Gökteki Göz

8,5/10  (8 Oy) · 
13 okunma  · 
7 beğeni  · 
809 gösterim
Sıradan bir laboratuvar gezisi sırasında gerçekleşen bir kaza sonrasında bir grup ziyaretçi kendilerini garip ve bir o kadar beklenmedik bir deneyimin içinde bulur. Onları kurtarma çalışmaları devam ederken bu sıradan insanlar birbirlerinin zihinlerinin yarattığı bir dizi evrenin içinde hapsolduklarını fark ederler. Ama en derin arzuları ve korkularının yarattığı bu evrenlerin içinde yollarını bulup "gerçek dünyaya" varmaları pek de kolay olmayacaktır çünkü Philip K. Dick'in dünyalarında dualar karın doyurabilir ve yaşadığınız ev aniden bir canavara dönüşüp sizi yutmaya kalkışabilir, cennet ve cehennem bir adım uzakta olabilir.

"Philip K. Dick'in romanları her zaman tanıyabileceğiniz, ama hiç hayal edemeyeceğiniz bir geleceği anlatır."
-New York Times Book Review-
(Tanıtım Bülteninden)
  • Baskı Tarihi:
    Temmuz 2015
  • Sayfa Sayısı:
    305
  • ISBN:
    9786051711232
  • Orijinal Adı:
    Eye in The Sky
  • Çeviri:
    Sönmez Güven
  • Yayınevi:
    Alfa Yayıncılık
  • Kitabın Türü:
Serdar Poirot 
09 Tem 2014 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Son derece güzel bir bilim kurgu romanı.
8 kişi bir proton saptırıcısı sunumuna gider ve orada cihazda bir sıkıntı oluşur.
Sonrasında hastanede gözlerini açan bu insanlar gerçek dünyada yaşamadıklarını, o esnada kim uyanık ise onun hayal ettiği dünyada yaşadıklarını fark ederler.
İnsanların içerisindeki kötülük hızlı bir şekilde ortaya çıkmaktadır.
Acaba esas karakterler bu durumdan kurtulabilecek midir?
Soluksuz okunacak bir kurgu romanı.

Kitaptan 3 Alıntı

Hamilton&Marsha
Bütün sabah boyunca Hamilton, füze araştırma laboratuarlarında
kalem açmak ve endişeyle terlemekten başka bir şey yapmaksızın oturmuştu. Çevresinde, personeli işlerinin peşinde koşuşturuyor,
kurum işlemeye devam ediyordu.
Öğleye doğru Marsha, Golden Gate parkındaki evcil ördekler gibi albenili
giyinmiş olarak, güleç yüzü ve tüm tatlılığıyla ortaya çıktı.
Her nasıl olduysa el koymayı becerdiği ve hem hifi donanımından hem de
kaliteli viski koleksiyonundan daha çok değer verdiği bu güzel kokulu
ve pek pahalı küçük yaratık, onu kara kara düşündüren uyuşukluktan
bir an için çıkarıverdi.

“Sorun ne?” diye sordu Marsha, kısa bir süre için gri metal masanın
kenarına eldivenli parmakları birbirine bastırılmış ve
düzgün bacakları kıpır kıpır, huzursuzca tüneyerek.
“Yemek için acele edelim ki oraya vaktinde varabilelim.
Bugün saptırıcının, görmek istediğin o kısmın çalıştırılacağı ilk gün.
Unuttun mu? Hazır mısın?”

“Gaz odası için hazırım,” dedi Hamilton pervasızca.
“O da benim için hazır.”

Marsha’nın kahverengi gözleri irileşti;
daha canlı, dramatik bir havaya büründü. “Ne oluyor?
Yine üzerinde konuşamayacağın kadar gizli şeyler mi?
Sevgilim, bugün önemli bir şey olacağını bana söylememiştin.
Kahvaltı sırasında bir köpek yavrusu gibi dalgacı ve oyuncuydun.”

“Kahvaltı sırasında bilmiyordum.”
Hamilton kol saatini kasvetle inceleyerek ayağa kalktı.
“Bari iyi bir yemek olsun; son yemeğimdir belki,” dedi;
“Bu da yapacağım son gezinti,” diye ekledi.

