·
Okunma
·
Beğeni
·
52,3bin
Gösterim
Adı:
Godot'yu Beklerken
Baskı tarihi:
Kasım 1992
Sayfa sayısı:
96
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Orijinal adı:
En Attendant Godot
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Kabalcı Yayınevi
Godot'yu Beklerken" Fransızca olarak, ilk defa Paris'in Sol Kıyısında Theatre de Babylone'da 1953 yılında sahneye kondu. 1954 yılında birtakım değişikliklerle Beckett tarafından İngilizce'ye çevrildi. Başka ülkelerde oynanmaya başladığında aldığı tepkiler farklıydı. Aykırı yapısı başarı elde edilmesini sağlıyordu. Avantgarde nitelenmiş pek az oyun böylesine çabuk klasik olmuştur. Eser, kuşkusuz zamanımızın -belki de tüm zamanlarını imgelemini yakalamıştır. Hakkında yapılan yorumlar sürerken, Godot'yu Beklerken artık çağdaş yazının başyapıtı olarak tanınmaktadır ve tiyatro tarihinin bir parçası olmuştur.
(Arka Kapak)
124 syf.
·6 günde·10/10 puan
Okumayı kafama koyup da bir sebeple okuyamadığım kitaplar var. Ya satın alamadım ya araya başka kitaplar girdi ya da daha farklı olaylar neticesinde okumaya vakıf olamadığım kitaplar. Bu kitaplar için küçük bir parantez. Doğrusu öylesine garip bir bilinçaltına sahibim ki en küçük ayrıntıları bile rüyalarımda bana detaylıca işlediği olur. Kan ter içerisinde kalıpta canavarlardan kaçarken onları atlatmak adına saklandığım bir kuytuda, o okuyamadığım kitabı buluveririm. Hatta açıp içinden okuduğum cümlelerde olmuştur. Emin değilim belki de Astral seyahat ediyor, ‘Okunamayan Kitaplar Tesisi’nde’ mola veriyor ve bu kitaplara göz atıyorumdur. Ben unutsam dahi bilinçaltımın unutturmadığı kitaplar.

Yıllardır okuyacağım deyip de bir türlü okuma fırsatı bulamadığım kitaplardandır, Godot’yu Beklerken. Doğrusu okumak için bilinçaltımın hatırlatmasını mı yoksa Godot’yu mu bekledim emin olamıyorum bir anlamda zihnimin dünüyle mutabık olamıyoruz. Düşüncelere dalarken o keskin şüpheyi yaşıyor haliyle tereddüde düşüyor ve neden bu kadar beklettim okumamı diye hayıflanıyorum. Beklemeye ne zaman karar verdim; dün mü yoksa ondan önceki gün mü ya da daha mı evveliyatı var beklememin? Zaman bir zaman sonra bataklığa dönüşüyor ve beni içine çekmeye başlıyor.

Daha başka neleri bekledim sorusu zihnimin dehlizlerinde hızla kendine varacak uygun bir yer arıyor. Bir sevgiliyi, dostu, huzuru ya da ölümü? Hiçbir şeyden emin olamıyorum… Sahiden beklerken aynı anda umutlanıp çevreme taze papatyalar attığım sonrasında umudumu yitirip intihar girişiminde bulunduğum da oldu mu?

Şüphe halinde zamanın kalıntıları üzerinden geçmişimi sorgulamak beni nereye vardıracak? En iyisi beklemeye devam etmek. Onun gelmesiyle yapmak istediğim her şeyi yapabileceğim, seveceğim mesela sevilmesem de veya özür dileyeceğim affedilmesem de yahut her şeyi ardımda bırakıp gideceğim hatırlanmasam da ama şu an için beklemek gerek.

Yoksa Vladimir gibi uyku da mıyım?

