Gerçek Tarihin Peşinde

·
Okunma
·
Beğeni
·
693
Gösterim
Adı:
Gerçek Tarihin Peşinde
Baskı tarihi:
Eylül 2011
Sayfa sayısı:
272
Format:
Karton kapak
ISBN:
978-605-114-667-6
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Timaş
Osmanlı hangi tarihte kuruldu?
Padişahın özel odasında ne gibi şifreler var?
Kanunî Nuh’un gemisini aramış mıydı?
Günümüzde Kanuni’ye ne gibi iftiralar atılıyor?
“Muhteşem Yüzyıl” mı? “Muhteşem Rezalet” mi?
Mithat Paşa bizim Neron’umuz muydu?
Eyüp Sultan’ın kardeşi hangi ilimizde yatıyor?
Özgürlük Heykeli’ni Sultan Abdülaziz mi yaptırdı?
Mimar Sinan, Mihrümah Sultan’a gerçekten aşık oldu mu?
Tarihine hayret nazarlarıyla bakmayanlar ondaki canlılığı, renkliliği ve ilginçliği de göremezler. Oysa tarihe delici bir nazarla bakıldığında bugün olup bitenlerden çok daha fazla hayret edilecek olaya rastlamak mümkündür. Eski ABD başkanlarından Harry Truman’ın dediği gibi “Bilmediğimiz geçmiş dışında dünyada yeni bir şey yoktur”.

Mustafa Armağan asıl tarihteki olaylara hayret etmeyenlere hayret eden araştırmacı zihinlerden biri. Öğrencilerin nasıl olup da tarih derslerinde esneyebildiklerini, tarihin, idrakimizi diken diken edecek nice süngülenmiş olayla örülü olduğunu ve aslında insanlardaki merak duygusu bilenirse tarihin bize söyleyebileceği çok sözü bulunduğunu iddia eden Armağan, bu yeni kitabında “okurlarıyla birlikte” gerçek tarihin peşine düşüyor, tarih okyanusundan bulup çıkardığı incileri onlarla cömertçe paylaşıyor.

