Adı:
Göğü Delen Adam
Baskı tarihi:
1993
Sayfa sayısı:
112
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789755393407
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Der Papalagi
Çeviri:
Levent Taylan
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ayrıntı Yayınları
Papalagi denince beyazlar ya da yabancılar anlaşılır. Ama sözcüğü sözcüğüne çevrilirse göğü delen anlamına gelir.

Samoa'ya ilk misyoner bir yelkenliyle gelmişti. Yerliler bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak gördüler, beyaz adamın içinden çıkıp kendilerine geldiği bir delik. O, göğü delip geçmişti.
Yüzyılımızın başlarında yayımlanan Göğü Delen Adam bugün artık bir yeşil klasiği olarak okunurken, başlığının kaynaklandığı şiirsel metafor, bir de düz anlam içermeye başlıyor; çünkü Papalagi sonunda göğü gerçekten delmeyi başardı, "ozon deliğinin" içinden ne tür bir yelkenlinin çıkageleceğiniyse zaman gösterecek.
Ahmet Güngören/Çerçeve

Teknolojinin günlük yaşamımıza getirdiği açmazlar her gün dünyamızda yeni "handikap"ların kapılarını aralamıyor mu?

Birincisi bu "handikap"ları yalın, süssüz bir dille anlattığı için önemli Göğü Delen Adam. Uygarlığımızın bu karmaşasında yönelttiği acımasız okların hedefini bulması açısından önemli. Basit de olsa eleştirisini haklı gerekçelere dayandırması açısından önemli. İkincisi, bize pek az bildiğimiz dünyaların ufkunu açmasından önemli.
Refik Durbaş/Milliyet Sanat

Sadece keyif için değil, üniversitede sosyoloji, antropoloji derslerinde ve hatta liselerde sosyal bilgiler derslerinde bile okutulabilir. (...) Gerçek bir Samoalının gözleriyle Batı'yı görmek, insanın ufkunu çok genişleten, yorumlara yepyeni boyutlar kazandıran bir süreç.
Semra Somersan/Cumhuriyet
112 syf.
Çoğumuz hayatımızı, çevremizdeki insanların davranış biçimini, aile ve arkadaşlık bağlarımızı, çalışma koşullarımızı,,, sorgulamadan, bomboş yaşayıp gidiyoruz. Hoşumuza gitmeyen biri ya da bir durumla karşılaşınca "Hangi çağda yaşıyoruz? Bu nasıl medeniyetsizliktir!" diye yakınıyoruz. Peki övündüğümüz medeni, çağdaş ve modern sandığımız dünyamıza dışarıdan bakabilmek, başka bir bakış açısıyla bakıp, görebilmek mümkün mü? Göğü Delen Adam kitabının yazarı Erich Scheurmann a göre bunu bizim medeni olarak bile adlandırmadığımız ve hatta sırf dış görünüşlerine bakarak çoğu zaman küçümsediğimiz, dışladığımız, ilkel olduklarını düşündüğümüz insanlar sadece yapabilir. Bize göre gayet normal, olağan gelen ayrıntılar bambaşka bir hayatı yaşayan insanların gözüne nasıl da ilginç ve tuhaf görülebilir diye araştırmış yazar ve işte bu kitapla da bizlere, bizden çok farklı bir insanın bakış açısıyla yaşadığımız modern hayatın eleştirisini sunmuş. Bizim medeniyet adını verdiğimiz bu topraklardan çok uzakta, Büyük Okyanus' un güneyinde, Samoa Adaları' nda yaşayan Polenizyalı halkların şefi Tuivaii' nin ağzından dinliyoruz meseleyi.


Halkının lideri olan Tuivaii dünyanın birçok yerini geziyor, hiç alışık olmadığı ve yadırgadığı olaylara, insanlara tanık oluyor. Avrupada da yaşamış olan kabile şefi, bu edindiği tecrübelerle halkına bir mektup ve notlar yazıyor. Kitabın formatı bu mektupların toplanmasıyla oluşmakta.


Orjinal adı Der Papalagi olan kitap ilk baskısını 1920 yılında, Almanya’ da yapmıştır. Basıldığı dönem Almanya' da büyük ses getirir kitap. Papalagi; beyaz insanlar, yabancılar demek. Ama sözü birebir çevirince; Göğü Delen Adam demekmiş. Çünkü Samoa ' ya ilk gelen misyonerler, masmavi deniz ve göğün birleştiği yerden görünen kocaman bir beyaz yelkenliyle adaya gelmişler. Sanki göğü deler gibidir beyaz yelkenli ve oranın yerlileri bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak görmüşler. İşte beyaz adamın (Papalaginin) içinden çıkıp, geldiği bu deliğe de Göğü Delen Adam adını vermişler.


Doğal hayatı son doruğuna kadar yaşayan ve doğanın mükemmelliği, yalınlığı içinde hüküm süren, medeniyet formatı atılmamış bir toplulukla, bizim modern dediğimiz hayatın ne kadar farklı olduğuna şahit oluyorsunuz. Bizi gözlemleyen, farklı bir medeniyete sahip bir insanın, kültürümüze hangi bakışlarla baktığını öğrenmek istiyorsanız bu kitabı okumalısınız. Doğallığını yitirmemiş yerlilerden kabile şefi Tuivaii, halkına yazdığı mektuplarda Avrupalıların, biz beyazların; giyimine, para tutkusuna, zaman ve mekan vurgusuna, mesleklerimize, birbirimizden uzak ve soğuk tavırlarımıza, birbirimize selam verip, almaktan aciz halimize, makineleşen dünyamıza, taş binalardaki yalnızlığımıza... kısacası hayatımızın her noktasına eleştiride bulunuyor. Kitabı okurken çoğu zaman o toplulukla yer değiştirme şansına sahip olmayı dilemedim desem yalan olur. Ayrıca din ve Hristiyanlık konuları hakkında da ilginç tespitleri var. Modernleşen Avrupalıların, Hristiyanlığı bir araç ve gösteriş amaçlı olarak kullandıklarını iddia ediyor. Avrupalı misyonerler içi boşaltılmış bir dini topluma yaymaya çalışıyorlar kabile şefine göre.


Günden güne makineleşip, ruhsuzlaşan bu hayatımıza en büyük eleştiridir Göğü Delen Adam. Şimdi çoğu medeniyet, uygarlık tutkunları bu bakış açısını saçma ve hatta aptalca bile bulabilirler. Ama eminim içinde azıcık sağduyu ya da tevazu olanlar bu düşüncelere katılacaklar. Kitabı bitirdikten sonra kendilerini gözden geçirme, oturup düşünme ihtiyacı hissedecekler. Kendilerini geliştirmek isteyecek ve hatta duyarlı bir insansa en yakınındaki insanlarla bir diyalog kurma çabasına girecekler. ( Ben kitabı okuduğum 2 gün boyunca böyle hissettim çünkü.) Kitaptaki tarif edildiği şekliyle doğru hayatı yaşamak, doğru insan olarak yaşamak herhangi bir eğitime değil, doğal bir yalınlığa dayanıyor. Sade dili ve akıcı anlatımıyla bir modernizm eleştirisidir Göğü Delen Adam. Farklı bir bakış açısına açık ve kendindeki eksiklikleri olgunlukla kabul edebilecek arkadaşlar için cazip bir kitap...
112 syf.
Gün batımı turuncusunun ışıklarının minik kum taneciklerinde itinayla korunduğu bir sahilde, adım adım yürüyorum.. Sanki biraz daha ilerlesem, güneşe dokunabilirmişim gibi..

Dalgaların sesi öyle ruha yakın, öyle özgür.. öyle heybetli! İnsana insan olan yönünü şefkatle hatırlatır gibi..

Nefes alıyorum sol yanımda bulanan çam rengi ağaçlardan..

Hepsi öyle güzel ki..



Oysa hangi duygularla gelmiştim bu topraklara.. ve keşke her toprak bu kum taneleri gibi olsa..

Böylesine yalın, uysal ve dinlendirici..

Ve bu mavi boynumdan bir tül gibi eksik olmasa, yaşam boyu taşıyabilsem onu..



Yalın çevrem olduğu kadar üstüme başıma bakıyorum ve onun hemen ardındaki beni ben yapan ve buraya getiren, aslında buraya kaçıran şeylere..

Bana zamanımı yuvarlak bir camda gösteren bir saat ve yanında onu şirin kılan takılar..

Ayakkabılarımı ardımda bırakalı çok oldu, oysa onu almak için kaç maaş biriktirmiştim.. kaç gün uyumadan onu düşleyip, bütün gece rüyamda sadece onu görmüştüm.. Uyandığımda ise tuhaf ki bulamamıştım..

Rüyamda.

Hafif esmerleşen tenime aykırı kemik rengi bir tişört ve onun renklerine yakın beyaz bir etek, kat kat fırfırlı...



Bulutlara bakıyorum da, haykırmak istiyor bir yanım!! Hey pamuk şekeri diyarı.. Ben de sizdenim, bakın! diye..



Bulutlar, iç sesimi duymuş olacak ki güneşini saklıyorlar benden bir süre.. öyle ki gülmekten ağlıyorlar dahi sanıyorum..

Peki diyorum.. Peki siz kazandınız..

Tepki yok.. şimdilik..

Kazanmak.. kim için, ne için ve neye karşı? Neden illa kazanmak..



Güneş, bulutları hafiften dürtüp, bulutlar ise insan olan yanıma hayretle bakıp, derincede bir esneyip :) inanamıyorlar.. ve ışık bırakıyorlar yoluma..



Yürümeye devam ediyorum..


...

Tüm beyazlardan güzel, turuncuların içinde minik bir saray.. yeryüzünün kalbi gibi;

Bir inci buluyorum.. üzerindeki kumu üfleyip ve parmak parmak silip güzelliğine bakıyorum..


Aklıma iyi ki yanımda yok dediğim maddi dünya geliyor ve inciden saklıyorum hüznümü.. biliyorum onunda yüreğine düştü insanın hırsı..

Yuvarlak bir metal uğruna, onun ezilmiş ve daha kolay şekle girebilen kağıt hali uğruna.. başarıların, onurlu savaşların üstünde yazıldığı ve biriktirdikçe bir hastalık gibi çoğalan parayı hatırlıyorum..

İncinin kardeşidir yakut, zümrüt.. ve diğerleri.. ne çok acı çektiniz diyorum..



Tam bırakacakken denizin hemen kenarına, kalbine alsın diye deniz.. ellerimde saklanıyor ve dokunduğu yerlere rengini bırakıyor.. o saklandıkça gözlerimde inci pınarları var oluyor..

İzliyor…




... Akşam olmak üzere ama nedense bugün, gün uzun.. sanki bir mücadele gökyüzünde..

İncimle birlikte bakıyoruz, gökyüzüne .. Varoluşuma..

Küçüklüğüme rağmen anlamaya çalışıyorum hayatı.. tek bir harita var elimde ve ben bu sonsuzlukta kendinden emin, küstah insanım daima…


...


Düşlerimle bir sefere çıksam gökyüzü diyarına.. yıldızları aşsam bir papalagi selamıyla ve kabuğumu sıyırsam, yıldızlardan benliğimle ulaşabilir miyim varlığıma..

Aynanın ötesine kalbimle dokunmaktır niyetim, kırmadan, ellerim kesik kesik asırlardır.. kırmadan, kalbimle inandırabilir miyim aksimi?





Yıldızlar tek tük, güneş son tebessümünü bırakmakta..

Gece ki güneşi uyutur ellerinde…



Deniz kızgın, deniz koyu.. denizde, aksim..

İncim uykuda, üşüyorum ve varlığım, şu üstümdeki kabuk.. çabalarım, savaşlarım..

Yaşamım, ömrümü verdiğim onca şey, bu yaşım.. nasılda aykırı yaşamla…



Düşünüyorum…



Avuçlarımdan dökülen kumlardandım ben, topraktım.. Sen gibiydim deniz.

Bu soğuk rüzgar, birazda sen..

Neden bu yalnızlık? Bu yalnızlığa beni benden başka kim iten?




...


Dökülen kumların saklayamadığı bir şeyler var, üstelik ince bir kum tabakasıyla örtülür cinsten ama kabul etmiyor avuçlarımdan dökülmeyenler…

kazıyorum.. kazıyorum.. kazıyorum…

Simsiyah avuç içi kadar taş, üstelik üzerinde kanla.. henüz kurumamış.. dokunuyorum taşa ellerime dokunuyor o da.. tanır gibi. Suda yıkamak istiyorum ellerimi, taş ile.. çıkmıyor..



Kumlar.. yüreğinde bir yükten kurtulmuş gibi. Bu taş, biliyorum.. Habille Kabil dönemine kadar uzanıyor…





Gün batımı turuncusunun diyarına, bir gün ellerimdeki bu insan izlerinin lekesinin çıkabileceğinin umuduyla, bu taşı üstelik mimaride atalarımdan hatıra.. bir evim olsun istiyorum, mavinin tam ortasında..



Dalgalar durgunlaşıyor, dalgalar, kitabın kapağı kadar mavi…

Gökyüzünden üstümdeki kemik rengine yakın bir ışık parlıyor..



Bir yelkenli..

İnsan, medeniyet.. üstelik eli de tüfekli..

Eli ellerimin aksi…



Varlığından gözlerimi ayırmayan ben, korkuyla.. ellerinde biriktiriyorum bakışımı..

Ellerinde su izleri..

Ellerinde inci..

Gözleri, gözlerim gibi..

Bu İlk insanın, yarayla bezenmiş izleri..

Umutlu, yeniden başlamak ister gibi..



Bir yelkenli, uzaklardan gelen..

İki değil, herşeyi yeniden yazan..

Medeniyetin, hırsın, içindeki o doymak bilmez hayvanın belini kıran..

Sadece İnsan olan Papalagi…





Gün doğmak üzere.

" https://soundcloud.com/...ap-kaczmarek-evening "


Ne hissediyorsunuz, bir gün doğumuyla ruhunuzda?
İşte öyle bir kitap Göğü Delen Adam...

Bu güzide eseri benimle tanıştıran kıymetlim " Howl " dur. Biri daha var ki bu gördüğünüz kelimelerde gün ışığından çok daha parlak olan, " İnci Küpeli Kız " dır. Kendisi şuan burada değil ama biliyorum ışığıyla izliyor beni...

Elinde mürekkebim...


... İnci Küpeli Kız ile birlikte https://1000kitap.com/lwoH'a armağanımızdır bu inceleme.
İşin aslı ise Ablaları olarak bendenizin her ikisinede armağanı...

Yüreğinizdeki yaşam güneşi, o bütünlük hiç solmasın..
Ve hep ışıklarla karşılasın, her zorluğu..


Sevgiyle...
112 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Yaşadığımız Yüzyılın, geçmiş Yüzyılların “GERÇEK ve YÜZE SERTÇE” vuran bir eleştirisidir Erich Scheurmann’ın Göğü Delen Adam’ı…

Papalagi, yani biz beyaz adamlar. Dünya’ya ne yaptık böyle? Ne verdik Dünya’ya, ne aldık Dünya’dan. Bizim olmayan evrene BİZİM damgası vurup, yağmaladık değil mi? Her bir köşesine, her bir sınırına, balta girmemiş ormanına girdik, yerli halkı ise kendimize benzetmeye çalıştık. Bunu yaparken de TANRI’nın ışığını kullandık. Samoa Kabilelerinden birinin reisi olan Tiavea’lı Tuiavii’nin, biz beyazlara nasıl baktığını, Avrupa’yı nasıl gözlemlediğini ve beyaz İnsanın gerçek Tanrı’sının kim olduğunu nasıl anlattığına hep birlikte bir göz atalım.

Toplum Eleştirisidir, Hepimiz Aynı Gemi’nin Güvertesinde ki, aynı “ŞEY”in Lacivertiyiz….

İncelemeyi birkaç başlık altında toplamak istiyorum.
1- Daha Fazla İstemek,
2- Para, Para, Para,
3- Daha Fazla Zaman,
4- Gerçek Tanrı, Beyaz Adamın Tanrısı,
5- BİZ.

“Daha Fazla İstemek”

Yaşadığımız yüzyılı göz önüne alalım. Hayatımıza bir bakalım ve çok değil, biraz düşünelim. Yazdıklarımı kendi kendinize lütfen cevaplayın. Kaç tane ayakkabımız var? Gece için ayrı, Gündüz için ayrı, İş için ayrı, Ev için ayrı, Keyfi olarak ayrı Kaç tane kıyafetimiz var? İhtiyacımız olmayan ne kadar eşyamız var? Bilinçsizce çok para verdiğimiz ne kadar elektronik eşyamız var? Hayatımızda hiçbir yeri olmamasına rağmen ne kadar çok şeye sahibiz değil mi? Seçenek yerine bolca seçenekler yaratıyoruz kendimize. İşte bu beyaz adamın bizi düşürdüğü tuzaktır. Yani kendimizin. Sürekli alıyoruz, sürekli, sürekli,. Tüketiyoruz, yetinmiyoruz, daha çok istiyoruz, o kadar çok istiyoruz ki, hiç keşfedilmeyen yerler keşfedilip, ormanlar katlediliyor, oralara fabrikalar kuruluyor, ucuz işçilik ile bu talepler karşılanıyor. O kadar çok ihtiyacımız olmayan şeyleri tüketiyoruz ki, kendi Zengin ve Fakir insanlarımızı kendimiz yaratıyoruz.