“Başkaları acı çekerken ben uyuyor muydum? Şu an uyuyor muyum? Yarın uyandığımda ya da uyandığımı sandığımda bugün hakkında ne diyeceğim? Dostum Estragon’la, burada gece çökene değin Godot’yu beklediğimi mi?”
124 syf.
·2 günde·Puan vermedi
godot'u beklemek...
sebepsizce, bütün varlığın onun gelişine bağlıymış gibi beklemek.
godot'un kim olduğu ve niye beklendiği bilinmiyor. bununla birlikte godot'un ne zaman geleceği bilinmediği gibi gelmiş ve gitmiş de olabilir.
vlademir ve estragon da godot'yu bekliyor, zaman onu beklerken geçiyor. godot'yu beklemek bu denli anlamsız ve saçmayken...

estergon ve viladimir, bekliyor. beklerken kendilerini ağaca asmayı, birbirlerinden ayrılmayı, beklemekten vazgeçmeyi düşündükleri oluyor. her defasında birbirlerini ikna edip beklemeye devam ediyorlar. belki içimizde boğuşan o iki farklı sesi temsil ediyorlar o an. bizi var eden ve hiçbir zaman anlaşamayan o iki sesi.

sonra yanlarına iki kişi daha geliyor kısa süreliğine. efendi-köle. hegel'i bu eserde nasıl buldum derseniz işte pozzo ve lucy ve işte hegel'in o meşhur(bana göre) sözü: "efendi de, efendi olduğu için kölesi tarafından bir kimlik inşasına maruz kalır; dolayısıyla tam manada özgür değildir." köle bir gün dünyayı kendisinin döndürdüğünü fark ederse her şey değişecek ama şimdilik dilsiz, söz hakkı yok.

şöyle bir bakınca dördü de çok tanıdık aslında. gogo ve didi iyice düşündüğümüzde bizden başka kim olabilir ki? tek yaptığımız oturup beklemek. neyi beklediğimizi de tam bilmiyoruz ama bekliyoruz. birisi gelip bizi kurtaracak. verilen sözlere hemen inanıyoruz. düşünüp araştırıp öyle hareket etmeyi bilmiyoruz. yani estragon ve vladimir​ bize hiç uzak karakterler değiller. varlık sancısı çeken, varolmayanları temsil eden hepimizin bir gerçeği aslında. yani hepimiz godot'yu beklerken bir de bu gözle okuyun bence.
149 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10 puan
Godot'yu beklerken  1969da Nobel ödülü almış ve modernizm türünde yazılmış ilk kitaplardandır.

  Okuduğunda her kesin farklı anlamlar çıkaracağı iki perdeden oluşan bir tiyatro metni. Felsefik bir eser olarak her cümlesi derin anlamlar ifade eden, okudukca düşündüren, düşündükce kendini sorgulatan...

  Kitabın büyük bölümü  Gogo ile Didi, Pozzo ile kölesi Lucky ve  bu ikilinin arasındakı geçen dialoqlardan ibaret.

Peki neden mi kitabın adı Godotu beklerken? Kimdir bu Godot? Neden bekleniyor? Sonunda geliyor mu? Godot'un kim olduğunu kimse bilmemekle beraber  her kesin hayatında bir beklediği Godot olmuşdur. Filoloqların düşüncelerine göre ise God (Tanrı ) ve idiot ( budala)  kelimelerinin birleşimidir Godot, tabii en doğrusunu Beckett bilir. Bana göre ise Godot tam bir bekleyişdir, bazen neyi beklediğini bilmeden beklemek, uzun, sonsuz bir bekleyiş... Bazen ise Godot gelir ama onun Godot olduğu bilemezsin, yine bekleyişe geçersin, çünkü hayatın kendisi bir bekleyiş...

Ve son olarak kitabın sonunda ne olucak, Godot gelecek mi diye bir okuma niyetiyle başlamayın, Godot'un gelip gelmemesi artık sizin hayal gücünüze kalmış...

Her kese iyi okumalar dilerim:)
124 syf.
Beckett ile Joyce sayesinde tanıştım. Öncesinde bir fikrim yoktu ve bu tanışma ile hayran kalmıştım. Okuduğum 4. Beckett kitabı oldu: 2 roman ve şiirleri sonrası oyun...

Joyce'a olan hayranlığı ve onunla tanışıklığı sebebiyle, okuduğum eserlerinde Joyce etkisini hissettim. Dilin işleyiş biçimi, konu akışı, çekinmeden ( Ulysses'in yasaklanmasına sebep olan müstehcenlik) düşünceler ve akla gelen cümleleri ifade etme şekilleri, benzerlik taşıyor.