Gerçek Tarihin Peşinde tarihimizde bilinmeyen, unutulan ve yitirilmiş gerçeklerin fark edilmesi yönünde cesurca bir girişim. En önemlisi de, “bu tarih”in, Türkiye’nin geldiği noktaya yakışmadığı kanaatinde.
Kitaba henüz inceleme eklenmedi.
Böylece 1071 tarihinde gerçekleşen Malazgirt Savaşı, Abbasilerin yıkılışından sonra beliren otorite boşluğunda Güneydoğu Anadolu ve Irak'ta kurulmuş olan bağımsız Kürt emirliklerinin de sonu olacaktı.
Hem Osmanlı'nın tek derdi Batı' ya doğru ilerlemek miydi sahiden de? Hiç başka 'derdi' kalmamış mıydı? "Ta Viyana kapılarına kadar dayandık" klişesini dinleyip durduk yıllardır, üstelik Viyana'nın Osmanlı başkentine Van'dan daha yakın olduğunu düşünmeden tekrarladık bu sözü. Niçin "Ta Van'a kadar, ta Bağdat'a kadar, ta Hindistan'daki Goa limanına kadar gittik" demiyoruz da, Viyana'ya kadar gitmeyi en kayda değer marifeti sanıyoruz Osmanlı'nın?
Bizim tarihimiz Batı' dan bakılarak yazılmıştır da ondan. Kuruluş ve yükseliş, onları ilgilendirdiği kadarıyla yazılır ve Kanuni Sultan Süleyman adeta onlar 'Muhteşem' dedikleri için büyüktür. Batı karşısında, ancak onlar karşısında başarılı olduğu için büyüktür bir başka deyişle. Çünkü Batılılar, yine tarihin mihveridir, mihenk taşıdır, nireng noktasıdır. Osmanlı kuvvetleri ne zaman ki Garp cephesinde başarısız olmaya başlamıştır, işte o zaman gelsin 'duraklama' dönemi;ne zaman ki savaşlarda yenilgiler peş peşe gelir olmuştur, o zaman gelsin 'gerileme' dönemi;ve ne zaman ki Osmanlı'nın gövdesi Batı' nın müdahaleleriyle kemirilip parçalanmıştır, bölünmüştür, o zaman da gelsin 'çöküş' dönemi.
Görüldüğü gibi tamamen Avrupa-Batı coğrafyası ve tarihi kıstas alınarak ve oradan bakılarak yazılmış tek yönlü, tek eksenli ve tek yanlı bir tarih karşısındayız Osmanlı tarihi denilince.
Mesela İkinci Meşrutiyet'in
"tarih darbesi" nden önce yazılmış ve
Sultan 2. Abdülhamid döneminde basılmış önemli bir metin olan son vakanüvis Abdurrahman Şeref Bey'in Tarih-i Devlet-i Osmaniye'si (ilk cilt 1891, ikinci cilt 1895'te basılmıştır), calib-i dikkattir ki, çağ tasniflerini bizim alışık olduklarımızdan farklı yapmaktadır. Bu kitapta Osmanlı tarihini "Kuruluş ve hareketlenme", "Uyanış ve kuvvetlenme", "Büyüklük ve işlerin yoluna girmesi", "Duraklama ve bölünme", ve "Yenileşme ve ilerleme" şeklinde bölümlenmiş görmekteyiz. Son bölümün bizim kitaplarımızda "Çöküş" başlığı altında yazılmasına mukabil, Abdurrahman Şeref Bey'in tarihinde "Teceddüd ve terakki" (yenilenme ve ilerleme) başlığı altında zikredilmiş olması ilginç bir manzara ortaya çıkarmaktadır, zira bizim çöküş diye bildiğimiz bir zaman dilimi, o olayın içindeki insanlara hiç de öyle görünmeyebiliyor, tam tersine, bir ilerleme dönemi olarak tasavvur edilebiliyordu.
Tabii o yıllar için "Türk" veya "Kürt" olmanın, ideolojik açıdan bizim zannettiğimizden çok daha önemsiz olduğu açık. Aksi halde Selçuklu ordusunda bulunan Kürt askerler meselesini açıklayamacağımız gibi, Alparslan'ı öldüren Yusuf Bey'in de (Urfalı Mateos'un tarihine bakılırsa) Kürt olmasını da, Alparslan'ın kızını Kürt beyine vermiş olmasını da, kendisinin bir Ermeni kralının kızıyla evlenmesini de açıklayamayız. Çünkü bizler bugünkü zihinsel kategorileri o zamanın bedenine giydirmeye çalışmaktayızdır.
Kanuni devri yönetimi üzerine doktora yapmış olan Amerikalı tarihçi Albert Howe Lybyer şöyle yazıyor:
Bir Doğu hareminin yapısı ve özelliği genellikle yanlış anlatılır. Haremde yüzlerce hatta binlerce kadın bulunsa da bunlardan ancak birkaçı hükümdarın gerçek eşiydi. Geri kalanların çoğu hükümdarın annesinin, karılarının, kızlarının ve çocukluk çağındaki oğullarının kişisel hizmetkarı ve eğlencesiydi. Kanuni çağında harem, sarayın geri kalan bölümlerinden öylesine kopuk, öylesine az görülen ve az tanınan, öylesine sultanın kişisel konusu niteliğindeydi ki, saray incelenirken haremin üzerinde durmak pek gerekmezdi. Anlaşıldığına göre Kanuni, hareme sık sık gitmiyordu.
Neymiş? Harem genellikle yanlış anlatılırmış, bir. İçinde binlerce kadın yaşasa da haremdekilerden ancak birkaçı hükümdarın eşiymiş, iki. Harem o kadar az bilinen bir konuymuş ki üzerinde durmak bile gerekmezmiş, üç. Kanuni haremine sık sık gitmiyormuş, dört.
Avusturya elçisi Baron Busbecq bizzat görüştüğü Kanuni hakkındaki izlenimini şöyle aktarır:
Artık yaşlanmakla birlikte bu muazzam imparatorluğun hükümdarlığına hala yakışmaktadır. O aşırılığı sevmeyen, kendini bir çok zevklerden mahrum etmesini bilen, irade sahibi bir kimsedir. Gençliğinde bile ağırbaşlılıkla hareket eder, şarap içmezdi. Dindardır, ibadetini hiç ihmal etmez. Bir emeli devletin hudutlarını genişletmek ise diğeri dinini yükseltmek ve yaymaktır.
Titiz bir çalışma olan Harem-i Hümayun'unu sık sık tavsiye ettiğim ABD'li Osmanlı tarihçisi Leslie P. Pierce ise Batılıların haremle ilgili takıntılarını cesurca irdeliyor:
Biz Batılılar, İslam toplumunda cinselliği saplantı haline getirmek gibi eski ama güçlü bir geleneğin mirasçılarıyız. Harem, Müslüman cinsel duyarlığı üzerine kurulu Batı efsanelerinin kuşkusuz en yaygın simgesidir. Avrupa, bir Doğu tiranı efsanesi geliştirdi, özünü de sultanın hareminde yakaladı. Seks alemleri, kokuşmuş iktidarları anlatmakta kullanılan bir mecaza dönüştü. Haremin temel dinamiğini cinsellikten çok aile politikası oluşturuyordu. Haremdeki bir çok güçten sadece biriydi cinsellik;burada incelen dönemde de pek önemli değildi.
Kanuni Sultan Süleyman'ı birileri ecdadı olarak kabul etmeyebilir. Ama ben onu ecdadım olarak görüyor ve çocuklarıma da öyle anlatıyorum. Ve bu ülkede yaşayan bir birey olarak benim tarihimi şekillendirmiş bir insanı kadın düşkünü, yataktan başını çıkarmayan, sefih bir padişah olarak göstermelerini şiddetle kınıyorum. Kaldı ki gerçekte öyle biri de değil. İlk iki seferini 26 ve 27 yaşlarında Rodos ve Belgrad'a yapmış ve toplam iki yılın bir yılını çadırlarda geçirmişti.
Gerçek dışı, kimsenin bilmesine imkan bulunmayan olaylar gerçekmiş gibi anlatılıyor dizide. Kim görmüş haremin içinde geçenleri? Bütün bu olaylar kurmaca. Ama siz bu kurmacalar ile ecdadımın göğsündeki kıllara kadar her şeyini ortaya döktünüz. Bu, insan haklarına da sığmaz. Nasıl yaşayan bir insanın vazgeçilmez hakları varsa, ölen ve arkasında sevenleri bulunan insanların da çiğnenmemesi gereken temel hakları vardır.
Kimse özgürlük, sanat, yaratıcılık şu bu maskesinin arkasına sığınmasın. Kendi anne babanızı onların yerine koyarak düşünün bakalım önce. Onları o sahnelerde görmeye içiniz elverir miydi?
Birileri de kalkmış, 'Peki bu şehzadeler polenle mi dünyaya geldi?' diyor pişkin pişkin. İnsanın şunu söyleyesi geliyor:İyi de sen de polenle dünyaya gelmedin, ne yapalım yani o zaman ebeveyninin yatak odasını mı çekmemiz gerekecekti bunu ispatlamak için?
Hatırlayın, Deniz Baykal'ın kaseti ortaya çıktığı zaman ne yapmıştık? Yüzde yüz gerçek olduğu halde(kendisi dahi inkar edememişti) hep beraber dedik ki:Kimsenin bir insanın yatak odasına kamera sokmaya hakkı yoktur. Peki ama siz benim ecdadımın yatak odasına kamera sokuyorsunuz. Üstelik o zaman malum kasete 'özel hayata müdahale' diye tepkide bulunanların Kanuni'nin yatak odasını yalan yanlış canlandırmaya destekçi çıkmalarını hiç mi hiç aklım almıyor.
Ben meseleye iki açıdan bakıyorum. Birisi İslami, diğeri de ahlaki.
İslami açıdan bakarsak "Tecessüs etmeyiniz" emri var elimde. Ahlaki açıdan bakarsam da kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma uyarısı. Benim için ahlak yoksa siyaset de yoktur, bilgi de. Açık söyleyeyim:Aynı yatak odası sahneleri Atatürk için de çekilse ona da karşı çıkarım. Neden? Çünkü ben özel hayatın hakikaten o insanın tamamen kendisine mahsus olduğuna ve bir insanı yatak odasından vurmanın alçakça bir şey olduğuna inanırım.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Gerçek Tarihin Peşinde
Baskı tarihi:
Eylül 2011
Sayfa sayısı:
272
Format:
Karton kapak
ISBN:
978-605-114-667-6
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Timaş
Osmanlı hangi tarihte kuruldu?
Padişahın özel odasında ne gibi şifreler var?
Kanunî Nuh’un gemisini aramış mıydı?
Günümüzde Kanuni’ye ne gibi iftiralar atılıyor?
“Muhteşem Yüzyıl” mı? “Muhteşem Rezalet” mi?
Mithat Paşa bizim Neron’umuz muydu?
Eyüp Sultan’ın kardeşi hangi ilimizde yatıyor?
Özgürlük Heykeli’ni Sultan Abdülaziz mi yaptırdı?
Mimar Sinan, Mihrümah Sultan’a gerçekten aşık oldu mu?
Tarihine hayret nazarlarıyla bakmayanlar ondaki canlılığı, renkliliği ve ilginçliği de göremezler. Oysa tarihe delici bir nazarla bakıldığında bugün olup bitenlerden çok daha fazla hayret edilecek olaya rastlamak mümkündür. Eski ABD başkanlarından Harry Truman’ın dediği gibi “Bilmediğimiz geçmiş dışında dünyada yeni bir şey yoktur”.

Mustafa Armağan asıl tarihteki olaylara hayret etmeyenlere hayret eden araştırmacı zihinlerden biri. Öğrencilerin nasıl olup da tarih derslerinde esneyebildiklerini, tarihin, idrakimizi diken diken edecek nice süngülenmiş olayla örülü olduğunu ve aslında insanlardaki merak duygusu bilenirse tarihin bize söyleyebileceği çok sözü bulunduğunu iddia eden Armağan, bu yeni kitabında “okurlarıyla birlikte” gerçek tarihin peşine düşüyor, tarih okyanusundan bulup çıkardığı incileri onlarla cömertçe paylaşıyor.

Gerçek Tarihin Peşinde tarihimizde bilinmeyen, unutulan ve yitirilmiş gerçeklerin fark edilmesi yönünde cesurca bir girişim. En önemlisi de, “bu tarih”in, Türkiye’nin geldiği noktaya yakışmadığı kanaatinde.

Kitabı okuyanlar 41 okur

  • Kadir Bozdemir
  • Muhammet Yasir
  • Özlem aslan
  • Erva
  • Zeynep Betül Karci
  • Ramazan Adak
  • Raimon de Miraval
  • HNÇ
  • Ayşe
  • Savaş Barha

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%18.2 (2)
9
%0
8
%27.3 (3)
7
%9.1 (1)
6
%18.2 (2)
5
%9.1 (1)
4
%0
3
%0
2
%0
1
%18.2 (2)