Daha fazla istemekle gerçekten iyi yapıyor muyuz? Tüketim çılgını bizler, Samoa adasında ki bir yerli bize baktığında ne düşünüyordur sizce, işte tam olarak Tuiavii’nin düşündüğünü düşünüyor.

"Eğer insan çok fazla "şey"e gereksinim duyuyorsa, bu büyük bir yoksulluğun göstergesidir." Sy.46

“Para, Para, Para”

Dünya da örnek olarak verebileceğimiz en büyük sömürge devletlerinin başında İngiltere vardır sanırım. Keşif niyetine sömürmediği ada, adacık, yerli yaşam alanı kalmamıştır. Her yere girmişlerdir. Girdiklerinde ise ellerinde tabi ki bolca silah ve İNCİL bulunmaktadır. Yerliler her zaman evcilleştirilmeli ve taptığı PUT veya ateş veya herhangi bir şey acilen yasaklanmalı, yerini BEYAZ ADAMIN TANRISI almalıdır. İşte bu Tanrı, sadece dillerinde olan tanrıdır. Beyaz Adamın asıl Tanrısı PARA’dır. Sömürdükleri her yerde, yerli halkı bu uğurda kullanmışlardır. Adaların bütün kaynaklarını sömürmüş ve para uğruna almadıkları can, kesmedikleri ağaç, katletmedikleri doğa alanı kalmamıştır. Kendi ülkelerinde ise örnek teşkil eden yaşam alanları kurmuşlardır.

Para uğruna yapılamayacak şey yoktur. Para adına, Tanrının buyruklarını kutlanmak sevap niteliğindedir. Fakir olan tarla da çalışır, kentlerde yaşayanları eleştirme haklarına bile sahip olmamalıdır. Zengin zaten bunun için yaratılmış, fakir ise günde saatlerce çalışarak zenginin ekmeğine yağ sürmüştür. Günümüzde de değişen bir şey yoktur. Para her şeyin anahtarıdır. Para uğruna yapılamayacak şey yoktur.

En ilkel kabilenin, en gelişmiş Avrupa toplumundan daha medeni olduğunu söylemek yanlış mı olur? Kitapta da bu konu üzerinde duruyor zaten. Avrupa’nın medeniyeti sömürü üzerine kurulu değil midir? En yakın örneklerden, İngiltere Hindistan’ı nasıl bir sömürge ile yönetmiştir. Mahatma Gandi sözleri paylaşan insanlar muhtemelen bilmiyordur ama öğrenmeliler. Ve kimden nasıl etkilenerek bir şeylerin değişmesine yürümüştür bilmek lazım. Bu yapılan çoğu şey TANRI ve para adına yapılmıştır. Beyaz Adamın Tanrısı….

Para uğruna çalışıyoruz, çünkü; Iphone almamız lazım. Para uğruna sömürülüyoruz, çünkü; Nike almamız lazım. Para uğruna bedenimizi takas ediyoruz, çünkü; Mercedes almamız lazım.

"Avrupa'da, para vermeden herkesin yararlanabileceği tek bir şey buldum: Hava." Sy.37

“Daha Fazla Zaman”

İnsanoğlu en çok neyden şikayet eder? ZAMAN! Günümüz dünyası ve ZAMAN meselesini ele alalım. O kadar hızlı yaşıyoruz ki, kendimiz kendimize yetişemiyoruz. Her şeyimiz hızlı, telefonlarımız, bilgisayarlarımız, trenlerimiz, uçaklarımız, arabalarımız... Her şeyimiz… Acelemiz nedir, nereye yetişiyoruz… Durun, bir sorgulayalım...!

Daha hızlı üretim, çalışana daha fazla para kazandırıyor mu? HAYIR! Tam tersi, eğer bir makine bir günde 1000 Araba yapacak hıza kavuşmasaydı, bu insan daha az yorulup, yine aynı parayı kazanacaktı. Ama şimdi, daha çok çalışıp, daha fazla üretip, daha az kazanıyor. Kazanan tek kişi işin başındaki Para Babası oluyor.

İnternet… O kadar hızlandı ki, yetişmek imkânsız. Her gün daha fazla hızlanıyor. Eğer internet daha yavaş olsaydı ve cep telefonlarımıza gelmeseydi kötü mü olurdu? Yanılmıyor musun biraz? Gün içinde o kadar şey sömürüyoruz ki, farkında değiliz. Akıyor, her şey akıyor. İnternet sayfaları, sosyal medya uygulamaları, e-mailler… akıyor, akıyor ve akıyor. 56K Modem ile girilen internetten, Gigabit hızında girilen internete. Hayat aynı kalıyor, insanlar kendi yarattıkları hıza dahi yetişemiyor. Evinde bile iş ile ilgili e-mailleri yanıtlıyor, WhatsAPP gruplarından kafasını kaldıramıyor.

Peki gün sonunda ne oluyor? TANRIMMMM diyor, daha fazla zaman.. Yetmiyor zaman…! Daha fazla e-mail, daha fazla yazışma, daha fazla paylaşım, daha fazla iş, çok daha fazla.. Tanrım biraz daha ZAMAN….!! Yahu zaman orada, sen zamanın ne kadarını ne için kullanıyorsun, bir dönüp bakar mısın lütfen?

İnsanlar, para ve çalışmaktan kafayı yemiş durumdalar. Hayatı bundan ibaret sananlar, küçüklükten beri, bunun için yetiştiriliyor, okutuluyor ve sınav kazanıp üniversiteye gitmesi bekleniyor. Çünkü PARA kazanması lazım, niye? Çünkü, büyüyecek ve Tanrım ZAMANNN diyecek. Al işte zaman orada bir yere gitmiyor, sen hayatını çalışmaya adadığın için dışarıda yaşayacağın güzellikleri görmüyorsun, tercihlerini zamanı adil kullanmaya değil, kendi önemli diye adlandırdığın seçeneklere göre seçiyorsun.

Bir gün 24 değil de 48 saat olsaydı, sanıyor musun ki daha az çalışıp daha çok zaman sana kalacaktı. Yaşadığımız kapitalist düzel seni 24 Saat çalıştırırdı, geri kalan zamanda da bir şey yapmanı sağlar, yine sömürmeyi bilirdi. Önemli olan bir günün kaç saat olduğu değil, o dilime senin ne sıkıştırdığın. Hayat akıyor gidiyor, zamanı tutamaz, satın alamaz ve geri getiremezsin, peki bu yapamayacağın şeye karşılık sen ne yapıyorsun? Önemli olan bu!

"Molalarla birlikte günümün 9 saati iş yerinde geçiyor. Günde 5-6 Saat uyuyorum. Bana ortalama 8-9 saat kalıyor. Bunun içerisine kitap okumayı, kendime zaman ayırmayı, dizi-film izlemeyi, arkadaşlarımla görüşmeyi ve diğer şeyleri sığdırıyorum. Buna rağmen zaman isyanı yapabiliyorum. Çünkü yetmiyor. Bize zaman hiçbir zaman yetmeyecek bunu söylemek istiyorum... Yetinmiyoruz ki. 24 Saatimiz boş olsa yine yetmeyecek."

"Zaman hiç yetmiyor!" (...) "Biraz daha zamanım olsa!" Böyle sızlanır durur beyaz adam. Sy.53

“Gerçek Tanrı, Beyaz Adamın Tanrısı”

Gerçek Tanrı derken neyden bahsediyorum? Her insanın inandığı kendi tanrısından bahsediyorum. Kendi isteği ile, kendi düşüncesi ile kabul edip inandığı Tanrı… Bir de Beyaz Adamın dayattığı Tanrı var! Ellerinde İNCİLler, dillerinde KİLİSE, İçlerinde ise paradan başka bir şey olmayan Beyaz İnsanlar… Kim bu beyaz insanlar, bizim topluluğumuz işte.

Milyarlarca insanın inandığı bir şeyler var, bunların yanında inanmayanlarda var. Konumuz bir inanca karşılık hayır o yanlış, asıl Tanrın bak burada denmesi. İşte Samoa adasına giren beyaz adamlar tam olarak bunu yapıyor. Kendi gönül bağı kuramadıkları Tanrılarını, yerli halkın bağ kurduğu gerçek tanrıları ile yer değiştiriyorlar. Ve verdikleri vaazlar da dillerinden düşmeyen Tanrı, insan öldürmeye gelince, sömürmeye gelince, para işin içine girdiğinde bir anda puff oluyor ve uçuyor. Tanrı yok ki, çünkü Tanrı sana var, çünkü seni onunla korkutup kendisine köle yapıyor, çünkü onun üzerinden para kazanıyor, çünkü onun üzerinden seni hem maddi hem de manevi olarak sömürüyor.

"...Ağzından Tanrı'nın adını düşürmemesine rağmen yüreği Tanrı'nın uzağında." Sy.98

“Biz”

Yaşadığımız çağ itibari ile daha fazla tüketiyoruz. Tüketimimizin sınırı yok. Her şeyin daha fazlasını istiyoruz. Çünkü yetinmeyi bilmiyoruz. Zamanı etkin kullanamıyoruz, para hiçbir zaman yetmiyor, manevi bir şeyler hissetmek yerine maddi yaklaşıyoruz her şeye, hayatımız markalar üzerinden kurulmaya başlıyor.

İnsani yaklaşımlarımız azaldı. İnsanlar birbirine inanmıyor ve güvenmiyor. Herkes her şeyi yapabilecek kapasitede. Kimin ne yapacağını kestiremiyoruz. Bilmeden konuşuyor, fikir edinmeden yorumlar yapıyoruz. Bilmediğimiz her şeye yorum getirmeye çalışıyoruz. Geçmişe bakıp neler yaşanmış bakmıyor, geçmişin hatalarını tekrarlamamak bir kenara dursun, daha beterlerini yapıyoruz. Doğaya saygı duymuyoruz, her şeyi paradan ibaret sanıyoruz, birbirimizi aldatıyor, günlük hayatlarımıza devam ediyoruz.

Avrupa, Amerika, Uzak Doğu … nereye giderseniz gidin, hangi tarih kitabını açarsanız açın, ballandıra ballandıra anlatılan keşif tarihleri ve ele geçiriş hikayeleri vardır. İşte o hikâyenin ve Beyaz Adam’ın nasıl gözüktüğünü, çağımızın hastalıklı düşüncesinin eleştirisinin nasıl yapıldığını anlamak ve bilmek istiyorsanız bu kitabı okumanız gerekmektedir.

Tiavea’lı Tuiavii’ye ve Erich Scheurmann’a teşekkürlerimle.

Kitabı okumanızı “önemle” öneriyorum…

Keyifli ve bilinçli okumalar…
112 syf.
Kitabı okumaya ilk başladığımda, kitabın bir kabile reisin şehirdeki insanlara bakış açısı değilde yazarın kurgulanmış olduğu ve o şekilde kaleme aldığı çağırışımı yaptı. Kitabın ara ara can alıcı konulara değiniyor olması da şuan içinde bulunduğumuz ve bize normal gelen şeyleri farklı bir bakış açısı ile tekrar düşünmemize olanak sağlıyor. Son derece güzel alıntılar yapılacak bir bir kitap. Şimdiden keyifli okumalar.
112 syf.
·3 günde·10/10
İçinde bulunduğumuz düzene karşı yapılmış olan en iyi eleştiri kitabını okuduğumu söyleyebilirim. Sürekli yenilikçi, elde etmek uğruna gerçek değerlerden uzaklaşan; egoizmin içine hapsolmuş, kapitalist bir düzeni benimseyen Beyaz adam'ın dünyasını anlatır Scheurmann. (Papalagi) Göğü delerek Polinezya Adasının yerlileri arasında bulur kendisini. Üstündeki çeşit çeşit tuhaf, fazlalıklı kılıflar bir abartı sayılabilse de, benzer versiyonları tercih eden Beyaz adam için garipsenmeyecek bir durum olsa günümüzde.
Rousseau'nun; "İnsan özgür olarak doğar ama her yerde zincire vurulmuş olarak yaşar." Sözü, Scheurmann'ın işaret ettiği insanın-veya insanların- ta kendisi olmalıdır. Bu kişi öyle bir profildedir ki, paylaşmak onun doğasında yoktur, sahip olduğuyla yetinmez, daha fazlası için gözünü karartır, kendi menfaati uğruna hiçbir canı düşünmez. Bu "şey"ler uğruna savaşıp durur insanlarla, daha doğrusu kendisiyle. Ve paha biçilemeyen zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varamaz, hiç zamanı yoktur Papalagilerin. Dolayısıyla gururdan öteye gitmez düşünceleri ve kendilerini "büyük ruh" olarak görürler.
"Samoa yerlileri tarlalarına şarkı söyleyerek sevinçle giderken, Papalagiler şikayetçi, bezgin ve düşünceli olurlar." Aslında tüm mesele burada yatıyor desek kâfi.
Scheurmann'ın bugün yaşadığını hayal ediyorum da heralde Papalagi'yi çok ileri boyutta ele almış olurdu, Kitap da bu kadar ince olmazdı muhakkak. Düşüncelerimi hareketlendiren bir kitap olarak görüyorum Göğü Delen Adam'ı. Yeterliliğin ne olduğunu bilen, paranın kölesi olmayı reddederek daha yaşanılabilir dünya oluşturan insanların var olması dileğiyle...
112 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
DOĞAYI YEMEYE GELDİK!!
MÜSAADE BİZİM, KENARA!!!

Uyanır uyanmaz pencereyi açıp derin bir nefes alsan ya da çıplak ayak az biraz yürüsen, gün doğmadan denizin aydınlanmamış maviliğinde kendini unutsan, yaşamındaki gereksiz ne varsa çıkarsan ( evindeki gereksiz eşyaları bir düşünsene) kaçık gibi bakacaklar sana. Uçmuş bu diyecekler, normal değil.

Normal insan nasıl olur ki? Normal ne demek?
Çoğunluğa aykırı davrandın. Evinde bilmem kaç ekran televizyon yok. Bir "madde" seni kendine aşık edip uykularını kaçırmayalı uzun zaman oldu. ‘’O benim!!’’ anlayışını da bıraktın. Çünkü uzun zaman önce okumuştun ‘’UBUNTU’’ kavramını. ‘’Ben, biz olduğumuz zaman benim.’’ diyordu. Detaylar azaldıkça daha mutlusun ama bu medeni(!) insana çok dokundu. Tüm bu detaylar hayatında olmadığında mutsuz/doyumsuz olmalı, kabus gibi bir hayat yaşamalıydın onlara göre. Öyle misin?

Doğadasın çoğu zaman. Bunalsan kaçacak delik değil kaçacak yeşil alan aradın. Kaçacak mavi, seni saklayacak öbek öbek bulutlar. Ama kaçışların hep anlık çünkü dönen bir çark var dışarıda. Senin dışında ve sen de ne kadar kaçarsan kaç o çarkın kölesisin aslında. En azından zararı en aza indiririm çabası ile yaptın tüm yaptıklarını. ‘’Hepsini korumaya gücüm yetmez ama zarar vermemeyi başarabilirim!’’ dedin.

Güneşin doğuşunu izledin, hava tahminini gökyüzüne bakarak çıkardın, geceleri yıldızları izledin yan komşun maç izlerken. Her anı bir arınma ve tefekkür saati olarak değerlendirdin. Çünkü bilirsin para ile satın alınamayacak şeyler vardır. Sabahın ilk ışıklarını para ile satın alamazsın mesela. Bu büyük bir tefekkürü sence de hak etmiyor mu?

Kapital düzenin dayanaklı eleştirisini yine kapital düzenin çarkına takılan teknoloji ile anlatmaya çalışmak, Allah’ım ne büyük ironi!! Dumanla haber veremem, telepati konusunda hala eksiklerim var. Kaldık mı yine iki dişli hırıldaması bitmeyen akıllı (!) canavarların eline.

Papalagi: Göğü delen adam. Daha da açalım; doğayı yiyip bitiren vahşi medeniyetler reisi. Tanıdık geldi mi? Daha da netleştirelim. Buraya güzel ev yapılır diye dağları kazan, denizi dolduran, daha çok kazanmak için savaşlar başlatan, yan komşusu açken tıka basa tok yatan BİZLER. Hırslarına yenilen beyaz insan; savaşmayı, yok etmeyi, her daim seven insanoğlu. İçsel bir güdü haline geldi onun için, daha fazlası olmasını istedikçe öngörülemez değişimler yaşadı. Birbirinden vahşi, yok etmeye programlı değişimler…

Bir kitap düşün; geçmiş, bugün ve geleceğin eleştirisi. Eleştirdiklerimizi değiştirelim diyeceğimi sanıyorsun değil mi? Değiştirmekten bahsetmeyeceğim, çünkü ihtiyacımız olan şey rahat bırakmak. "Doğayı rahat bırakmak!"

Tuavii ilkel bir kabile reisi, medeniyet eleştirisini bu kabile reisinin ağzından dinliyoruz. Bize kıymet verdiğimiz paranın ne saçma bir şey olduğundan bahsediyor. Bu yuvarlak metal ve ağır kağıtların modern zamanın tanrısı olduğundan. Makinelere bağlı sürdüğümüz hayatın içinin nasıl kof olduğunu anlayalı çok oldu değil mi? İnsan gücünün değersizliğinin farkında olmadığımız bir zaman var mı? Güçlü olanın her şeyi yapma hakkı olduğunu güçsüzün boyun eğmesinin gerektiği ve bu düzenin kader olduğu sürekli anlatılırken bir adam çıkıyor-bir kabile reisi- saat ve somutlaştırdığımız zaman kavramına hâkim değil, hiyerarşi bilmiyor, bize göre diplerde(!). Ânı bizden iyi yaşıyor ama gözümüzde ilkel olan o. Medeni olan biz. Çıkıp diyor ki bize bu mu medeniyet?

Bu mu medeniyet gerçekten? Yakıp yıkmak, tüketmek, ezilmek, ezmek mi?
Ne de güzel eleştirmiş, yıllarımızı bir meslek sahibi olmak için harcadığımız zamanları. Biz takvimlerden bir yaprak kopararak mesleğimizde uzmanlaşacağımız günlere koşarken sence o ne yapıyordu?

Emile - Bir Çocuk Büyüyor Küçük Ağaç'ın Eğitimi Doğadaki Son Çocuk ve daha nice kitapta hep aynı şey okuduğumuz. Hep aynı eleştiri, kopuş ve beraberinde gelen yok oluş. Ama biz kendimizi nasıl avutacağımızı da bulduk; sonsuza kadar var olamayacak bir dünyada yaşamıyor muyuz? Yıkımlar bir şekilde bir yerlerden başlamayacak mı? Çok da abartmamak gerek zaten demiyor muyuz?

Şimdi bunca şeyden sonra radikal bir karar alsak; doğaya çıksak, istemsiz, parsellere ayıracağız her yeri, nereye kat çıksam daha iyi bir manzara yakalarımın derdine düşecek ya da iki ağaç devirecek, eee herkes yapıyor ya da koca ormana bu dokunmaz diyeceğiz. Keyfine ateşler yakıp kaç türü yok edeceğiz, kendi türümüz artsın diye. Avlanmaya başlasak soyunu kuruttuğumuz nice hayvan olacak. Geri sayım başladı. Dünyayı elimizle yok ederek koşuyoruz kıyamete.

Durun biraz!!! Biz bunları da yapmaya başlayalı da çok oldu değil mi? Delip geçmediğimiz başka ne kaldı?

Peki hesabı sorulmayacak mı?
112 syf.
·2 günde·Beğendi·7/10
Tokatların ardı arkası kesilmeyen bir kitap, her satırında beyaz insanın kapital dünyasından yakınıyor aslında. Bilmiyor ki içine düştüğümüz bu kuyunun içinden çıkabilmemiz imkansız. Biraz toz pembe bakıp sert konuşuyor abimiz.

Oldukça güzel analizler var bu kitapta hepimizin bildiği lakin umursamamayı tercih ettiği analizler. Hepimizin yumuşak karnı olan mülkiyetçiliğe değiniyor “şey”siz yaşamaktansa, ölmek için ateş borusunu alnına dayayan insanlar vardır diyor sayfa 47’de. Hangimiz inkar edebilir bağlılıklarını. Sonrasında “benim” kelimesinde takılıp kalıyor “Papalagi’nin uykusu hiçbir zaman derinleşemez. Gündüz topladıkları gece uçup gitmesin diye uyanık olması gerekir çünkü. Ellerinin ve duyularının, “benim”lerinin en uç sınırına kadar uzanması lazımdır.” (sayfa 61) deyip tokat gibi hatırlatmalarına devam ediyor.

Kabile şefi hayattan zevk almak ve onun sunduklarının tadına varmaktan bahsediyor mesela güneşi gördüğümüzde hangimiz havanın sıcaklığından yakınmak yerine faydalanmaktan bahseder ki. Papalagi ürettiklerinin içinde boğuluyor. Papalagi biz beyaz insanlar oluyoruz, göğü delen adamlar.

Genel olarak kitaba baktığımızda farkındalık oluşturan, insanın gözünü kapadığı gerçekleri yüzüne çarpan bir kitap niteliğinde bunun yanı sıra kitaptan beklediğim bilgeliği, derinliği bulamadım ve bununla birlikte birazcık ön yargı hissettim. Sosyolojik açıdan önemli bir yere sahip olduğunu ve herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum. :)
112 syf.
·2 günde·8/10
Samoa'daki Tiavea'nın kabile reisi Tuiavii'nin yazarın deyişiyle de eğitim yüzünden sağlığını yitirmemiş ve henüz doğal duygularını koruyan hataya açık bu Güneydenizi yerlisinin aklını 'şey'le bozmuş ruhunu parayla kirletmiş eğitim dediğimiz şeyle ve düşünceyle de 'kafasını en seri ateş borusu haline getirmeye çalışmaya harcayan, yalancı yaşamlar mekanı ve bir sürü kağıtla yönlendirilen, hep daha fazlanın altında ezilen medenilere ya da onun deyişiyle papalagilere yabancılara,beyazlara ya da 'göğü delen adam'a basit düşünceleriyle bakış açısı. Taştan kutular, taş yarıklar yine taştan adalar ve bunların arasında kalanlara dair,yuvarlak metal ve ağır kağıda dair, papaliginin mesleklerine ve onun içinde yolunu kaybetmesine dair, her bir bölüm yaşamın her parçasına bir mesaj gönderiyor ve bu mesajlar hakikat barındırıyor. Papalaginin 'şey'leri onu yoksullaştırıyor. Büyük Ruh makineden daha güçlü. Her şeyi yeniden sorgulamak, neye ne kadar ihtiyaç duyduğumuzu bir kez daha düşünmek, göklere çıkardığımız düşünme eylemini bile yeniden anlamlandırmak için bir başlangıç yapılabilir bu kitapla. Bana çok zaman önce okuduğum Marlo Morgan'ın Bir Çift Yürek ve Sonsuzluğun Mesajı kitaplarını anımsattı bu arada. Nasıl daha basit, daha doğal yaşarız, incitmeden kırıp dökmeden,savaşmadan, zora sokmadan. Kazandığımızı sanırken neleri kaybediyoruz acaba? Yeniden bulmak ne kadar imkansızlaşıyor zaman bize yetmezken? Karanlığımızı daha ne kadar sevebiliriz? En son ne zaman yürekten 'talofa' diyebildik?
112 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Çok ilginç bir kitap. Kitap,daha önce Avrupayı gezip,ülkesine dönmüş olan Samoa'lı bir kabile reisinin, gördüğü modern dünya hakkında,kendi halkına yaptığı veya yapacağı konuşma metinlerini içermektedir.

Kabile reisi Tuiavii, yazara, kitabın yayınlandığı 1920 yılından önceki gördüğü Avrupa'dan bahsetmektedir. Oradaki yaşantıyı,kentleri, çalışma dünyasını,ruhsal ve dinsel yapıyı , kullanılan makineleri,konutları.....vs kısaca gördüğü her şeyi kendi halkının anlayacağı şekilde,örnekler vererek o kadar güzel anlatmış ki hayran kalmamak mümkün değil. Ve oradaki yaşantının aslında aydınlık değil, aksine tamamen karanlık bir yaşam olduğunu da her bölümde yeteri kadar açıklaması da, kitabın ayrı bir özelliğidir.

Farklı bir kitap okumak isteyenler için mutlaka okunması gereken bir kitap olduğu düşüncesini taşıyorum.
112 syf.
http://elestirihaber.com/...kavurmacioglu-yazdi/

Göğü Delen Adam; Büyük Okyanus’taki Polinezya Adaları’nın yer aldığı Samoa’da yaşayan kabilelerden birinin reisi olan Tiavealı Tuiavii’nin Avrupa’da bulunduğu yıllarda zihninde oluşan Avrupa ve Avrupalılar hakkındaki düşüncelerini kendi ana dilinde taslak hâlinde kaydetmesi, sonrasında ise Erich Scheurmann’ın bu notları alıp, anlaşılıp anlaşılmayacağı endişesine rağmen Avrupa’nın insanlarına bir ayna tutmak ve onların kapalı olan gözlerini açmak arzusuyla Almancaya çevirmesi suretiyle ortaya çıkan bir kitap.

Orijinal adı Der Papalagi olan kitapta Papalagi denince beyazlar ya da yabancılar anlaşılır, ama aslında kelime literal olarak “göğü delen” anlamına gelmektedir. Kitapta, Papalagi’nin yitirdiği ama Tuiavii’nin sahip olduğu eleştirel bir bakış açısıyla ve yine Tuiavii’ye has bir ifade şekliyle Avrupalının bir başkasının gözünden kendisini görme imkânı sunulur. Uygarlık tutkunları için Tuiavii’nin bakış açısı ilkel, çocukça, budalaca hatta barbarca gelebilir, ama sağduyulu ve alçakgönüllü olanlar onun düşüncelerine hak verecekler ve kendilerini yeniden gözden geçirmeye mecbur hissedeceklerdir. “Çünkü onun bilgeliği herhangi bir eğitime değil, doğal bir yalınlığa dayanmaktadır.”

Göğü Delen Adam’da Tuiavii’nin ilk olarak Papalagi’nin bedenini örtmesine ve bunun için kullandığı çeşit çeşit kılıflar ve örtülere dair görüşleri dile getirilir. Kadın ve erkeğin giymek veya kullanmak zorunda kaldığı çeşitli kıyafetler ve aksesuarlar üzerinden eleştirilerini dile getiren Tuiavii, anlam veremediği ve paradoksal olarak değerlendirdiği kimi tutumları beyaz adamın budala ve körlüğü ile izah etmeye çalışır ve Papalagi’nin gerçek mutluluğa sağır olduğu ve utancını gizlemek istediği için de kat kat örtünmesi gerektiğini ifade eder.

Tuiavii’nin anlam veremediği bir diğer husus Papalagi’nin taştan kutularda yaşamak için gösterdiği çabadır. Onun dilinde modern şehir hayatındaki devasa apartmanlara karşılık gelen “taş kutu”larda bir Samoa köyünde yaşayan toplam insandan daha fazla insanın yaşamasına rağmen bunların birbirlerinin isimlerini dahi bilmeden ve birbirlerinden habersiz bir şekilde yaşamaları, doğallığını yitirmemiş Tuiavii’nin izahını yapamadığı bir durumdur. Üstelik Papalagi, bu taş kutulara olan hayranlığından dolayı ona temiz havanın ya da güneşin girememesi veya mutfaktaki kötü kokuların dışarı çıkamaması gibi yaşam için oldukça zararlı olan taraflarını da fark edemez. Daha garip olanı ise köylerde yaşayan “toprak insanları”nın kentlerde yaşayan “yarık insanları”na göre daha güzel ve daha sağlıklı ortamlarda yaşıyor olmalarına rağmen şaşılacak bir şekilde yarık insanlarını kıskanmaları, yarık insanlarının ise onları küçümsemeleridir. Kendini ve kendisi gibi olan kabilesini güneşin ve ışığın özgür çocukları olarak gören Tuiavii, Büyük Ruh’a sadık kalarak taşlar sebebiyle O’nun kalbini kırmamak gerektiğini düşünür ve yalnız yolunu şaşırmış, hastalıklı ve Tanrı’nın elini elinde hissetmeyen insanların bu taştan yarıklar arasında güneşten, ışıktan ve yelden yoksun kaldığı hâlde mutlu olabileceklerini ifade eder,“Bırak, Papalagi’nin sözde mutluluğu kendinin olsun!” der.

Papalagi’nin para ile ilişkisini paranın onun gerçek tanrısı olduğu nitelemesiyle ifade eden Tuiavii, para uğruna mutluluklarını, vicdanlarını yitirenlerin; gülmekten, onurundan, sevincinden, hatta karısından ve çocuklarından olanların; bu uğurda sağlığını bile feda etmekten çekinmeyenlerin varlığından bahseder. Papalagi için para her şey demek olduğundan her şey için de para ödemek zorundadır. Güneşin doğuşundan batışına kadar neredeyse parasız yapabileceği hiçbir şey yoktur. Yemesi, içmesi, uyuması, eğlenmesi, odasını aydınlatması bile paralıdır. Hatta öldüğünde de öldüğü için ailesi para ödemek zorundadır; hem mezarı için hem de mezarı başına onun adına dikilen mezar taşı için. Tuiavii’nin Avrupa’da para vermeden kullanılabildiğini keşfettiği tek şey “hava”dır. Bunun da muhtemelen unutulduğu için parasız olduğunu; çünkü her Avrupalının para istemek için sürekli yeni nedenler arayıp durduğunu düşünmektedir. Kapitalist sistemin doğal bir sonucu olarak para sahibi olanlar da sahip olduklarıyla yetinmeyi bilmemektedir. Her zaman daha fazlasını istemektedir. Her zaman başkalarından daha fazlasına sahip olmak derdindedir. Bu hırs Papalagi’yi sürekli paraya karşı uyanık tutarken bir taraftan da bütün duygularını ele geçirir ve gerek fiziksel gerekse ruhsal açıdan hasta eder. Tolstoy’un İçimizdeki Şeytan adlı kitabında yer alan “Yumurta Büyüklüğünde Tohum” adlı hikâye de insanların elinde olanla yetinmeyip başkalarının hakkına göz dikmeye ve hırsları sebebiyle daha çok elde etmek için daha çok çabalamaya başladıklarında tıpkı Tuiavii’nin de ifade ettiği gibi kendilerini nasıl bir hazin sonun beklediğini örneklendirmesi açısından çok değerli.

Tuiavii, halkına “Bizler Papalagi’nin düşüncesine göre zavallı dilencileriz. Ama ben sizin gözlerinizi varlıklı efendinin gözleriyle karşılaştırdığımda, sizinkiler neşeyle, güçle, yaşamla, sağlıkla büyük bir ışık gibi parıldıyor, onunki ise sönük, solgun ve yorgun kalıyor. Sizin gözlerinizdeki parıltıyı yalnızca, henüz konuşmayı beceremeyen çocuklarda gördüm orada. Çünkü henüz paradan haberleri yoktu.” diye hitap ederken Papalagilerden varlıklı olanlara gösterilen saygının gerçekte kendilerine mi yoksa paralarına mı olduğunun da kestirilemeyeceğini ifade eder.

Papalagi’deki daha çok kazanma hırsının onu ne hâle getirdiğine dair satırları okurken bir metro yolculuğu esnasında yorgun, mutsuz ve ıstırap içindeki insanların yüz ifadelerini şaşkınlıkla fark eden ve bir süre hayretle gözlemleyen Muhammed Esed’in o an yaşadıklarını ve sonrasında ise nasıl hidayete erdiğine dair öyküsünü hatırlıyorsunuz: 1926 yılının Eylül günlerinden biriydi; Elsa ile birlikte Berlin metrosunda, birinci mevki kompartımanlardan birindeydik. Birden gözlerim karşımda oturan adama takıldı; görünüşe bakılırsa varlıklı, başarılı bir işadamına benziyordu. Düzgün kılığı, göz dolduran görünüşüyle bu adamın, o günlerde Orta Avrupa’nın her yerinde göze çarpan refah havasını çok iyi yansıttığını düşünüyordum. Halk şimdi iyi giyiniyor, iyi besleniyordu ve karşımda oturan adam da bu bakımdan bir istisna değildi. Ama adamın yüzüne bakınca, onun hiç de mutlu bir adam olmadığını sezinledim. Yorgun görünüyordu; sadece yorgun değil, vahim denebilecek ölçüde mutsuz. Gözleri ilerde, belirsiz bir noktaya boş bakışlarla takılıp kalmış, dudakları adeta ıstırap içinde kasılmıştı. Fakat bu ıstırap bedenî bir ıstırap gibi görünmüyordu şüphesiz. Sürekli adamı izleyerek kabalık etmiş olmamak için gözlerimi yana çevirdim ve onun yanındaki şık giyimli bayana çevirdim gözlerimi. Bu bayanın yüzünde de garip, mutsuz bir ifade vardı; sanki ona acı veren bir şeyi düşünüyor ya da tecrübe ediyor gibiydi. Ve o zaman gözlerimi kompartımanda dolaştırıp bütün öteki yüzlere, istisnasız hepsi iyi giyimli, iyi beslenmiş şehirli insanların yüzlerine baktım birer birer: Ve bu yüzlerin hepsinde aynı gizli ıstırabı yansıtan ifadeyi görebiliyordum; bu ıstırap öylesine gizliydi ki o yüzlerin sahipleri bile bunun farkında değildi.

Tanık olduğum durumun üzerimdeki etkisi o kadar güçlüydü ki bunu Elsa ile paylaştım. Elsa, insanın özelliklerini incelemeye alışmış bir ressamın dikkatli gözleri ile etrafına bakmaya başladı. Daha sonra şaşkınlık içerisinde bana döndü ve şöyle dedi; ‘Haklısın. Sanki hepsi cehennem azabı çekiyor gibi görünüyorlar. Merak ediyorum, acaba kendileri bunun farkında mı?’ Farkında olmadıklarını biliyordum. Çünkü eğer farkında olsalardı, her gün daha fazla refah, daha fazla âlet edevat ve belki birbirlerinin üzerinde daha fazla tahakküm gücü elde etmekten başka umutları, ‘hayat standartlarını’ yükseltmek arzusundan başka bir amaçları ve gerçeklerle örülmüş bir inançları olmadan, hayatlarının böylesine boş sürüp gitmesine göz yumamazlardı herhâlde.

Eve döndüğümüzde, daha önce okumakta olduğum ve masamın üzerinde açık duran Kur’an nüshasına gözüm ilişti. Rutin olarak kitabı kaldırmak için elime aldım. Fakat tam kapamak üzereydim ki, gözüm açık sayfaya takıldı ve okumaya koyuldum: “Çoklukla övünmek sizi, kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar oyaladı Hayır; ileride bileceksiniz! Hayır, Hayır! İleride bileceksiniz! Hayır, kesin olarak bir bilseniz… Andolsun, o cehennemi muhakkak göreceksiniz. Yine andolsun, onu gözünüzle kesin olarak göreceksiniz. Sonra o gün, nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz.” (Tekasür suresi/1-9)

Bir an öylece sessiz kaldım. Sanırım Kitap elimde titredi. Sonra onu Elsa’ya uzattım ve şöyle dedim, ‘Bunu oku. Bu, bugün metroda gördüğümüz durumun cevabı değil mi?’

Medeniyet inşa etmek; ancak madde ile mana, fizikî dünya ile metafizik ilke, refah ile adalet ve dünyayı imar etmek ile dünyanın ötesine geçebilmek arasındaki dengenin doğru bir şekilde kurulabilmesiyle mümkündür. Hâlbuki Papalagi’nin inşa ettiği medeniyette bir efendi kendi bedeni yağ bağlasın, gelişip serpilsin diye kardeşlerini en kötü işlerde çalıştırmaktan çekinmezken ve bu durumdan vicdanı zerre kadar sızlamazken sahip olduklarının bir kısmını ihtiyacı olanlarla paylaşmayı aklının ucundan bile geçirmez.

Kapialist sistem varlığını devam ettirebilmek için modern insanı bir taraftan sürekli kazanmaya bir taraftan da sürekli harcamaya teşvik eder. Bunun için de mütemadiyen ihtiyaç listesine hep yenilerini ekler. Papalagi sürekli yeni “şey”lere ihtiyaç duyar; ama Tuiavii’ye göre bir insanın çok fazla “şey”e ihtiyaç duyması aslında büyük bir yoksulluğun göstergesidir. Papalagi de yoksuldur; çünkü o tam bir “şey” düşkünüdür ve asla “şey”leri olmadan yaşayamaz. Hatta “şey”siz yaşamaktansa, ölmek için “ateş borusunu” alnına dayamayı bile tercih eder. Ateş gördü mü yanıp kül olacak, güçlü bir tropikal yağmurda eriyip gidecek, bir depremde yıkılıp harap olacak ve her seferinde yeniden yapması gerekecek “şey”leri elde edebilmek için yüzleri daima yorgun ve acılıdır.

Tuiavii’nin Avrupalı insanlarda anlamakta zorlandığı bir diğer konu da onların hiçbir şey için zamanlarının olmaması ve sürekli bir şeyleri yetiştirme, bir şeylere yetişme çabası içinde olmalarıdır. Modern insanın haz ve hız peşinde koşarken aslında hayatın kendisine sunduğu birçok güzelliği de farkında olmaksızın ıskaladığına, ne acısının yasını tutmaya ne de mutluluğunu doyasıya yaşamaya dahi vakit bulamadığına dikkat çeken Tuiavii, “Oysa zaman orada öylece durur. O ise en iyi niyetle bile görmez onu. Zaman alan binlerce şey sıralayıp yakına yakına işinin başına çöker.” der ve Papalagi’nin bütün gücünü ve bütün aklını zamanını genişletmek için harcayıp daha çok zamanı olsun diye ayağının altına “demir tekerlekler”, sözcüklerine kanatlar takarken elde ettiği bu zamanını ne yaptığını, nerede/neye harcadığını sorar, kendi sorusunu da şu şekilde cevaplar: “Sanıyorum ki, çok sıkı tuttukları için zaman, ıslak elden kayan bir yılan gibi akıp gidiyor ellerinden.”

Medeniyetin ölçütü bilim ve teknolojide ilerlemiş olmak mıdır? Tuiavii; “Ah kardeşlerim, bir Samoa köyünü içine alacak kadar kocaman bir kulübesi olup da, bir yolcuya bir tek geceliğine bile çatısının altında yer vermeyen adam hakkında ne düşünürsünüz?” diyerek Avrupa’nın medeniliğini ve Avrupalının medeniyet anlayışını sorgularken bir taraftan da sahip olunan zihniyetin bir toplumun kullandığı dile nasıl yansıdığını kendi dillerinde hem benim hem de senin anlamına gelen “lau” gibi bir kelimeye Papalagi’nin dilinde rastlamanın asla mümkün olmayacağını ifade ederek örneklendirir.

Papalagi’nin gözünde makinenin Büyük Ruh’tan daha güçlü ve değerli olmasını da eleştiren Tuiavii, makinenin Avrupa’nın ulu büyücüsü konumunda olduğunu ifade eder. Çünkü makine yorulmak nedir bilmez; sabahtan akşama, akşamdan sabaha kadar çalışabilir. Kıtalar ötesine uzanan elleri, karanlıkta gören gözleri vardır. Çok daha fazlasıyla mucize olarak nitelendirilebilecek başka özelliklere de sahip olsa da kusursuz olmayan bir tarafı daha vardır ki o da biz çalışırken her şeyin içinde olan, ellerimizle var ettiğimiz sevgiyi midesine indirmesidir. Tuiavii’ye göre yaptığı iş üzerinde konuşamayan, o işi yaparken gülümseyemeyen, işini bitirdikten sonra yaptığı işi görsünler diye anne babasına ya da herhangi bir sevdiğine gösteremeyen, takdir karşısında mutluluğunu, tenkit karşısında hüznünü sergileyemeyen soğuk metal yığınının ürettikleri, Papalagi nezdinde eşyanın değersizleşmesine sebebiyet vermektedir. Papalagi hiçbir şeyi layıkıyla sevemez, hiçbir şeye hak ettiği değeri veremez, makine aynısından defalarca yapabilirken nasıl sevsin, nasıl değer versin ki!

Papalagi’nin akıl almaz davranışlarından biri de her şeyi meslek hâline getirmesi ve nefret ederek de olsa ömrü boyunca kendine meslek olarak seçtiği her ne ise onu yapmasıdır ve çoğunun da yalnızca meslekleri olan şeyi yapabilmesidir. Bu, yalnızca koşmak, yalnızca tat almak, yalnızca savaşabilmek gibi bir şeydir; hâlbuki insan sadece ayak, sadece dil, sadece güç-kuvvet demek değildir; bunların hepsi bir bütündür, hepsi bir arada olmak ister. İnsanın yüreği, ancak bütün organları ve duyuları ile bir arada hareket ediyorsa sağlıklı, mutlu olabilir, yoksa bir bölümü canlı diğer bölümü ölüyse asla!

Yoksulun zengini, zenginin yoksulu oynadığı; hastanın kendini sağlamın, zayıfın ise güçlünün yerine koyduğu; kısacası herkesin gönlü ne çekiyorsa, gerçek yaşamda yaşamadığı, yaşayamayacağı ne varsa sahte olarak yaşama imkânı bulduğu, sahte yaşamların yaşandığı yerdir sinema, Tuiavii’nin kafasında ve çok büyük bir yeri vardır sinemanın Papalagi’nin hayatında. Bir de onun hayatında böylesine önemli bir yer işgal eden ikinci bir şey; özellikle kötü ve acı veren olayların bütün detayları ile anlatıldığı, ama çoğunlukla insanların bir araya geldiklerinde birbirlerine anlatabilecekleri yeni şeylere imkân vermeyecek, anlatsalar bile bildikleri bir hususun tekrarı olacak şekilde hemen hemen dünyada olup biten her şeyden haberdar olmalarını sağlayan ve nihayetinde zerk etmeye çalıştığı bakış açısı ve fikirleri ile bütün insanları tek bir kafa hâline getirmeye çalışan “gazete”dir. Gazete bir makine gibi her gün yeni düşünceler üretir; ama bu düşünceler besleyen fakat güçlendirmeyen gıdalar gibidir.

Papalagi’nin handikaplarından biri de sürekli düşünmesi ve bir şeyin üzerine düşünürken üzerine düşündüğü şeyi elinden kaçırıp kaybetmesidir Tuiavii’ye göre. Mesela, “Savaii’ye varmam ne kadar sürer acaba?” diye düşünür; ama yolculuğun akıp gittiği o güzelim güzergâhı gör(e)mez, ölü olmadığı hâlde yaşamayı beceremez. Bu sebeple Tuiavii, halkını uyarma gereği duyar; Papalagi bize ışığı getirmiştir, ama ışığı elinde tuttuğu için kendisi karanlıkta kalmıştır; Tanrı’nın sözü ağzındadır, ama kendisi anlamamıştır; yüreği paranın, zevkin ve makinenin önünde eğilir, ama Tanrı’nın önünde eğilmez; Tanrı “Birbirinizi sevin” der, ama Papalagi zıvanadan çıkmıştır, birbirini katleder, bir de bize vahşi der.

Medeniyetin bir zihniyet ve tutum meselesi olduğunun çok iyi farkında olan Tuiavii, onun en temel özelliğinin maddi gelişmişlik ya da tabiata hâkim olma değil, gerçek manada “medenilik” ilkesinin toplumsal hayata hâkim kılınması olduğunu düşünür ve bu sebeple son olarak halkına şu çağrıda bulunur: “Kendi kendimize ant içelim ve (Papalagi’nin) yüzüne haykıralım. Sevinçlerin zevklerin uzak dursun bizden, bütün zenginlikleri vahşice elinde ya da kafanda toplaman, kardeşinden daha üstün olma hırsın, anlamsız işlerin, türlü marifetlerin, ne idüğü belirsiz göz boyamaların, meraklı düşüncen, hiçbir şey bilmeyen bilgin bizden uzak dursun. Senin bile uykularını kaçıran, döşeğinde rahatını bozan bütün çılgınlıkların uzak dursun. Bizim bunların hiçbirine gereksinmemiz yok, yeter bize Tanrı’nın bol bol sunduğu soylu güzel mutluluklar.”
112 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Evet, uzun süre sonra yine bir etkileyici çok beğendiğim bir roman okudum. Öncelikle yazardan ve yayın evinden bahsedecek olursam yazarın dili, üslubu gayet akıcı ve güzel. Sıkılmadan, zorlanmadan okudum bunda kesinlikle çevirmen ve yayınevinin katkısı çok yüksek. Ayrıntı Yayınlarından okudum ve 16. Baskısı elimdeki kitap. Kitap gayet kısa ve özlü. 110 sayfadan oluşmakta.

Kitabın konusuna gelecek olursak. Dışarıdaki bizi, bizleri anlatan Avustralya kıtasında Samoa adasında yaşayan kabile şefi ve onun gözünden yaşadığımız dünyaya dair görüşleri anlatılıyor eserde. Günümüzdeki bütün insanlara dair bir eleştiri diyebilirim. Hayatı sorgulayan, insanı kendiyle yüzleştiren, sözde çağdaşlığı, modernizmi eleştiren başyapıtlardan biri. Eşyaya, paraya, gazeteye, sinemaya, hırslara, kitaplara, maddeye topyekün her şeye ait eleştiriler var. Otoriter ve baskıcı bir yönetim izleyen birini eleştirerek doğruları anlatmış yazar. Günümüz Türkiye’si ve tüm Dünya’ yı ele alan bir konu işlenmekte. Sistemin içinde nasıl kaybolduğumuzu; okudukça göreceksiniz. Batıya dışarıdan ve objektif olarak bakmak için muazzam bir eser. Ana tema olarak; doğru sandığımız, önem verdiğimiz, kendimizi kaptırdığımız düşünceleri irdelememizi sağlıyor.

Çok vaktinizi almayacak sade bir dille yazılmış bu kitabı; farkındalık kazanılması amacıyla okumanızı tavsiye ederim. Bazı konularda yazarla çelişsek de yâda beğenmesem de kanımca herkesin okuması gereken bir kitap. Bir başucu kitabı bile olabilir. Gayet düşündürücü ve yol gösterici şahane bir eser.

En beğendiğim alıntı ise;

Eğer insan çok fazla “şey”e gereksinim duyuyorsa, bu büyük bir yoksulluğun göstergesidir. Çünkü bu, o insanın, Büyük Ruh’un “şey’leri açısından yoksul olduğunun kanıtıdır.

Göğü Delen Adam, Erich Scheurmann (Sayfa 46 - Ayrıntı Yayınları)
"Bize,ışığı getireceğinize inandırmıştınız"
" Oysa sizin niyetiniz bizi de kendi karanlığınıza çekmekti! "
Erich Scheurmann
Sayfa 15 - Ayrıntı Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Göğü Delen Adam
Baskı tarihi:
1993
Sayfa sayısı:
112
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789755393407
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Der Papalagi
Çeviri:
Levent Taylan
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ayrıntı Yayınları
Papalagi denince beyazlar ya da yabancılar anlaşılır. Ama sözcüğü sözcüğüne çevrilirse göğü delen anlamına gelir.

Samoa'ya ilk misyoner bir yelkenliyle gelmişti. Yerliler bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak gördüler, beyaz adamın içinden çıkıp kendilerine geldiği bir delik. O, göğü delip geçmişti.
Yüzyılımızın başlarında yayımlanan Göğü Delen Adam bugün artık bir yeşil klasiği olarak okunurken, başlığının kaynaklandığı şiirsel metafor, bir de düz anlam içermeye başlıyor; çünkü Papalagi sonunda göğü gerçekten delmeyi başardı, "ozon deliğinin" içinden ne tür bir yelkenlinin çıkageleceğiniyse zaman gösterecek.
Ahmet Güngören/Çerçeve

Teknolojinin günlük yaşamımıza getirdiği açmazlar her gün dünyamızda yeni "handikap"ların kapılarını aralamıyor mu?

Birincisi bu "handikap"ları yalın, süssüz bir dille anlattığı için önemli Göğü Delen Adam. Uygarlığımızın bu karmaşasında yönelttiği acımasız okların hedefini bulması açısından önemli. Basit de olsa eleştirisini haklı gerekçelere dayandırması açısından önemli. İkincisi, bize pek az bildiğimiz dünyaların ufkunu açmasından önemli.
Refik Durbaş/Milliyet Sanat

Sadece keyif için değil, üniversitede sosyoloji, antropoloji derslerinde ve hatta liselerde sosyal bilgiler derslerinde bile okutulabilir. (...) Gerçek bir Samoalının gözleriyle Batı'yı görmek, insanın ufkunu çok genişleten, yorumlara yepyeni boyutlar kazandıran bir süreç.
Semra Somersan/Cumhuriyet

Kitabı okuyanlar 2.080 okur

  • Melike Yerli
  • Hbugra KARAMAN
  • Yenigün Enes
  • Ada Işık
  • Mehmet Bilal Yamak
  • Burak Karadağ
  • storyteller
  • Sinem
  • Baran Çınar
  • İsmail Duran

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%7.8
14-17 Yaş
%4
18-24 Yaş
%29.3
25-34 Yaş
%39.4
35-44 Yaş
%11.2
45-54 Yaş
%4.9
55-64 Yaş
%1.1
65+ Yaş
%2.3

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%63.5
Erkek
%36.4

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%32.7 (254)
9
%26.4 (205)
8
%21.6 (168)
7
%11.5 (89)
6
%4 (31)
5
%1.9 (15)
4
%1.2 (9)
3
%0.1 (1)
2
%0.4 (3)
1
%0.3 (2)

Kitabın sıralamaları