Beckett kendi içinde yapmış olduğu yolculuğu, bu yolculukla birlikte sorgulayıcı yaklaşımı, aynı zamanda sonsuz arayışı eserlerinde çarpıcı şekilde yansıtmış bizlere. Bunun en güzel örneğidir Godot...

Kitaba değinirsek içerikle birlikte;

Estragon ve Vladimir'in günler ve gecelerden oluşan bekleyiş süreci son bulmuyor ve sürekli tekrar halinde başka nesneler ve şeylerin etkisiyle ilerliyor. Birisi her şeyi unutup bedeni ile ilgilenirken, diğeri her şeyi hatırlayıp düşünceleri ile boğuşuyor. Bu kişinin kendi iç savaşını yansıtıyor.

Yaşamak bir nevi cezadır. Bu sebeple kendini asmak ve yaşamını sonlandırmak isteği oluşturuyor. Ancak bundan bir tek Godot gelirse kurtulacaklardır. Kimdir bu Godot?
Buna verilen bir sürü yanıt var elbette. Benim yanıtım ise benliktir. Kişinin kendisine yönelimi ile kurtuluşa ereceğidir. Varoluşunu kendi kendine çözümleyerek ona sarılarak yaşamını devam ettirebileceğidir. Bunu bulamayan insan ya acı çekecek ya da durumunu kabullenecektir. Acı derken acı bitmez. Hayatın her yerinde yerini alır. Sadece burda, bundan dolayı acı çekmektir dediğim.

Bulduktan sonra ise rahat olacağı fikri ise tam bir muamma... Boşluğun içinde yuvarlanıp kara delikte kaybolabilir...
Bunlardan kaçış ölüm ile olabilirdi belki de yine...

Bulmasan yani gelmezse Godot, bu sefer de katlanılmaz rutin yaşamını devam ettirir. Bu süreç yine ölüme kadar devam eder. Her şeye sağır olarak, göz yumarak ve hiçbir şey hakkında konuşmayarak yaşamak... Yaşamak için yaşamak...

Eser bu şekilde iken biraz da kendimden bahsedeyim;
Beklediğimiz çok şey var. Ben kendi Godot'umu bulmuşken, bir anda her şey yerle bir oluveriyor. Tekrar başka bir arayış ile devam ediyorum. Godot dışında O'nu da bekliyorum ben. O'nu bulmuştum tüm benliğimle sarılmıştım/sarılıyorum ve bekliyorum. Gelmesini umarak bekliyorum. Kalmasını dileyerek ve isteyerek... O kimdir? Bunu söylemiyorum. İçimde saklı ve gizli...
Bazı şeyler saklanarak değerini yitirmeden korunur. Koruyorum onu içimde. Seviyorum onu kendimle birlikte... Anlatılmayacak ve yaşaması güç olan... Bu bekleyişler, arayışlar hiçbir zaman son bulmayacak sanki... Ölene dek...

Burada rutin hayat ile alakalı ve sıradanlaşan insanları en güzel anlatan videolardan birini paylaşarak sonlandırıyorum. Mutlaka izleyin. Sevgiyle...

https://youtu.be/XSSckVrfmEs
124 syf.
·2 günde
~Godot'yu Beklerken~
İki perdelik trajikomik bir kitaptır. Kitapta Estragon ve Vladimir günlerce aynı yerde Godot'yu bekliyorlar. Bu adamlar Godot'un onların kurtarıcısı olduğuna inanmakta ve umutla beklemektedir. Bekleyişleri ne kadar zamandır sürdüklerinin farkında değiller. Ve Godot'yu Beklerken Pozzo ve Lucky adında iki kişi ile karşılaşırlar her gün aynı yerde. Daha sonra bir çocuk çıkıp gelir ve Godot'tan haber verir. Godot'yu gelmemeye devam ettikçe Estragon ve Vladimir umutlarını yitirip intihar düşüncesine kapılırlar.

