Giriş Yap

Frankenstein ya da Modern Prometheus

8.410 üzerinden
3.110 Puan · 535 İnceleme
272 syf.
·
2 günde
#1001kitap~~~
1797 yılında Londra'da doğdu. Babası William Godwin, radikal siyasal görüşleriyle tanınan 1yazar, annesi Mary Wollstonecraft ise dönemin etkili 1kadın hakları savunucusuydu. Annesi doğumu sırasında ölünce, babası tarafından büyütüldü. Babasından ve arkadaş çevresinden etkilenerek edebiyat ve felsefeye ilgi duydu. Çocukluğunun büyük bölümünü kitap okuyarak, hikâyeler yazarak geçiren Mary 1814'te, dönemin en gözde romantik şairlerinden Percy Bysshe Shelley'e âşık oldu. Percy Shelley'in evli olması nedeniyle İsviçre'ye kaçmak zorunda kaldıklarında Mary henüz 17 yaşındaydı. Babası William Godwin bu ilişkiye karşı çıktı. İki sevgili, Percy'nin eşinin 1816'da ölümünden sonra Londra'ya dönüp evlendiler. Ardından İtalya'ya yerleştiler. 1816 yazında yarı uyanık olarak gördüğü 1kabus sayesinde aklına gelen Frankenstein düşüncesini romana çevirdi ve kitap, Frankenstein ya da Modern Prometheus adıyla 1818 başlarında yayımlandı. Romanın doğuşunda, İngiltere'deki sanayi devriminin, Locke ve Hobbes gibi düşünürlerin etkisini de görmek mümkündür. 1822 yılında eşini 1tekne kazasında kaybeden Mary, Londra'ya döndü ve 1851 yılında ölünceye kadar profesyonel yazarlık yaptı. (Wikipedia yazar bilgisidir.) Gotik gerilim, tutkulu romantizm ve bilimin tehlikeleri hakkında uyarıcı 1hikaye olan Frankenstein, kendini adamış bilim öğrencisi Victor Frankenstein'ın hikayesini anlatıyor. 1yaratılışın canavara dönüşen 1bilim adamının romanı olarak görülüp, sert, politik ve duygusal 1metin olarak da görülür ben en çok yaratılış görünüş sorgulamalarina bayıldım okurken en etkileyici kısımları o kısımlardı. Hayatın kendisini yaratmaya takıntılı olan Victor Frankenstein, yeni varlık yaratmak için mezarlıkları yağmalar ve kendince oluşturduğu 1teknikle hayat verir. Ancak Frankenstein tarafından reddedilen ve insan arkadaşlığını reddeden berbat yaratığı, yaratıcısını ve değer verdiği her şeyi yok etmek için yola koyulur. Mary Shelley'nin bu Gotik hikayesi, dünyanın en ünlü korku kurgu eseri ve insan yaratıcılığının sınırlarının yıkıcı 1keşfi de sayılır aynı zamanda. Hayatın sırlarına sahip olmaya takıntılı bilim adamı Victor Frankenstein, ölülerin bedenlerinden oluşturduğu yaratık, korkunç görünümü nedeniyle reddedilen ve onu yok etmek için yola çıkan 1adamın çarpık, ürkütücü 1 oyunu haline gelir. Neslin ve yaşamın sebebini keşfetmeye ve cansız maddeye canlılık kazandırmaya takıntılı olan Frankenstein, 1insan oluşturur fakat; onu hayata getirdiğinde, yaratığın iğrençliği karşısında dehşet içinde 1zamanlar masum olan yaratık kötülüğe döner ve yaratıcısı Frankenstein'a karşı ölümcül 1intikam kampanyası başlatır ki kitabın en önemli etkisi bu kısımda oluyor bence, masumluğun kötülüğe dönüşümü. Frankenstein hem korku hem de bilim kurgu türlerinin 1anda en çok satanı ve önemli 1atası sayılırken, yalnızca gotik 1hikaye anlatmakla kalmıyor, aynı zamanda yaşamın doğası ve insanlığın bu karışıklık içindeki yeri hakkında derin, rahatsız edici soruları akla getiriyor... Bilim kurgu, gotik ve romantik kitaplar arasında sayılan Frankenstein ölmeden önce okunması gereken 1001kitap arasında olup, severek okudum keşke çok daha önce okumuş olsaydım dediğim kitaplar arasında yerini aldı, gerçi kaç kere okumaya yeltendim hep 1sey oldu ve bıraktım kitabı, zamanı bu zamanmış demekki, gerçekten her kitabın okunma zamanı varmış, bilim-kurgu, distopya, gotik eserleri herdaim okumayı çok severim yine sevdiklerim arasında yerini aldı. Herkese sağlıklı mutlu huzurlu keyifli okumalar dilerim...
·
3 yorumun tümünü gör
Reklam
256 syf.
·
9 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
Frankenstein 200 Yaşında!
Bilimkurgu-Çizgiroman ve Manga Etkinliği kapsamında yapacağım ilk incelemem olacak. Bilimkurgu’nun ilk örneklerinden olan Mary Shelley‘nin Frankenstein’ı ile inceleme yolculuğumuza başlıyoruz. #28996895 Bu kitabı okumadan önce, Netflix üzerinden yayınlanan The Frankenstein Chronicles dizisini izlemenizi tavsiye ediyorum. Dizide Londra’nın o dönemine dönecek, yer altına inecek ve Mary Shelley‘nin kitabı yazdıktan sonra, nelerle karşılaştığına biraz da olsa şahit olacaksınız. Kitap o dönem de sükse yaratmış ve bir kadın yazar olan Mary Shelley’nin kitabı nasıl yazdığı hep tartışılmıştı. Dizi de Canavarımıza tanıklık etmiyoruz, o dönemde yapılan deney ve havayı kokluyor ve izlerken işlenen cinayetlere kitabın ön ayak olup olmadığına tanıklık ediyoruz. İnsanların kitabı okurken ki hayretli bakış ve merakları kesinlikle ilgi çekici. Diziyi mutlaka izleyin, kitabı okumak için merakınız daha da artacaktır. Ön Bilgi: Kitabın ismi, yılların dizi ve filmleri, Frankenstein’ı bize direkt olarak canavar olarak tanıtmıştır. İlk önce bu algıyı ortadan kaldırmak lazım. Bu kitap bilimkurgu’nun ötesinde, tam bir edebiyat sunmaktadır. İthaki detaylı bir önsöz, ve sonsöz ile bizlere zevkli bir ekstra kazandırmış. Yazarın kronolojik geçmişi de bulunmakta. İthaki’nin Bilimkurgu klasikleri, kitap üzerinde ülkemizde yapılan en iyi işlerden bir tanesi diyebilirim. Hazırsanız, incelememize başlayalım… Çok büyük beklenti ile başladım, hızlıca konuya girmesini bekledim, hatta ve hatta bir ara boğuldum. Şimdi bu cümleyi okuduğunuzda nasıl yani dediğinizi duyar gibiyim. Evet kesinlikle bunu yaşadım. Şaşkındım, kitap bir türlü içine almadı beni, her sayfa da bir şeyler bekliyorum ama olmuyor, bekle, bekle, bekle hiçbir şey olmuyor. Kitap ilerlemiyor sanki. Alt tarafı 256 sayfa diyorsunuz ama gitmiyor. O kadar çok tasvir ve çeşitlendirmeli anlatım var ki nerede bu canavar demeye başlıyorsunuz. Bu durum sadece bana olmuşta olabilir. Büyük beklenti ile başlamam normalde kitaplara ama bu sefer çıtayı baya yukarıda tuttum sanırım. Neyse ki tam bu durumu konuşurken 118. Sayfaya geldim ve kitap yağ gibi akmaya başladı. Neredeyse kitabın yarısı hiçbir şey yokmuş gibi gelmişti bana. Şunu unutmamak lazım, kitap 1818 yılında yayımlandı. O dönemin edebiyata bakış açısına çok hakim değilseniz, bu uzun tasvirleri anlamlandırmak biraz zor olacaktır. 2018’den değil de, tam da o dönemden kitaba bakmak ve başarısını anlamak lazım. Kitap akmaya başladı dedim. Evet öyle bir akmaya başladı ki bu sefer, her sayfayı soluksuz okumaya başladım. Öyle hızlı okuyordum ki, bir ara birkaç kupa kahvem boşa gitti buz gibi oldu. Şimdi kitabı bir kenara bırakıyorum ve neler yaşadık, neler hissettik, neler oldu ve olmadı, ne dersler aldık, ne fikirler edindik bunlara bir bakalım. Öncelikle her şeyin ötesinde Frankenstein bir canavar değil. Victor Frankenstein’ın yaratmış olduğu bir canlı. Bu canlı ile yaratıcısı arasında yaşananların akabinde gelişen olayların anlatıldığı bir öykü ile karşı karşıyayız. Burada tabi ki Tanrı’ya çok sağlam bir atıf var. Madem yarattın, neden bizi bıraktın ya da beni bıraktın? Neden bana sahip çıkmadın, kollamadın, doğru yolu göstermedin, neden içimi sevgi ile doldurmadın haykırışları var. Şimdi kendi dünyamıza dönelim ve insanların yüzyıllardır haykırışlarına kulak verelim. Tanrı’m – Allah’ım; Neden böyle , neden şöyle, neden ben zengin değilim, neden ben daha rahat bir hayat sürmüyorum, neden o araba benim değil, neden şu ev benim değil, neden benim kız arkadaşım o değil, neden ben bir rock star ya da popstar değilim, neden sesim kötü, neden burnum uzun, neden bacağım kısa, neden ben siyah tenliyim, neden o renkli gözlü, neden daha çok param yok, neden şu üniversiteye gitmiyorum, neden dualarıma karşılık vermiyorsun, neden beni cennete direkt almıyorsun, neden benim ailem böyle, neden daha iyi bir işe sahip değilim…! Tanrım neden bana sırtını döndün ve cevap vermiyorsun?!... Bir insan bu haykırışları yapabiliyor da, neden insanın başka başka uzuvlardan yaratmış olduğu bir canlı bu soruları sormasın, haykırışta bulunmasın? O da bunu yaratıcısına soruyor. Yaratıcısı ona sırtını dönüyor. Sırtını döndüğünde, yarattığı canlı, kendi içinde intikam yeminleri ediyor. Şimdi tekrar bizlere, yani insanlara dönelim. İnançlı olalım ya da olmayalım her zaman yaratıcıdan bir şeyler bekleriz. Kendi kendimize bir ışık, bir işaret, ufakta olsa bir kıvılcım göremediğimizde içten içe sorgularız. (Dini başka türlü yaşayan veya her türlü Tanrı’ya, Allah’a iman edenleri ayrı tutalım.) Bu sorgulama sonucunda kopmalar yaşarız, kopmaların sonucunda başka şeylere çok rahat meyilli oluruz. Bu Tanrı’yı adalet sistemi, Devlet, Para vsvsvsvs çoğaltabiliriz. Bunu demem de ki amaç, herkesin Tanrısı başkadır. Herkes Tanrı’yı göklerde aramıyor. Zaten insanların yarattığı tanrıların sayısı da bilinmiyor. Bu çeşitlilik esasına göre değerlendirelim. İnandığınız Tanrınıza artık inancınız kalmadı, her şey yalan geliyor, kendinizi aldatılmış, terk edilmiş, yalnız bırakılmış hissetmez misiniz? Büyük bir çoğunluk bu soruya evet yanıtı verecektir. İnsanların büyük bir bölümü inandığı Tanrı’ya sığınır ve onunla yaşama tutunur. Bu tutunma ortadan kalktığında ise tam bir kopuş, inançsızlık, intikam ortaya çıkar. Günümüzde bunların birçok örneği var. Dün, bugün ve yarın da olmaya devam edecektir. Kitabın bence ana konusu şu “İnsan ne dilediğine ve ne yarattığına (icat ettiğine) dikkat etmeli.” Eylemlerimizin sonucun da ortaya çıkan gerçeği kabul edemeyeceksek, asla o olaya el sürmemeli ve dokunmamalıyız. Eğer yaptığımız bir şey birini canının yanmasına ve hayatına mal olacaksa bundan uzak durmalıyız. Atom bombasını ele alalım. Ortada tamamen bilimsel bir keşif amacı güdülürken, birden Almanlardan daha büyük bir silaha sahip olma fikri ve koşuşturmacası hatta zorlaması ortaya çıktı. İş o kadar zorlandı ki, üretilen gücün farkında bile olunamadı. Atom bombası bulundu bulunmasına ama sonucunda ne oldu? Bir bakalım ne olmuş: Atılan bomba 600 metre yukarıda patlamış, ilk atıldığında 70 bin kişi hayatını kaybetmişti. Devamında ki iki ay boyunca, yağan asitler 70 ile 80 bin kişi, takip eden beş yıl boyunca da 60 ile 70 bin arasında kişiyi öldürmüştü. Ayrıntılarında ise bilinen ya da bilinmeyen bir çok olay meydana gelmiştir. Ülkeye, Dünyaya ve İnsanlığa verdiği zarar ise devasa boyutlardaydı. Bir atom bombası sadece kayıtlara göre en az 250 bin kişinin ölümüne neden olmuştu. Peki Atom bombasının mucidi bunun olacağını biliyor muydu? Bu sonuçtan nasıl bir mutluluk duyardı? Bu sonuçtan mutluluk duyan tek taraf, güç gösterisi yapan Amerikan Siyasetçileri idi. Yıllar, yıllar sonra ilk defa bir Amerikan başkanı, Barack Obama Hiroşima’ya gitmişti ama bir kez aforoz edilmişlerdi. Hiçbir anlamı yoktu. Paragrafın başlangıcına geri dönelim ve şunu tekrar edelim: “İnsan ne dilediğine ve ne yarattığına (icat ettiğine) dikkat etmeli.” Tekrar kitabımıza dönecek olursak, sayfa 118’den itibaren çok güzel bir yazım dili ile karşılaştım. Öncesi de güzeldi elbet ama benim merakım o kısımlarda değildi. Bir canavarın, hayatı öğrenme ve anlama biçimini okudum. Bir bebeğin büyüdüğü gibi, adım adım bilgi büyümesi yaşamasını okudum. Bunların akabinde, öğrenen, uygulayan ama görünüşü yüzünden toplumdan dışlanan, buna rağmen tekrar deneyen ve yılmayan bir yaratık ile karşı karşıya kaldım. Mary Shelley ilk etapta çok dolandırsa da sonradan yağ gibi akan bir roman yazmış. Yazdığı bu kitap, 200 yıl sonra bile hala okunuyor ise, sadece insanların abartması ile değil, kendi değeri bunu hak ettiği içindir. İlk önce kitaba biraz zaman tanırsanız, hayal ettiğinizden daha da başka bir eserle karşılaşacaksınız. İncelememin sonuna gelirken, İthaki Yayınevi’ne tekrardan teşekkür ediyorum. Hem Bilimkurgu Klasikleri dizisini vazgeçmeden devam ettirdikleri, hem çok başarılı çeviriler ile bize sundukları, hem de kitaplar hakkın da çok güzel ön ve sonsözler hazırladıkları için. Editör ekibine de ayrıca teşekkür ediyorum. Belki bir tane olduysa oldu, onun dışında hiç harf veya yazım hatasına rastlamadım. Genel olarak İthaki’de bu durumla karşılaşmıyorum zaten. Diyeceğim o ki, ne dilediğimize dikkat edelim. İnsanlar yüzyıllardır ne dilediklerine pek dikkat etmediler. Onun sonucu Tanrı rolüne büründüler. Kainatın yaratanı inanışlara göre değişse de, inancı her türlü kendi isteğine göre kullanan ve değiştiren, güncelleyen(!) insan, bu dünya da kendisine her gün farklı bir Tanrı rolü biçmekle meşgul. Sadece insan olabildiğimiz ve birbirimizi anladığımız ve çizgimizi aşmadığımız günlere diyorum. Bir canavar yaratmaya da ihtiyacımız yok, milyarlarca iki ayaklı canavar var zaten. Kitabı herkese öneriyor, bilimkurgu etkinliğimize kesinlikle uğramanızı bekliyoruz. #28996895
·
12 yorumun tümünü gör
272 syf.
·
7 günde
·
Puan vermedi
Mary Shelley, Percy Bysshe Shelley ve “Frankenstein ya da Modern Prometheus’’
''İnsan zihni için, üst üste yaşanan olayların duyguları ayağa kaldırmasının ardından gelerek, ruhu hem ümitten, hem de korkudan azade kılan eylemsizlik ve kesinliğin mutlak sükûnetinden daha acı verici şey yoktur.''* William Godwin ve Mary Wollstonecraft'ın kızı ‘’Mary Wollstonecraft Godwin’’, 30 Ağustos 1792’de Londra'da dünyaya geldi. Eylül ayında annesi, lohusa hummasından hayatını kaybetti. 1801 yılında babası, Mary Jane Clairmont ile evlendi. Londra yakınlarındaki Somers Town'da yaşamaya başladılar. Mary, kendi imkânlarıyla kendini eğitti ve babası onu okula göndermedi. 1808 yılında ilk şiiri ‘’Mounseer Nongtongpaw’’u¹ yayımladı. 1812 yılında Percy Bysshe Shelley ve eşi Harriet Westbrook Shelley ile tanıştı. 1814 yılında Shelley ile tekrar karşılaştı ve dost oldu. Ertesi ay beraber Avrupa'ya kaçtılar. Fransa, Almanya, İsviçre ve Hollanda'yı gezdiler. Eylül ayında İngiltere’ye döndüler. Şimdi biraz Percy Bysshe Shelley’nin hayatına göz atalım; çünkü onun hayatı da Frankenstein’ı anlama yolunda önemli bir rol oynuyor: Hali vakti yerinde, toprak sahibi bir ailenin tek oğlu olarak 1792'de dünyaya gelen Percy Bysshe Shelley, on sekiz yaşından sonra, hiç anlaşamadığı babasıyla, pek sözünü etmediği annesiyle ve iyi geçindiği halde, kız kardeşleriyle ilişkisini kesti. Fazlasıyla eli açık olduğu için ömrü boyunca para sıkıntısı çekti. Babası, İngiltere'ye egemen olan yüksek sınıfın dar kafalı bir üyesi, sıradan bir adamdı. Shelley çok küçükken bile, babasının otoritesine ve babası gibilerin temsil ettikleri her şeye aşırı bir tepki gösterdi. Daha on bir yaşındayken yazdığı, elimize geçen ilk mektubunda, bunun sevimli bir örneğini görürüz: O sırada mektupları "I am, Sir, your obedient servant" (Sizin, efendim, itaatkâr hizmetkarınızım) tümcesiyle bitirme geleneği vardı. Ama küçük Shelley, "not"ın altını çizerek, "I am not your obedient servant" (Sizin itaatkâr hizmetkarınız değilim) diye bitirdi ilk mektubunu. Büyüyünce de, herkesçe kabul edilen görüşlere ve geleneklere hep başkaldırdı; ömrü boyunca, "Sizin itaatkar hizmetkarınız değilim," diyerek meydan okudu onlara. ‘’Herkes denilen o uydurma canavar,’’ diye tanımladığı çevre baskısını, değil sadece düşünce ve davranışlarıyla, kılığı kıyafetiyle bile her zaman yadsıdı; örneğin başına hiç şapka geçirmeden, açık yakalı beyaz gömleklerle gezindi hep. Shelley 12 yaşına basar basmaz Eton’a gönderildi, bu okula İngiltere’de ‘’halk okulu’’ deniyordu fakat sadece soyluların gidebileceği özel bir okuldu. 15. yüzyıldan beri eğitim verdiği için en eskisiydi. Eton’un havasında hiç uymadığı için ona ‘’Mad Shelley’’ (Deli Shelley) adı takıldı fakat o hiçbir şekilde yılmadı, okulda zamanının çoğunu ıssız yerlere sığınıp okumakla geçirdi. Zaten bu okuma alışkanlığı ömrü boyunca sürdü. İkinci karısı Mary'nin (namıdiğer yazarımızın) günlüğü de, Shelley'nin ve kendisinin okudukları kitapların uzun listeleriyle doludur. Shelley on sekiz yaşındayken Oxford'a gitti. Ama ikinci yarıyılını bile tamamlayamadan üniversiteden kovuldu. Kovulmasının nedeni ‘’Tanrıtanımazlığın Zorunluluğu’’ adlı bir broşür yayımlaması ve bu broşürü üniversitesinin öğretim üyelerinin her birine ve çevredeki tüm piskoposlara gönderilmesiydi. Henüz on dokuz yaşındayken, Shelley kahvehane işleten bir adamın on altı yaşındaki kızı Harriet Westbrook'la evlendi. Kız kardeşlerinin okul arkadaşı olan bu kızı almakla çok yanlış bir iş yapmıştı. Harriet ona hiç de uygun bir eş değildi. Üstelik kıza âşık bile sayılmazdı aslında. Sırf Don Kişotluğundan ötürü bu evliliği göze almıştı: Arkadaşı Hogg'a o sıralarda yazdığı bir mektuptan anlaşıldığına göre, Harriet'in babası, onun ille okula devam etmesini istemekle kızına karşı zorbaca davranıyormuş. Shelley ise, adamcağızın kızın eğitim görmesini istemekle ne denli haklı olduğunu hiç hesaba katmadan, Harriet'e babasının zorbalığına karşı koymasını salık vermiş. Bunun üzerine kız, Shelley'e sığınmış, Shelley de onunla nikâhlanmayı daha doğru bulmuş. Sonra birlikte İrlanda’ya giderler, zaten Shelley’de İngilizlerin ‘’oradan oraya dolanma şehveti’’ dedikleri huy vardır (wander-lust). İrlanda'da birkaç ay kaldıktan sonra Shelley'ler İngiltere'ye dönünce, bu evliliğin yürümeyeceği anlaşıldı. Harriet yalnız yaşı açısından çocuk değildi, akıl açısından da çocuk kalmıştı. Shelley'nin düzeyine çıkamıyor, Shelley de onun düzeyine inemiyordu. Evleneli üç yıl olmuş ve bu arada iki çocukları dünyaya gelmişken, Shelley, Mary Godwin'e (yazarımıza) âşık oldu. 1814 yazında Shelley, Harriet'ten ayrılıp, Mary'yle birlikte İngiltere'den gitti. Kendi ülkesine ancak çok kısa süreler için geri dönerek, ilkin İsviçre'de, sonra da şiirlerinden birinde "paradise or exiles" (sürgünlerin cenneti) dediği İtalya'nın çeşitli kent ve kasabalarında yaşadı ömrünün sonuna değin. Mary ve Percy’nin evliliğe uzanan serüvenlerinin en ilginç yanlarından biri, William Godwin'in geleneklere bağlı herhangi bir baba gibi davranıp, Shelley'yi Mary'yi baştan çıkarmakla suçlaması, kızı bir erkekle nikahsız oturuyor diye kıyametler koparmasıydı. Oysa Shelley, Godwin'i okuya okuya evlenme konusunda koşullanmıştı; karısını bırakıp Mary Godwin'le nikahsız oturmakta da, hayran olduğu bu filozofun ileri sürdüğü kuramları uygulamaya koymaktan başka bir şey yapmıyordu. 1816 kışında Shelley'yi çok üzen bir felaket oldu. Harriet kendini öldürdü. Zavallı kızcağız ahlak düşkünü bazı erkeklerle ilişkiye girmiş, hamile kalınca da kendini Serpentine ırmağına atmaktan başka çare bulamamıştı. Shelley durumunu yasallaştırdıktan sonra, Harriet'ten olan ilk iki çocuğunu alabilmek için mahkemeye başvurdu. Ne var ki, kişiliği üzerine bir soruşturma yapılmış ve yayımladığı ilk uzun şiir olan Queen Mab (Kraliçe Mab) yargıçların eline geçmişti. Siyasal görüşleri çok tehlikeli sayıldığından, kendi öz çocuklarının vesayetini alamadı. Sırf düşüncelerinden ötürü yediği bu ikinci darbe, Oxford'dan kovulmasından çok daha ağır geldi Shelley'ye. 1821 ilkbaharından sonra, Spezzia körfezindeki Lerici'de deniz kıyısında bir evde oturuyor ve çoğu vaktini Ariel adlı küçük yelkenlisinde geçiriyordu. 1816'dan beri yakından tanıdığı Lord Byron'la birlikte, ‘’The Liberal’’ adını taşıyacak olan bir dergi çıkarmayı düşünüyorlardı. Bu dergiyi yönetmesi için Leigh Hunt'ı İtalya'ya çağırmışlardı. 8 Temmuz 1822'de Shelley'yle bir arkadaşı, Leigh Hunt'la görüşmek üzere Ariel'e binip Livamo'ya yelken açtılar. Dönüşlerinde kısa süren bir yaz fırtınası oldu; Ariel battı ve vaktinin büyük bölümünü bu teknede geçirdiği halde yüzme bilmeyen Shelley'yle arkadaşı boğuldular. Birkaç gün sonra Shelley'nin ölüsü bulununca, cebinden Sophokles'in tragedyaları ve Keats'in şiirleri çıktı. Ölü, birkaç arkadaşının huzurunda, kumsalda yakıldı.² Şimdi geri dönelim yazarımız Mary Godwin’in hayatına: 22 Şubat 1815’te Percy Bysshe Shelley ile ilk kızları günü dünyaya geldi ve bir haftalıkken öldü. 1816’da oğlu William dünyaya geldi. Shelley ve üvey kardeşi Claire Clairmont ile birlikte Cenevre'ye seyahat ettiler. Claire, Lord Byron'ın çocuğunu taşıyordu. 16 Haziran'da Frankenstein'ı yazmaya başladı. 30 Aralık'ta Shelley ile evlendi. 1817’de Claire Clairmont, Alba (Allegra) Byron'ı dünyaya getirdi. Mary, 14 Mayıs'ta Frankenstein'ı tamamladı. Percy Shelley ile birlikte yazdıkları History of a Six Weeks' Tour (Altı Haftalık Bir Seyahatin Tarihçesi) yayımlandı. 1818’de Frankenstein yayımlandı. Mary, Kasım ve Aralık aylarında ailesiyle birlikte Roma ve Napoli'yi ziyaret etti. 7 Haziran 1819'da oğlu William Roma'da sıtmadan öldü. Matilda'yı yazmaya başladı. Ekim ayında Floransa'ya taşındı. 12 Kasım’da oğlu Percy Florence dünyaya geldi. 1820’de Matilda'yı tamamladı. ‘’Castruccio, Prince of Lucca’’yı yazmaya başladı; babasının önerisiyle ismini ‘’Valperga’’ olarak değiştirdi. "Proserpine" ve "Midas" oyunlarını yazdı. 1821’de Valperga’yı tamamladı. 1822’de çocuğunu düşürdü ve Percy onu içi buzlu su dolu bir fıçıya atarak iç kanamasını durdurdu. 8 Temmuz günü Percy, Spezia Körfezi'nde boğularak öldü. Mary, Eylül ayında Cenoa'ya yerleşti. 1823’de Valperga yayımlandı, Frankenstein’ın ikinci baskısı yapıldı. 1824’te Son insan romanına başladı. Kocası Percy Shelley'nin şiirlerinin bir derlemesini yayımladı; Percy'nin öfkeli babası, Mary'yi oğlunun adını bir kez daha kullanırsa torununun harçlığını kesmekle tehdit etti. 1825’te Amerikalı oyun yazarı John Howard Payne’in evlenme teklifini reddetti ve 1826’da Son İnsan’ı yayımladı. 1828’de The Fortunes of Perkin Warbeck'e (Perkin Warbeck'in Talihi) başladı. On yıl boyunca yazılarını yayımlayacağı The Keepsake'i kurdu. Paris'teyken çiçek hastalığına yakalandı. 1830’da Lodore'a başladı. Frankenstein’ın üçüncü düzeltilmiş baskısı yapıldı. 1832’de Percy Florence, Harrow'da okumaya başladı. Ertesi yıl Mary oğlunun yanına taşındı. 1835’te ‘’İtalya, İspanya ve Portekiz'in En Muhterem Edebiyatçıları ve Bilim insanlarının Hayatları’’ kitabının ilk iki cildini ve Lodore'u yayımladı. 1836’da Percy Florence'ı Harrow'dan aldı; birlikte Londra'nın Regent's Park bölgesine yerleştiler. 1837’de Falkner romanını ve biyografi çalışmasının üçüncü ve son cildini yayımladı. Oğlu Percy Florence, Trinity Kolej, Cambridge'e kabul edildi. 1838’de ‘’Fransa'nın En Muhterem Edebiyatçıları ve Bilim İnsanlarının Hayatları çalışmasının ilk cildi yayımlandı. Sir Timothy Shelley (Percy’nin babası), Mary'nin oğlunun şiirlerini yayımlamasına izin verdi. 1839’da Percy Shelley'nin tüm şiirleri dört cilt halinde, Mary'nin ön sözleri ve açıklamalarıyla yayımlandı. Fransa'ya dair biyografi çalışmasının ikinci cildi yayımlandı. Percy Shelley'nin şiirlerinin tek ciltlik, düz yazılarınınsa iki ciltlik bir baskısını yayına hazırladı. 1840’ta oğlunun Cambridge'deki arkadaşlarıyla Paris'e gitti. Beraber Almanya, İsviçre ve İtalya'yı gezdiler. Eylül ayında oğlu arkadaşlarıyla İngiltere'ye döndü; Mary ise yıl sonuna kadar kalacağı Paris'e gitti. 1841’de Percy Florence Cambridge’den mezun oldu ve 1842’de oğlu ve arkadaşlarıyla ikinci kez Avrupa’yı gezdi. Paris'te Avusturya’ya karşı savaşmış İtalyalı sürgün Ferdinando Luigi Gatteschi ile tanıştı. 1844’de Percy’nin babası Sir Timothy Shelley öldü; Percy Florence baronluk unvanını ve dedesinin varlığını aldı. 1845’te Gatteschi, Mary'yi kendisine yazdığı mektuplarını ifşa etmekle tehdit etti. 1848’de Percy Florence, genç bir dul olan Jane St. John ile evlendi. Bu dönemde sürekli şikayet ettiği baş ağrılarının beyin tümörü nedeniyle olduğu düşünülmektedir. 1850’de beyin tümörü teşhisi kondu. 1851’de Mary Shelley, Londra'daki evinde elli üç yaşında hayata gözlerini yumdu. Lady Jane Shelley'nin arzusuyla St. Pancras'taki mezarlarından Bournemouth'a taşınan anne babasının yanına gömüldü. Mary Shelley'nin Frankenstein'ın ön sözünde anlattığına göre, Shelley'ler, 1816 yılının yaz aylarında, Lord Byron ve onun özel hekimi Palidari ile birlikte Cenevre'de buluşmuşlardı. Sürekli yağmur yağdığından canları sıkıldığı için, Byron'un önerisi üzerine, her birinin bir korku öyküsü yazması kararlaştırılmıştı. Ancak on dokuz yaşında olan Mary, o gece garip bir düş görmüştü: Düşünde solgun yüzlü genç bir bilim adamı, masanın üstüne eğilmiş, insan yaratmaya çalışıyor; masanın üstündeki yaratık da canlanır gibi oluyordu. Bu düşten esinlenen Mary Shelley, Frankenstein'ı kısa bir öykü olarak yazdı. Ama eşi Shelley, yazdığını beğenip onu yüreklendirdiği için, bu kısa öykü bir romana dönüştü. Yıllar sonra 1862'de Shelley ile ilgili anılar yayımlayan Richard Gamett'e bakılacak olursa, eğer Shelley, karısını neredeyse hipnotize edercesine onu etkilemeseydi, Mary böylesine güçlü bir kitap yazamazdı. Mary Shelley, romanı 1818’de yazmasına karşın 1831’de bazı şeyleri düzelterek elden geçirdi. Ön sözü de 1831 baskısına ekledi. Bazı yayınevleri 1818 versiyonunu bazıları da 1831 versiyonunu daha uygun buldu, ona göre çevirdi. Türkiye’de ise İş Kültür ve Can Yayınları 1831 versiyonunu, İletişim Yayınları ve YKY 1818 versiyonunu çevirdi. Aralarında büyük farklar olmadığı için ikisi de tercih edilebilir fakat romanın 1818 versiyonu da 1831 versiyonu da çok iyi; sadece ek olarak, Mary Shelley, 1831 versiyonuna ‘’usta romancılığını’’ az da olsa dokundurdu. Roman, kâşif Robert Walton’ın kardeşine yazdığı mektuplarla açılır. İnsanlara ışık tutup ‘’şöhret’’ kazanmak için, parası olmasına rağmen, bu işi yapmayı tercih etmiştir. Yolculuklarından birinde buzulların içinde Victor Frankenstein’a rastlar. Oldukça şaşırır fakat rahatça konuşup dertleşebilecek bir ‘’dost’’ istediği için bir o kadar da sevinir. Walton’ın Frankenstein’a karşı ilgisi tıpkı işvereninin Kâtip Bartleby’ye olan ilgisi gibidir. Bartleby de Frankenstein da başlarına gelen olaylardan sonra huzursuz ve mutsuz olmuş, dış dünyaya tamamen kapanmışlardır. Robert Walton ya da işveren gibi insanlar da onların içini açmak için uğraşır, uğraşmakla da kalmaz, aynı zamanda ‘’anlamaya çalışarak’’ hareket ederler. ‘’Başkası kamaraya girdiğinde huzursuzlanıyor. Yine de tavırları öyle gönül alıcı ve nazik ki,’’³ der kardeşi Margaret’a. Walton’ın ‘’anlamaya çalışması’’ Frankenstein’ı harekete geçirir ve trajik öyküsünü anlatmaya başlar. Doğum yerinden, annesinden, babasından, üvey kardeşinden ve arkadaşlarından bahseder Frankenstein. Annesi de, babası da çevresindekiler de çok iyi insanlardır ve kendisi gayet iyi bir eğitim almıştır. Bu eğitim sadece akademik düzeyde değil, aynı zamanda duygusal düzeydedir. Annesi ve babası ona ‘’daha iyi bir insan’’ olmayı öğretmiştir. İleride, üvey kardeşi (ya da birbirlerine hitap ettikleri gibi ‘’kuzeni’’) Elizabeth kızıla yakalanır ve annesi de ona bakar, Elizabeth iyileşir. Daha sonra annesi kızıla yakalanır ve ölür. Bu kurgunun aynısı Stefan Zweig’ın ‘’Kızıl’’ öyküsünde vardır. Öyküde Berger, on üç yaşında ve kızıla yakalanan küçük bir kıza bakar ve kız iyileşir. Daha sonra Berger kızıla yakalanır ve ölür, öykü de böyle sonlanır. ‘’Kızıl... Ölüm... (...) Ama ölmek - içinde pek çok şey buna başkaldırıyordu.’’⁴ Bilimle (‘’doğa felsefesi’’ ile) uğraşan Victor, Ingolstadt Üniversitesi’ne okumaya gider. İlk tanıştığı profesör olan Mösyo Krempe, Victor’un Paracelcus ve Cornelius Agrippa gibi ‘’eski simyacıları’’ okuduğunu öğrenince onunla dalga geçer, ‘’Bunlar çok eskide kaldı,’’ der. İnsan gerçekten de kaderin ne getireceğini bilemiyor. Victor tam bilimle uğraşmaktan vazgeçmişken ve Mösyö Krempe onu daha da soğutmuşken, imdadına Mösyo Waldman yetişiyor. Victor’a candan yaklaşıp ona ‘’Deha sahibi insanların emeği, hatalı biçimde yönlendirilmiş olsa da, nihayetinde çoğu zaman insanlığa sağlam bir fayda sağlar,’’⁵ diyerek ve içtenliğini belirterek, Victor’u küstüğü bilimle tekrar barıştırır. Pessoa, insanlara yapılan iyiliğin bile ne sonuçlar doğuracağını bilemeyeceğimiz için iyilik de yapmam, diyordu. Gerçekten de insan iyiliğin bile ne sonuçlar doğuracağını bilemiyor, Victor Frankenstein bunu iyiye mi kullanacak yoksa kötüye mi? İyiye kullanırsa bile ona iyi getirisi olacak mı? İyilik yaparken bile bu sorular açıkta kalıyor, belirsiz ve puslu oluyor. Kaderin ne getireceği bilinmiyor... Victor'un deyimiyle, “O gün kaderi belirlenmişti.”⁶ Her şey bizi Charles Dickens’ın o harika alıntısına yönlendiriyor: ''Unutulmaz bir gün oldu benim için, çünkü bende büyük değişimler yarattı. Zaten herkesin yaşamında böyle olmaz mı? Yaşamınızdaki sayılı günlerden bir tekini silin... yazgınızın yönü kim bilir nasıl değişik olurdu! Bunu okurken bir dakika durun, sizi çekip götüren zinciri düşünün; ister demirden olsun ister altından, ister çiçeklerden ister dikenlerden örülü olsun... o unutulmaz günlerin birinde ilk halkası yaratılmasaydı, bu zincir belki de size, yaşantınıza hiç dolanmayacaktı.'’⁷ Burada romanın zayıf yanlarından biriyle parantez açalım: Romandaki herkesin ‘’sevgi pıtırcığı ve iyilik timsali’’ olması inandırıcılığını azaltıyor. Justine, Victor, babası, Elizabeth, Mösyö Waldman ve Henry tam anlamıyla ‘’iyi’’, Canavar ise tam anlamıyla ‘’kötü’’ yansıtılıyor. İyi-kötü olan bir tek Mösyö Krempe var herhalde, devamında Canavar’ın da Mösyö Krempe’nin sınıfına girdiğini kavrıyoruz. Devamında Frankenstein, bir tanrı olmaya kalkışır ve yaratıcı olmak için çabalar. Belki de onun başarısızlığının nedeni yaratıcı ile yaratan arasındaki dengeyi bozması ve nispeten dikkatsizce hareket etmesidir. Canavar’ına adım adım yaklaşırken yoğun bir tutkuyla yola koyulur, yaratıcı olma isteği de ağır basar. Biz de bazen bir şey tutkuyla, inatla ve çok çok fazla isteriz; Frankenstein’ın da yaşadığı aynen budur. Bir çocuğun tutkuyla oyuncağı istemesi, bunun için her şeyi göze alması gibi, o da bir şeylere hayat vermeyi, sevgiyi erteleyip her şeyi bir kenara koyacak kadar ister. Freud’un ‘’ID’’ kavramı ile anlatmak istediği de aynen budur, ‘’kâfir parmaklarla ve hayvani arzularla’’ mezardan organlar toplayarak, her ne olursa olsun ‘’yaratmak’’ ister Victor. Ve daha sonra yaratır da kendi Canavar’ını. Ayrıca, Mary’nin birçok kez düşük yapması ve ‘’yaratısının başarısız olması’’, Victor’un yaratısının da onun için bir kaos yaratması, ‘’canavar’’ olmasıyla bağdaştırılabilir. Mary’nin ömrü boyunca birçok eser üretip oldukça üretken olması, ne olursa olsun hiç yılmaması Victor’un yaratma konusundaki azmini ve ‘’kâfir parmaklar’’a aldırmamasıyla benzerlik taşıyor. Yine kendisinin ve eşi Percy’nin yaşamları boyunca insanlığa katkıda bulunma azmi de Victor’un azminin bir yansıması gibi. Yani romanda hem Mary Shelley’nin hem de eşi Percy Bysshe Shelley’nin yaşamından birçok esinti vardır. Tam da burada şu soruyu sorabiliriz: Neden Victor ‘’Modern Prometheus’’tur? Çünkü Victor bilimde bir çığır açıp ‘’yaratan’’ olmayı başarabilmiştir; yaratılan olmaktan çıkmış, kendi zihnini tanrılara kabul ettirmiştir, başkaldırmıştır. Bu yüzden ‘’Yeni bir canlı türü, beni yaratıcısı ve kaynağı olarak kutsayacaktı. Birçok mutlu, mükemmel tabiatlı varlık, ortaya çıkışını bana borçlu olacaktı. Hiçbir baba, çocuğunun minnettarlığını böylesine hak etmemişti. Bu düşüncelerin peşinden giderek şu kanıya vardım ki, şayet cansız bir maddeye can verebiliyorsam, zamanla (şimdilik bunu imkânsız bulsam da) ölümün vücudu çürütmeye başladığı yerde, hayatı tekrar yeşertebilirdim,’’ ⁸ der. Tanrı kompleksini en iyi yansıtan alıntı budur. Prometheus da insanlara can ve zeka vermiştir, artık insanlar ortalıkta boş boş dolaşıp bilinçsizce oynaşan varlıklar değil, Tanrılara bile karşı gelebilen akıllı varlıklardır. Kurnaz Odysseus’tan tutun da müziğe, tiyatroya kadar her şey Prometheus ve onun ‘’ateş’’inden çıkmıştır. Victor’un tanrı kompleksi Prometheus için tamamlanmıştır ve en iyi burada görülür: ‘’Önceleri insanlar görmeden bakıyor, / Dinlediklerini anlamıyorlardı, / Uzun ömürleri boyunca düş görüntüleri gibi / Düzensiz, gelişigüzel yaşıyorlardı. / Bilmiyorlardı duvar örmesini. / İçine gün ışığı giren evler yapmasını / Ağacı kullanmasını bilmiyorlardı. / Yerin altında, karanlık mağaralarda / Karınca sürüleri gibi yaşıyorlardı. / Ne kışın geleceği belliydi onlar için. / Ne çiçekli baharın, ne bereketli yazın. / Bilinç yoktu hiçbir yaptıklarında / Ben gösterinceye kadar onlara yıldızların / Doğuş batışlarını kestirmenin yolunu. / Sonra sayı bilgisini verdim onlara, / Bu kaynak bilgiyi onlar için ben bulup çıkardım. / Sonra harf dizilerine geldi sıra, / O diziler ki belleğidir her şeyin, /Anasıdır bilimlerin ve sanatların. / Hayvanlara da ilk boyunduruk vuran ben oldum / Ölümlüleri kurtarmak için kaba işlerden; / Atları dizginleyip arabalara koştum, / Zenginlerin şanını artıran arabalara. / Denizler aşan gemilerin bez kanatlarını /Bulan da benim, başkası değil.’’⁹ Prometheus’un bu ‘’başkaldırı’’sından ve kendi zihnini Zeus’un rejimine kabul ettirme çabasından, ‘’yaratan olmasından’’ sonra, Modern Prometheus da bir ‘’yaratan’’ olmak ister, alıntıda görüldüğü gibi. Yaratıcı olur fakat başkaldırısı çok kötü sonuçlar doğurur; belki de Tanrılara başkaldırmanın pek de mantıklı olmadığını yansıtmaya çalışan Aiskhylos’un (oyunun sonunda Prometheus bir nevi ölür, yeraltına gömülür fakat orijinal mitin sonunda Herakles Prometheus'u kurtarır) devamında Modern Prometheus’un yaratıcısı da bunu vurgulamak için böyle bir trajedi kurgular. Devamında Victor yaratığını tamamlar fakat onun iğrençliğinden korkar ve hasta olur. Arkadaşı Henry Clerval ona bakar. Romanın tartışılabilir olan yanlarından biri, yaratıcı olan Victor’un ‘’Tanrı’ya şükretmesi’’dir herhalde. Gerçekten ‘’yaratıcı’’ olmuş, yaratanla yaratıcı ayrımını yok etmiş birinin, ‘’Uykunun gelişini hissettim, bu kendinden geçme halini bana bahşedene şükrettim,’’ demesi okur için biraz garip kaçabiliyor. Daha sonra, bu ‘’burukluk’’tan kurtulmak için çabalar ve kardeşi William’ın ölüm haberini alır. William’a ‘’İşte bu senin cenazen, sana yakılan ağıt,’’¹⁰ der yağmurlu ve fırtınalı bir gecede. İlk kez orada Canavar’ı sezer ve katilin o olduğunu anlar. Ayrıca bu ‘’elleri havaya kaldırıp özgür hissetme’’ sahnesi bana Esaretin Bedeli’nde Andy Dufresne’in hapishaneden kaçtığında yağmurlu havada ellerini kaldırıp yağmuru hissetmesini, dolayısıyla özgür hissetmesini getirdi. Romandaki bu bölüm gerçekten çok iyiydi. Victor’un trajedisi her ne kadar fantastik olsa da, okura ‘’gerçekçi’’ gelir; çünkü Victor’un hüznü, kardeşlerinin ölümünün kendi suçu olması, kendine ket vuramaması okurda burukluk bırakır. Anna Karenina’nın giriş cümlesinde ‘’Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir,’’ der ya Tolstoy, bunu insanlara da uyarlayabiliriz. Mutluluğun belli kalıpları vardır, ‘’farklı’’ değildir fakat mutsuzluk, keder, geniş çaplıdır, insana özgüdür. Victor’un fırtınada elini havaya kaldırıp William’a ağıt yakması, atların üzerinde hüzünlü hüzünlü dolaşması, vicdan azabı çekmesi oldukça ‘’gerçek’’ durur. Trajedinin bu kadar rağbet görmesinin sebebi de budur, her trajedi, komediden çok daha fazla kendine özgüdür. Kardeşini Canavar’ın öldürdüğünü anladığı andan itibaren onun için kaos başlar. Yapay olarak ”yaratılan” bir şeyin yaratıcısına karşı gelip onu kaosa sürüklemesi dolayısıyla bu eseri yapay zekânın getireceği sorunlara karşı yapılan ilk uyarılardan biri sayabiliriz. Canavar da bir nevi ”robot”tur ve yaratıcısına karşı gelip onun hayatını mahveder. Ayrıca, şunu sorabiliriz: Kardeşini Canavar’ın öldürdüğünü, Justine’e de suçu onun attığını anladıktan sonra Victor’un ne yapması gerekirdi, doğru şeyi mi yaptı? Yapmadıysa siz ne yapardınız? Mary Shelley’nin hayatında da birçok ölüm yaşanmıştır. Annesi, kendisinin doğumu yüzünden ölmüştür, birçok kez düşük yapmıştır, oğlu William sıtmadan ölmüştür, eşi romanın yayımlanmasından 4 yıl sonra ölmüştür… Romanda da William ölür fakat bu oğlunun ölümünden öncedir, yani Mary bir nevi hissetmiştir hem oğlunun hem de eşinin ölümünü, bu sadece Victor için değil, onun için de trajiktir. Romanın yaratıcısı bu konuda deneyimli olduğu için hayatımızdaki insanlara gereken değeri vermemiz gerektiğini çok iyi vurgular. Ölümlerden sonra Elizabeth ‘’sorgulama’’ aşamasına geçer; çünkü keder insanı sorgulamaya iter. Savaş ve Barış’taki Piyer ve Prens Andrey de, Sefiller’deki Jean Valjean ve Marius de kederden dolayı sorgulamaya başlamıştır, kimileri Tanrı’yı bulmuştur, kimileri mutluluğu, kimileri de aşkı. Elizabeth de ‘’İnsanın iyiliğine nasıl inanayım bundan sonra?’’ ‘’İnsanlar, birbirinin kanına susamış canavarlar gibi geliyor bana.’’ ve ‘’Sahtelik hakikate bu kadar benzeyebiliyorken, kim mutluluğundan emin olabilir ki,’’¹¹ der Victor’a. Hem gerçekliği, hem insanları hem de güveni sorgular; dolaylı olarak hayatı sorgular ve bu yüzden eskisi gibi ‘’mutlu, tatlı tatlı tebessüm eden’’ Elizabeth olmaz. Devamında Victor’a bir teklifle gelir ‘’katil Canavar’’, Victor’la konuşmak ve onu ikna etmek ister. Canavar’ın yaratıcısına karşı anlayışlı üslubu ve konuşması, onun zihninin gelişmişliğini gösterir aslında (ve devamında bu kabiliyete nasıl ulaştığını da açıklar). Ona ‘’Yaşamla böyle oynamaya nasıl cüret ediyorsun? Bana karşı vazifeni yerine getirirsen, ben de sana ve tüm insanlığa karşı olan vazifemi yerine getiririm,’’¹² der ve önceden içinin insancıllıkla dolduğunu da belirtir. ‘’Ah Frankenstein, herkese hakkınca davranıp sadece beni ayaklar altına alma,’’ deyip yakınır ve devam eder, ‘’Senin adaletini, hatta merhametini ve sevgini en fazla ben hak ediyorum. Senin yaratığın olduğumu unutma. Âdem'in olmam gerekirken, düşkün melek oldum; hiç günahım yokken sevinçten mahrum ettin beni. Her yerde eksiksiz bir mutluluk görüyorum; bir tek ben, telafisi imkânsız biçimde bu mutluluğun dışına itilmişim. İyilikseverdim, güzel huyluydum, acılar yüzünden bir ifrite döndüm. Beni mutlu edersen, yine erdemli olurum.” Canavar dışlanmaktan, yalnızlıktan böyle ‘’kötü’’ bir yaratığa dönüşmüştür, aslında insanlar onu ‘’kötü’’ olarak yaratmıştır, Frankenstein değil. Ona merhamet göstermedikleri, onu anlamaya çalışmadıkları, durup düşünmedikleri ve olabildiğince dışlayıp öldürmeye çalıştıkları için böyle olmuştur. ‘’Günlerce dolandım buralarda; benden başka herkesin korktuğu ve insanların kıskanmayacağı tek mekan olan buz mağaralarını mesken edindim. Selam olsun kasvetli göklere, çünkü bana senin gibi insanlardan daha iyi davrandılar. İnsan güruhu varlığımdan haberdar olsa, senin gibi davranır, beni yok etmek için silaha sarılırdı. O zaman niye ben de onlardan nefret etmeyeyim? Düşmanlarımın şartlarına razı olmayacağım. Ben perişanım, onlar da sefilliğime ortak olsunlar. Ancak ödülümü vererek onları kötülükten koruman elinde. Yoksa senin yüzünden bu kötülük o kadar büyür ki, hiddetinin girdabı sadece seni ve aileni değil, binlerce kişiyi yutuverir. Şefkatini harekete geçir, beni hor görmekten vazgeç.’’¹³ Yani Canavar sadece anlayış ister. O, ebeveynleri tarafından doğurulup sokağa atılan ve hiçbir meziyeti olmayan, hiç kimse tarafından sevilmeyen biri gibidir. ‘’Çirkin ve korkunç’’tur, canavardır. Kimse onu anlamaya çalışıp şefkat göstermediği, yaratıcısı bile onu ‘’düşmüş bir melek’’ olarak gördüğü için böyle olmuştur, halbuki o da bir canlıdır, onun da yüreği vardır. İnsanların farklı özelliklerinden (çirkinliğinden, dilinden, dilinden, ırkından, saçından, sakalından...) dolayı dışlanmasının öyküsüdür Canavar’ın öyküsü, ismi bile yoktur; çünkü o ‘’silik’’ bir varlıktır. İnsanlar, kafamızda bir imge ve nitelik oluştursun diye isim verirler. Canavar’ın ise ismi yoktur; çünkü niteliği yoktur. Distopyalarda da (örneğin Biz’de) bir ‘’nitelik’’ kazanmasın, kendini birey olarak görmesin diye insanlar, isimsiz ‘’varlıklar’’ olur; Canavar da aynen böyle bir ‘’varlık’’tır. Nasıl ki Sonya Semyonovna suç işleyen, katil olan bir adamı anlamaya çalıştıysa, Olga Oblomov üzerine kafa yorduysa, patronu Bartleby’nin üzerine düştüyse, Marius Cosette’i anladıysa, Canavar da kendini ‘’anlamaya çalışan’’, şefkat duyan birini aramak ister; çünkü o Tanrı’sı tarafından yok sayılır, tıpkı Zeus’un Prometheus’u yok sayması gibi. Canavar, okura Peçorin gibi yakaracakmış izlenimi verir: ''Belki yarın öleceğim!... Dünyada beni tam olarak anlamış hiçbir yaratık kalmayacak.'’¹⁴ Canavarı’ın bir ‘’tutunamayan’’ olması, her yerden reddedilip çaresiz kalması Percy’nin ‘’tutunamayan’’lığına benziyor. Percy de içi insanlığa yardım için yanıp tutuşan, eli açık, temiz ve iyi biriyken, Oxford’dan atılır, çocukları ona verilmez ve bunlar sadece düşüncelerinden dolayı olur. Bunların dışında Harriet’in intiharı, kendisinin boğulması da bu ‘’tutunamama’’yı destekler. Her ne kadar mutluysa da ‘’toplum’’ onu dışlar, o da mecburen onları dışlar, gerek mektuplarında gerekse giyinişinde. Canavar’ın yaşamı da tıpkı böyledir. Devamında Canavar sözü alır ve kendi öyküsünü anlatır. ‘’Anlatım’’ açısından da roman oldukça iyidir. Öncelikle Robert Walton’ın mektuplarıyla başlar, Victor’un anılarıyla devam eder, Canavar’a söz verilir, tekrardan Victor’a söz verilir, son olarak Robert Walton ve Canavar’la roman kapanır. Ayrıca, Victor’un dişiyi yaratma sürecinde iki Canavar’ın üremesi için tedirginlik duyması çok acemice bir hata olmuş; çünkü Victor onları nasıl ki var edebiliyorsa, üreme yeteneklerini de ellerinden alabilir. Aynı zamanda Victor, hem insanlığa hizmet hem de ‘’yaratan’’lığını yerine getirmek için Canavar’ın yüzünü ameliyatla değiştirmeyi teklif edebilirdi. Ya Victor tarif edilemez bir şekilde iğreniyordu ondan, ya Canavar bunun bir kandırmaca olduğunu düşünürdü ya da o dönemlerde Mary Shelley’nin aklına böyle bir şey gelmedi ve ‘’trajik’’ öyküsünü böyle kurguladı. Canavar’ın öyküsü sadece basit bir öykü değil, aynı zamanda kendini var etme öyküsüdür. O, küçük bir aileyi izleyerek hüznü, sevgiyi, mutluluğu, kelimeleri ve onları kontrol etmeyi öğrenmeye çalışır. Dili keşfeder, ‘’Yavaş yavaş daha da önemli bir keşifte bulundum. Bu insanların deneyimlerini, duygularını birbirlerine anlamlı seslerle iletmek için bir yöntemleri olduğunu fark etmiştim,’’¹⁵ der. ‘’Mutsuz olduklarında canım sıkılıyordu, neşelendiklerinde ben de sevinçlerine ortak oluyordum,’’ der, bağ kurmayı öğrenir. Kendi çirkinliğini ‘’Berrak bir su birikintisinde kendime bakınca, nasıl da dehşete düşüyordum! İlk defasında yansıyanın kendim olduğuna inanamayıp, irkilerek geri çekilmiştim. Benim gerçekten bu canavar olduğuma aklım tamamen yattığı vakit, içimde derin bir umutsuzluk, mahcubiyet hissi uyanmıştı,’’ diyerek keşfeder. Canavar, tıpkı bir ‘’tutunamayan’’ gibi, kendini umutsuzca var etmeye çalışır. Yaratıcısı onu bu denli çirkin ve ‘’canavarca’’ yaratmıştır, onun suçu yoktur ki! Fakat kim anlayacaktır onu, kim anlamaya çalışacaktır? Kimse anlamaya çalışmayınca o da kendi içindeki umutsuzluğun peşinden gidip, sadece kendisini değil herkesi, özellikle de Victor’u kaosa sürükler ve ‘’Frankenstein’ın Canavarı’’ olur. Kendini sevdirmek isteyen, içinde güzel duygular besleyen, öğrenmeyi seven yaratık, yaratıcısının canavarından başka bir şey olamaz... İnsanlar da tıpkı böyledir. Kendini belki de onu hiç umursamayan, kendinden çok daha değersiz insanlara sevdirmeye, kanıtlamaya çalışır; çünkü bizim de sevmek ve sevilmek ihtiyacımız vardır. İnsanlar da, hele ki bu dönemde, olabildiğince sevgiyi ve güveni esirgerler, sanki herkes Canavar’ın kendisiymiş gibi. Dışlarlar çoğu zaman ve kimse birbiriyle rahatça sohbet bile edemez. Herkes başkalarının gözünde bir nevi ‘’Canavar’’ olur. Fakat her ne kadar haksız olsa da Canavar yaratıcısına, değerli Victor’una üzülür, kendinin ‘’yok olması’’ kanaatine varır. Canavar yaratıcısı olmadan yaşayamaz; çünkü yaratan bir yapı taşıdır, her şeyden özeldir. Belki de bu yüzden Canavar ölümünü sevinçle karşılar; yaratıcısı olmadığından. ‘’ ‘Fakat yakında öleceğim,’ diye bağırdı, kederli ve ağırbaşlı bir şevk içinde, ‘Şu an hissettiklerimi hissetmeyeceğim artık. Çok geçmeden, bu yakıcı acılar sonra erecek. Cenaze ateşimin odunları muzafferane dizecek, alevlerin işkencesini bir zafer sevinciyle çekeceğim. O büyük yangının ışığı sönüp gidecek; küllerim rüzgârla denize savrulacak. Ruhum huzur içinde uyuyacak ve eğer düşünürse, elbet böyle olmayacak düşünceleri. Elveda.’ ’’ Canavar, ''eylemsizlik ve kesinliğin mutlak sükûnetinden'' dolayı acı çeker ve yok olur. KAYNAKÇA: *(Mary Shelley, Frankenstein ya da Modern Prometheus, İş Kültür, çev. Yiğit Yavuz, s. 95) ¹(en.wikipedia.org/wiki/Mounseer_Nongt...) ²(Mina Urgan, İngiliz Edebiyatı Tarihi, YKY, s. 623-52) ³(Mary Shelley, Frankenstein ya da Modern Prometheus, İş Kültür, çev. Yiğit Yavuz, s. 23) ⁴(Stefan Zweig, Kızıl, İş Kültür, çev. Regaip Minareci, s. 63) ⁵(Mary Shelley, Frankenstein ya da Modern Prometheus, İş Kültür, s. 49) ⁶(a. g. e, s. 50) ⁷(Charles Dickens, Büyük Umutlar, Can Yayınları, çev. Nihal Yeğinobalı, s. 102) ⁸(Mary Shelley, Frankenstein ya da Modern Prometheus, İş Kültür, s. 55) ⁹(Sophokles, Zincire Vurulmuş Prometheus, İş Kültür, çev. Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu, s. 19-20) ¹⁰(Mary Shelley, Frankenstein ya da Modern Prometheus, İş Kültür, s. 80) ¹¹(a. g. e, s. 98) ²(a. g. e, s. 107) ¹³(a. g. e, s. 108) ¹⁴(Lermontov, Zamanımızın Bir Kahramanı, Can Yayınları, çev. Ülkü Tamer, s. 156) ¹⁵(Mary Shelley, Frankenstein ya da Modern Prometheus, İş Kültür, s. 121)
·
3 yorumun tümünü gör
267 syf.
·
4 günde
Tanrının tek görevi yaratmak mıdır? Yoksa Tanrı yarattığı şeyin kaderinden sorumlu mudur? Peki sorumluluklarını reddederse ne olur? Ya da sadece Tanrı mı yaratabilir? Bu sorulara herkesin cevabı farklıdır eminim. Yazarımız
Mary Shelley
'de bu sorulara kendi perspektifinden yaklaşmış ve ortaya, içine kendi cevaplarını serpiştirdiği bu eseri çıkarmış.
Frankenstein ya da Modern Prometheus
Ne demek Modern Prometheus? İncelemeye bu sorudan başlarsak bence çok daha iyi olur. O zaman başlayalım; Kimdir bu Prometheus? Prometheus; Yunan mitolojisinde insanın yaratıcısı ve ona ilim, irfan, koruma sağlayacak olan ateşi Olympos'tan çalıp insana veren ve bu yaptıkları ile Zeus'un gazabı ile tanışıp sonsuza kadar sürecek olan ceza ile cezalandırılan bir Titandır. Peki ya Frankenstein? Hepimiz Frankenstein ismini duymuşuzdur ama ismi duyduğumuz zaman korku filmlerinin en meşhur yaratıklarından biri gelir aklımıza ama hepimiz tam da bu noktada yanılırız. Çünkü aslında Victor Frankenstein Cenevre'li bir bilim insanıdır. Küçük yaşlarda bilime ve doğaya kafayı takmış, sırların gizemini çözmeyi eskilerin sanatı Simya'da aramış ama sonra yönünü modern bilime yöneltmiş en sonunda ise tüm eski ve yeni bilgilerini birleştirip, cansız bir bedeni hayat ateşi ile doldurmayı başarmış çılgın ama başarılı bir bilim insanıdır. İşte Frankenstein tam olarak, bir canlıya verdiği hayat ve o hayatın var olduktan sonraki sorumlulukları bakımından tam olarak Prometheus'un modern kopyasıdır. Peki Tanrı'ya öykünmenin cezasız kalacağını mı zannettiniz? Ya da başka bir deyişle yaratmanın cezası nedir? Prometheus insanı yaratıp, Olympos'tan ateşi çalıp insana sunduğu için; Kafkas dağının zirvesine zincirlenip, her gün, Zeus tarafından görevlendirilen kartal tarafından karaciğerinin canlı canlı yenilmesine ve her gece tekrardan oluşan karaciğerinin bir sonraki gün tekrardan yenmesi ile sonsuz bir işkenceye mahkûm edilmiştir. Peki Frankenstein'ın cezası? Bunu size benim söylemem yakışık olmaz, okuyup sizin keşfetmeniz gerekiyor :) Şimdiye kadar okuduklarınız ile sizde kitaba karşı merak uyandırdıysam amacıma ulaştım denilebilir :) Kitabın yapısı konusunda ise dili kolay ve akıcı olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. E hadi ama hâlâ başlamıyor musun bu muhteşem kitaba :)
·
2 yorumun tümünü gör
Reklam
2
55
545 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.42