Giriş Yap

Geceyarısı Çocukları

Hakkında

704 sayfa ·
Tahmini okuma süresi: 19 sa. 57 dk.
Adı
Geceyarısı Çocukları
Orijinal adı
Midnight's Children
Çevirmen
Basım
Türkçe · Türkiye · Can Yayınları · Mart 2017 (İlk yayınlanma: 1981) · Karton kapak · 9789750734410
Diğer baskılar
Salman Rushdie, bugüne kadar pek çok ödüle layık görülen, ülkesinin gerçeğinden beslenerek evrensele açılan eserleriyle çağdaş edebiyatın en önemli temsilcilerinden biri. Anlatacak öyle çok hikâye var ki, bir sürü, birbirine geçmiş bir hayatlar olaylar mucizeler yerler rivayetler bolluğu, olanaksızla olağanın son derece yoğun bir karışımı! Ben bir hayat yutucusuyum ve beni tanımak için, bir tek beni tanımak için sizin de bütün hepsini yutmanız lazım. 15 Ağustos 1947, geceyarısı saat on ikide, Hindistan’ın bağımsızlığının ilan edildiği anda dünyaya gelen Salim Sina, basında ilgi odağı olup Başbakan Nehru tarafından kutlanır. Ancak bu tesadüf, kahramanımız için beklenmedik sonuçlar doğuracaktır. Zira kendisi gibi aynı saat doğmuş bin çocukla telepati kurmak ve tehlikeleri koku alma duyusuyla sezmek yetenekleri bahşedilmiştir kendisine. Bu yolla içinden çıkılmaz bir biçimde ülkesinin tarihine bağlanan Salim, zaman içinde yol aldıkça modern Hindistan’ın zaferlerine, felaketlerine, trajedilerine ve büyük çelişkilerine ayna olur.

Okurlar

Kadın% 66.8
Erkek% 33.2
0-12 Yaş
13-17 Yaş
18-24 Yaş
25-34 Yaş
35-44 Yaş
45-54 Yaş
55-64 Yaş
65+ Yaş

Puan ve İncelemeler

Tümünü Gör
8.110 üzerinden
207 Puan · 51 İnceleme
492 syf.
·
40 günde
·
Puan vermedi
Tarihin Keskin Kokusu ve Rushdie'nin Gözünden Bugünün Geceyarısı
Salman Rushdie. Hint asıllı Britanyalı yazar. Müslüman bir ailenin oğlu olarak Bombay’da dünyaya gelmiş. Salim Sina’nın aksine kendisi bir Geceyarısı Çocuğu değil, ama Hindistan’ın bağımsızlığıyla akran. 1947’de doğmuş, günümüzde Twitter’ı da oldukça aktif kullanan yazarın en ünlü romanlarından birisi Geceyarısı Çocukları. Kendi hayatıyla da pek çok paralellik barındıran ana karakter Salim Sina tarafından anlatılıyor olaylar. Salim bize gerçekliğini anlatıyor. Kavanozlara doldurduğu geçmişini anlatıyor. Kendi geçmişi tüm Hindistan’ın geçmişi oluyor. Olayları, nedenleri, sonuçları bir şekilde kendine bağlıyor hep. Olmadığı yerlerde var oluyor, görmediklerini görüyor, duymadıklarını duyuyor ve her şeyin kokusunu alıyor. Keza burunla başlıyor bu hikaye. Burunlar ve dizler… Yılanlar ve merdivenler… Kirli ve delik çarşaflar… Zıtlıklar, tekrarlar… İsimlerini değiştiren kadınlar. Kavanozlar… “Gerçekliğin metaforik bir içeriği olabilir; bu onu daha az gerçek kılmaz.” Hindistan tarihini, kültürünü ve dönemin siyasi olaylarını büyülü gerçekçiliğin kendine özgü dokusuyla bezeli bir şekilde okuyorsunuz sayfalarca. “Bir tek hayatı anlayabilmek için bütün dünyayı yutmanız lazım.” Salim’in dünyasını yutuyoruz biz de. Hindistan’ı yutuyoruz. Pakistan’dan birkaç lokma alıyoruz. Savaş bolca hazımsızlık yapıyor, ama açılacak çok kavanozumuz var. Okuyacak çok sayfa, yutulacak daha birçok lokma… Kitabı okumadan önce kitapla ilgili birkaç çekincem ve tereddüdüm vardı. Sizin de benzer düşüncelerde olabileceğinizi düşünerek önce onlarla başlamak istiyorum. Oldukça kalın bir kitap Geceyarısı Çocukları. Bununla birlikte birçok kitap listesinde en zor okunan kitaplardan biri olarak yer ediniyor kendisi. O nedenle hem kalın hem de anlaması zor bir kitap okuyacağımdan endişe etmiştim kitabı okumadan önce. Ancak okurken anlamak ya da olayları takip etmek açısından bir zorluk çekmedim ben. Evet, sürekli bir olay akışında sürekleyemiyorsunuz kendinizi çünkü anlatıcı varlığını sürekli hissettiriyor ve müdahale ediyor anlatıma, ancak bu bir yandan akıcılığı kesse de diğer yandan özgün ve keyifli bir okuma deneyimi sunuyor. Anlatıcının bu kadar ön planda olması, anlatıcının ana karakter olması ve çok kapsamlı bir zaman akışından bahsetmesi ise bazı sonuçlar doğuruyor: Anlatıcının belleği ve belleğin güvenilmezliği giriyor devreye. “Bellek gerçektir çünkü kendine özgü bir şeydir. Seçer, eler, değiştirir, abartır, azımsar, metheder, hatta kötüler; ama en sonunda kendi gerçekliğini, olayların heterojen ama tutarlı bir çeşitlemesini yaratır; aklı başında hiçbir insan bir başkasının gerçeğine kendisininkinden fazla inanmaz.” Anlatımın ve anlatıcının güvenilmezliği, belleğin değişkenliği ve bu manipülasyonların olay örgüsüne aktarılış şeklini ben oldukça beğendim. Örnek vermek gerekirse: “Yazdıklarımı okuyunca tarih sırasında hata yaptığımı fark ettim. Mahatma Gandhi'nin suikastı yanlış zamanda görünüyor. Ama şimdi olayların gerçek sırasını çıkaramayacağım; benim Hindistanımda Gandhi yanlış zamanda ölmeyi sürdürecek. Bir hata bütün dokuyu değersiz kılar mı? Anlam arayışımda her şeyi bozmayı göze alacak kadar ileri mi gittim - sırf kendimi merkezi bir yere oturtmak için bütün tarihi tekrar mı yazıyorum? Bugün, bu kafa karışıklığıyla bir yargıya varamıyorum. Bunu başkalarına bırakmam lazım. Benim için geri dönüş yok; başladığım işi bitirmeliyim, hatta bitirdiğim şey başladığım şey olmasa bile...” Bu tutarsızlıklar hikâyeyi eksik kılmıyor aksine hikâyeye farklı, keyif veren ve gerçekçi bir anlatım katıyor- tüm gerçeküstü unsurlara rağmen-. Diğer bir tereddüdüm ise Rushdie’nin sert üslubuydu. Kendisi Şeytan Ayetleri kitabından sonra hakkında ölüm fetvası olan, dine ve dinlere karşı olan tutumuyla gündeme gelen bir yazar olduğu için bu konuda ayrı bir merakla okudum kitabı. Fakat bu konuda –en azından bu kitap için- böyle bir şeye rastlamadığımı söyleyebilirim. Kitap zıtlıklarla dolu karakterlerle bezeli olduğu için, iki anlamda da uçlara uğrasa da tuttuğu ve özellikle dikkat çektiği bir taraf görmedim ben. Dediğim gibi kitap pek çok karakterle, birçok konuya değiniyor. Aydın-cahil çatışması ve eleştirisi, kuşak çatışmaları, toplumsal değişim, Hindistan ve Pakistan kültürü ve yaşayışı arasındaki farklar, batıl inançların insanların hayatının bir parçası oluşu ve tüm bu eleştirilerin ve sorgulamaların büyülü gerçekçilikle ve Bollywood klişelerinin özgün halleriyle aktarılışı benim oldukça hoşuma gitti. Okurken kimi zaman yorulsam da genel olarak sevdiğim ve iyi ki okudum dediğim bir kitap oldu benim için Geceyarısı Çocukları. Bu yazıyı bitirmeden önce de kitapla ilgili araştırma yaparken bulduğum, yazarın The Guardian’da paylaşmış olduğu bir yazıdan bahsetmek istiyorum. Yazar Geceyarısı Çocukları’ndan, Hindistan’dan ve kitabı yazma sürecinde hangi kitaplardan nasıl ilham ve fikir aldığından bahseden bir yazı paylaşmış bu ayın başında, kitabın 40. Yılına özel. Bu tesadüf beni şaşırtmakla birlikte, yazı da oldukça ilgimi çekti. Sizin için de yazıyı çevirip genel hatlarıyla özetledim, detay isteyenler için linki de aşağı ekliyorum (link için hemen şuradan yukarı kaydırın :) –şakaydı :) ) ….. Rushdie bu geniş kapsamlı yazısına, bir yazarın kazanmak için uğraştığı asıl ödülün eserlerinin uzun yıllar boyu süren varlığı olduğunu söylerek başlıyor. Bir okur olarak geniş kapsamlı ve dünyayı kucaklayan kurgulardan hoşlandığını belirten Rushdie, Geceyarısı Çocuklarına dönüşecek olan kitabı yazma sürecine başlarken 19. Yüzyıl Rus Edebiyatından (Suç ve Ceza, Anna Karenina, Ölü Canlar gibi geniş kapsamlı realist romanlar), 18. Ve 19. Yüzyıl İngiliz Edebiyatından (Tristram Shandy, Vanity Fair (Gurur Dünyası), Küçük Dorrit, Kasvetli Ev gibi) ilham aldığını söylüyor. Ayrıca kurgusunu oluştururken, bu eserlerin modern benzerleri olan Teneke Trampet, Yüzyıllık Yalnızlık, The Adventures of Augie March ve Madde 22 kitapları ile Iris Murdoch ve Doris Lessing’in geniş dünyalardan ilham almış Rushdie. Fakat diğer bir yandan da Ramayana ve Mahabhrata gibi Hint destanlarını, Kelile ve Dimne’yi, Binbir Gece Masallarını, Hindistan’ın sözlü hikâyelerini ve bu hikâyelerde anlatıcının bir kurguyu, miti, politik bir öyküyü otobiyografik bir döngü içinde anlatması fikri üzerine düşünüyormuş. Bunun yanında çok kuşaklı bir aile kurgusu yazmayı planladığından, kendi kitabının tüm gerçek dışı unsurlarına rağmen Thomas Mann’ın Buddenbrook Ailesi kitabından da ilham aldığını söylüyor. Sonrasında ise kitabın bir Bombay kurgusu olacağı için doğal olarak Bollywood köklerine de sahip olduğunu bu nedenle Bollywood’a özgü doğumda bebeklerin ve annelerin karışması gibi felaketlerin de kurguda yer buluşunu anlatıyor. Kitabında birçok unsura yer veren Rushdie, bunu nasıl yapacağını bilmediğinden yazarak öğrenmeye çalışmış. Beş yıl boyunca, hazır olmadığı için kurgusunu kimseye göstermemiş. Rushdie, Geceyarısı Çocukları’nın içinde barındırdığı tüm gerçek üstü ögelere rağmen tarihin bizlere sorduğu büyük bir soruya yanıt aradığını söylüyor: Toplum ile birey, makro kozmos ve mikro kozmos arasındaki ilişki nedir? Ya da diğer bir deyişle, biz mi tarihi yazıyoruz, yoksa tarih mi bizi yazıyor –veya bozuyor? Bizler yaşadığımız zamanın efendisi miyiz, yoksa kurbanı mı? Ardından ana karakteri Salim Sina’dan bahsediyor Rushdie. Salim, olan her şeyin kendisi yüzünden olduğuna inanıyor, diyor. Tarihin o şekilde yaşanmasının onun suçu olduğunu düşünüyor. Bu düşünce başta saçma ve komik olsa da, sonrasında Salim büyüdükçe, inancı ve hayatının gerçekliği arasındaki uçurum genişledikçe, harekete geçen değil, geçirilen ve gittikçe pasifleşen bir kurbana döndükçe hikayenin daha üzücü hatta trajik bir hal aldığını söylüyor ve ekliyor: “Belki de Salim’in deyişiyle hepimiz tarihe kelepçeliyiz ve eğer böyleyse Salim’in dediği gibi tarih bizim hatamız. Tarih seçimlerimizin akışkan ve değişken sonuçlarından oluşur. Bu nedenle bu sorumluluk ve sonuçların ahlaki sorumluluğu bize aittir. Sonuçta sorumluluk bizim değilse, kimin? Başka kimse yok ki. Sadece biz. Eğer Salim’in bir hatası varsa o da olaylar için çok fazla sorumluluk almasıydı. Ona şimdi şunu söylemek istiyorum: Hepimiz bu yükü birlikte paylaşıyoruz Salim, tüm yükü tek başına sırtlanmak zorunda değilsin.” Bunun sonrasında Rushdie yazısına kitabın diliyle ilgili karşılaştığı zorlukları ve bu zorlukların ileride yazım şekline etkisini anlatarak devam ediyor. Daha sonrasında yazma sürecinden, karakterlerin oluşma sürecine, kitabın kendi hayatıyla paralel noktalarından bahsediyor. Salim’le bulunan ortak noktalarına rağmen benzemediklerini, hayatlarının çok farklı doğrultularda ilerlediğini belirtiyor. Karakteriyle aynı kişi olmadığını farklı örneklerle belirtiyor. Hatta bir keresinde bir okuru Delhi’de sahneye çıkıp Rushdie için “Sıradan bir burnu var” diye bağırmış. Bu anekdotla bir kez daha kendisinin Salim olmadığını söylüyor yazar :) Yazısının sonunda ise Rushdie kırk yılın uzun bir süre olduğunu ve Hindistan’ın artık Geceyarısı Çocukları’nda anlatılan Hindistan olmadığını söylüyor. Kitabı yazarken umudun, kanlı da olsa umudun, bağımsızlıktan ihanete yine de ümidin olduğu bir ülke olduğunu fakat günümüz Hindistan’ının çok daha karanlık bir dönemden geçtiğini belirtiyor. Kadına şiddet, devlette artan otoriterleşme, dini fanatizm, haksız tutuklamalar… Hepsinden kötüsü de gittikçe artan umutsuzluktan bahsediyor. En sonunda ise koca burunlu Salim’in edebiyatı koruyucu misyonundan bahsederek tüm kötü gidişata rağmen yine de umut ettiğini söylemiş. theguardian.com/books/2021/apr/03/s... Buraya kadar okuduğunuz için teşekkür ederim. Dünyanın çığırından, normallerin normallikten çıktığı bu belirsizlik zamanlarında kitapların olduğu gibi kalması en büyük şansımız belki de… Herkese iyi okumalar diliyorum. Ve son olarak bu kitabı okumamı sağlayan ve okuma sürecinde eşlik eden
Nesrin A.
Hanım'a ayrıca teşekkür ediyorum.
·
6 yorumun tümünü gör
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.42