Gökteki Göz, Philip K. Dick (Alfa Yayıncılık)Gökteki Göz, Philip K. Dick (Alfa Yayıncılık)

Marsha&Hamilton
Ama yasak bölge bina ve tesislerinin ötesindeki yol üzerinde
olan lokanta şöyle dursun, California Bakım Laboratuvarları’nın
çıkış rampasına bile varamadılar.
Üniformalı bir haberci düzgünce katlanmış beyaz bir kâğıt parçasını
uzatarak onu durdurdu. “Bu sizin için, Mr. Hamilton.
Albay T. E. Edwards size vermemi söyledi.”

Hamilton eli titreyerek kâğıdı açtı. “Eh,” dedi eşine hafifçe,
“işte geldi. Git salonda otur. Eğer bir saat içinde geri dönmemişsem
eve git ve kendine etli kuru fasulye hazırla.”

“Ama–” Umarsızca bir işaret yaptı Marsha.
“Çok – çok ciddi görünüyorsun.
Ne olduğunu biliyor musun?”

Ne olduğunu biliyordu. Eğilerek kadının kırmızı, ıslak ve oldukça
korkmuş dudaklarını öptü. Sonra, koridor boyunca habercinin peşi sıra
uzun adımlarla hızlı hızlı yürüyerek kurumun Albay Edwards’ın bürosunun
da bulunduğu katındaki, yüksek rütbelilerin ciddi ifadelerle oturdukları
konferans odalarına doğru ilerledi.

Kendini bir koltuğa bırakırken çevresindeki orta yaşlı iş adamlarının
donuk varlıkları bir dalga gibi yükselerek onu sarmaladı:
Puro dumanı, deodorant ve siyah ayakkabı boyasından oluşmuş bir karışım.
Uzun, çelik konferans masası boyunca sürekli bir mırıltı gidip geliyordu.
Masanın bir ucunda yaşlı T.E.’nin bizzat kendisi hatırı sayılır bir form ve
rapor yığınının ardında sipere yatmıştı. Her oturanın, bir dereceye kadar,
kâğıtlardan, açık bond çantalardan, kül tablalarından ve birer bardak
ılık sudan oluşmuş, kendine ait koruyucu bir tepeciği vardı.
Albay Edwards’ın karşısında temel görevi füze fabrikasının çevresini
kolaçan edip olası Rus ajanlarını enselemek olan güvenlik birimlerinin
şefi Charley McFeyffe’ın güdük formu yer alıyordu.

Albay T. E. Edwards gözlüklerinin üzerinden Hamilton’a sertçe göz atarak
“Demek buradasın,” dedi. “Bu pek uzun sürmeyecek, Jack.
Toplantı gündeminin bir tek maddesi var;
başka bir şey dinlemek zorunda değilsin.”

Hamilton yanıt vermedi. Sıkıntıyla ve gergin bir ifade ile oturup bekledi.
Edwards “Bu eşin hakkında,” diyerek parmağını ıslatıp bir raporun
sayfalarını karıştırarak söze girdi. “Şimdi, anladığım kadarıyla Sutherland
istifa ettiğinden beri araştırma laboratuvarlarının başında
tam yetkiyle bulunuyorsun. Doğru mu?”

Hamilton başıyla onayladı. Masanın üzerine bıraktığı elleri kansız,
çarpıcı beyaz bir renk almıştı. Sanki çoktan ölmüşmüş gibi çarpık
bir düşünce geçti kafasından. Sanki yaşam ve gün ışığından
koparılarak boynundan asılmıştı bile. Hormel’in jambonları mezbahanın
karanlık dokunulmazlığında nasıl sallanıyorlarsa o da öyle asılmıştı.

Karaciğer bozuğu elleriyle sayfaları karıştırırken, “Eşin fabrika için
bir güvenlik riski olarak sınıflandırılmış,” diye ağır ağır gümbürdemeyi
sürdürdü Edwards, “Rapor burada, elimde.”
Çenesiyle fabrika polisinin sessiz yüzbaşısını işaret etti.
“McFeyffe getirdi onu. Gönülsüzce, eğer eklemek gerekirse.”

“Hem de nasıl,” diye söze karıştı McFeyffe doğrudan Hamilton’a hitap ederek.
Gri, katı gözleri özür diler gibiydi. Hamilton soğuk bir aldırmazlıkla yanıt verdi.

