·
Okunma
·
Beğeni
·
25
Gösterim
Adı:
Hakikat-i Muhammediyye
Baskı tarihi:
Temmuz 2010
Sayfa sayısı:
322
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786055902094
Çeviri:
Muhammed Bedirhan
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Nefes Yayıncılık
Tasavvuf dünyasının önemli isimlerinden biri olan Abdülkerim Cîlî, orijinal adı el-Kemâlâtu’l-İlâhiyyefî Sıfâti’l-Muhammediyye olan bu eserinde insan ile Allah arasındaki ilişkiyi ele alır. Bir diğer anlamıyla, İnsan ile Allah arasındaki ilişki Allah’ın 99 ismi çerçevesinde açıklanmakta ve isimlerin insani bir varlık olarak Hz. Muhammed’de nasıl tecelli ettiği gösterilmektedir.
Cîlî bu nedenle Hz. Muhammed ile ilâhî isimler arasındaki karşılıklılık durumunu göstermeyi hedefler. Eserde ilâhî isimleri şerh ettikten sonra Hz. Peygamberin bu ilâhî isimlerle nasıl varlık kazandığını anlatır. Buna göre Hz. Peygamber, Allah’a ait bütün isimlerle isimlenmiştir. İnsan da Hz. Muhammed’in bir kopyası olması bakımından onun sahip olduğu bütün özellikleri potansiyel olarak taşır.
Bundan dolayı Cîlî kitabının son bölümünü insanın kemâlinin bilinmesi ve insanın bu kemâli nasıl elde edeceğine tahsis etmiştir.
Karağaç
Karağaç Hakikat-i Muhammediyye'yi inceledi.
@sammis3001·13 Eyl 00:25·Kitabı okumadı
Bu kitap Allah'ın esmalarını hakikatleriyle açıklamış ve efendimizin isimlerle nasıl ahlaklandığını hadislerle ispat etmiştir.
Çok güzel akıcı bir dille yazılmış gönülleri nura doyduruyor,
Marifet ehli dostlarım okumanız lazım. Abdülkerim El-cili Hakikat-i Muhammediyye
"Biz Resûlullah'ın (s.a.v.) huzurunda otururken bir bedevi Hazret'in huzuruna vardı ve şöyle dedi: - "Helak oldum ya Resûlullah!" Resûlullah (s.a.v.): - "Seni helak eden nedir?" diye sordu. Adam: - "Ramazan gününde eşimle münasebette bulundum" cevabını verdi. Resûlullah (s.a.v.): - "Bir köle azad edecek bir şey bulabilecek misin?" buyurdu. Adam: - "Hayır", cevabını verdi. Resûlullah (s.a.v.): - "İki ay birbiri ardına oruç tutabilecek misin?" diye sordu. Adam yine: - "Hayır", cevabını verdi.

Resûlullah (s.a.v.): - "Öyle ise altmış fakiri doyuracak bir şey bulabilecek misin?" dedi. Adam yine: - "Hayır", cevabını verdi. Sonra oturdu. Derken Resûlullah (s.a.v.)'e içinde hurma dolu bir zembil getirdiler. Resûlullah (s.a.v.) o adama: - "Bunu al da sadaka olarak dağıt!" buyurdu. O adam: - "Bizden daha fakirine mi? Medine’nin iki taşlığı arasında, buna bizden daha muhtaç bir aile yoktur" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) güldü, hatta azı dişleri göründü. Sonra o adama: - "Haydi git bu hurmayı ailene yedir", buyurdular." (Buhârî; Kitâbu's Savm 43) * Allah Teâlâ "Eğer onlar nefslerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan mağfiret dileseler, Resûl de onlar için istiğfar etseydi Allah’ı tevbeleri kâbûl edici ve rahmet edici bulurlardı" (Nisâ; 4/64) buyurmaktadır. Allah Teâlâ, Resûlullah’ın (s.a.v.) istiğfâr talebini mağfiretin ve tevbenin şartı kılmış; onların sadece Allah Teâlâ’dan mağfiret talebinde bulunmalarıyla yetinmemiştir. Aksine kendileri için mağfiret talebinde bulunsun diye Resûlullah’a (s.a.v.) gelmelerine bağlamıştır. İşte bunun sırrı, Hazret-i Resûlullah'ın (s.a.v) mağfiret (gafr edici) sıfatıyla vasıflandırılmış olmasıdır.
İşte bu şekilde bilesin ki, görme, işitme, koklama, tadma, dokunma gibi bütün zâhiri duyuların kuvvetleri; akletme, düşünme ve diğerleri gibi bütün bâtınî duyuların kuvvetleri hepsi Allah'ın kuvvetidir. Senden sürekli olarak meydana gelen bu durumları düşün! Bir şeye baktığında bilesin ki, sen ancak Allah Teâlâ'nın görme kuvvetiyle bakmaktasın. Aynı şekilde bir şeyi işitmenin, koklamanın, tadmanın ve dokunmanın da bir başkasının, bir başka kuvvetiyle değil ancak Allah Teâlâ'nın kuvvetiyle gerçekleştiğini bil. Bu kuvvetler Allah Teâlâ’nındır. Bâtınî kuvvetlerde aynı şekildedir; bütün hepsi bu şekildedir. Şu hadis-i kudsîde bu ma'nâya açık bir işaret vardır. “Kulum nâfilelerle Bana yaklaşmaya devam eder. Nihayet onu severim. Ben onu sevince onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, konuşan dili olurum..." (Buhârî; Rikâk38) Biz uzunca olan bu hadisin bu kadarını aldık. Bu hadisin isnâdının sahih oluşunda görüş birliği vardır. 257 Şimdi; işitme ve görme insanın bâtınî kuvvetlerinden; el ve ayak da insanın zahirî a'zâlarındandır. Buna göre O, senden zâhir olandır ve O, bâtındır. İşte bu şekilde âlemde nefsine O'nunla ârif ol! Kendi nefsinle O'na ârif olmaya çalışma; câhil olursun. Allah başarıya ulaştırandır. *** Hazret-i Resûlullah (s.a.v.) bu sıfatla da vasıflanmış ve bu isimle de tahakkuk etmiştir. Bunun delîli, Allah Teâlâ'nın: "Zî kuvvetin inde zil arşi mekîn" yani "(O Nebî), mekîn Arş’ın sâhibi indinde kuvvet sâhibidir” (Tekvîr; 81/20) buyurmasıdır. 258
O, vâcîb ve mümkün; sûrî ve mânevî; hükmî ve eserî; aynî ve ilmî; farazî, lafzî ve fiilî; hayâlî ve hissî; tenzîhî ve teşbîhî varlık mazharlarında tecellî edendir. O, bir yönden ve her yönden bu mazharların aynıdır; bir yönden ve her yönden bu mazharların gayrıdır. Bunun yanında zuhûr ettiği şeyde O'nun zuhûrundan başka bir şey olmaz. Her ne kadar zuhûr ettiğin şeyin zuhûrunda onun gayrıysa da diğer taraftan her yönden zuhûr ettiği şeyin aynıdır. Gayrıdır çünkü O her yönden de zuhûrundan farklıdır. Bundan dolayı ne bir yönden ve ne de her yönden idrak edilemez. O, iki zıddı kabûl eden ve iki vasıfla tecelli eden ihâta edicidir. O bir şeyin hem aynıdır ve hem de gayrıdır. Kayıtlanır, bundan dolayı mukayyeddir (kayıtlanandır). Kayıtsızdır, bundan dolayı mutlaktır. Mutlaklığında kayıtlanan; kayıtlı oluşunda mutlak olandır. Bu yüzden O’nun hakkındaki bütün inanışlar doğru söylemiştir ve bütün ibâreler O'na ulaşır (her ibârede O'nu tanımlayan bir şey vardır). Öte yandan O'nun hakkındaki bütün inanışlar yanlıştır ve hiçbir ibâre O'na ulaşmaz (O'nu tam olarak tanımlayamaz). Lisânlar O'nun hakîkatini dillendirmede acze düşmüştür. Selîm akıllar O'na ulaşmaktan men' edilmiştir. O, varlığı ve yokluğu yönünden bütün âlemi ihâta etmiştir. Âlem O'nu ihâta edememiştir. O, ilim, ayn, zât ve sıfat yönünden bütün eşyayı ihâta etmiştir; bununla birlikte hiçbir şey O’nu ihâta edememiştir. Hadîs-i kudsîde Allah Teâlâ'nın "Ne arzım, ne semâm beni ihâta edemedi ve lâkin mü'min kulumun kalbi beni ihâta etti!' buyurmasındaki "Cenâb-ı Hakk'ı ihâta eden kalbin" vüs'atı ya'ni genişliği tahkîk ehli indinde ulûhiyyetin hakîkatidir ki, bu Allah olmasına rağmen kalbin ulûhiyyeti kabûlünden ibârettir. Ve bu ma'nâyı insân-ı kâmilin kalbi hâriç hiçbir mahlûk ihâta edemez. Çünkü insân-ı kâmil zâtın mazharıdır. İnsân- kâmilin dışındakiler ise fiillerin, isimlerin ve sıfatların mazharıdırlar. Ve insân-ı kâmil kendi zâtının hakîkatinin Allah olduğunu bilse de ve O'nun isimleriyle ve sıfatlarıyla tahakkuk etse de Allah Teâlâ’nın zâtının künhüne (özüne) ulaşamaz veyâ her hangi bir yönden O'nu bütünüyle ihâta edemez. Bundan dolayı Sıddîk-ı Ekber Ebû Bekir (r.a) şöyle demiştir: "İdrâkten yana aczi idrâk etmek idrâktir." Mukarreblerin Efendisi ve Hatem-i Enbiyâ (s.a.v) şöyle buyurmaktadır: "Seni gerektiği gibi senâ edemem.” Allah Teâlâ da şöyle buyurmaktadır: “Allah'ı kadrini hakkıyla takdîr edemediler’.’ (En’âm; 6/91). Yani mukarreblerden olan nebîler ve resûller; tahkîk ehlinden olan kâmiller ve bunların dışındaki evliyâ ve sıddîklar ve Allah'ın mü'min, kâfir bütün kulları hakkıyla Allah'ın kadrini takdîr edemediler. O, onların tanıyıp bildiklerinin üstündedir. O'nun kadri, onların takdir ettiklerinin üstündedir. Bunu iyi anla! Allah Teâlâ “Muhakkak ki benim arzım geniştir" (Ankebût; 29/56) sözüyle bu vüs'ata ya'nî mârifet arzının genişliğine işaret etmiştir. * Bu isim tahkîk ehline göre sıfâtî isimlerdendir. Âriflere göre ise fiilî isimlerdendir. Bu ismin sıfatı vüs'tür. Bu ismin sıfâtî isim oluşu yönünden vüs', Cenâb-ı Hakk’ın mazharların tümünde taayyünüdür. Bu taayyün varlık kaydı bulunmakla birlikte kayıtsız, sınırlandırma bulunmakla berâber sınırsız, yokluk bulunmakla berâber yokluksuz; mümkün veya vâcib; halk veyâ Hakk; sûret veyâ ma'nâ, zâhir veyâ bâtın; evvel veyâ âhir olma yönüyle varlıkla birlikte varlık olmaksızın tahakkuk eder. Bu ismin fiilî isim olması yönüyle ise vüs', Cenâb-ı Hakk’ın mevcûdları idrâki ve onlara bu idrâk yönüyle kendisinden varlık vermesidir. Öncesinde yok oldukları halde bu varlık ile onları mevcûd olarak açığa çıkarırır. 233 Cenâb-ı Hakk’ın mevcûdlara verdiği şey kendisiyle varlığı idrak ettiği şeydir. Bu şey ise onların zâtları olup; bu zâtları ile onlara “şey’iyyet” ismi verilir. Bu şey’ onların aynı zamanda sıfatlarıdır ki, bu sıfatlar ile ezelde varlıkta taayyün etmişler ve âlemde açığa çıkmışlardır. Böylece Cenâb-ı Hakk, onların hallerini, şe’nlerini, değişimlerini, her yönden kendilerine nisbet edilen şeyleri ve onların gereklerini idrâk etmiştir. Bu idrâk de bir yönden ve bir nisbetten olmayıp; her yönden ve her nisbetten ilmî, aynî, idrakî, hakîkî, tafsilî ve icmalî ihâta ile olmuştur. *** Resûlullah (s.a.v.) bu isimle de tahakkuk etmiştir Bunun delîli, Hazret-i Resûlullah’ın (s.a.v) Hakk’ı, halkı ve Hakk’ın ilmini ihâta etmiş olmasıdır. Hakk’ı ihâtası; "Ne arz ne semâ beni ihâta edebildi. Ancak mü'min kulumun kalbi beni ihâta etti’’ hadîs-i kudsîsinde işaret edilen kalbin sâhibi olmasındandır. Onun kalbinin vüs'atinden (genişliğinden) daha geniş bir kalp yoktur. Hazret-i Resûlullah’ın (s.a.v) kalbi bütün kalplerin kendisinden bir damla olduğu bir deryâdır. Halkı ihâtası; Allah Teâlâ’nın “Rahmetim her şeyi kuşattı'’ (A’râf; 7/156) sözüyle bahsettiği rahmettir ki; bu rahmet Hazret-i Resûlullah (s.a.v)’dir. Bu konuyu büyük âlimlerin bazıları açıklamışlardır. Buna göre Hazret-i Resûlullah (s.a.v.) her şeyi kuşatan vâsîdir. İlahî ilmi ihâtası; Hazret-i Resûlullah’ın (s.a.v.) "Öncekilerin ve sonrakilerin ilimleri bana öğretildi " sözüdür. Allah Teâla, Hazret-i Resûlullah’a, âline ve ashâbına salât u selâm etsin
Ed-Dabb (Keler-Kertenkele) Kıssası ------------------------------------------------------------ Ömer’den (r.a) rivayet edilmiştir: "Resulullah (s.a.v.) ashabıyla bir toplulukta iken keler avlamış olan bir bedevî geldi ve 'Bu kimdir' diye sordu. Ashâb 'Resûlullah' dediler. Bedevi "Lat ve Uzza’ya yemin olsun ki! Bu keler sana iman etmediği müddetçe ben de sana îmân etmeyeceğim." dedi ve keleri Hazret-i Resûlullah'ın (s.a.v) önüne bıraktı. Hazret-i Resûlullah (s.a.v.) 'Ey Keler!’ deyince keler orada bulunanların hepsinin anlayacağı açık bir dil ile - 'Buyur, emret! Ey kıyamet gününün ziyneti’ dedi. Hazret-i Resûlullah (s.a.v.) 'Kime ibâdet ediyorsun’ diye sorunca; keler 'Arşı gökte, saltanatı yerde, yolu denizde, rahmeti cennette, cezalandırması cehennemde olan Zât'a ibadet ediyorum’ karşılığını verdi. Hazret-i Resûlullah (s.a.v.) 'Ben kimim?’ diye sorunca keler; 'Sen Âlemlerin Rabbi'nin Resûlü, Nebîlerin Sonuncususun. Seni tasdîk eden kurtuluşa erer, seni yalanlayan hüsrana uğrar." Bu cevab üzerine bedevî müslüman oldu." (Kâdı İyâz; Şifâ-i Şerîf / Heysemî; Mecmaü’z-Zevaid Hadîs No: 68041)
el-Hakem İsm-i Şerifi O, her bir hak sahibine hey'etini, niteliğini, niceliğini, mahiyetini ve âlemin halleri yönünden hakkı olan cevheriyetini, arazlığını, lâzımlarını, kıdemini, sonradan oluşluğunu, uzaklığını, yakınlığını, ulvîliğini, süfliliğini, evvelliğini, sonralığını, zâhirliğini, bâtınlığını, kemâlini, noksanını, büyüklüğünü, küçüklüğünü, azlığını, çokluğunu vererek mevcûdlarını birbirinden ayırandır. Bu isim fiilî sıfatlarının isimlerindendir. Bu ismin sıfatı hükmdür. Allah Teâlâ’nın hükmü; varlıkta sıfatlarının gerektirdiği şeylerden ibarettir. Çükü Allah Teâlâ sıfatlarının gerektirdiği şekilde varlıkta hükmetmektedir. Mevcûdların hiçbir yönden, hiçbir i'tibarla ve hiçbir durumda O’nun sıfatlarının gereklerinden kaçabilmesine imkân yoktur. *** Hazret-i Resûlullah (s.a.v) hakîkat olarak bu ilahî isimle vasıflanmıştır. Hazret-i Resûlullah'ın (s.a.v) bu isimle vasıflandığına delil Allah Teâlâ’nın: "Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe îmân etmiş olmazlar!’ (Nisâ; 4/65),
- Eğer bu görünme yeri olduğu sıfat, kemâl sıfatlarından ise bu hakîkat varlık mertebesinin en yücesine katılmıştır. Böylece bu varlık kâmil olur. - Eğer varlığın görünme yeri olduğu bu sıfat, celâl sıfatlarından ise bu hakikat dalâlete ve azaba katılmıştır. Böylece bu mevcûd dalâlete düşen ve azâb edilen olur. - Eğer varlığın görünme yeri olduğu bu sıfat, cemâl sıfatlarından bir sıfat olursa bu hakîkat hidâyete ve ni'mete katılmıştır. Böylece bu mevcûd hidâyete ermiş ve bu sıfatın aslının gerektirdiği ni'met çeşitleriyle ni'metlendirilmiş olur. Varlığın her bir ferdini bu şekilde kıyâs et! Çünkü bu O’nun sıfatlarından bir sıfatın eseridir. O’nun sıfatları ise muhteliftir, birbirine muhaliftir ve birbiriyle müttefiktir. Bundan dolayı varlıkların halleri muhteliftir ve görünme yeri oldukları sıfatlar yönünden birbirlerine ihtilâf ederler ve birbirleriyle ittifâk ederler. Allah Teâlâ da varlıklara ancak kendi hakikatlerinin aynı olan sıfatlarının gereği üzere hükmetmiştir. Varlıkların hakikatlerinin gerektirmediği şeyleri onlara vermemekle onlara zulmetmiş olmaz. Aksine varlıklara rahmet etmiş olur. