Güneydoğudan ÖykülerHakan Evrensel

·
Okunma
·
Beğeni
·
1.037
Gösterim
Adı:
Güneydoğudan Öyküler
Baskı tarihi:
2004
Sayfa sayısı:
566
ISBN:
9789752974937
Kitabın türü:
Yayınevi:
Alfa Yayınları
Güneydoğudan Öyküler, Türkiye'nin en büyük sorununun bir yönünü bizzat yaşamış yüz binlerce insanın, yüz binlerce anılarından sadece küçük bir bölümünü içermektedir. Büyük çoğunluğu hâlâ devlet memurluğu statüsünde; gaziler, şehit aileleri, doktorlar, pilotlar, bekleyenler, hiç gidemeyenler, hâlâ orada olanlar ve dönenlerin anılarından oluşan öykülerde, anı sahiplerinin isteği üzerine, olaylarda geçen kişilerin kimlikleri ve olayları yaşandığı söyleşilerin ardından, olayların asıllarına sadık kalarak, anı sahiplerinin onayı ile öyküleştirilmiştir.
Güneydoğudan Öyküler'in -bazılarının inanmak istediklerinin aksine- solculukla sağcılıkla ya da herhangi bir ideoloji ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Çünkü yaşananlara şahit olanlar, dökülen kanların "sağ-sol" gibi basit yön kavramlarıyla asla sınıflandırılamayacağını çok acı bir şekilde öğrenmiştir. Ve aslında yazılanlar, "birer anı"dan çok "sürekli ağlayan bir yaradan akan kanlara ait, hafızalardan asla silinemeyecek derecede ruhla bütünleşmiş hatıralar"ın basit sözcüklerle ifadesidir.
Güneydoğu da savaşan ve şehit olan binlerce kahramanın yalnızca küçük bir kısmının hikayesinin anlatıldığı muhteşem bir kitap.Bazı bölümlerde gözyaşlarınıza hakim olamayacaksınız.Bu ülkenin asıl kahramanlarının hikayeleri daha çok anlatılmalı
Öncelikle büyük küçük herkesin okuması gereken bir kitap. Günümüzde bile hala devam eden çok bilgi olmaması nedeniyle terör örgütü PKK 'nın askerlerimize neler yaşattığının birinci ağızdan askerlerin , ailelerinin, eşlerinin ağızlarından yazılmış öykülerle dolu bir kitap.
Gerçek hikayelerden oluştuğu belirtilmiş. Bazılarının gerçekten olmamasını diledim. Okurken tüyler ürpertici, çok göz dolduran, düşündüren bir kitap. Herkes lütfen okusun. Ve sorumluluklarının farkında olsun. Umarım bir gün tamamen biter. Her duyguyu yaşadım bu kitapta. Gün birlik beraberlik günüdür.
SÜRVEYAN HEKİM

“Doktordan satılık araba” diye ilan verirler, çok doğru aslında.
Ne o arabayı kullanacak vakit bulursunuz, ne de düzenli bir hayatınız olur.
Hele bir de cerrahsanız, o uyku denen tatlı şeyle bir türlü buluşamazsınız.
Ben de Güneydoğu’da görev yaparken hem uykudan, hem de arabamdan mahrum kaldım. Zaten kullanmaya vakit bulsak bile, sokaklar öyle rahat rahat gezilebilecek güvenlikte değildi o zamanlar. Gece gündüz hastanedeydik, oturmaya bile vakit bulamazdık. Hem gidecek yer olmadığından, hem yatan yaralıları uzun süre bırakmak istemediğimizden, hem de her an yeni yaralıların gelebileceğini bildiğimizden.
Ama bazen, canımız çeker, “Gidip lokantada bir şeyler atıştıralım” derdik.
O bile kursağımızda kalırdı. Daha yolda, üzerimizden bir helikopterin hızla geçtiğini görür, dayanamaz, hemen U dönüşü ile acil servise kendimizi zor atardık…
Ya da yemeğin tam ortasında, en lezzetli yerinde telsiz anonsu ile lokmalar boğazımızda düğümlenirken koşuşturmaya başlardık. Kaybedeceğimiz her bir saniyenin bile ne kadar değerli olduğunu bilir, böyle zamanlarda yerimizde duramazdık. Mesleğimin en heyecanlı, en hareketli yıllarını ben orada yaşadım.

Bir ramazan akşamıydı. İftara hazırlanıyorduk. Sofra başında dakikaları sayarken o malum haber geldi. Ortopedist olarak ben vardım masada. Bir plastik cerrah arkadaşım, bir genel cerrah, bir kalp-damar cerrahı ve bir de psikiyatrist.
Yine ağzımızda lokmalar hastanenin yolunu tuttuk.
Bir yaralının ne şekilde geleceğini bilemezsiniz. Eğer yüzü dağılmışsa plastik cerrah, kemiklerde bir sorun varsa ben, damarlarda ya da kalpte hasar varsa kalp-damar cerrahı arkadaşım ve karın boşluğu yara almışsa da genel cerrahın bulunması zorunluydu. Eğer yarayı başından almışsa, maalesef hastaneye ulaştığında yapılacak bir şey kalmamış oluyordu. Psikiyatrist arkadaşım ise bilinci açık olanları sakinleştirmek için, ya da “Belki ben de bir şeyler yapabilirim” düşüncesiyle gruptan ayrılmazdı.
Bu ekiple ilk anda her şeye müdahale edebiliyorduk.

Hastaneye geldik ve beklemeye başladık. Bir yandan ağzımıza bir şeyler tıkıştırmaya devam ediyorduk. Bir süre sonra “Daha yaralı alınamadı. Beklemeye devam edin” haberi geldi. Çatışmanın sürdüğünü ve yaralının teröristlerle askerler arasında kaldığını, bu nedenle henüz ulaşılamadığını bildirdiler. Böyle durumlarda, sizi en çok etkileyen, çok basit bir tedavi ile kurtarılabilecekken, bir insanın orada, oracıkta kan kaybından, ya da daha basit bir nedenden hayatını kaybetmesidir.
Çaresizlikten kahrolur insan… Ne yapacağını şaşırır… Ortalıkta dolaşır durursunuz.

Gece saat 10’a doğru bir telefon daha geldi. Komuta merkezinden arayan binbaşıyı tanıyordum: “Yaralıyı kurtarmak için Özel Kuvvetler bir operasyon düzenleyecek. Doktor olarak sizin gelmenizi istiyoruz. Ama durum biraz riskli, çatışma devam ediyor. Yani bunu teklif ediyoruz ama kararı size bırakıyoruz” dedi. Tereddüt ettiğimi dahi hatırlamıyorum: “Hemen gönder sen aracı. Plastik cerrahla birlikte iki kişiyiz” dedim. Karşımdaki ses: “Çok sağolun çocuklar!.. Yaralının durumu kötüleşiyor” dedi.
İyi hatırlıyorum, helikopterlerin gece görüş dürbünleri yeni gelmişti o yıl.
Yani ilk gece operasyonlarından birisiydi bu. Koşarak odamıza gittik.
Hazırlıklarımızı yaptık. Diğer cerrah arkadaşım silahlara meraklıydı.
“Ben tabancamı da alayım mı?” diye sordu. İlk anda aklıma gelmemişti.
Doğrudan çatışmanın ortasına gidiyorduk. “Tabancayla biz ne yapacağız kardeşim?” dedim. “Ancak kendimize yeter.”
– Ben de o yüzden istiyorum. Heriflerin eline düşmemek için sıkarız birer tane kafaya.

On dakika sonra bizi ciple aldılar. Kalkışa hazır olan Skorsky helikopterin içine girip oturduğumuzda işin ciddiyetini anlamaya başlamıştım. Arkadaşımın ilk tepkisi ise, özel harekât personelinin ellerindeki son model M-16 tüfekleri bana gösterip;
“Silahımdan utanıyorum” olmuştu. Gergindik. Ama gülümsüyorduk.
Başlarında kara bereler, gece görüş dürbünleri ellerinde, silahları ile bir savaş filminin karesinden çıkıp gelmiş gibiydiler. Onların hayatları buydu. Helikopter havalandığında “Abi, hoşgeldiniz… Helal olsun size” diye tek tek tebrik ettiler.
Bir süre sonra her ikimize de birer kulaklık verdiler. Konuşan pilottu:
– Hoş geldiniz. Yaklaşınca arkadaşlar size haber verecekler. Ben tamam dediğim anda aşağı ineceksiniz. Geri dönüş için tam bir dakikanız var. Hiç kimse için bir daha geri dönemem. Bunu ekipteki herkes bilir. Siz de aklınızdan çıkarmayın.
Allah yardımcınız olsun.

Plastik cerrahla göz göze geldik. Her şey gerçekti. Pencereden aşağıdaki köylerin ışıklarını ve önümdeki yüzleri maskeyle kapatılmış insanları seyrederken
“Demek böyle oluyormuş” dedim kendi kendime. Bir saatten fazla bir uçuştan sonra, pilot iniş bölgesine yaklaştığımızı haber vermişti. Kulağımızdaki kulaklıktan pilotun yerdekilerle yaptığı konuşmaları dinleyebiliyorduk. Belki de pilotumuz bunu özel olarak sağlamıştı. “Doktor getiriyoruz!” denildiğinde aşağıdakilerin çığlıklarını duymamızı özellikle istemişti. O an dünya üzerinde bulunmak istediğim tek yerin, o helikopterin içi olduğunu anlamıştım.

Helikopter alçaldıkça silah sesleri daha da yaklaşıyordu. Maskeli tim personeli yavaşça kapılara yanaştılar. Elleriyle bir yerleri işaret ediyorlar ve sürekli pilotla konuşuyorlardı. Hızla kapıyı açtıklarında içeri keskin bir soğuk dolmuştu. Açık kapıdan hâlâ çok yüksekte olduğumuzu görmüştüm. İkisi yarı bellerine kadar dışarı sarkmışlardı. İçlerinden biri, eliyle bekleyin işareti yapıyordu. Alçaldık… Alçaldık… Ve birden iki kişi kendini aşağı bırakıverdi. Askerlerden biri işaretle bizi kapının yanına çağırdı ve “Şimdi!..” diye bağırınca biz de kendimizi boşluğa bırakıverdik. Aşağıya bakmaya bile fırsat bulamamıştım. Nereye, ne kadar mesafeden düşeceğimi bilmiyordum.
Dizlerime kadar karın içine saplandığımda, bizden önce atlayanların önümüzde sürünerek ilerdeki bir karaltıya doğru ilerlediğini gördüm. Arkama döndüm.
O dev cüsseli helikopterin kardan bir karış yukarıda, havada asılı bir halde durduğunu fark ettim. Kuyruk tarafına baktığımda ise gözlerim fal taşı gibi açılmıştı… O manzara karşısında “Biz bu çocuğu kurtarmak zorundayız” dedim kendi kendime.
Biz de karlar içinde sürünen iki kişiyi takip etmeye başladık. Bir dakikayı aştık mı bilemiyorum ama yaralıyı ve onu kurtarmak için geldiği sırada vurulan iki askeri daha, gecenin o karanlığında ve o karın içinde, helikopterin yanına kadar getirmeyi başarmıştık.

Biner binmez, kapıları kapatamadan hızla havalandık. Yanımdaki cerrah arkadaşıma dönüp: “Bir manzara gördüm ki, bizim bu çocuğu hastaneye kadar yaşatmamız farz oldu. Şimdi sorma, varınca anlatırım” dedim. İlk yaralının durumu ciddiydi. Boynundan, çenesinin altından vurulmuştu. Gırtlak kısmı paramparçaydı. Bir türlü tansiyonunu alamıyorduk. Sadece ölüm anını anlayabileceğimiz, o, gözbebeklerinin büyümesi gerçekleşmemişti. Bir de çok cılız bir şekilde kalp atışı devam ediyordu, o kadar.
O soğukta yaralının metabolizması yavaşlamıştı. Fiziksel ölüm gerçekleşmemişti.

Küçücük bir ampul ışığı altında havaalanına, oradan da ambulansla hastaneye kadar, dizlerimizin üzerinde o çocuğu yaşatmak için savaş verdik. Tim personelinin bacakları arasında, o daracık yerde, arkadaşımla, değişe değişe kalp masajı yaptık, boğazından tüp atmaya çalıştık, nefes verdik, nabız dinledik.
Farzı yerine getirmeyi başardık, ama o askeri ancak on iki gün yaşatabildik.
Plastik cerrahı arkadaşım, “Neydi bana söyleyeceğin?” diye sorup da, anlattıklarımı dinleyince yüzü bembeyaz kesilmişti. O gece helikopterimizin kuyruğu dahil tüm arka kısmı, bir uçurum boşluğunun üzerindeydi. Atladığımız yerden birkaç metre gerisi derin bir yardı. Bunu görmüştüm. Ama daha sonra, can ciğer arkadaş olduğum özel kuvvetler personelinin anlattıklarını duyunca da, benim yüzüm bembeyaz olmuştu:
O gece biz sürünürken, teröristlerle aramızdaki mesafe elli metre kadarmış. Ve telsizlerden öğrendiklerine göre, bizi silahlı Kobra helikopteri sandıkları için başlarını çıkartmamışlar. Bir Skorsky’nin gecenin bir yarısı oraya kadar gelebileceğine hiç ihtimal vermemişler. “Anlasalardı ne olurdu?” diye sorduğumda;
“Boşver be abi, hadi yemeğimizi yiyelim” dediler.

O gece yemekte, acıyı, hüznü, kahkahayı, umudu, anılarımızı paylaştık o çocuklarla. Allah’tan yaralı gelmedi de, gece yarısına kadar süren sohbetimiz bozulmadı.
Ama bir başka gece, yine bir başka sohbetin tam ortasında bir haber geldi.
Sanıyorum gece yarısı, saat bir civarıydı. Karargâhtan telefonla aradılar.
“Yaralı var, hazırlıklarınızı yapın. Araçlar yolda” dediler. Telefonun ahizesini koyup diğer doktorlara döndüğümde, hepsini ayakta bana bakarken buldum.
Hiçbir şey söylememe gerek kalmamıştı. Yüzümdeki ifadeyi görür görmez, bir anda dinlenme odası boşalıvermiş, birkaç dakika içinde hastanede koşuşturmaca başlamıştı. Ellerimi yıkayıp acil servisin önünde beklemeye başlamıştım. Yarım saat sonra, ambulans hastanenin ana kapısından içeri girdi. Önünde ve arkasında ikişer Land Rover cip vardı. İçinden iki yaralı çıktı. Arkadaşları, araçlarına roket isabet ettiğini söyledi. Durumları çok ağır değildi. Zaten kan kaybı, ilk müdahale ile büyük ölçüde durdurulmuştu. Bilinçleri de açıktı. Hemen muayeneye başladım. Her ikisinin de yüzü ve vücudunun diğer bölgeleri kesiklerle doluydu. Atılan roketin, aracın içinde dolaştığını söylediler. Birinin iki bacağında da derin yaralar ve kırıklar vardı.

Sol bacaktaki yara daha büyük ve açıktı. Kırık vardı. Elimle kontrol ettiğimde sağ bacağın da rahatlıkla katlandığını gördüm. Diz kapağının hemen üstündeki yarayı elimle yokladığımda içerde büyükçe bir metalin bulunduğunu fark etmiştim. “Her iki bacağa da film çektirin” dedim. Filmleri beklerken, sonu ölümle bitme ihtimali olan bir vaka ile karşı karşıya olmadığımız için seviniyorduk. Rahatlamıştık.

Filmler geldiğinde hep birlikte ışıklı panonun önüne yığıldık. Sahiden de sağ bacağın yan tarafında büyük bir şey duruyordu. Ampul dibi gibi, yumru bir metal parçaydı bu. Herkes birbirine baktı. “Bu ne ya?” dedi içimizden birisi. Vücuda saplanıp kalmış büyüklü küçüklü onca parça görmüştüm. Ama bu biraz farklıydı. Ve bacağın içinde ters duruyordu. Nasıl çıkarta-bileceğimizi tartışmaya başlamıştık.
“İlk önce ne olduğunu bir anlayalım” dedim. Hastanenin idare amirini aradım.
“Bir yaralımız var. Görmen lazım. Bakar mısın?” dedim. Birkaç dakika içinde acil servise girdiğinde biz hâlâ o parça üzerinde konuşuyorduk. “Bu ne böyle?” diye sorup, panoyu gösterdim. Filmi eline aldı, yüzüne yaklaştırdı, uzaklaştırdı. O da şaşırmıştı. Ağzından çıkacak kelimeleri bekliyorduk. Sonra bize dönüp
“Vallahi hiçbir fikrim yok” dedi. “Ama, bir fünye parçası falan olabilir.”

Anlamamıştık. Ters bir şeylerin olduğunu hissediyordum. Yaralıyı getiren konvoyun komutanından ve yaralılardan olayın ayrıntılarını öğrenmeye karar verdim. Pusuya düşmüşlerdi. Teröristler yolu kazmışlar, zırhlı araçla yolda giderlerken, yavaşlamak zorunda kalmışlardı. Kum yığınının arkasına saklanan adamlardan biri elindeki roketi beş metre mesafeden zırhlı aracın camından içeri göndermişti. Konvoy komutanının sözleriyle her şey netleşiyordu aslında:
– Hocam, roket çalışmamış. Eğer patlasaydı, ordan kimse sağ çıkmazdı.
– İyi de aslanım. Bu yaralar?
– Kısa mesafeden atıldığı için, vurmanın verdiği etkiyle camı paramparça etmiş. Ben gördüm aracı. İçerde de bir sürü çelik parçayı kaldırmış.
– Yani şimdi bu ne aslanım, sen bana onu söyle…

Konvoy komutanı üsteğmen de filme uzun uzun baktı ve yine net bir yanıt veremedi: “Valla hocam, bir şey söyleyemem. Bir sürveyan bulsanız.” Üsteğmen, çevremdekilerden birinin “O ne ki?” sorusunu yanıtlarken, ben orduevinin yolunu tutmuştum. Karargâhla yapılan telefon görüşmeleri sonunda, gecenin saat ikisine doğru sürveyan astsubayın yattığı odayı bulduk. Patlamamış mühimmatların imha edilmesinden sorumlu olan patlayıcı uzmanı astsubayı uyandırmak hiç de kolay olmadı.

Nerdeyse kapısını kıracaktık. Onun dışında, kattaki herkes uyanmıştı.
Zavallı adam kapıyı açtığında uykulu gözlerle bana bakıyordu. Kendimi tanıttım.
“Sizi tanıyorum komutanım. Hayırdır bu saatte?” dedi. Yardımına ihtiyacımız olduğunu söyledim. Işığı açtı, beni içeri aldı. Yatağına oturduk birlikte. Elimdeki filmi lambaya doğru tutup sordum:
– Bu ne kardeşim?
– Komutanım bu ne ki?
– Kardeşim ben sana soruyorum…
– Komutanım, bir saniye yüzümü yıkayıp geliyorum.

Endişeliydim. Tahmin ediyor ama gerçeği duymak istemiyordum.
Durup durup elimdeki filme bakıyordum. Tekrar tekrar o parçayı inceliyor, kemiğe ne kadar mesafede olduğuna bakıyor, girişi nereden yaparsam rahatlıkla çıkarabileceğimi düşünüyordum. Yüzünü kurulamadan yanıma geldi, filmi tekrar eline aldı.
Tavana doğru tuttu. Parçanın sağına soluna baktı. Filmi ters çevirdi, yine baktı.
– Komutanım, bu nasıl olmuş?
– Zırhlıya roket atmışlar.
– Yakından mı ?
– Beş metreden dediler. Nerden anladın?
– Komutanım, bu vatandaş sağ mı?
– Durumunda pek bir şey yok. Sol ayak daha kötü ama ben bu parçayı anlamadım. Düzeltecez işte.
– Komutanım bu vatandaş nerede şimdi?
– Acilde…
– Komutanım sıkı durun. Bu Rus yapımı RPG-7 roketinin fünyesi.
– Eee?..
– E’si komutanım, bu fünye patlamamış.
– Nasıl olur bu ya?
– Bu alet belirli bir mesafeden önce infilak etmez. Bir süre uçması lazım havada… Ne yapmayı düşünüyorsun komutanım?
– Bilmiyorum… Sence ne zaman patlayabilir?
– Artık roketin içinde değil. Uçmaya falan da ihtiyacı yok. Yani canı ne zaman isterse. Belki patlamıştır bile…

Sürekli gülümseyen bir yüzü vardı. Filme bakarken öyle rahatça söylemişti ki bu sözleri.. Korktuğum çıkmıştı. Acil servisteki yaralının bacağında patlamamış bir fünye vardı. “Hadi canım kardeşim, sen de gel benimle” dedim. Giyinirken hiç konuşmadık. Olayı kavradığı anda uykusu açılıvermişti. Aslında neşe küpü bir adam olduğunu anlamıştım. Sürekli gülümseyen bir imha uzmanıyla, hastaneye doğru âdeta koşuyorduk. Ben yaralımı, ameliyatı düşünüyordum. Bir de o ana kadar patlamamış olmasını umut ediyordum. O ise, başına gelmiş buna benzer olayları anlatıyordu.
Hasta ziyaretinde ölümden bahseden münasebetsiz ziyaretçiler gibiydi:
– Komutanım valla, adamda da ne şans varmış ya…
Aslında bırakacaksın orda, hatıra kalsın diye… Hani siz öyle yapıyorsunuz ya…
Bu esprinin hoşuma gitmediğini anlamış olacak ki, konuyu değiştirmeye çalıştı;
ama nafile:
– Oluyor işte bizim meslekte komutanım… Bir keresinde, Trakya’daydım ben o zaman. Gündüzden atış yapılmış. Bizi çağırdılar. Dediler ki, patlamayan bir mermi var.
O gün başka yerdeydik. Gidemedik. Ama birlik komutanı tüm tedbirleri aldırmış. Merminin yanına bir flama dikmiş, başına da nöbetçi koymuş. Bir de krokisini yapmış. İşte efendim, ağacın kaç metre kuzeyinde, burnu nereye bakıyor falan, görüyorsun öyle krokide. Keşke herkes böyle yapsa, değil mi komutanım…

Duyuyordum ama dinleyemiyordum. Aklım tamamen fünyeli bacaktaydı.
– Neyse komutanım?… Sonra, biz ertesi gün gittik oraya. Elimizde kroki. Bir baktım; merminin yeri değişmiş. Dedim ki; komutanım, bunu oynatmışlar. Mermi de havan mermisi ha… Aman bir kıyamet koptu. Sabaha kadarki tüm nöbetçileri dizdik yan yana. Tek tek soruyoruz. İçlerinden biri çıktı sonunda. Ne dese beğenirsin komutanım. “Komutanım, boşuna dert ediyonuz. O mermi patlamaz” dedi. Beyefendi ne yapmış biliyor musun komutanım? Flama rüzgârdan yıkılmış gecenin bir yarısı, etrafta o karanlıkta taş bulamayınca da, flamayı patlamamış havan mermisi ile çakmış toprağa. Bir de üstüne üstlük “Ben böyle yaptım bir şey olmadı, korkmayın o mermi patlamaz” diyor.

Kahkahayla gülüyordu. Bende pek gülecek hal yoktu. “Ama komutanım ben havan mermisini patlatınca, o askerin yüzünü görmenizi isterdim” sözlerinin ardından konumuza döndüm:
– Bak kardeşim, ben şimdi eğer çıkartmak istersem?.. Neler patlatır bunu?
– Her şey komutanım… Ameliyatta kullanacağınız tüm elektrikli aletler. Pensler… Makaslar… Her şey… Komutanım, dedim ya, patlamamış bir fünye bu. Aslına bakarsanız, bacağını oynattığında bile olabilir. Ama hiçbir şey de olmayabilir. Ama benden size bir tavsiye. Biz genellikle, hep infilak edecekmiş gibi bakarız bu gibi durumlarda. Yani siz de öyle düşünseniz iyi olur.

Bu rahatlığı sinirimi bozuyordu. Kendimi soğukkanlı biri olarak bilirdim. Çevremde de öyle tanınırdım. Ama böyle bir olayla ilk kez karşılaşıyordum. Acil servisten içeri girdiğimizde tüm meraklı gözler üzerimizdeydi. Doktorlardan biri “Neymiş abi?” diye sordu. Filmi tekrar ışıklı panoya astım. “Fünyeymiş” dedim. Sürveyan, diğer doktorlara ve hemşirelere durumu anlatırken, ben filmi bilmem kaçıncı kez inceliyordum. İşin içinden nasıl çıkacağımı düşünüyordum.

Her kafadan bir ses çıkıyordu. Biri “Abi Ankara’ya gönderelim” dedi.
İki yıl içinde yüzlerce ameliyat yapmıştım. İster istemez, harp cerrahisi dendiğinde
akla gelen birkaç isimden biri olmuştum. Kalkıp da bu vakayı “Ben çıkartamadım,
sen çıkart!” diye hocama gönderemezdim. Bu, insanlığa da, hekimlik kurallarına da sığmazdı… Kaldı ki, böyle bir hastayı hiçbir uçak almazdı. Ya da, bacağında patlamaya hazır fünye taşıyan bir yaralıyı ambulansla, o kadar uzak bir yoldan Ankara’ya göndermek mümkün değildi. Yıllarca tıp eğitimi almıştım. Böyle bir olayı ne kitaplarda okumuş, ne de duymuştum. Acil servisin ortasında, kendi aramızda bunları konuşuyorduk.

– Amerika’da olsa, adam bunu üstünden böyle ampüte eder, hiç kendini de riske etmez. Ampüte eder, iş biter.
Bunu söyler söylemez, doktor arkadaşlardan biri beni destekledi.
– Biz de ampüte edelim abi. Yani eğer şey olursa, astsubay arkadaş sonucun pek iyi olmayacağını söylüyor, biliyorsun.
Bu sözler üzerine, bir süredir bizi dinleyen yaralının, inlemelerinin arasında uzandığı yerden bize seslendiğini duyduk.
– Komutanım, n’olur bacağımı kesmeyin.
Her şeyi biliyordu. Bacağında patlamamış bir fünye taşıdığını o da öğrenmişti.
Bu sözler durumumuzu daha da zorlaştırıyordu. Korkmuyordum ama tedirgindim. Hepimizin hayatı tehlikeye girebilirdi. Hatta o anda bile risk altındaydık.
Yanımızdaki subaylardan biri yavaşça yaralının başucuna gitti. Kulağına eğildi. Saçlarını okşadı. Bir şeyler söyledi. Geri döndüğünde röntgen filmine bakıyor,
hâlâ düşünüyorduk. Yaralı çocuğun sesiyle irkildim.

– Tamam komutanım, siz ne yaparsanız yapın…
– Ne söyledin sen ona?
– Ameliyatı senin yapacağını söyledim. Seni tanıyormuş…
Yaralının yanına gittim. Gözlerini gözlerime dikti:
– Ben sizi çok duydum komutanım. Tamam. Siz ne yaparsanız yapın! Kesin gitsin!..
– Bak koçum; sen de bunu kalkıp Sarayburnu’nda dolaşırken almadın yani.
Kaderimiz burda birleşti işte, ne yapalım yani?
– Kaderimiz beraber, burda mı komutanım? O zaman siz nasıl isterseniz, öyle olsun.

Canla başla çalışıyordum. Yaptığımız ameliyatların, kurtardığımız hayatların haberlerinin hızla yayıldığını biliyordum. Bölgede tanındığımı, sevildiğimi biliyor, bundan gurur da duyuyordum. Ama sahip olduğum bu ünün beni bu derece sorumluluk altına sokabileceğini hiç tahmin etmemiştim. Bilmem hangi birlikten geliyor ve beni tanıyordu. Bana güveniyordu. Bacağını kessem de buna razı olacaktı. Ne yapabilirdim ki artık?

Aslında riskimiz o sırada tahmin ettiğimizden çok daha büyüktü. O serseri fünye, çıkartırken infilak edebilirdi. Hiç de ağır sayılamayacak bir yaralımı kaybedebilirdim. Bacağın üzerine eğilmiş çalışırken, fünyeye en yakın olan ben de anında, oracıkta parça parça olabilirdim. Hemşireler, teknisyenler ölebilirdi… Ameliyathane elden çıkabilirdi. Ve arkamdan “İşgüzara bak. Ne gereği vardı? Kesseydi kurtarsaydı!” denirdi. Bunları biliyordum, ama düşünmek istemiyordum. Sonunda o çocuğun omuzlarıma yüklediği sorumluluk ve o havayla ameliyata girmeye karar verdim.
Az sonra hava aydınlanacaktı. Patlamamış ve patlamaya hazır bir fünyeyi, saplandığı bacaktan çıkaracaktım. Aslında sol bacak daha fazla hasar görmüştü. Ama o hiç umurumda bile değildi. “Nasıl olsa hallederim…” diyordum. Önce ameliyata girecek personeli belirledik. Sürveyan astsubaya da eldiven verdik, önlük giydirdik.
Bir teknisyen, bir hemşire, ben ve sürveyan astsubayımız; tıp tarihinde belki de hiç yaşanmamış, ya da çok ender karşılaşılmış bir olayın tanıkları, hatta kahramanları olacaktık. Sakindim, ama hepimiz olayın ciddiyetinin farkındaydık. Hastayı operasyona hazırladık, uyuttuk ve bacağın karşısına geçtim. Röntgen filmlerini tekrar tekrar inceledim. Sinirleri zedelediğim anda ameliyatın hiçbir anlamı olmayacağını da biliyordum. Nereye kadar bıçak kullanabileceğimi iyice hesapladım.
Sonrasını ellerimle halledecektim.

Sanıyorum ömrümüzden birkaç yıl gitmiştir o ameliyatta. Hele ben fünyeye yaklaştıkça yanımdaki teknisyenin “Hocam tamam, yavaş!..”, “Hocam yeter!..”, “Bak orda işte!..”, “Hadi çıkar artık şunu hocam!..” diye titreyen sesini hiç unutamam. Başımı kaldırıp dik dik baktıkça; “Tamam hocam ben bir şey demedim. Siz devam edin” diyordu.
Sürveyan astsubayımız ise biraz geride, hayatında ilk kez açılmış bir bacak gördüğü için, pek iyi durumda değildi. Ara sıra bakışlarını tavana dikiyor, yüzünü ekşitiyordu.
O, fünyeden çok kaslar, damarlar ve kemiklerle ilgileniyordu:
“Ya komutanım, bu kemikler bu kadar beyaz mı olur?”, “Amanin, o damar mı? Komutanım kanıyor baksanıza!…”, “Komutanım, sizin işiniz de amma zormuş valla…”

Hayatı patlamamış bombaları, mermileri, mühimmatları patlatmakla geçen ve sürekli gülümseyen bir astsubay, bana “Sizin işiniz de amma zormuş!” diyordu.
Ona cevap verecek durumda değildim. Elimdeki metal parçaları bıraktığım anda nefesler tutulmuştu. Sağ elimle kas dokusunun arasından yavaş yavaş fünyeye ulaştım. Parmaklarımla ittire ittire, iyice açılmış yaranın ağzına getirdim. Hemşirenin ve teknisyenin gözleri büyümüştü. Son bir parmak darbesi ile fünye açığa çıkıvermişti.

Sürveyan astsubaya seslendim:
– Gel bakalım, al şu bebeği…
– Doğurttunuz mu komutanım?
– Hıı, doğurttuk. Gel de al şunu artık.
Zavallı sürveyan karşıma geçti. Gözü fünyeden çok kas ve kemiklerdeydi.
– Ya ben bu kanlı şeyi nasıl alacam komutanım? Siz şey etseniz…
– Şunu alır mısın şuradan?..
– Sportmen çocukmuş değil mi komutanım? Kaslara bak…
Sağ elini uzattı, hiçbir yere dokunmamaya çalışarak fünyeyi iki parmağının ucu ile tuttu, çekti. Ama çıkaramadı.
– Komutanım, daha çıkmıyor bu… Yapmayın komutanım, ben kötü oluyorum, böyle etlerin kemiklerin arasında…
– Tamam yavaş ol, sen çekmeye devam et. Ben ittiriyorum alttan.
İkinci denemede başarmıştık. Astsubayın gözleri fünye elindeyken bile,
hâlâ açık bacaktaydı:
– Komutanım, nasıl dikeceksiniz şimdi bunu?
– Allah’ını seversen, götürür müsün şu lanet şeyi buradan?
– Tamam, tamam gidiyoruz… Komutanım aslında bir fotoğrafını çektirseydik…
Dediği gibi de yaptık. Beş dakika kadar kendimize gelmemiz için iyi bir fırsat oldu.

Sonra imha ettiler. Ertesi gün sürveyan astsubayı teşekkür etmek için aradım. Fünyenin patlayıp patlamadığını sorduğumda, yine aynı şekilde cevap vermişti:
– Keşke siz de gelseydiniz komutanım. Valla yüzünüzü görmek isterdim,
infilak ettiğinde…
– İstemez koçum, kalsın.
– Komutanım size bir şey söyleyim mi, size artık bir sıfat daha eklemeleri lazım.
– Neymiş o?
– Sürveyan Hekim demeleri lazım size…

Ertesi sabah koğuşuna gittiğimde, bacağından patlamamış fünye çıkarttığım yaralım mışıl mışıl uyuyordu. Dosyasını incelerken gözleri aralandı. “Büyük tehlikeler atlattık koçum” dedim. “Sağ olun komutanım…” dedi. Bitkindi… Başını tavana dikti:..
Sonra kendini toplayıp sordu:
– Yürüyebilecek miyim?
– Yürüyeceksin aslanım.
Sonra o da, biz de görevimize döndük. Bu olayın üzerinden üç dört ay geçmişti.
Ciddi bir trafik kazası geçirdikten sonra gittiğim fizik tedavide kaderimiz yine kesişti bacağından patlamamış fünye çıkarttığım o çocukla. İkimizin de başında birer uzman, avazımız çıktığı kadar bağırıyorduk. Ve o kendi acısından çok, benim için endişeleniyordu:
– N’olur hocamı bağırtmayın, Allah’ınızı severseniz biraz yavaş olun.
Hakan Evrensel
http://www.hakanevrensel.com/guneydogudan-oykuler-3/
LOJMAN

Lojmanda oturmak ayrı bir yaşam tarzı. Herkesin kocasının aynı işi yaptığı bir aileler topluluğu bu. Çalışmayan kadınlar için standart bir hayat: Sabah aynı saatte, hatta aynı dakikada evinden çıkan üniformalı kocalar, pencereden kocalarının servis araçlarına binişini seyreden kadınlar, öğleye kadar ev işleri, öğleden sonra kadın toplantıları… Bu toplantılar da çok ilginç olur aslında: Konu tabii ki, askerlik… Tayin var mı, yok mu, eski lojmanlardaki anılar, çekilen sıkıntılar, bolca da dedikodu.
Bunları anlatıyorum, ama sanıyorum ben pek uymadım bu hayata. Uyamadım. Bu yüzden başıma da gelmedik kalmadı. Her şeye rağmen, lojmanları tercih ettim ben. Hem biraz para biriktirebildik, hem de hiç yalnız kalmadım. En sıkıntılı günlerimde, sorunlarımı, aynı dili konuşan insanlara anlatma imkânını, o tek tip, gri boyalı, tüm balkonları askeri disiplin içinde mavi branda örtülü evlerde bulabildim.
Pek çok insan bilmez lojmanlardaki dostluğu. Çoğuna göre, “ekmek elden, su gölden”dir. Lojman denilince, ucuz kiralardan, kafeteryasında komik rakamlarla satılan bir bardak çaydan bahsedilir; “Ayy gerçekten, sizin lojmanlarda coca cola şu kadara mı?” ya da “Yakacak parası da vermiyorsunuz değil mi?” Aslında lojmanlardaki hayat, bu kadarından çok daha fazlasını hak ediyor. Ben ilk lojman maceramız sırasında çalışıyordum. Dolayısıyla lojman muhabbetlerine pek ortak olamadım, ama daha sonra taşındığımız lojmanda evde kalmaya karar verdim. Zaten çocuklar tüm vaktimi fazlasıyla alıyordu. Aydın’ın birliği de, evimize beş yüz metre mesafedeydi. Yıllarca yapamadığımız bir şeyi, öğle yemeklerini birlikte yiyebilme lüksünü kaçırmak istemedik. Ama bu da topu topu bir yıl kadar sürdü ve iki yıllığına Güneydoğu görevi çıktı. Yalnız kaldım. Selin’le Levent’i saymazsak tabii.
Yalnızlığa alışıktım aslında. Batıdayken, haftada en az bir gece nöbetçi olurdu Aydın. Tatbikatlar, denetlemeler, sabahlara kadar süren mesailer… Ama bu farklıydı. Kocam Güneydoğu’daydı. Apartmanımızda sadece benim ve Sevil’in kocası Güneydoğu’daydı. Sevil’ler karşı dairede otururlardı. Kısa sürede çok iyi arkadaş olmuştuk. O iki yıl da, bu arkadaşlığımızı perçinledi. Birbirimize çok destek olduk. Komşular da gün boyunca bizi yalnız bırakmamak için evimize doluşurlardı. Gündüz şen şakrak geçiverirdi de, akşamlar biraz zor gelirdi. Komşular, hissettirmemek için birer bahane uydurup, teker teker evlerinin yolunu tuttuklarında, Sevil’le birlikte servis otobüsünden inenleri seyretmeye başlardık.

İlk yıl çok eğlenmiştik. Yapmadığımız delilik kalmadı Sevil’le. Kimseye zararımız yoktu, ama kaç kez uyarı aldığımızı –daha doğrusu kocalarımızın aldığını– hatırlamıyorum. Sevil ve ben elebaşıydık. Askeri lojmanda kalıyorduk, ama kocalarımızın uyması gereken askeri disipline pek uyduğumuz söylenemezdi. Diğer yüksek rütbeli subayların eşlerinden de “azar” kokulu çok tavsiye aldık. En çok da kocalarımız nöbetçiyken ya da bir köşede kendi aralarında toplanıp konuşurlarken, bizim, kameriyede gitar çalan çocuklarla şarkı söylememize bozulurlardı. Olan askerciklere olurdu. “Yengehanım, saat bir oldu, komutanın kulağına giderse valla askerliğim bitmez” diye başlarlar, ama biz her seferinde ikna ederdik. Bir keresinde, bir Hıdrellez günü lojmanın tam ortasında, tüm çocuklarla birlikte kocaman bir ateş yakmıştık ve ancak itfaiye söndürebilmişti.

Bir de nöbetçi askerin bizi durdurduğu gece vardı. Aman Allahım ne korkmuştuk o gün? Aydın ve Sevil’in kocası, çocukları almış ve yatmaya gitmişlerdi. Harika bir ağustos gecesiydi. Sevil’le konuşa konuşa yürüyorduk. Bir ara fark etmedik, tel örgülerin yanına kadar gelmişiz. Oradaki nöbetçi de acemiymiş. Çocuk bizi tanımadı. “Dur!” diye haykırdı. Sevil’le ikimiz nasıl çığlık attıysak, asker de korkudan bağırmaya başladı. Tüfeğini bize doğrultup şakır-şukur bir şeyler yaptı. Ne kadar dil döktüysek de fayda etmedi. Telsizle nöbetçi subayını çağırdı: “Komitanim. Burda iki kari vardir. Tellerden içeri girmişler, ama ben yakalamişem.” Bir yandan gülüyoruz, bir yandan da ellerimiz havada korkudan titriyoruz. Askercik de bağırıyor: “Gülmeyin la! Ne güliyseniz?” Beş dakika sonra diğer nöbetçiler ve komutanları geldi. Biz, kahkahalarımız arasında çocuğun bir suçu olmadığını anlatmaya çalışsak da, ilk tokada engel olamadık. O an içimin “cız” ettiğini hatırlıyorum. Biz oradan uzaklaşırken, askercik hâlâ komutanını ikna etmeye çalışıyordu:
– Komutanim, karilere parolayi sormişem ama onlar hep gülmişler.

Aslında askerlik ne kadar da ciddi bir meslek? Biz ise; yani Sevil ve ben, bu ciddiyetten çok uzaklardaydık. Bu mesleğin komik taraflarına bayılıyorduk. Tam anlamıyla birbirimizi tamamlıyorduk. Mesela, çarşamba günleri lojmanda oturan askerlerin eş ve çocuklarının havuzdan yararlanmaları için servis aracı tahsis edilmişti. Tam bir kadınlar matinesiydi. Daha doğrusu sonradan öyle oldu. Askeri servis araçlarında oturma sırası vardı. En yüksek rütbeli askerin eşi en öne otururdu. Tabii ki bize de arka sıralar düşerdi. Sabah çoluk çocuk otobüse binerken, Sevil en önde oturan Hatice Ablaya –en yüksek rütbeli komutanımızın eşi– “Komutanım günaydın!” diye bağırır ve sert bir selam çakardı. Tüm yolculuk boyunca da kahkahalar arasında bu astlık-üstlük sohbeti sürerdi. İlk günler gayet sessiz sakin yapılan bu kısa yolculuklar, sonraları bir eğlenceye dönmüştü. Şarkıların, fıkraların ardı arkası gelmezdi…. Taşkınlık yaptığımızı kesinlikle kabul etmiyorum. Ama onlar öyle düşünmediler ve havuz zevkinden de mahrum kaldık.

Her şeye rağmen biz halimizden çok memnunduk. Çünkü kocalarımız yanımızdaydı. Ama ikisi de, bir hafta arayla Güneydoğuya gittiler. O iki yıl boyunca biraz durulduk. Kendim için hiçbir şey yapamadım. İlk yıl deliler gibi kitap okurken, önce bunu bıraktım. Sevil de çiçeklerini boş verdi. Sadece çocuklarımla ilgilendim. Bir de Sevil’le oturduk. Öylece otururduk. Çocuklar uyuyunca da, koltuklarımızla bütünleşerek pencerenin önünde sabahlardık. Kendi kendimize eziyet ettiğimizin farkında olmamıza rağmen, buna engel olamazdık. İlk zamanlar biraz gözyaşı döktük, ama sonraları buna da alıştık ve öylece oturup saatlerce yıldızları seyretmekten garip bir de zevk almaya başladık. Konuşacak konumuz bitmezdi bir türlü. Birbirimizin iç dünyalarını deşmeye bayılırdık. Korkularımızı, tutkularımızı, zaaflarımızı anlattık birbirimize. Yılbaşı gecelerini, bayramları hep yalnız başımıza, Sevil’le ve çocuklarla geçirdik.
Ne iyi arkadaştı Sevil… Zavallı, iki yıl boyunca benim canavarların kahrını o da çekti. Hastalıklarında başlarında hep o bekledi. Özellikle Levent’le çok iyi anlaştılar. Levent, benden çok onunla konuşurdu. Okuldaki beğendiği kızı Sevil’den öğrenirdim. Aydın’ın evde olmayışının acısını benden çıkarıyordu sanırım. Selin bana daha kolay açılırdı ama Levent’in üzerinde Sevil’in etkisi büyüktü.
Sevil’in kocasıyla Aydın aynı birlikte değildiler, ancak Güneydoğu’daki karakolları yakındı. Birbirleriyle telsizle konuşabiliyorlardı. Sevil’ler yeni evliydi. Bizim yaşadıklarımızın başındaydılar daha. Bu yüzden, onu sakinleştirmek de bana düşmüştü. Sürekli yalan söylerdim. Kocası operasyondayken, “Aydın aradı, seninkiyle görüşmüş. Selam söylemiş” derdim. Aslında kimse aramamış olurdu. O iki yıl boyunca Aydın’a da çok yalan söyledim. Evde ne olup bittiğini hiçbir zaman bilmedi. Parasız kaldığımızı, Levent’in okulda ölesiye dayak yediğini, Selin’in kırk bir derece ateşini duymadı hiç.

Kızcağız önce kocasının telefon etmemesine takmıştı. İkna edemiyordum. “Nasıl olur, bir telefonları dahi olmadığına inanmıyorum. Bir şeyler var” derdi. Günlerce dağ başında, battaniyelere sarılarak, pusuda beklediklerini de söyleyemezdim. Bir keresinde, “Başka bir kadın var herhalde” diye abartınca, her şeyi anlatmak zorunda kaldım. Pek işe yaramadı, ama başka çarem yoktu. Bu uzun gecelerimizde, gizli gizli beslediğimiz küçük köpeğimiz Can Can da bize eşlik ederdi. Lojmanlarda hayvan beslemek yasaktı, ama Aydın bir gün Can Can’ı karşısına alıp “Bak oğlum, eğer havlarsan, seni sokağa atmak zorunda kalacağım. Sesini kesersen ölene kadar yanımdasın” dedi. Zavallı hayvan, o günden sonra bir daha da havlamadı. Komşulardan da kimse bizi şikâyet etmedi. Hayvancığın sesi soluğu çıkmazdı, ama onu en çok heyecanlandıran şey telefonlar olurdu. Telefon çalmaya başlayınca inleyip dururdu. Bir seferinde, Aydın’la telefonla konuşurken ahizeyi Can Can’a uzatmıştım. Aydın “Nasılsın oğluuum?” diye seslenince, ahizeyi yalamaya başlamış, o günden sonra her telefon çalışında Aydın’ın aradığını sanmaya başlamıştı.

Sevil’lerin çocuğu yoktu. Bu yüzden çoğunlukla bizim evde olurduk. Telefonun kablosunu bizim eve kadar uzatır, sonra pencerenin önündeki yerimizi alırdık. Bağıra çağıra nöbete giden, şakalaşan, küfreden askerleri seyrederdik. Lojmanın önünden geçen yolda, arabasıyla delicesine sürat yapan sarhoşlara bakardık. Odanın tavanına vuran far ışıklarının yavaş yavaş kayboluşlarını izlerdik.
İzinler ise ayrı bir sorun olurdu. Çocuklarıma babalarının ne izne geleceği günü, ne de göreve gideceği günü söylemedim. Bu yüzden, özellikle Levent’in, benden nefret ettiğini biliyordum. Çünkü, lojman çocuklarının arasında bir gelenek vardı. Babası Güneydoğudan dönecek olan çocuk, diğerlerinin arasında o haftanın ilgi odağı olurdu. Babanın geleceği saatte, –gece yarısı bile olsa– tüm çocuklar nizamiyenin kapısında beklemeye başlarlardı. Orada babaların kahramanlıkları anlatılırdı.
– Olum, benim babam, bir keresinde sekiz teröristin ortasında kalmış.
– Benimkinin de mermisi bitmiş. Sonra sürüne sürüne ölü bi teröristin üzerindeki mermileri almış. Ööle ateş etmiş.
– Kaç gün kalacakmış burda?
– Ne bileyim ben, bir hafta falan herhalde.
– Bişey getiriyo mu?
– Telefonda söyledi, komando bıçağı getiriyomuş.
Ben bu düzeni Levent için yıkıyordum. Çünkü, oğlumun da, birçoğu gibi gece yarılarına kadar nizamiyede babasını bekleyip, iznin iptal olduğunu öğrendikten sonra hayal kırıklığı içinde evine dönmesine razı olamıyordum. Ben böyle şoklara alışıktım, ama onlar kaldıramıyorlardı.

Bu izin günlerinde ne Aydın bize alışabilirdi, ne de biz ona. Tam “her şey yoluna girdi” derken, çekip giderdi. Hiç unutmuyorum bir gece Selin, Aydın’ın elinden tutup yatak odasına götürmüştü: “Gel bakalım seninle konuşacaklarım var.” İkimiz de henüz beş yaşındaki bu küçük kız çocuğunun sorularını dinlemeye başladık: “Sen böyle nerelere gidiyorsun? Sen asker misin, yoksa komutan mı? Komutansan, emir ver sen gitme, başkası gitsin. Yoksa sen bizi kandırıyor musun? Biz burada hep yalnız kalıyoruz. Okuldaki tüm çocukların babaları var. Ama sen niye yoksun?”
Aydın’ın gözlerinden süzülen birkaç damla yaşı göremedi Selin. Uyuyup kaldı.
Çocuklar… Babaları işe gidince sokağa fırlayan arsız lojman çocukları. Ellerinde oyuncak tabancaları, birbirine ateş eden asker çocukları… Babadan uzak büyüdükleri için, onları dizginlemekte zorlanan asker eşlerinin yaramaz çocukları… Bir akşam, bizim lojmanların erkek çocukları evimizin önündeki parka doluşmuşlardı. On yaşlarında üç-dört çocuk, Levent’in bisikletinin üzerine eğilmiş, bağıra çağıra konuşuyorlardı. Bir yandan yemek yapıyor, bir yandan da mutfak penceresinden onları izliyordum. Bir ara sessizlik oldu. Levent, önce ana-avrat küfretti ve ardından beni hıçkırıklara boğdu: “Ulan bir babamız da yok ki, şu bisikletimizi tamir etsin.”
Elimdeki tabak düşüverdi. Pencereden dışarı baktım. O sırada servisten inen ve bu isyanı duyan subaylardan biri üniformasıyla çocukların arasına daldı ve yerdeki bisikleti onarmaya başladı. Mutfağın ortasına çöküverdim. Saatlerce ağladım. Ve dışarıdan bana ulaşan konuşmaları dinledim:
– Koçum niye öyle diyorsun? Senin baban görevde değil mi?
– İyi de amca, kaç ay oldu gelmedi ya. Bu bisikleti kim tamir edecek şimdi?
– Ben yaparım aslanım. Ne oldu buna?
– Bırak amca ya. Babam gelince….
– Lan, yapsın işte. Bıraksana.
– Amca, benim babam da Şırnak’ta, benimkinin de selesi oynuyo, yapabilir misin?
– Yaparım tabii.
– Amca sen nerde oturuyon?
– Senin de çocuğun var mı?
– Amca sen de Apo’cularla savaştın mı?
O subay, tam iki saat, hava iyice kararana dek, o çocukların her sorduğu soruyu yanıtladı, her istediklerini yaptı. Aydın gittikten sonra, ilk kez o gün, kızım teselli etti beni. Birlikte önce ağladık, sonra sarmaş dolaş koltukta uyuyakaldık. Gece yarısı ikisini de yataklarına yatırdığımda, Levent babasını sayıklıyordu. Genelde babasızlıklarını hissettirmemeye çalıştım, ama bazen de beceremedim. Bisiklet olayının ertesi günü de bunun ıstırabını yaşadım.
O cumartesi sabahı Selin kalkar kalkmaz yanıma geldi ve “Abim nerde?” diye sordu. Doğru odasına koştum. Yoktu. Sürekli dağınık duran odasını toplamış, yatağını yapmıştı. Ayaklarım titreye titreye mutfağa gittim. Banyo, tuvalet, yatak odası… “Belki karşıdadır” diye Sevil’in kapısını çaldım. Hiçbir yerde yoktu. Yarım saat içinde tüm lojmanları ayağa kaldırdım. Tüm nöbetçi askerler, komşular, arkadaşlarım… Yer yarılmış, içine girmişti. Dehşete düşmüştüm. Aydın’ın haberi olacak diye de ödüm kopuyordu. Öğleye doğru sinir krizi gelince, hastaneye kaldırdılar, sakinleştirici yaptılar. Ama bir saat içinde çıktım. Tekrar aramaya başladım. Kömürlükler, depolar, komşuların evleri, asansör boşlukları… Akşama doğru baygın halde yatarken eve bir telefon geldi: “Aydın Yüzbaşının evi mi efendim? Levent diye bir oğlunuz var mı?”
Sabah biz uyurken sessizce evden çıkmış. Yanına ordunun verdiği sağlık fişini almış ve yakındaki havaalanına gitmiş. Nöbetçi askerlerin hepsini “Benim babam helikopter pilotu, beni bekliyor” diyerek kandırmış. İnanmayanlara da sağlık fişini göstermiş. Tüm nöbetçileri atlattıktan sonra, piste gitmiş. Bir helikopterin içine girmiş ve kalkmasını beklemeye başlamış. Orada uyuyup kalmış. Akşama doğru da uçuş kulesine çıkıp “Benim babam Hakkâri’de. Dün gece beni yanına çağırdı. Onun haberi var. Beni ilk helikopterle yanına göndereceksiniz” demiş.
Bazen çocukları çok kıskandığımı hissediyorum. Ben kocamı özlediğimi söyleyemem, ya da söylememeliyim. Onun hayatı için endişelendiğimi kimseye belli etmemeliyim. Sürekli taş gibi dimdik durmalıyım ki, etrafımdaki herkes benim yüzüme karşı ya da arkamdan: “Ne dirayetli kadın, helal olsun!” demeli. Sonra, Aydın’ın komutanları beni takdir etmeli ki, onun siciline kötü şeyler yazmasınlar. Aydın ise hiçbir zaman iyi sicil, ya da puan peşinde olmadı. Onun tek derdi, tamamı çekilen ve bir türlü yenilenemeyen ayak tırnaklarıydı. Yıllarca, ayaklarına uygun bir postal bulamadık.
O iki yıl boyunca bu ve buna benzer yükleri taşıdım omuzlarımda, Aydın’a hissettirmemeye çalışarak. Çoğu zaman başardım, ama bazen de mümkün olmadı. 23 Nisandı. Tarihi çok iyi hatırlıyorum, çünkü Selin’in okulda müsameresi vardı. Özene bezene elbiselerini hazırladık. “Saçımı da yaptıralım” diye tutturunca, sabahın köründe doğruca lojman kuaförünün yolunu tuttuk. Nasıl bir saç istediğimizi güzel güzel anlattık. Asker abisiyle, sohbet ede ede başlayan ilk kuaför tecrübemiz neredeyse bitmek üzeydi. Bir ara kapı açıldı, biri başını içeri uzattı ve askeri yanına çağırdı. Biz öylece beklemeye başladık. Asker geri döndüğünde yüzü kıpkırmızıydı: “Efendim, Hanımefendi geldiler. Acelesi varmış. Saçını yaptıracakmış. Onu araya almak zorundayız” dedi.
Sonra olan oldu. Kadının “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” diye bağırışlarını duymadım bile. Hangi komutanın karısı olduğu umurumda bile değildi. Beni ilgilendiren tek şey, hayatında ilk kez kuaföre gelen kızımın güle oynaya saçının yapılmasıydı. Ama olmadı. Heyecanla hazırlanılan bir 23 Nisan gününde, küçücük bir kızın hayalleri altüst oldu. Aydın’ı da, ta Hakkâri’den bulup uyardılar: “Karına sahip ol” dediler.
Her ne kadar dışarıdan bakıldığında, kapısında nöbetçileri ile bir yarı açık cezaevini andırsa da, lojmanları sevdim ben. Ama eğer o gün, o iki dakikayı yaşayacağımı daha önceden kestirebilseydim, lojmandan hemen çıkardım.
Yine sabahlamıştık. Çocukları okula gönderdikten sonra mutfağı topluyordum. Sevil duş aldıktan sonra tekrar gelecekti. Garip bir huzur vardı içimde. Kendi kendime gülümsüyordum. Bir ara gayri ihtiyari mutfağın penceresinden dışarı baktım. Lojmanın nizamiyesinde bir askeri araç belirdi. Önce dikkate almadım, işime döndüm. Onlarca araç girer çıkardı nizamiyeden. Ama sonra birden aracı izlemeye başladım. Siyah bir renault ve hemen arkasından bir ambulans. Kapıdaki nöbetçi askere bir şeyler söylediler. İki araç bizim binanın olduğu yere doğru ilerlemeye başladı.
Dizlerimin titrediğini hissediyordum. Önüme döndüm, ellerimi yıkadım. Kulağım dışarıda, araçların sesini takip ediyordum. “Allahım ne olur kavşaktan dönsünler” diye dua ediyordum. Eğer o kavşaktan bizim apartmana doğru sapmazlarsa, kötü haberi başka birinin eşine vereceklerdi. Zangır zangır titriyordum. Dışarı bakamıyordum. Sesleri iyi duyabilmek için raftaki radyoyu kapattım. “Hayır, bana gelmiyorlar” diye de kendimi teselli etmeye çalışıyordum. Ama araçların bizim binanın parkına doğru yöneldiklerini duydum. Tekerleklerin betonda çıkardıkları sesler kulaklarımda çınlıyordu. Kapılar açıldı. Bir koşuşturmaca oldu. Bilinçsizce kapıya kadar sürüklendim. Bir şeyler olduğunu sezinleyen Can Can da kapının önünde durmuş bana bakıyordu. Ellerimi yüzüme kapatıp sırtımı kapıya yasladım. Konuşmalar binanın içinde yayılıyordu:
– Komutanım, asansör çalışmıyor galiba.
– Tamam yürüyerek çıkalım? Kaçıncı kat?
– 3. kat komutanım.
– Doktor nerde?
– Burdayım komutanım.
– Kaç numara?
– ….numara komutanım.
Tüm vücudum sıtma nöbetine girmiş gibi titriyordu. Kaç numaraya geldiklerini söyleyen askeri duyamamıştım. Eminim binadaki herkes durumun farkındaydı. Ufacık bir çıt duyulduğunda, merdivene çıkan kadınlardan kimse yoktu ortalıkta. “Allahım ne olur bizim zili çalmasınlar. İnşallah karşı kapıyı çalarlar.” diye kendi kendime fısıldıyordum. Sonra birden, benim kapım çalınırsa açmamaya karar verdim. Açmayacaktım kapıyı. O haberi almayacaktım. Hiçbir zaman bana o haberi bildiremeyeceklerdi.
Mokasen ayakkabıların, merdivenlerde bıraktığı seslere daha fazla kulak kabarttım. Sesler gittikçe yaklaştı. İçlerinden birisi koşmaya başladı. Ayak sesi bizim kapının önünde durdu. Kalbim hızlı hızlı atıyordu. Elimi ağzıma kapatmış nefes almıyordum. Saklanıyordum. Can Can sessiz sessiz inlemeye başlamıştı.
– Komutanım, numara yazmıyor kapılarda.
– Oğlum, niye öğrenmeden getirdiniz bizi? Hangisi?
– Komutanım, hemen soralım.
Komutanın “Dur, yapma!” demesine fırsat vermeden, içlerinden biri karşı kapının ziline dokundu. Dokunmasıyla birlikte içeriden çığlıklar yükselmeye başladı. Sevil de kapının arkasında, benim gibi bekliyordu. Kapı açıldı ve içeri doluştular. İlk çığlıkla birlikte tüm apartman da koridora çıktı. Koşuşturmaca sürerken, ben ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Bağırışlar, çağırışlar… İtişip kakışmalar… Bense kapının arkasında yere diz çökmüş, Allah’a şükrediyordum. Ellerimi, titreye titreye ağzımdan çektim. Derin bir nefes aldım. İki yıl sonra Can Can’ın sesini duydum. Yırtınırcasına havlıyordu. Yavaşça ayağa kalktım, kapıdaki delikten karşıya baktım.
Aydın’a bir şey olmadığı için seviniyordum. Ama karşıda gördüğüm manzara beni darmadağın etti. Büyük bir suçluluk duygusuyla irkildim. Duygularımı bastıramıyordum bir türlü. Zaten gerek de kalmadı. Bir iki dakika içinde hata yaptıklarını, yanlış eve geldiklerini anladılar. Onca gürültünün içinde, her şeyi duymuştum. Ama bilincimi yitirmiştim.
Sonra… Sonra, benim kapımı defalarca çalmışlar. Can Can ortalığı birbirine katmış. Kapıyı kırmışlar. Beni hastaneye kaldırmışlar. Levent’le Selin’i de okuldan almışlar. Onlara da dayıları söylemiş.
Cenazeden sonra Sevil’le çok sık görüşemedik, eskisi gibi de olamadık. Bunu beklemiyordum zaten. İkimiz de neler hissettiğimizi çok iyi biliyorduk. Birbirimizden uzaktık, ama o beni, ben de onu anlıyordum.
“Lojmanda yaşamak iyi güzel de, keşke o iki yıl dışarıda kalsaydım” diyorum bazen. Belki de çocuklarımı da alıp annemlere gitmeliydim. Keşke onları dinleseydim. Eğer lojmanda olmasaydım, o iki dakikayı yaşamayacaktım. Bencillik işte. Aydın’ım gitmiş, ben hâlâ “Niye o iki dakikayı yaşadım?” diye hayıflanıyorum.
Hakan Evrensel
http://www.hakanevrensel.com/guneydogudan-oykuler-2/
ANIT

Yeni geldiğimiz karakolun taze bir şehidi var. Bir ay kadar önce pusu mevziine çıkarken çapraz ateşle yığılıvermiş bir taşın üstüne. Belli ki, morali bozuk karakola biraz renk geldi bizimle. Sıkıntıları biraz olsun azaldı gibi. Ama kinlerini gözlerinden okuyabiliyorum. Bize karşı da biraz hayranlık, biraz da ümitle bakıyorlar. Belki öçlerini alırız diye. Ancak bilmiyorlar ki öç duygusu insanın o umut dolu gözlerini karartıverir. Duymaz, hissetmez olunur. Hayatın tüm değer yargıları alt üst olur.
Karakolun bu durumunu düzeltmek gerekiyor. Bir şey yapmalı. Şehit için bir anıt yapmayı teklif ediyorum bölük komutanına. Kabul ediyor. Bölük astsubayı ile birlikte işe koyuluyoruz. Planlarını çiziyoruz. Şehidin üzerine düşüp son nefesini verdiği taşı bulup bir güzel yıkıyoruz, temizliyoruz. Önce tamamını beyaza boyayıp üzerine kan rengi kırmızı boyayı, kan akar gibi yukarıdan aşağıya doğru akıtıyoruz. Yine beyaz boyayla kanın üstüne ay ve yıldızı yerleştiriyoruz. Öyle güzel oluyor ki, bu en yakın medeniyete saatlerce uzak dağ başındaki küçücük karakolda, bir sanat eseri doğduğunu düşünüyorum.
Anıtın yerini tespit ediyoruz. Karakolun hemen dışına, tepenin yamacına doğru temel hazırlıyoruz. Taştan iki metrelik bir kaidenin üzerine de bu taşı dikmeye karar veriyoruz. Sivil hayatında taş ustalığı yapmış askerlerimi topluyorum. Toplanan tüm taşları, tek tek düzeltiyorlar. Basit bir temel atma töreni yapıyoruz. Mustafa da anıtı yapanlar arasında. Elinde malası, bu kutsal taş yığınına şekil vermeye çalışıyor. Hiç konuşmuyor. Bu daha da ilgimi çekiyor. Zorluyorum. Duygu selinde boğulmamaları için konuşturmaya çalışıyorum. Ama diğerleri Mustafa’nın Dadaş olduğunu söylüyor. Ben de susuyorum. Sessiz sessiz taşları üst üste koymaya devam ediyoruz. Sonunda güzelim ay yıldızlı kayayı büyük bir özenle yerleştiriyoruz. İnce işlerini yapıyoruz. Bölük astsubayı ile bana, “Komutanım bırak, biz yaparız” diyor askerler, ama bırakmıyoruz. Harç fışkırmış yerleri, küçücük çakılarımızla saatlerce uğraşarak temizliyoruz. Sonra taşların aralarını beyaz boyayla incecik çiziyoruz.
Sonunda bitiriyoruz. Kimsenin görmesini istemiyoruz. Bayrakla üzerini örtüyoruz. Açılışa kadar kimse görmemeli. Çalışan çocukların ellerini sıkıyorum tek tek. Yanaklarından öpüyorum. Yaptıkları işin ne anlama geldiğini bilip bilmediklerini soruyorum. Hepsi bildiklerini söylüyorlar. Dadaş Mustafa yine susuyor. Mırıldanıyor…
Açılış günü yine küçük bir tören düzenliyor, bayrağı indiriyoruz. Sanki ilk kez görüyormuş gibi hayranlıkla bakıyorum. Tüylerim diken diken oluyor. Şehit askerin komutanı gelip teşekkür ediyor. Birliğimle gurur duyuyorum, gittiğimiz her yere bir canlılık, bir heyecan getirdiğimizi düşünüyorum.
Ama bir daha anıt yapmıyorum. Yapalım diyemiyorum. Ne zaman bir şehitlik görsem, işte o zaman aklıma Mustafa geliyor. Dadaş Mustafa geliyor. Çünkü, anıtın açılışından birkaç gün sonra Dadaş’ımı şehit veriyorum. Dadaşım için anıt yapacak gücüm kalmıyor. İşte onu kaybettiğim gün canlılık ve heyecanımı kaybetmeye başladığımı hissediyorum. Ne yazıktır ki, bu anıt da herhalde, bunun gibi küçük birkaç anıttan biri olarak kalıyor.
Hakan Evrensel
http://www.hakanevrensel.com/guneydogudan-oykuler-1/

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Güneydoğudan Öyküler
Baskı tarihi:
2004
Sayfa sayısı:
566
ISBN:
9789752974937
Kitabın türü:
Yayınevi:
Alfa Yayınları
Güneydoğudan Öyküler, Türkiye'nin en büyük sorununun bir yönünü bizzat yaşamış yüz binlerce insanın, yüz binlerce anılarından sadece küçük bir bölümünü içermektedir. Büyük çoğunluğu hâlâ devlet memurluğu statüsünde; gaziler, şehit aileleri, doktorlar, pilotlar, bekleyenler, hiç gidemeyenler, hâlâ orada olanlar ve dönenlerin anılarından oluşan öykülerde, anı sahiplerinin isteği üzerine, olaylarda geçen kişilerin kimlikleri ve olayları yaşandığı söyleşilerin ardından, olayların asıllarına sadık kalarak, anı sahiplerinin onayı ile öyküleştirilmiştir.
Güneydoğudan Öyküler'in -bazılarının inanmak istediklerinin aksine- solculukla sağcılıkla ya da herhangi bir ideoloji ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Çünkü yaşananlara şahit olanlar, dökülen kanların "sağ-sol" gibi basit yön kavramlarıyla asla sınıflandırılamayacağını çok acı bir şekilde öğrenmiştir. Ve aslında yazılanlar, "birer anı"dan çok "sürekli ağlayan bir yaradan akan kanlara ait, hafızalardan asla silinemeyecek derecede ruhla bütünleşmiş hatıralar"ın basit sözcüklerle ifadesidir.

Kitabı okuyanlar 24 okur

  • Murathan
  • Ahmet Faruk Acar
  • Erol Muzaffer
  • Ergin KAPLAN
  • Büşra Sarıoğlu
  • Gülbike Coşkun
  • Ceyhun Tansu Ebinç
  • HAKAN...
  • Endless
  • Şenol Bingül

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%27.3 (3)
9
%45.5 (5)
8
%9.1 (1)
7
%18.2 (2)
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0