“Sen, kuşkusuz,” diye sayıklamasını sürdürdü Edwards,
“buradaki güvenlik yöntemlerini iyi biliyorsun. Biz özel girişimcileriz,
ama müşterimiz devlettir. Füzelerimizi Sam Amcadan başka kimse satın almaz. Dolayısıyla kendimize dikkat etmemiz gerekir. Buna dikkatini çekiyorum ki
olayı kendi kendine çözümleyebilesin. Özünde bu senin sorunun.
Bizim açımızdan önem taşıyan yönü ise senin araştırma laboratuvarlarımızın
başında bulunman. Bu durum sorunu sınırlarımız içine sokuyor.”
Sanki daha önce hiç görmemiş gibi Hamilton’a baktı – halbuki on yıl önce,
1949 yılında Hamilton daha M.I.T.’den yeni fırlamış genç,
parlak, hevesli bir elektronik mühendisiyken onu işe alan kendisiydi.

Hamilton iki elinin havale geçirircesine sıkılıp açılmasını seyrederken,
“Bu fabrikanın Marsha’ya yasaklandığı anlamına mı geliyor?”
diye boğuk bir sesle sordu.

“Hayır,” diye yanıtladı Edwards, “bu, durum değişene kadar,
senin gizli belgelerden uzaklaştırıldığın anlamına geliyor.”

“Ama bu…” Hamilton kendi sesinin şaşkın bir sessizliğe doğru alçalıp
yittiğini duydu. “Bu ilgilendiğim bütün belgeler demektir.”

Kimse yanıt vermedi. Oda dolusu şirket görevlisi çantalarının ve
kâğıt tepeciklerinin ardında tahkim olmuş oturuyorlardı.
Bir köşede havalandırma aygıtı tenekeden sesiyle inliyordu.

Hamilton aniden yüksek ve çok net bir sesle “Lanet olsun!” diye haykırdı.
Birkaç gölge şaşkınlıkla zıpladı. Edwards’ın kendisi de ona meraklı
bir yan bakış fırlattı. Charley McFeyffe bir sigara yakarak seyrelmiş
saçlarını yorgun eliyle sinirli sinirli taradı. Kahverengi sade üniformasının
içinde göbekli bir karayolu polisini andırıyordu.

“Ona suçlamaları oku,” dedi McFeyffe.
“Ona kendini savunması için bir şans ver, T.E. Onun da hakları var.”

Bir an için Albay Edwards önündeki güvenlik raporunun yoğun içeriğiyle
mücadele etti. Sonra, yüzü duyduğu şiddetli öfkeyle karararak,
bütün dosyayı McFeyffe’a doğru itti. Sorumluluğu üzerinden atarak,
“Senin bölümün topladı bunları,” diye homurdandı. “Ona sen anlat.”

Hamilton, “Yani onu burada mı okuyacaksınız?” diye itiraz etti.
“Otuz kişinin önünde mi? Şirketteki bütün görevliler buradayken mi?”

“Hepsi de raporu gördüler,” dedi Edwards nazikçe.
“Aşağı yukarı bir ay önce oluşturulmuştu ve o günden beri
elden ele dolaşıyor. Ne de olsa, sen buralarda önemli birisin aslanım.
Böyle bir konuyu hafife alamazdık.”

Utandığı açıkça görülebilen McFeyffe, “Birincisi,” dedi,
“şu FBI’dan gelen iş var. Bize gönderilmişti.”

“Siz mi istediniz?” Hamilton iğneleyiciydi.
“Yoksa ülkenin orasında burasında dolaşırken tesadüfen elinize mi geçti?”

McFeyffe’ın yüzü renklendi. “Aslına bakarsan biz istedik gibi.
Sıradan bir soruşturma nedeniyle. Aman tanrım, Jack, benim için bile
hazırlanmış bir dosya var – Başkan Nixon için bile.”

“Bütün o zırvaları okumak zorunda değilsin,” dedi Hamilton
sesi titreyerek. “Marsha ilerlemeci Partiye 48’de üniversite birinci
sınıf öğrencisiyken katıldı. İspanyol Göçmen Komitesi’ne de para
yardımında bulundu. Gerçek’e abone oldu.
Bütün bunları daha önce de duydum.”

Edwards, “Eldeki belgeyi okuyun,” diye talimat verdi.

Raporun içini dikkatle karıştıran McFeyffe güncel olan belgeyi buldu.
“Mrs. Hamilton İlerlemeci Parti’den 1950 yılında ayrıldı.
Gerçek halen yayımlanmıyor. 1952 yılında komünist eğilimli
bir yan örgüt olan California Sanat ve Bilim Derneği’nin toplantısına katıldı.
Stockholm Barış Bildirgesi’ni imzaladı. Kimilerince sol sempatizanı
sayılan Sivil Özgürlükler Birliği’ne katıldı.”

“Sol sempatizanı sayılmak da ne demek oluyor?” diye sordu Hamilton.

“Komünizme sempati duyan kişi ya da gruplara sempati
duymak demek oluyor.” McFeyffe ıkınıp sıkınarak devam etti.
“8 Mayıs 1953 tarihinde Mrs. Hamilton, San Fransisco Chronicle’a
bir mektup yazarak Charlie Chaplin’in –ne olduğu herkesçe malum
bir yoldaşının– Birleşik Devletler’e sokulmamasını protesto etti.
Rosenbergleri Kurtaralım Önergesi’ni imzaladı: Tescilli vatan hainleri!
Komünist bir ülke olan Kızıl Çin’in Birleşmiş Milletler’e alınmasını
destekleyen Kadın Seçmenlerin Alameda Toplantısı’nda,
1954 yılında konuşma yaptı. 1955’te ise Demir Perde ülkelerinde de
şubeleri bulunan Uluslararası Birlikte Yaşamak ya da
Ölüm Örgütü’nün Oakland şubesine kaydoldu.
Ve 1956 yılında Renkli İnsanların Kalkınması Derneği’ne para
yardımında bulundu.” Rakamı da ekledi. “Kırk sekiz dolar elli beş sent.”

Salonda sessizlik vardı.

“Hepsi bu mu?” diye sordu Hamilton.

“Evet, ilgili belgeler bunlar.”

“O belgeler aynı zamanda,” dedi Hamilton sesini sabit tutmaya çalışarak,
“Marsha’nın Chicago Tribüne’a abone olduğunu da söylüyor mu?
1952 yılında Adlai Stevenson için kampanyaya katıldığını da?
1953 yılında sokak kedi ve köpeklerinin korunmaları için para
yardımında bulunduğunu da?”

Edwards, “Bunların konumuzla ne ilgisi var anlayamıyorum,” dedi.

“Tabloyu tamamlıyorlar! Kuşkusuz, Marsha Gerçek’e abone olmuştu
– New Yorker’a da abone olmuştu. Wallace bıraktığında o da
İlerlemeci Parti’den ayrıldı – Genç Demokratlara katıldı.
Bunları da yazıyor mu? Evet; komünizm konusuna ilgisi vardı;
bu onu komünist mi yapar? Bütün söyleyebildiğiniz Marsha’nın
sol-kanat yayınlar okuduğu ve sol-kanat konuşmaları dinlediği –
bunlar onun komünizmi onayladığını veya Parti disiplini altında
olduğunu veya devletin yıkılmasını savunduğunu veya–”

“Eşinizin bir komünist olduğunu öne sürmüyoruz,” dedi McFeyffe.
“Bir güvenlik riski oluşturduğunu söylüyoruz.
Marsha’nın komünist olma olasılığı vardır.”

“Aman tanrım!” dedi Hamilton boş yere, “şimdi ben böyle
olmadığını kanıtlamak zorunda mıyım? Bunu mu söylüyorsunuz?”

“Böyle bir olasılık var,” diye yineledi Edwards.
“Jack, mantıklı olmaya çalış; sinirlenerek bağırıp çağırmaya başlama.
Marsha belki kızıldır, belki değildir. Konu bu değil.
Bizim burada, elimizdeki olan belgelere göre eşin politikayla,
üstelik radikal politikayla yakından ilgili. Bu da iyi bir şey değil.”

“Marsha birçok şeyle ilgilidir. Zeki, eğitimli bir kişidir.
Olup bitenlerle ilgilenmek için bütün bir günü var.
Evde oturup sadece–” Hamilton sözcükleri aradı,
“– sadece şöminenin tozunu mu almalıydı yani?
Yemek pişirip dikiş mi dikmeliydi?”

McFeyffe, “Elimizde olan bir şablondur,” dedi.
“İtiraf etmeliyim ki, konu edilen şeylerin hiçbiri tek başına belirleyici değil.
Ama hepsi bir araya getirildiğinde, istatistik ortalamaları alındığında…
Allah kahretsin, çok yüksek çıkıyor Jack.
Eşin sol eğilimli uğraşların içine çok fazla girmiş durumda.”

“İlgi nedeniyle suçluluk. Meraklı, ilgili biri o.
Orada bulunması, söylenenlere katıldığı anlamına mı gelir?”

“Aklından ne geçtiğini ne biz ne sen okuyabilirsin.
Yargımızı yaptıklarına bakarak vermeliyiz: katıldığı gruplar,
imzaladığı dilekçeler, bağışladığı paralar. Elimizdeki yegâne deliller bunlar
– buna göre karar vermek zorundayız. O toplantılara gittiğini ama
o düşüncelere katılmadığını söylüyorsun. Pekâlâ, polisin açık saçık
bir gösteriyi basarak kızları ve menajerlerini tutukladığını düşün.
Ama seyirciler, efendim biz zaten gösteriyi beğenmemiştik
diyerek işin içinden sıyrılıyorlar.” McFeyffe ellerini iki yana açtı.
“Eğer gösteriden hoşlanmasalardı orada olurlar mıydı?
Tek bir gösteri olsa, belki. Sırf meraktan.
Ama birbiri ardına tekrar ve tekrar.”

“Eşin on sekiz yaşından beri on yıldır sol-kanat gruplarla içli dışlı.
Komünizm hakkında kesin yargısını verebileceği epey zamanı olmuş.
Ama hâlâ bu şeylere katılıyor; kızıllar güneydeki bir linç olayını
protesto etmek için bir araya geldiklerinde aralarında oluyor ya da
en son silah harcaması için yaygara kopardıklarında.
Marsha’nın aynı zamanda Chicago Tribune’u da okuyor olması,
seks gösterisini seyreden bir adamın aynı zamanda kiliseye de
gidiyor olması kadar uyumlu. Bu, adamın birçok yönünün,
hatta çelişkili yönlerinin de bulunduğunu gösterir…
ama o yönlerden birinin sırf pislik olduğu gerçeğini
ortadan kaldırmaz. Kiliseye gittiği için değil;
pisliği sevdiği ve pislik seyretmeye gittiği için kayda geçirilmiştir.”

“Eşin yüzde doksan oranında safkan Amerikalı olabilir.
İyi yemek pişirebilir, dikkatli araba kullanabilir, gelir vergisini ödeyebilir,
hayır kurumlarına para verebilir, kilise piyangosuna kek pişirebilir.
Ama kalan yüzde onu da Komünist Parti ile bağıntılı olabilir. İşte bu kadar.”


Bir an duralayan Hamilton sitemci bir sesle, “Davanı çok iyi savunuyorsun,” dedi.

“Davama inanıyorum. Burada çalıştığınız sürece Marsha ve seni tanıdım.
İkinizden de hoşlanıyorum – Edwards da öyle. Herkes seviyor sizi.
Ama konumuz bu değil. Telepatiyi geliştirip insanların zihinlerine
girinceye dek istatistiklere bel bağlamak durumundayız.
Hayır, Marsha’nın yabancı bir gücün casusu olduğunu söyleyemeyiz.
Sen de olmadığını kanıtlayamazsın. Hakkındaki kuşkuları bir
sonuca bağlamamız gerekiyor. Başka türlü davranmamız olanaksız.”
McFeyffe kalın alt dudağını ovuşturarak sordu:
“Onun komünist olabileceği hiç aklına geldi mi?”

Gelmemişti. Hamilton sessizce terleyerek masanın parlak yüzeyine baktı.
Marsha’nın her zaman gerçeği söylediğini, komünizm hakkında
sadece biraz merakı olduğunu varsaymıştı. İlk kez sefil, mutsuz bir
kuşku içine düşüyordu. İstatistiksel olarak olasılık vardı.

“Ona soracağım,” dedi yüksek sesle.

“Soracak mısın?” dedi McFeyffe. “Peki o ne diyecek?”

“Hayır diyecek tabii ki!”

Kafasını iki yana sallayarak, “Bunun bir kıymeti yok, Jack,” dedi Edwards.
“Ve eğer biraz düşünürsen sen de kabul edersin.”

Hamilton ayağa kalkmıştı. “Eşim dışarıda, salonda.
Hepiniz gidip ona sorabilirsiniz – buraya çağırın ve sorun ona.”

“Seninle tartışmayacağım,” dedi Edwards.
“Eşin bir güvenlik riski olarak sınıflandırıldı. Sen de yeni bir açıklamaya
kadar görevinden alındın. Ya onun komünist olmadığına dair kesin
deliller getir ya da ondan kurtul.” Omzunu silkti.
“Bir kariyerin var, delikanlı. Bu senin bütün yaşamın.”

McFeyffe ayağa kalkarak masanın çevresini ağır ağır dönüp geldi.
Toplantı dağılıyordu; Hamilton’ın temize Çıkarılması toplantısı bitmişti.
Teknisyenin koluna giren McFeyffe onu ısrarla kapıya doğru sürükledi.
“Dışarı çıkıp bir nefes alalım. Bir içkiye ne dersin?
Üçümüz, sen, ben ve Marsha. Sanırım hepimizin ihtiyacı olacak.”

Gökteki Göz, Philip K. Dick (Alfa Yayıncılık)Gökteki Göz, Philip K. Dick (Alfa Yayıncılık)

Gökteki Göz – Philip K. Dick
Belmont Bevatronu’nun proton ışın saptırıcısı 1959 yılı Ekim ayının
ikinci günü öğleden sonra saat dörtte yaratıcılarına ihanet etti.
Bunu izleyen olaylar göz açıp kapayıncaya dek olup bitti.
Artık yeterince saptırılmayan –ve dolayısıyla denetim dışı kalan–
altı milyon volt gücündeki ışın demeti salonun tavanına doğru yükselirken,
halka biçimindeki dev mıknatısa tepeden bakan
bir gözlem platformunu da kül ediverdi.

O sırada taraçada sekiz kişi bulunmaktaydı:
bir grup meraklı gezgin ve mihmandarları.
Taraça ayaklarının altından yitince bu sekiz kişi Bevatron salonunun
zeminine düştü ve manyetik alan boşaltılıp katı radyasyon kısmen
nötralize edilinceye dek şoka girmiş durumda ve yaralı, öylece yattılar.

Sekiz kişiden dördünün hastaneye kaldırılması gerekti.
Yanıkları daha hafif olan iki kişi süresiz gözleme alındı.
Kalan iki kişi ise muayene ve ilk tedavileri yapıldıktan sonra salıverildi.
Olay San Fransisco ve Oakland’daki yerel gazetelerde yer aldı.
Kurbanların avukatları dava açma hazırlıklarına girişti.
Bevatron’la ilgisi bulunan kimi görevliler Wilcox-Jones Saptırıcısı ve
girişken yaratıcıları ile birlikte ıskartaya alındı.
Bir grup işçi fiziksel hasarı onarmaya başladı.

Olay topu topu birkaç saniye sürmüştü. Hatalı sapma saat 4.00’te başlamış
ve olağanüstü yüklü proton ışın demeti mıknatısın yuvarlak iç salonundan
yayılırken sekiz kişi saat 4.02’de altmış ayak yükseklikten içine düşmüştü,
ilk düşerek zemine çarpan, mihmandarlık yapan genç bir zenciydi.
Son düşen ise yakınlardaki güdümlü füze fabrikasından gelen
genç bir teknisyen olmuştu. Genç teknisyen platforma giderlerken
arkadaşlarından ayrılmış, hole geri dönmüş ve
sigara için ceplerini karıştırmaya başlamıştı.

Eğer eşini yakalayabilmek için ileri atılmış olmasaydı belki de
diğerleriyle birlikte aşağı sürüklenmeyecekti.
Beyninde kalan açık seçik son anısı da bu olmuştu:
Sigaralarının elinden düşüşü ve Marsha’nın çırpınarak kayıp giden
ceket yenini yakalayabilmek için boşa atılışı…

Gökteki Göz, Philip K. Dick (Alfa Yayıncılık)Gökteki Göz, Philip K. Dick (Alfa Yayıncılık)