Kitapta Estragon ve Vladimir için beklenen şey Godot'yu iken ben kitabı okurken beklenenin insanlık olduğunu düşündüm. İnsanların bekleyişleri hiçbir zaman bitmiyor ve aslında neyi beklediğimizi bilmeden tüketiyoruz zamanımızı.
124 syf.
·10/10 puan
karmaşık döngülerin varlıklarıyız. belki de basit.. bir uçurumdan atlamayı veya arkamıza bakmadan gitmeyi bilmeyiz. dönüp dolaşıp yine aynı yere geliriz fakat farkında olmayız. biz insanız.
insan varoluşu bekleme üzerine kurulu sanırım. beckett, eyfel kulesi'nden atlamadı, bekledi. yazdı, yine atlamadı. hep bekledi. pek farkımız yok, beckett gibiyiz. sırtımızda bir kabuk, grinin bütün tonlarıyla toprağa bakarız.
bir cümlede durmayı öğretir bize beckett. nerede olursak olalım bekletmeyi öğretir. zamana karışmak ve kendimizi unutmak gayesiyle yürüdük belirsiz, uzun yolları. dönüş için godot'yu bekliyoruz.
estragon gibi ağaçlar ve göğe bakmayı unuttuk mu? belki de. ama hep vardılar. ve görmeyi pek beceremedik. hâlâ yorgun ve bekliyoruz. godot gelmedi. biz susmayı bilemedik. ya da... öldük mü?
124 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10 puan
Godot'yu Beklerken, ismini birçok kez duyduğumuz bir tiyatro metni. Bu esere kadar absürt tiyatro hiç okumamıştım. Kara mizahtan pek hoşlanmam birçok absürtlük barındırdığı için, ama buradaki absürtlük daha okunabilir ve güldürücü geldi bana. 2 perdeden oluşan eserde ana karakterler Estragon (Gogo) ve Vladimir (Didi). Estragon sürekli çizmeleri ile oynayan, dikkati bir hayli dağınık, hafızası zayıf, yer yer muzip, biraz şaşkın, az ağzı bozuk, bir miktar kurnaz ve gariptir ki yarım akıllı ile nitelenebilecek türde bir karakter. Vladimir ise sürekli şapkasıyla oynayan, onu takıp çıkarıp içine bakan, içinde bir şey olmadığını görüp sonra geri başına koyan, Estragon'a göre biraz daha ciddi, daha düşünebilen, Estragon'un bir ömürlük arkadaşı ve metinde geçen her şeyi tamamen hatırlayan tek karakterdir.

Kitap tamamen sembolik bir anlatımla ilerlediği için, her karakterin birçok şeyi simgelediği düşünülebilir. İki karakterin başta tüm insanlığı ya da bir insanın iki farklı yönünü simgelediğini düşündüm. Sonra sürekli değişen ruh halleri, tutarsız ve kopuk ilerleyen konuşmaları, aniden uyuyabilen Gogo'ya pek de şaşırmayan Didi'nin kayıtsızlığı, bir insanın birçok farklı yönünü ortaya koyduklarını düşündürdü.

Efendi Pozzo ve Köle Lucky sahneye girdiğinde, karşınıza vicdanen biraz rahatsız olarak okuduğunuz satırlar çıkıyor. Pozzo'nun elinde kırbaç ve Lucky'nin boynuna bağlı duran bir ip var. Onu her çektiğinde, ipleri elinde tutan bu karakter bana sömürgeci devletleri, her dediğini kuzu kuzu ve ses çıkarmadan yapan Lucky de sömürülen güçsüz devletleri düşündürdü. Metin ucu açık olduğu için birçok anlama çekilebilir: Patron-çalışan, efendi-köle, güçlü-güçsüz, bir şekilde güçlü yöneten ve güçsüz yönetilen her kim var ise onlar...

İlk perdede Pozzo; güçlü-kuvvetli, sağlıklı, zengin ve ipleri sürekli çekerek kölesine eziyet eden, farklı insanlarla tanışmaktan çok memnun olan (çünkü ona göre bu ne kadar iyi şartlarda olduğunu gösteriyor ona), sözünü dinletmeyi seven (yani yine ezici hisler) , işittiklerine canı istediği zaman cevap veren, çoğunlukla duymazdan gelen bir karakter çiziyor. Lucky zaten boynundan çekiştirilip duran, her söyleneni yapan, dışardan bir müdahalede ise ilk kez dişini gösteren, bunu da muhtemel ki ipleri elinde tutana yaranmak için yapan, çaresiz karakter. 2.perdede, Pozzo karşımıza görece düşkün çıkıyor. Artık attığı kemiklerle doyanları izlemeyen ve bundan iyi hisseden ukalalığı, yerini zayıf ve muhtaçlığa bırakmış durumda. Bir süre Gogo da Didi de onun sorularını duymazdan geliyor ve kendi konuşmalarını sürdürüyorlar, ilk perdede aynı Pozzo'nun yaptığı gibi. Sonra ona merhamet edip yardım ediyorlar, bunun için uğraşıyorlar. Fakat bu yardım sahnesi gelene kadar Pozzo'nun düştüğü hâl bana gençlik yaşlılık sorgulaması yaşattı. Güçlü ve sağlıklı günler, yerini itibar kaybına bırakmıştı.

Metin boyunca zaman zaman konuşmalar çok az sıkıcılık içerse de, absürtlüğün temel alındığını bildiğimiz için bu gelip geçici oluyor. Hatta birçok şeyi aynı anda sembolik bir anlatımla ortaya koyabilmekteki yetenek ilgiyi tazeliyor diyebiliriz.

Gogo ve Didi'nin Pozzo'ya el uzatmaları insanlığın hâlâ bir yerlerde var olduğunu düşündürdü bana. Öyle bir insanlık ki beş para etmez de olsa kişi, iyi olan elini esirgemiyor. Tabi Gogo'nun Lucky'e kötü bir tavrı oluyor bir yerde. Bu da insanın içindeki kötü yönü simgeliyor diye düşündüm.

Peki Godot?... Kimdir Godot? Hepimizin beklediği, bilhassa İsmail Abinin beklediği o gemidir Godot. Umuttur, gelirse yaşamaya sebeptir, yokluğu bile bir varlıktır Godot. Hayallerdir, gerçekleşse ne olacağını bilmediğimiz. Gelse tamamlanmış hissedeceğimizdir Godot. Belki bir Yahyâ Kemal şiiridir:

"Artık demir almak günü gelmişse zamandan
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli,

Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.

Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden."
Godot, ölümdür diyebilir miyiz? Bence diyebiliriz.

Dergâh 353'te zamanlama olarak mükemmel bir demde bir yazı çıktı karşıma. Derginin bu sayısı tam 1 buçuk yıldır bende. Ama şimdi okumak ve böyle bir eserle birbirini tamamlaması, benim için oldukça hoş bir tesadüf oldu. Şimdi o hikayenin olduğu yazının bir kısmını paylaşmak istiyorum:
Sayfa 13, Aramakmış Oysa Sevmek, Betül Çiçek Çelik
"İster Zeus'un insanı ikiye böldüğünden deyin, ister Âdem ile Havva'nın yeryüzünde birbirini arayıp bulmasından, insanın kendisini tamamlayanı araması, dünya kanununun değişmesi teklif dahi edilemez maddesidir. Bu yüzden nereye ait olduğunu ya da kendisine ait olanın nerede olduğunu soran insanın hikayesi, müzikten edebiyata, sinemadan resme birçok eserin konusu olmuştur. Peki ya masallar? Shel Silverstein'in eşsiz masalı Eksik Parça tam da bu hikayeyi anlatır. Yazarın resimlediği kitabın kahramanı "O" harfine benzeyen bir yuvarlaktır. Bu küçük yuvarlağın pizza dilimi gibi üçgen bir parçası eksiktir. Bu yüzden hiç mutlu değildir. Mutlu değildir ama eksik parçasını aramak üzere yola çıkarken şarkı söylemeyi ihmal etmez. "Eksik parçamı arıyoruum, lay lay loo... " deyip dururken zor imtihanlar verir. Bazen güneş altında kavrulur, bazen yağmur damlalarıyla serinler, bazen kar altında donar, bazen güneşte ısınır. Hızlıca yuvarlanıp gidemez, çünkü bir parçası eksik olduğu için hareket etmek kolay değildir. Fakat bu sayede durup bir solucanla konuşmaya, bir çiçeği koklamaya, bir böcekle yarış yapmaya fırsat bulabilir. Hatta bu anların en güzeli, başına bir kelebeğin konduğu andır. "Ah eksik parçamın peşinde karalarda ve denizlerde... Uç uç dizlerim, açıl güzel kanatlarım, hiç durmam ben, eksik parçamı ararım." şarkısını söylerken okyanusları aşar, bataklıkların ve ormanların içinden geçer. Yüksek dağlara tırmanır, dağlardan yuvarlanır. Ta ki onu bulana kadar... Eksik parçası tam da karşısındadır işte. "Eksik parçamı buldum, buldum." diye şakırken parçadan hiç beklemediği bir tepki alır: "Ben senin eksik parçan değilim." der küçük parça. "Ben kimsenin parçası değilim. Ben sadece kendimin parçasıyım. Ve birinin eksik parçası olsaydım bile, seninki olacağını hiç sanmıyorum." Eksik Parça çok üzülür. Fakat ne çare, yuvarlanıp devam eder yoluna. Sonra başka bir parça bulur. Fakat bu parça çok miniktir. Başkası çok büyük... Bir başkası çok keskin... Bir başkası çok kare... Bir keresinde tam parçayı bulur, fakat onu sıkı tutamaz, kaybeder. Bir keresinde de öyle sımsıkı tutar ki, kırar. Fakat yılmaz Eksik Parça, yuvarlanır, yuvarlanır... Serüvenlere atılır. Çukurlara düşer, duvarlara çarpar. Fakat bu çileli yolculuk boşuna değildir. İşte aradığı parça tam karşısındadır. Üstelik tam da onun için gibi görünmektedir. Fakat Eksik Parça artık tecrübelidir. Hemen heyecanlanmaz, temkinle sorar: "Sen başka birinin bir parçası mısın?" "Bildiğim kadarıyla hayır." diye cevap verir küçük parça. "Belki sadece kendinin parçası olmak istersin." der Eksik Parça. "Hem başka birinin parçası hem kendim olabilirim." der küçük olan. "Ama belki benim parçam olmak istemezsin." der Eksik Parça. "Belki de isterim." diye karşılık verir küçük parça. "Ama belki birbirimize uymayız." "Kim bilir." der küçük olan. Ve birleşirler. Öyle ki, parçalar birbirlerine tam uyar. Bu mükemmel uyumla birlikte bir top gibi yuvarlanır(lar). Artık tam olduğu için daha önce hiç olmadığı kadar hızlıdır(lar). O kadar ki, duramaz bir solucanla konuşmak için. Bir çiçeği koklayamaz. Bir kelebeğin başına konamayacağı kadar hızlıdır artık. Ama artık mutludur. Nihayet şarkısını söyleyebilir. Ama o da ne, "Ekfik parşamiii pulduuuum. Fuzel kanatsilami aaaaçti" diyebilir sadece. Artık tamamdır, ama hiç şarkı söyleyemiyordur. "Ah!" der, "demek böyle oluyormuş." Sonra durur. Artık yuvarlanmaz. Parçayı yavaşça yere bırakır ve yavaşça yuvarlanarak uzaklaşır. "Ah eksik parçamı arıyoruuum" diye söylerken şarkısını, kelebek başına konmuştur bile. Eksikliğe övgü sayılabilecek bu masalda Silverstein, asıl nâkıslığın mükemmelik olduğunu, insanın kendindeki ve dünyadaki güzellikleri görmesini sağlayan şeyin, yolda olmak, aramak olduğunu anlatır. "Onlar erdi muradına, biz çıkalım kerevetine" diyerek mutlu sonla biten masalların aksine vuslata değil hasrete güzelleme yapar. Tıpkı Konstantinos Kavafis'in "İthaka" şiirinde dediği gibi, şehrin değil şehre giden yolun zenginliğine bakmayı öğütler bize. Aradığını bulamayanlara, bulduğunu yitirenlere şifa gibi gelir bu masal. Şimdi, "Aradığı tek şey oyuncak yapbozun parçası olan çocuk, bu masaldan ne anlar?" diye soranlar olabilir. Bu yazı, masalların çocuklar için değil yetişkinler için olduğunu hatırlatmak, gözü diğer parçasında olanlara şifa olmak niyetiyle yazılmıştır. Bu yazı, yitirmeyi ve şarkı söyleyebilmeyi sevebilmek için yazılmıştır. Bu yazı şifa bulmak için yazılmıştır. Bakın ne diyor Ahmet Kaya:
"Aramakmış oysa sevmek
Özlemekmiş oysa sevmek
Bulup bulup yitirmekmiş
Düşsel bir oyuncağı"

Velhasıl, arada geçen ve hiç beklenmedik esprilerle okuru güldürmeyi başaran, başladığı gibi biten bu absürt metin okunmaya değer; ama ikinci kez okur muyum, sanmıyorum. Sevgiler...
124 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10 puan
Beklemek, ebedi bir mutsuzluktan başka bir şey değildir. Çoğu zaman hayatımızda asıl belirleyici olan şey, ruhumuzun ikiye bölünmüş halini yansıtan ve kımıldamadan durmanın aksine, hareket etmemizi sağlayacak olan vazgeçişlerdir.

Sanırım bir kez okumak yetmeyecek
Okudukça anlayacaksınız sizde bu diyaloğun altında yatan acı ve rahatsız edici gerçeği. Biri bekleniyor ve gelmiyor. Ah o gelmeyenler ahh!
Genel anlamda biri beklendi mi hep gelecek diye umut ederiz ona olan tüm önyargılarımıza, umudumuzun boşa çıkmayacağına dair bütün efsanelere ve toplumun vaatlerine rağmen yine de gelmiyor. Gelmemesini kabullenemeyince alt anlamlar yüklemeye çalışıyoruz.

Şöyle söyleyeyim "Gerçek gelmeyen kim?" diye soruyor muyuz ?

Bu oyunda gelmeyen,  'godot'. siz hayatınızda kimi bekliyorsanız işte o "godot" kabullenmesi zor olsa da malesef öyle.
128 syf.
·8 günde·Puan vermedi
Samuel Beckett tarafından İkinci Dünya Savaşı sonrası yazılan en iyi absürt tiyatro özelliğini taşıyan Waiting for Godot, insanların gelecek dahil hiçbir şeyde umudu olmadığını o dönemin özellikleriyle gözler önüne seren bir tiyatro oyunudur.
Oyunda giriş gelişme ve sonuç bölümleri ve olay örgüsü yoktur, adı gibi absürt bir şekilde başlar ve absürt bir şekilde de biter. Oyunda sürekli aynı diyaloglar devam eder yani hep tekrarlardan oluşur. Oyun sahnesinde dekor yoktur, yalnızca kuru bir ağaç vardır. Dekorun az olma nedeni, dikkati oyunun konusuna ve atmosferine vermek istenmesidir. Eski püskü kıyafetleriyle Gogo ve Didi içeri girer. Oyunda hep bir bekleyiş vardır Godot'yu beklerler ancak Godot gelmez. Bu iki karakter birbiriyle anlaşamaz ve birbiri olmadan da yapamaz. Bu oyun belkiler üzerine kurulmuştur. Diğer iki karakter de pozzo ve lucky'dir. Pozzo sömüren lucky ise aydın kesimi temsil eder.
Her sahnenin sonunda bir çocuk gelir ve Godot'un gelmeyeceğini söyler ancak oyunda tekrar eden diyaloglar gibi bu da sürekli devam eder.
124 syf.
·1 günde
“Beklemek cehennem gibidir ama yine de beklerim seni.”
William Shakespeare - Soneler / 58. Sone

Kitabı okurken aklımın bir köşesinde içimde defalarca tekrarladığım bir soneydi bu.
Okuduğum ilk Absürd Tiyatro örneği Beckett’ten. Okuyan herkesin kendisinden bir anlam katacağı bir eser bence bu.

Godot kim? Neden onu bekliyoruz? Bu soruları sormadan okumanız gereken bir eser öncelikle. Benim şahsen kitabın ismiyle düşüncelerim o kadar ters çıktı ki daha önce böyle şaşkına çeviren bir eser okumamıştım.

İki karakter, Estragon ve Vladimir. Onların birbirini başa saran günleri ve geceleri. Zaman kavramı yok. Gün aydın, gece karanlık tek bilinen bu.
Dün bugün müydü, bugün bugün müydü? Ya da dün yarın mıydı? Körler bilemez!

Biri her şeyi unutan, taktığı tek şey ayağı olan Gogo, biri düşünceleriyle boğuşan Didi. Birlikteler, hep. Ayrılmak istiyorlar, ama gitmiyorlar. Yine aynı yerde, her zaman.

Varoluş sancıları üzerine o kadar güzel değinmiş ki Didi, asmak istese de kendilerini yine de yapamıyorlar. Gitmek istiyorlar ama gidemezler, Godot gelecek. Peki ya Godot kim? Her okur kendisine bunu sormalı aslında. Çünkü herkesin kendisine göre bir Godot’u var. Ona umut veren, asla bilmediği ve uzun zamandır beklediği. Bekliyorsun ama neyi beklediğini bilmeden. Belki bir dilek, belki bir insan, belki bir nesne, bir hayal, zaman. Godot beklemek miydi peki? Kitap bunu mı imâ etti? Peki ya onların benlikleri? Yaşama tutunmaları için eksik olan yönleri? Yaşamlarını ağaca asmak yerine devam ettirmeliler iyi ama Godot gelmiyor bir türlü. Bulmalılar. Zamanı yitirmeden, başa sarsa dahi hep en başa dönse bile.
Müthiş bir eserdi. Kafamdaki düşünceleri toparlayıp bir paragrafa dökmek yerine dağınık bıraktım.
Godot kimdi? Neden onu bekliyoruz? Bu sorular bizim varolma nedenimizi sorgularken kendimize dahi açamadığımız sırlarımızı döktürüyor aslında. Kıyıda köşede kalan fikirlerimizi, kirli isteklerimizi.
Bir umut, bir hayal, bir istek ve daha birçoğu. Yaşamak için bir neden, varlığımızın nedeni, cevaplar...
Godot’u bekliyoruz hepimiz.
Peki ya Godot’yu bekliyoruz ama geldi mi?
Gelip gelmediği tamamen size kalmış! :)
124 syf.
Godot kimdir? Godot'yu beklemek nedir? Godot, insandır. İnsanın ta kendisidir. Peki ya Godot'yu beklemek? Godot'yu beklemek, hiçbir zaman gelmeyecek olanı beklemektir. Zamanı yitirmektir. Zamanın neresinde olduğunu bilememektir. Yaşamın gerçek mi rüya mı olduğuna karar verememektir. Kendini bu yaşama kimin veya neyin getirdiğini aramaktır. Neresi olduğunu bilmediğin yerlere gitmek isteyip nasıl gideceğini bulamamaktır. Aynada görüntünü görememektir. Aramak, düşünmek, unutmak, anımsamak, sonra yine unutmaktır. Hep en başa dönmek ve bu döngü içinde deliliğe yeniden bir dönüştür. Yitmektir. Biz ne yapıyoruz? Hepimiz! Godot'yu bekliyoruz. Peki Godot ne zaman gelecek?
Ma qey tenê tu êşê dikişînî! Ma ez çime? Ka tu carekê têkeve şûna min,ez te bibînim.

...........
Sadece sen mi acı çekiyorsun! Ben neyim? Sen bir benim yerime geç, seni göreyim.
—Huy sorunu.
—Karakter.
—Ne yapsan boş.
—Çabalamak faydasız.
—İnsan neyse odur.
—Kıvranıp durmak faydasız.
—Temel olan değişmez.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Godot'yu Beklerken
Baskı tarihi:
Kasım 1992
Sayfa sayısı:
96
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Orijinal adı:
En Attendant Godot
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Kabalcı Yayınevi
Godot'yu Beklerken" Fransızca olarak, ilk defa Paris'in Sol Kıyısında Theatre de Babylone'da 1953 yılında sahneye kondu. 1954 yılında birtakım değişikliklerle Beckett tarafından İngilizce'ye çevrildi. Başka ülkelerde oynanmaya başladığında aldığı tepkiler farklıydı. Aykırı yapısı başarı elde edilmesini sağlıyordu. Avantgarde nitelenmiş pek az oyun böylesine çabuk klasik olmuştur. Eser, kuşkusuz zamanımızın -belki de tüm zamanlarını imgelemini yakalamıştır. Hakkında yapılan yorumlar sürerken, Godot'yu Beklerken artık çağdaş yazının başyapıtı olarak tanınmaktadır ve tiyatro tarihinin bir parçası olmuştur.
(Arka Kapak)

Kitabı okuyanlar 4.320 okur

  • none
  • Merve Ürü
  • Seda kurt
  • Betül Üstün
  • R.
  • zeynep avşar
  • Melike Şaşmaz
  • Nuri Ergül
  • Mehveş Genç
  • sabriye dikici

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0.3 (4)
9
%0.2 (2)
8
%0.3 (4)
7
%0.2 (3)
6
%0.1 (1)
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları