Güneydoğudan Öyküler

·
Okunma
·
Beğeni
·
1.146
Gösterim
Adı:
Güneydoğudan Öyküler
Baskı tarihi:
2004
Sayfa sayısı:
566
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789752974937
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Alfa Yayınları
Güneydoğudan Öyküler, Türkiye'nin en büyük sorununun bir yönünü bizzat yaşamış yüz binlerce insanın, yüz binlerce anılarından sadece küçük bir bölümünü içermektedir. Büyük çoğunluğu hâlâ devlet memurluğu statüsünde; gaziler, şehit aileleri, doktorlar, pilotlar, bekleyenler, hiç gidemeyenler, hâlâ orada olanlar ve dönenlerin anılarından oluşan öykülerde, anı sahiplerinin isteği üzerine, olaylarda geçen kişilerin kimlikleri ve olayları yaşandığı söyleşilerin ardından, olayların asıllarına sadık kalarak, anı sahiplerinin onayı ile öyküleştirilmiştir.
Güneydoğudan Öyküler'in -bazılarının inanmak istediklerinin aksine- solculukla sağcılıkla ya da herhangi bir ideoloji ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Çünkü yaşananlara şahit olanlar, dökülen kanların "sağ-sol" gibi basit yön kavramlarıyla asla sınıflandırılamayacağını çok acı bir şekilde öğrenmiştir. Ve aslında yazılanlar, "birer anı"dan çok "sürekli ağlayan bir yaradan akan kanlara ait, hafızalardan asla silinemeyecek derecede ruhla bütünleşmiş hatıralar"ın basit sözcüklerle ifadesidir.
Kitabı okumaya başladığımda ilk sayfalarda yer alan röportajdan sık sık alıntılar paylaştım. Amacım biraz da yakın tarihimize ait ama pekte kimsenin bilmediği bu çarpıcı kitabın keşfedilmesi, farkındalık oluşturmaktı. (Yoğun alıntı bombardımanım üzerine rahatsız olup takipten çıkanlar oldu açıkçası bu beni sevindirdi. Beni takip eden insanların kendisinin hiçbir derdi olmayıp, dışarıdaki hayatları umursamadan telefon başında melankoli arayışında olup, hayali ızdıraplar çekmeyip gerçek peşinde olanları sıkıcı bulan insanlardan oluşmasını istemem, ki öyle beğeni takipçi kasma derdim de yok. ) Fakat röportaj bitip anıların bazı sebeplerden dolayı öyküleştirilmiş haline geçiş yapınca parmaklarım titredi, nefesim sıkıştı ve alıntı yapamadım. Sebebi sadece minik kısmı değil kitabın baştan sona herkesin okumasını istemem mi yoksa alıntıya üstünkörü bakıp geçilmesi ve bu saygısızlıkta rolümün olmasına korkum mu bilemiyorum. Belki de asıl sebep yazmaya dayanamayacağımdı. Sonra durup kendime senin baban anıların geçtiği tarihte o yörede görev yapıyordu diye mi bu tepkilerin, hadi baban dönenlerden değil de şehit olanlardan olsaydı ne tepki vermeyi düşünüyordun, bu yaptığın bencillik değil nedir? …. şeklinde uzayıp giden tonla şey söyledim ama hiç bir çıkışım boğazımdaki yumruyu geçirmedi, aksine artırdı. Sonra yaşamımı sorguladım, geçmişi, bugünü, yarınları, hataları, hepimizi, her şeyi… Bu insanlar (sadece son yüzyıl değil bu topraklar için can vermiş tüm şehitler) neden şehit oldu sorusuna hepimizin cevabı az çok biz rahat yaşayalım şeklinde oluyor ama biz bu rahatı çok yanlış anlamışız. Örneğin ben, bir öğrenci olarak 1-2 saat ders çalışayım sonra nerede boş iş var ben orada şeklinde bir hayat süreyim diye değil ki önce ülkemi sonra dünyayı daha doğrusu insanlığı sürekli bir üste taşıyacak çalışmalar(kendi başarılı olduğum alanda) yapayım diye rahat olmamı istediler. İnsanlar rahatça paranın kölesi olsun diye ya da dindar olduğunu iddia eden kesim türlü sapkınlıklarla dinin de gerçek dindarların da adını karalatsınlar, insanlar kulaktan duyma bilgileri uğruna sorgulamadan siyaset yapıyoruz diye birbirini katletsinler, kısacası her şeye - özellikle de güzel şeylere- yaptığımız gibi insanlığın (Benim için insanlık terimi biraz farklı sanırım. Bana göre vicdanı tırmalayan hiç bir şey insanca değil. Bu 5 kuruşluk sakız çalmakta olabilir, para uğruna ailesini satmakta ya da yüzlerce kişiyi öldürmek) da sonunu rahat rahat getirelim diye şehit olmadılar, olmuyorlar, olmayacaklar. Bu sebeplerle artlarında gözü yaşlı aileler, babasını/annesini sadece fotoğraflardan tanıyan çocuklar, hayatı bekleyerek ve oradan oraya taşınmakla geçmiş hem anne hem baba olmayı öğrenmiş eşler bırakmadılar, bırakmıyorlar , bırakmayacaklar. Ben demiyorum ki kininiz gözünüzü karartsın gece gündüz bu uğurda çabalayın. Bu yanlış olur çünkü bu topraklarda kan asla durmayacak. Bu yaptığınızla daha çok aklınızı, mantığınızı yitirip yanlış yaparsınız. Benim söylemek istediğim hepimiz insanız yeri gelir güler yeri gelir ağlarız ama yaşayıp giderken de yaşam amacımızı ve vefa borcumuzu unutmamak gerekir. Hep söyleriz şehitler unutulunca ölür diye. Ama bu unutmamakta eline pankartlar Türk bayrağı alıp sokaklara düşmek değil, lafta sözde yiğitliği bırakıp harekete geçmek, gerçekten işe yarayıp isimlerini yaşatacak işler yapmak, en basitinden artlarında bıraktıklarına ve bu topraklara sahip çıkmak. Bunlar bir inceleme yazmakla olacak bitecek bir şey değil ama yapmak isteyen, öğrenmek isteyen, duyarlı olan bir yolunu bulur zaten bu sebepten daha da uzatmak istemiyorum. Zaten anlayanlar anladı, anlamak istemeyene de ne söylesen boşa.

Kitap hakkında bir şeyler yazmamı bekleyenler varsa onları da unutmamak adına, olayların asıllarına tamamen sadık kalınarak kimi zaman gülüp kimi zaman nefes almayı unutarak okuyacağınız hayli çarpıcı kendisi de subaylık yapmış fakat daha sonra gazeteciliği tercih etmiş Hakan EVRENSEL’in kendi anıları ve güvenlik güçleriyle yaptığı söyleşileri sonucu öyküleştirerek kaleme aldığı bir röportaj ve 29 anıdan oluşan bir kitap. Bana göre okunması, okutulması gereken bir kitap.

Yazıyı kitaptan daha önce de paylaştığım bir alıntı ve Dağlıca türküsü( https://www.youtube.com/watch?v=t3lCLNDZHMo ) ile bitirmek isterim.


“Son olarak, eğer bir yanlışlık varsa ortada, bu herkesin. Bunun sorumluluğu hepimizin. Kimin, ne oranda suçu var, bunu tamamen bilemem. Ama emin olduğum bir şey var. Eğer başarı, şehit sayısının öldürülen terörist sayısına oranı ile ölçülürse ve bu hesaplar makam ve rütbe için yapılırsa, daha bu sorunları çok çekeriz.”
Güneydoğu da savaşan ve şehit olan binlerce kahramanın yalnızca küçük bir kısmının hikayesinin anlatıldığı muhteşem bir kitap.Bazı bölümlerde gözyaşlarınıza hakim olamayacaksınız.Bu ülkenin asıl kahramanlarının hikayeleri daha çok anlatılmalı
Öncelikle büyük küçük herkesin okuması gereken bir kitap. Günümüzde bile hala devam eden çok bilgi olmaması nedeniyle terör örgütü PKK 'nın askerlerimize neler yaşattığının birinci ağızdan askerlerin , ailelerinin, eşlerinin ağızlarından yazılmış öykülerle dolu bir kitap.
Gerçek hikayelerden oluştuğu belirtilmiş. Bazılarının gerçekten olmamasını diledim. Okurken tüyler ürpertici, çok göz dolduran, düşündüren bir kitap. Herkes lütfen okusun. Ve sorumluluklarının farkında olsun. Umarım bir gün tamamen biter. Her duyguyu yaşadım bu kitapta. Gün birlik beraberlik günüdür.
SÜRVEYAN HEKİM

“Doktordan satılık araba” diye ilan verirler, çok doğru aslında.
Ne o arabayı kullanacak vakit bulursunuz, ne de düzenli bir hayatınız olur.
Hele bir de cerrahsanız, o uyku denen tatlı şeyle bir türlü buluşamazsınız.
Ben de Güneydoğu’da görev yaparken hem uykudan, hem de arabamdan mahrum kaldım. Zaten kullanmaya vakit bulsak bile, sokaklar öyle rahat rahat gezilebilecek güvenlikte değildi o zamanlar. Gece gündüz hastanedeydik, oturmaya bile vakit bulamazdık. Hem gidecek yer olmadığından, hem yatan yaralıları uzun süre bırakmak istemediğimizden, hem de her an yeni yaralıların gelebileceğini bildiğimizden.
Ama bazen, canımız çeker, “Gidip lokantada bir şeyler atıştıralım” derdik.
O bile kursağımızda kalırdı. Daha yolda, üzerimizden bir helikopterin hızla geçtiğini görür, dayanamaz, hemen U dönüşü ile acil servise kendimizi zor atardık…
Ya da yemeğin tam ortasında, en lezzetli yerinde telsiz anonsu ile lokmalar boğazımızda düğümlenirken koşuşturmaya başlardık. Kaybedeceğimiz her bir saniyenin bile ne kadar değerli olduğunu bilir, böyle zamanlarda yerimizde duramazdık. Mesleğimin en heyecanlı, en hareketli yıllarını ben orada yaşadım.

Bir ramazan akşamıydı. İftara hazırlanıyorduk. Sofra başında dakikaları sayarken o malum haber geldi. Ortopedist olarak ben vardım masada. Bir plastik cerrah arkadaşım, bir genel cerrah, bir kalp-damar cerrahı ve bir de psikiyatrist.
Yine ağzımızda lokmalar hastanenin yolunu tuttuk.
Bir yaralının ne şekilde geleceğini bilemezsiniz. Eğer yüzü dağılmışsa plastik cerrah, kemiklerde bir sorun varsa ben, damarlarda ya da kalpte hasar varsa kalp-damar cerrahı arkadaşım ve karın boşluğu yara almışsa da genel cerrahın bulunması zorunluydu. Eğer yarayı başından almışsa, maalesef hastaneye ulaştığında yapılacak bir şey kalmamış oluyordu. Psikiyatrist arkadaşım ise bilinci açık olanları sakinleştirmek için, ya da “Belki ben de bir şeyler yapabilirim” düşüncesiyle gruptan ayrılmazdı.
Bu ekiple ilk anda her şeye müdahale edebiliyorduk.

Hastaneye geldik ve beklemeye başladık. Bir yandan ağzımıza bir şeyler tıkıştırmaya devam ediyorduk. Bir süre sonra “Daha yaralı alınamadı. Beklemeye devam edin” haberi geldi. Çatışmanın sürdüğünü ve yaralının teröristlerle askerler arasında kaldığını, bu nedenle henüz ulaşılamadığını bildirdiler. Böyle durumlarda, sizi en çok etkileyen, çok basit bir tedavi ile kurtarılabilecekken, bir insanın orada, oracıkta kan kaybından, ya da daha basit bir nedenden hayatını kaybetmesidir.
Çaresizlikten kahrolur insan… Ne yapacağını şaşırır… Ortalıkta dolaşır durursunuz.

Gece saat 10’a doğru bir telefon daha geldi. Komuta merkezinden arayan binbaşıyı tanıyordum: “Yaralıyı kurtarmak için Özel Kuvvetler bir operasyon düzenleyecek. Doktor olarak sizin gelmenizi istiyoruz. Ama durum biraz riskli, çatışma devam ediyor. Yani bunu teklif ediyoruz ama kararı size bırakıyoruz” dedi. Tereddüt ettiğimi dahi hatırlamıyorum: “Hemen gönder sen aracı. Plastik cerrahla birlikte iki kişiyiz” dedim. Karşımdaki ses: “Çok sağolun çocuklar!.. Yaralının durumu kötüleşiyor” dedi.
İyi hatırlıyorum, helikopterlerin gece görüş dürbünleri yeni gelmişti o yıl.
Yani ilk gece operasyonlarından birisiydi bu. Koşarak odamıza gittik.
Hazırlıklarımızı yaptık. Diğer cerrah arkadaşım silahlara meraklıydı.
“Ben tabancamı da alayım mı?” diye sordu. İlk anda aklıma gelmemişti.
Doğrudan çatışmanın ortasına gidiyorduk. “Tabancayla biz ne yapacağız kardeşim?” dedim. “Ancak kendimize yeter.”
– Ben de o yüzden istiyorum. Heriflerin eline düşmemek için sıkarız birer tane kafaya.

On dakika sonra bizi ciple aldılar. Kalkışa hazır olan Skorsky helikopterin içine girip oturduğumuzda işin ciddiyetini anlamaya başlamıştım. Arkadaşımın ilk tepkisi ise, özel harekât personelinin ellerindeki son model M-16 tüfekleri bana gösterip;
“Silahımdan utanıyorum” olmuştu. Gergindik. Ama gülümsüyorduk.
Başlarında kara bereler, gece görüş dürbünleri ellerinde, silahları ile bir savaş filminin karesinden çıkıp gelmiş gibiydiler. Onların hayatları buydu. Helikopter havalandığında “Abi, hoşgeldiniz… Helal olsun size” diye tek tek tebrik ettiler.
Bir süre sonra her ikimize de birer kulaklık verdiler. Konuşan pilottu:
– Hoş geldiniz. Yaklaşınca arkadaşlar size haber verecekler. Ben tamam dediğim anda aşağı ineceksiniz. Geri dönüş için tam bir dakikanız var. Hiç kimse için bir daha geri dönemem. Bunu ekipteki herkes bilir. Siz de aklınızdan çıkarmayın.
Allah yardımcınız olsun.

Plastik cerrahla göz göze geldik. Her şey gerçekti. Pencereden aşağıdaki köylerin ışıklarını ve önümdeki yüzleri maskeyle kapatılmış insanları seyrederken
“Demek böyle oluyormuş” dedim kendi kendime. Bir saatten fazla bir uçuştan sonra, pilot iniş bölgesine yaklaştığımızı haber vermişti. Kulağımızdaki kulaklıktan pilotun yerdekilerle yaptığı konuşmaları dinleyebiliyorduk. Belki de pilotumuz bunu özel olarak sağlamıştı. “Doktor getiriyoruz!” denildiğinde aşağıdakilerin çığlıklarını duymamızı özellikle istemişti. O an dünya üzerinde bulunmak istediğim tek yerin, o helikopterin içi olduğunu anlamıştım.

Helikopter alçaldıkça silah sesleri daha da yaklaşıyordu. Maskeli tim personeli yavaşça kapılara yanaştılar. Elleriyle bir yerleri işaret ediyorlar ve sürekli pilotla konuşuyorlardı. Hızla kapıyı açtıklarında içeri keskin bir soğuk dolmuştu. Açık kapıdan hâlâ çok yüksekte olduğumuzu görmüştüm. İkisi yarı bellerine kadar dışarı sarkmışlardı. İçlerinden biri, eliyle bekleyin işareti yapıyordu. Alçaldık… Alçaldık… Ve birden iki kişi kendini aşağı bırakıverdi. Askerlerden biri işaretle bizi kapının yanına çağırdı ve “Şimdi!..” diye bağırınca biz de kendimizi boşluğa bırakıverdik. Aşağıya bakmaya bile fırsat bulamamıştım. Nereye, ne kadar mesafeden düşeceğimi bilmiyordum.
Dizlerime kadar karın içine saplandığımda, bizden önce atlayanların önümüzde sürünerek ilerdeki bir karaltıya doğru ilerlediğini gördüm. Arkama döndüm.
O dev cüsseli helikopterin kardan bir karış yukarıda, havada asılı bir halde durduğunu fark ettim. Kuyruk tarafına baktığımda ise gözlerim fal taşı gibi açılmıştı… O manzara karşısında “Biz bu çocuğu kurtarmak zorundayız” dedim kendi kendime.
Biz de karlar içinde sürünen iki kişiyi takip etmeye başladık. Bir dakikayı aştık mı bilemiyorum ama yaralıyı ve onu kurtarmak için geldiği sırada vurulan iki askeri daha, gecenin o karanlığında ve o karın içinde, helikopterin yanına kadar getirmeyi başarmıştık.

Biner binmez, kapıları kapatamadan hızla havalandık. Yanımdaki cerrah arkadaşıma dönüp: “Bir manzara gördüm ki, bizim bu çocuğu hastaneye kadar yaşatmamız farz oldu. Şimdi sorma, varınca anlatırım” dedim. İlk yaralının durumu ciddiydi. Boynundan, çenesinin altından vurulmuştu. Gırtlak kısmı paramparçaydı. Bir türlü tansiyonunu alamıyorduk. Sadece ölüm anını anlayabileceğimiz, o, gözbebeklerinin büyümesi gerçekleşmemişti. Bir de çok cılız bir şekilde kalp atışı devam ediyordu, o kadar.
O soğukta yaralının metabolizması yavaşlamıştı. Fiziksel ölüm gerçekleşmemişti.

Küçücük bir ampul ışığı altında havaalanına, oradan da ambulansla hastaneye kadar, dizlerimizin üzerinde o çocuğu yaşatmak için savaş verdik. Tim personelinin bacakları arasında, o daracık yerde, arkadaşımla, değişe değişe kalp masajı yaptık, boğazından tüp atmaya çalıştık, nefes verdik, nabız dinledik.
Farzı yerine getirmeyi başardık, ama o askeri ancak on iki gün yaşatabildik.
Plastik cerrahı arkadaşım, “Neydi bana söyleyeceğin?” diye sorup da, anlattıklarımı dinleyince yüzü bembeyaz kesilmişti. O gece helikopterimizin kuyruğu dahil tüm arka kısmı, bir uçurum boşluğunun üzerindeydi. Atladığımız yerden birkaç metre gerisi derin bir yardı. Bunu görmüştüm. Ama daha sonra, can ciğer arkadaş olduğum özel kuvvetler personelinin anlattıklarını duyunca da, benim yüzüm bembeyaz olmuştu:
O gece biz sürünürken, teröristlerle aramızdaki mesafe elli metre kadarmış. Ve telsizlerden öğrendiklerine göre, bizi silahlı Kobra helikopteri sandıkları için başlarını çıkartmamışlar. Bir Skorsky’nin gecenin bir yarısı oraya kadar gelebileceğine hiç ihtimal vermemişler. “Anlasalardı ne olurdu?” diye sorduğumda;
“Boşver be abi, hadi yemeğimizi yiyelim” dediler.

O gece yemekte, acıyı, hüznü, kahkahayı, umudu, anılarımızı paylaştık o çocuklarla. Allah’tan yaralı gelmedi de, gece yarısına kadar süren sohbetimiz bozulmadı.
Ama bir başka gece, yine bir başka sohbetin tam ortasında bir haber geldi.
Sanıyorum gece yarısı, saat bir civarıydı. Karargâhtan telefonla aradılar.
“Yaralı var, hazırlıklarınızı yapın. Araçlar yolda” dediler. Telefonun ahizesini koyup diğer doktorlara döndüğümde, hepsini ayakta bana bakarken buldum.
Hiçbir şey söylememe gerek kalmamıştı. Yüzümdeki ifadeyi görür görmez, bir anda dinlenme odası boşalıvermiş, birkaç dakika içinde hastanede koşuşturmaca başlamıştı. Ellerimi yıkayıp acil servisin önünde beklemeye başlamıştım. Yarım saat sonra, ambulans hastanenin ana kapısından içeri girdi. Önünde ve arkasında ikişer Land Rover cip vardı. İçinden iki yaralı çıktı. Arkadaşları, araçlarına roket isabet ettiğini söyledi. Durumları çok ağır değildi. Zaten kan kaybı, ilk müdahale ile büyük ölçüde durdurulmuştu. Bilinçleri de açıktı. Hemen muayeneye başladım. Her ikisinin de yüzü ve vücudunun diğer bölgeleri kesiklerle doluydu. Atılan roketin, aracın içinde dolaştığını söylediler. Birinin iki bacağında da derin yaralar ve kırıklar vardı.

Sol bacaktaki yara daha büyük ve açıktı. Kırık vardı. Elimle kontrol ettiğimde sağ bacağın da rahatlıkla katlandığını gördüm. Diz kapağının hemen üstündeki yarayı elimle yokladığımda içerde büyükçe bir metalin bulunduğunu fark etmiştim. “Her iki bacağa da film çektirin” dedim. Filmleri beklerken, sonu ölümle bitme ihtimali olan bir vaka ile karşı karşıya olmadığımız için seviniyorduk. Rahatlamıştık.

Filmler geldiğinde hep birlikte ışıklı panonun önüne yığıldık. Sahiden de sağ bacağın yan tarafında büyük bir şey duruyordu. Ampul dibi gibi, yumru bir metal parçaydı bu. Herkes birbirine baktı. “Bu ne ya?” dedi içimizden birisi. Vücuda saplanıp kalmış büyüklü küçüklü onca parça görmüştüm. Ama bu biraz farklıydı. Ve bacağın içinde ters duruyordu. Nasıl çıkarta-bileceğimizi tartışmaya başlamıştık.
“İlk önce ne olduğunu bir anlayalım” dedim. Hastanenin idare amirini aradım.
“Bir yaralımız var. Görmen lazım. Bakar mısın?” dedim. Birkaç dakika içinde acil servise girdiğinde biz hâlâ o parça üzerinde konuşuyorduk. “Bu ne böyle?” diye sorup, panoyu gösterdim. Filmi eline aldı, yüzüne yaklaştırdı, uzaklaştırdı. O da şaşırmıştı. Ağzından çıkacak kelimeleri bekliyorduk. Sonra bize dönüp
“Vallahi hiçbir fikrim yok” dedi. “Ama, bir fünye parçası falan olabilir.”

Anlamamıştık. Ters bir şeylerin olduğunu hissediyordum. Yaralıyı getiren konvoyun komutanından ve yaralılardan olayın ayrıntılarını öğrenmeye karar verdim. Pusuya düşmüşlerdi. Teröristler yolu kazmışlar, zırhlı araçla yolda giderlerken, yavaşlamak zorunda kalmışlardı. Kum yığınının arkasına saklanan adamlardan biri elindeki roketi beş metre mesafeden zırhlı aracın camından içeri göndermişti. Konvoy komutanının sözleriyle her şey netleşiyordu aslında:
– Hocam, roket çalışmamış. Eğer patlasaydı, ordan kimse sağ çıkmazdı.
– İyi de aslanım. Bu yaralar?
– Kısa mesafeden atıldığı için, vurmanın verdiği etkiyle camı paramparça etmiş. Ben gördüm aracı. İçerde de bir sürü çelik parçayı kaldırmış.
– Yani şimdi bu ne aslanım, sen bana onu söyle…

Konvoy komutanı üsteğmen de filme uzun uzun baktı ve yine net bir yanıt veremedi: “Valla hocam, bir şey söyleyemem. Bir sürveyan bulsanız.” Üsteğmen, çevremdekilerden birinin “O ne ki?” sorusunu yanıtlarken, ben orduevinin yolunu tutmuştum. Karargâhla yapılan telefon görüşmeleri sonunda, gecenin saat ikisine doğru sürveyan astsubayın yattığı odayı bulduk. Patlamamış mühimmatların imha edilmesinden sorumlu olan patlayıcı uzmanı astsubayı uyandırmak hiç de kolay olmadı.

Nerdeyse kapısını kıracaktık. Onun dışında, kattaki herkes uyanmıştı.
Zavallı adam kapıyı açtığında uykulu gözlerle bana bakıyordu. Kendimi tanıttım.
“Sizi tanıyorum komutanım. Hayırdır bu saatte?” dedi. Yardımına ihtiyacımız olduğunu söyledim. Işığı açtı, beni içeri aldı. Yatağına oturduk birlikte. Elimdeki filmi lambaya doğru tutup sordum:
– Bu ne kardeşim?
– Komutanım bu ne ki?
– Kardeşim ben sana soruyorum…
– Komutanım, bir saniye yüzümü yıkayıp geliyorum.

Endişeliydim. Tahmin ediyor ama gerçeği duymak istemiyordum.
Durup durup elimdeki filme bakıyordum. Tekrar tekrar o parçayı inceliyor, kemiğe ne kadar mesafede olduğuna bakıyor, girişi nereden yaparsam rahatlıkla çıkarabileceğimi düşünüyordum. Yüzünü kurulamadan yanıma geldi, filmi tekrar eline aldı.
Tavana doğru tuttu. Parçanın sağına soluna baktı. Filmi ters çevirdi, yine baktı.
– Komutanım, bu nasıl olmuş?
– Zırhlıya roket atmışlar.
– Yakından mı ?
– Beş metreden dediler. Nerden anladın?
– Komutanım, bu vatandaş sağ mı?
– Durumunda pek bir şey yok. Sol ayak daha kötü ama ben bu parçayı anlamadım. Düzeltecez işte.
– Komutanım bu vatandaş nerede şimdi?
– Acilde…
– Komutanım sıkı durun. Bu Rus yapımı RPG-7 roketinin fünyesi.
– Eee?..
– E’si komutanım, bu fünye patlamamış.
– Nasıl olur bu ya?
– Bu alet belirli bir mesafeden önce infilak etmez. Bir süre uçması lazım havada… Ne yapmayı düşünüyorsun komutanım?
– Bilmiyorum… Sence ne zaman patlayabilir?
– Artık roketin içinde değil. Uçmaya falan da ihtiyacı yok. Yani canı ne zaman isterse. Belki patlamıştır bile…

Sürekli gülümseyen bir yüzü vardı. Filme bakarken öyle rahatça söylemişti ki bu sözleri.. Korktuğum çıkmıştı. Acil servisteki yaralının bacağında patlamamış bir fünye vardı. “Hadi canım kardeşim, sen de gel benimle” dedim. Giyinirken hiç konuşmadık. Olayı kavradığı anda uykusu açılıvermişti. Aslında neşe küpü bir adam olduğunu anlamıştım. Sürekli gülümseyen bir imha uzmanıyla, hastaneye doğru âdeta koşuyorduk. Ben yaralımı, ameliyatı düşünüyordum. Bir de o ana kadar patlamamış olmasını umut ediyordum. O ise, başına gelmiş buna benzer olayları anlatıyordu.
Hasta ziyaretinde ölümden bahseden münasebetsiz ziyaretçiler gibiydi:
– Komutanım valla, adamda da ne şans varmış ya…
Aslında bırakacaksın orda, hatıra kalsın diye… Hani siz öyle yapıyorsunuz ya…
Bu esprinin hoşuma gitmediğini anlamış olacak ki, konuyu değiştirmeye çalıştı;
ama nafile:
– Oluyor işte bizim meslekte komutanım… Bir keresinde, Trakya’daydım ben o zaman. Gündüzden atış yapılmış. Bizi çağırdılar. Dediler ki, patlamayan bir mermi var.
O gün başka yerdeydik. Gidemedik. Ama birlik komutanı tüm tedbirleri aldırmış. Merminin yanına bir flama dikmiş, başına da nöbetçi koymuş. Bir de krokisini yapmış. İşte efendim, ağacın kaç metre kuzeyinde, burnu nereye bakıyor falan, görüyorsun öyle krokide. Keşke herkes böyle yapsa, değil mi komutanım…

Duyuyordum ama dinleyemiyordum. Aklım tamamen fünyeli bacaktaydı.
– Neyse komutanım?… Sonra, biz ertesi gün gittik oraya. Elimizde kroki. Bir baktım; merminin yeri değişmiş. Dedim ki; komutanım, bunu oynatmışlar. Mermi de havan mermisi ha… Aman bir kıyamet koptu. Sabaha kadarki tüm nöbetçileri dizdik yan yana. Tek tek soruyoruz. İçlerinden biri çıktı sonunda. Ne dese beğenirsin komutanım. “Komutanım, boşuna dert ediyonuz. O mermi patlamaz” dedi. Beyefendi ne yapmış biliyor musun komutanım? Flama rüzgârdan yıkılmış gecenin bir yarısı, etrafta o karanlıkta taş bulamayınca da, flamayı patlamamış havan mermisi ile çakmış toprağa. Bir de üstüne üstlük “Ben böyle yaptım bir şey olmadı, korkmayın o mermi patlamaz” diyor.

Kahkahayla gülüyordu. Bende pek gülecek hal yoktu. “Ama komutanım ben havan mermisini patlatınca, o askerin yüzünü görmenizi isterdim” sözlerinin ardından konumuza döndüm:
– Bak kardeşim, ben şimdi eğer çıkartmak istersem?.. Neler patlatır bunu?
– Her şey komutanım… Ameliyatta kullanacağınız tüm elektrikli aletler. Pensler… Makaslar… Her şey… Komutanım, dedim ya, patlamamış bir fünye bu. Aslına bakarsanız, bacağını oynattığında bile olabilir. Ama hiçbir şey de olmayabilir. Ama benden size bir tavsiye. Biz genellikle, hep infilak edecekmiş gibi bakarız bu gibi durumlarda. Yani siz de öyle düşünseniz iyi olur.

Bu rahatlığı sinirimi bozuyordu. Kendimi soğukkanlı biri olarak bilirdim. Çevremde de öyle tanınırdım. Ama böyle bir olayla ilk kez karşılaşıyordum. Acil servisten içeri girdiğimizde tüm meraklı gözler üzerimizdeydi. Doktorlardan biri “Neymiş abi?” diye sordu. Filmi tekrar ışıklı panoya astım. “Fünyeymiş” dedim. Sürveyan, diğer doktorlara ve hemşirelere durumu anlatırken, ben filmi bilmem kaçıncı kez inceliyordum. İşin içinden nasıl çıkacağımı düşünüyordum.

Her kafadan bir ses çıkıyordu. Biri “Abi Ankara’ya gönderelim” dedi.
İki yıl içinde yüzlerce ameliyat yapmıştım. İster istemez, harp cerrahisi dendiğinde
akla gelen birkaç isimden biri olmuştum. Kalkıp da bu vakayı “Ben çıkartamadım,
sen çıkart!” diye hocama gönderemezdim. Bu, insanlığa da, hekimlik kurallarına da sığmazdı… Kaldı ki, böyle bir hastayı hiçbir uçak almazdı. Ya da, bacağında patlamaya hazır fünye taşıyan bir yaralıyı ambulansla, o kadar uzak bir yoldan Ankara’ya göndermek mümkün değildi. Yıllarca tıp eğitimi almıştım. Böyle bir olayı ne kitaplarda okumuş, ne de duymuştum. Acil servisin ortasında, kendi aramızda bunları konuşuyorduk.

– Amerika’da olsa, adam bunu üstünden böyle ampüte eder, hiç kendini de riske etmez. Ampüte eder, iş biter.
Bunu söyler söylemez, doktor arkadaşlardan biri beni destekledi.
– Biz de ampüte edelim abi. Yani eğer şey olursa, astsubay arkadaş sonucun pek iyi olmayacağını söylüyor, biliyorsun.
Bu sözler üzerine, bir süredir bizi dinleyen yaralının, inlemelerinin arasında uzandığı yerden bize seslendiğini duyduk.
– Komutanım, n’olur bacağımı kesmeyin.
Her şeyi biliyordu. Bacağında patlamamış bir fünye taşıdığını o da öğrenmişti.
Bu sözler durumumuzu daha da zorlaştırıyordu. Korkmuyordum ama tedirgindim. Hepimizin hayatı tehlikeye girebilirdi. Hatta o anda bile risk altındaydık.
Yanımızdaki subaylardan biri yavaşça yaralının başucuna gitti. Kulağına eğildi. Saçlarını okşadı. Bir şeyler söyledi. Geri döndüğünde röntgen filmine bakıyor,
hâlâ düşünüyorduk. Yaralı çocuğun sesiyle irkildim.

– Tamam komutanım, siz ne yaparsanız yapın…
– Ne söyledin sen ona?
– Ameliyatı senin yapacağını söyledim. Seni tanıyormuş…
Yaralının yanına gittim. Gözlerini gözlerime dikti:
– Ben sizi çok duydum komutanım. Tamam. Siz ne yaparsanız yapın! Kesin gitsin!..
– Bak koçum; sen de bunu kalkıp Sarayburnu’nda dolaşırken almadın yani.
Kaderimiz burda birleşti işte, ne yapalım yani?
– Kaderimiz beraber, burda mı komutanım? O zaman siz nasıl isterseniz, öyle olsun.

Canla başla çalışıyordum. Yaptığımız ameliyatların, kurtardığımız hayatların haberlerinin hızla yayıldığını biliyordum. Bölgede tanındığımı, sevildiğimi biliyor, bundan gurur da duyuyordum. Ama sahip olduğum bu ünün beni bu derece sorumluluk altına sokabileceğini hiç tahmin etmemiştim. Bilmem hangi birlikten geliyor ve beni tanıyordu. Bana güveniyordu. Bacağını kessem de buna razı olacaktı. Ne yapabilirdim ki artık?

Aslında riskimiz o sırada tahmin ettiğimizden çok daha büyüktü. O serseri fünye, çıkartırken infilak edebilirdi. Hiç de ağır sayılamayacak bir yaralımı kaybedebilirdim. Bacağın üzerine eğilmiş çalışırken, fünyeye en yakın olan ben de anında, oracıkta parça parça olabilirdim. Hemşireler, teknisyenler ölebilirdi… Ameliyathane elden çıkabilirdi. Ve arkamdan “İşgüzara bak. Ne gereği vardı? Kesseydi kurtarsaydı!” denirdi. Bunları biliyordum, ama düşünmek istemiyordum. Sonunda o çocuğun omuzlarıma yüklediği sorumluluk ve o havayla ameliyata girmeye karar verdim.
Az sonra hava aydınlanacaktı. Patlamamış ve patlamaya hazır bir fünyeyi, saplandığı bacaktan çıkaracaktım. Aslında sol bacak daha fazla hasar görmüştü. Ama o hiç umurumda bile değildi. “Nasıl olsa hallederim…” diyordum. Önce ameliyata girecek personeli belirledik. Sürveyan astsubaya da eldiven verdik, önlük giydirdik.
Bir teknisyen, bir hemşire, ben ve sürveyan astsubayımız; tıp tarihinde belki de hiç yaşanmamış, ya da çok ender karşılaşılmış bir olayın tanıkları, hatta kahramanları olacaktık. Sakindim, ama hepimiz olayın ciddiyetinin farkındaydık. Hastayı operasyona hazırladık, uyuttuk ve bacağın karşısına geçtim. Röntgen filmlerini tekrar tekrar inceledim. Sinirleri zedelediğim anda ameliyatın hiçbir anlamı olmayacağını da biliyordum. Nereye kadar bıçak kullanabileceğimi iyice hesapladım.
Sonrasını ellerimle halledecektim.

Sanıyorum ömrümüzden birkaç yıl gitmiştir o ameliyatta. Hele ben fünyeye yaklaştıkça yanımdaki teknisyenin “Hocam tamam, yavaş!..”, “Hocam yeter!..”, “Bak orda işte!..”, “Hadi çıkar artık şunu hocam!..” diye titreyen sesini hiç unutamam. Başımı kaldırıp dik dik baktıkça; “Tamam hocam ben bir şey demedim. Siz devam edin” diyordu.
Sürveyan astsubayımız ise biraz geride, hayatında ilk kez açılmış bir bacak gördüğü için, pek iyi durumda değildi. Ara sıra bakışlarını tavana dikiyor, yüzünü ekşitiyordu.
O, fünyeden çok kaslar, damarlar ve kemiklerle ilgileniyordu:
“Ya komutanım, bu kemikler bu kadar beyaz mı olur?”, “Amanin, o damar mı? Komutanım kanıyor baksanıza!…”, “Komutanım, sizin işiniz de amma zormuş valla…”

Hayatı patlamamış bombaları, mermileri, mühimmatları patlatmakla geçen ve sürekli gülümseyen bir astsubay, bana “Sizin işiniz de amma zormuş!” diyordu.
Ona cevap verecek durumda değildim. Elimdeki metal parçaları bıraktığım anda nefesler tutulmuştu. Sağ elimle kas dokusunun arasından yavaş yavaş fünyeye ulaştım. Parmaklarımla ittire ittire, iyice açılmış yaranın ağzına getirdim. Hemşirenin ve teknisyenin gözleri büyümüştü. Son bir parmak darbesi ile fünye açığa çıkıvermişti.

Sürveyan astsubaya seslendim:
– Gel bakalım, al şu bebeği…
– Doğurttunuz mu komutanım?
– Hıı, doğurttuk. Gel de al şunu artık.
Zavallı sürveyan karşıma geçti. Gözü fünyeden çok kas ve kemiklerdeydi.
– Ya ben bu kanlı şeyi nasıl alacam komutanım? Siz şey etseniz…
– Şunu alır mısın şuradan?..
– Sportmen çocukmuş değil mi komutanım? Kaslara bak…
Sağ elini uzattı, hiçbir yere dokunmamaya çalışarak fünyeyi iki parmağının ucu ile tuttu, çekti. Ama çıkaramadı.
– Komutanım, daha çıkmıyor bu… Yapmayın komutanım, ben kötü oluyorum, böyle etlerin kemiklerin arasında…
– Tamam yavaş ol, sen çekmeye devam et. Ben ittiriyorum alttan.
İkinci denemede başarmıştık. Astsubayın gözleri fünye elindeyken bile,
hâlâ açık bacaktaydı:
– Komutanım, nasıl dikeceksiniz şimdi bunu?
– Allah’ını seversen, götürür müsün şu lanet şeyi buradan?
– Tamam, tamam gidiyoruz… Komutanım aslında bir fotoğrafını çektirseydik…
Dediği gibi de yaptık. Beş dakika kadar kendimize gelmemiz için iyi bir fırsat oldu.

Sonra imha ettiler. Ertesi gün sürveyan astsubayı teşekkür etmek için aradım. Fünyenin patlayıp patlamadığını sorduğumda, yine aynı şekilde cevap vermişti:
– Keşke siz de gelseydiniz komutanım. Valla yüzünüzü görmek isterdim,
infilak ettiğinde…
– İstemez koçum, kalsın.
– Komutanım size bir şey söyleyim mi, size artık bir sıfat daha eklemeleri lazım.
– Neymiş o?
– Sürveyan Hekim demeleri lazım size…

Ertesi sabah koğuşuna gittiğimde, bacağından patlamamış fünye çıkarttığım yaralım mışıl mışıl uyuyordu. Dosyasını incelerken gözleri aralandı. “Büyük tehlikeler atlattık koçum” dedim. “Sağ olun komutanım…” dedi. Bitkindi… Başını tavana dikti:..
Sonra kendini toplayıp sordu:
– Yürüyebilecek miyim?
– Yürüyeceksin aslanım.
Sonra o da, biz de görevimize döndük. Bu olayın üzerinden üç dört ay geçmişti.
Ciddi bir trafik kazası geçirdikten sonra gittiğim fizik tedavide kaderimiz yine kesişti bacağından patlamamış fünye çıkarttığım o çocukla. İkimizin de başında birer uzman, avazımız çıktığı kadar bağırıyorduk. Ve o kendi acısından çok, benim için endişeleniyordu:
– N’olur hocamı bağırtmayın, Allah’ınızı severseniz biraz yavaş olun.
Hakan Evrensel
http://www.hakanevrensel.com/guneydogudan-oykuler-3/
Atanmış, seçilmiş ve kamuoyu yaratılmasında öncülük edenlerin, her zaman şu üç suçtan birini işledikleri bilinmektedir: Gaflet, Dalalet ve Hıyanet.
Radyo dinlemekten sıkıldım artık. Pire öldürmekten de bıktım. Yesinler. Tükeniyorum. Yine kalemimden önce tükeniyorum.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Güneydoğudan Öyküler
Baskı tarihi:
2004
Sayfa sayısı:
566
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789752974937
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Alfa Yayınları
Güneydoğudan Öyküler, Türkiye'nin en büyük sorununun bir yönünü bizzat yaşamış yüz binlerce insanın, yüz binlerce anılarından sadece küçük bir bölümünü içermektedir. Büyük çoğunluğu hâlâ devlet memurluğu statüsünde; gaziler, şehit aileleri, doktorlar, pilotlar, bekleyenler, hiç gidemeyenler, hâlâ orada olanlar ve dönenlerin anılarından oluşan öykülerde, anı sahiplerinin isteği üzerine, olaylarda geçen kişilerin kimlikleri ve olayları yaşandığı söyleşilerin ardından, olayların asıllarına sadık kalarak, anı sahiplerinin onayı ile öyküleştirilmiştir.
Güneydoğudan Öyküler'in -bazılarının inanmak istediklerinin aksine- solculukla sağcılıkla ya da herhangi bir ideoloji ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Çünkü yaşananlara şahit olanlar, dökülen kanların "sağ-sol" gibi basit yön kavramlarıyla asla sınıflandırılamayacağını çok acı bir şekilde öğrenmiştir. Ve aslında yazılanlar, "birer anı"dan çok "sürekli ağlayan bir yaradan akan kanlara ait, hafızalardan asla silinemeyecek derecede ruhla bütünleşmiş hatıralar"ın basit sözcüklerle ifadesidir.

Kitabı okuyanlar 28 okur

  • Burcu
  • Baran
  • Gürkan Kaya
  • Naneli Bitter
  • Murathan
  • Ahmet Faruk Acar
  • Erol Muzaffer
  • Ergin KAPLAN
  • Büşra Sarıoğlu
  • Gülbike Coşkun

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%33.3 (4)
9
%41.7 (5)
8
%8.3 (1)
7
%16.7 (2)
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0