodudur. Onun yürüyen canlı hançerleri vardı, bakire ve güzel kızları vardı, şeytani bir aklı vardı,Dünya teşkilat tarihinde iddia ediyorum bir Hasan SABBAH vardır bir de sonrası. Buyrun bütün devletleri, onların istihbarat birimlerini, onların kurduğu yada kendiliğinden doğan terör örgütlerini (tarikatler dahil) hatta mafya yapılanmalarını buyrun inceleyin. İçlerinde Hasan SABBAH'ın metotlarından en az birini kullanmayan birini asla göremezsiniz. SABBAH kendi müritlerine Cennet vaadetti. Vaadedilen şeyler insan kimyası ve zamana göre değişkenlik gösterebilir. Şuan birisi size ''seni cennete götüreceğim'' dese ve birkaç hile ile bunu size empoze etse inanırsınız. Hayır inanmam demeyin ya :) geçen gün cennetten arsa sattılar birilerine valla bak :) Günümüzde hala Şehvetiye Tarikatleri yok mu? Ya tövbeler olsun, Hasan SABBAH bunların yanında yemin ediyorum adamın hasıdır. Hasan SABBAH bunları görse Alamut Kalesine avize yapıp asar bunları. Adamı seversiniz sevmezsiniz, ben saygı duyuyorum. Hasan SABBAH ve onun gibilere vaadettikleri şey her ne olursa olsun körü körüne bağlanıp gidenlerden de tiksiniyorum. Dünyaca ünlü teknolojik markaların açığını bulduğunuz ve bunu onlara bildirdiğiniz zaman sizi ihya edip ödüller veriyorlar ya, Hasan SABBAH ve türevleri de İnsan açıklarını bulup onları kendilerine kul köle yapma konusunda doğuştan şeytani zekaya ve ikna kabiliyetine sahip üstün insanlardır.

Şeytan birgün uykuya daldı.
O sırada bir rüzgar esti.
Şeytandan 3 tüy koptu.
Biri İbni'ye
Biri Hasan'a
Diğeri de SABBAH'a yapıştı.
Ve sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
İnsan hayatının tamamını dört duvar arasında geçirebilir. Kendisini tutsak olarak hissetmediği müddetçe tutsak sayılmaz. Ama kainatın sonsuz büyüklüğünü, milyonlarca yıldızı, galaksiyi görüp, onlara asla erişemeyeceğini bilen biri için koskoca dünya hapishaneden farksızdır. İdrak ettikleri şey zamanın ve mekanın tutsaklığı haline getirir.
"Ne kadar harika!"
"Evet, güzeldir. Ama özgürlük burada olmaktan çok daha güzeldir."
"Ögürlük mü dedin? Burada özgür değil miyiz ki?"
"Sen kadın olduğun için anlamıyorsun. Sana şu kadarını söyliyeyim; çölde açlıktan ölmekte olan bir çakal kafesteki karnı tıka basa tok bir aslandan çok daha mutuludur."

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Fedailerin Kalesi Alamut
Baskı tarihi:
Mart 2012
Sayfa sayısı:
510
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786054188970
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Alamut
Çeviri:
Ender Nail
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Koridor Yayıncılık
Baskılar:
Fedailerin Kalesi Alamut
Fedailerin Kalesi Alamut
Hasan Sabbah'ın, Alamut Kalesi'nin, fedailerin ve cennet bahçelerinin hikâyesi.

Bir tarafta Hasan Sabbah'ın yeryüzü cennetiyle yeni tanışan güzel köleler, diğer tarafta onun en güvenilir savaşçıları olan fedailer. Sabbah'ın yarattığı cennetin içinde gözleri açıldığında hepsinin hayatı hiç umulmadık bir şekilde değişir.

Hikaye 11. yüzyıl İranı'nda, kendini peygamber ilan eden Hasan Sabbah'ın, seçilmiş bir grup insanı intihar suikastçısına dönüştürerek bölgede hakimiyet kurmak için çılgınca ve aynı zamanda zekice bir plan tasarladığı Alamut Kalesi'nde geçmektedir. Güzel kadınların, yemyeşil bahçelerin, şarap ve haşhaşın göz boyadığı sanal bir cennet yaratan Sabbah, genç savaşçılarını emirlerine uydukları takdirde bu cennete gidebileceklerine inandırır. Kendilerini onun yoluna adayan, ölmeyi de öldürmeyi de göze almış olan bu küçük orduyla hükümdar sınıfına gözdağı verebileceğini düşünür. Sabbah kendi deyimiyle insanların saflığını kullanıp dine adanmışlığı politik emellerine alet eder. Artık kapılar onun için ardına kadar açılmıştır.
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 17.197 okur

  • Hakan Can
  • İsmail özer
  • Elefterîa
  • Salih Efe Yıldız
  • Derya Kızılırmak Hasçelik
  • Aykut Akdemir
  • Şeyma Acer
  • MEHMET AY
  • onur yılmaz
  • Mehmet Sir

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%15.8
14-17 Yaş
%4.8
18-24 Yaş
%17.4
25-34 Yaş
%30
35-44 Yaş
%22.2
45-54 Yaş
%6.5
55-64 Yaş
%0.9
65+ Yaş
%2.5

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%50
Erkek
%49.9

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%38.4 (2.062)
9
%28.1 (1.511)
8
%18.8 (1.009)
7
%6.3 (340)
6
%2.1 (111)
5
%0.8 (43)
4
%0.5 (26)
3
%0.1 (6)
2
%0.3 (14)
1
%0.1 (8)

Kitabın sıralamaları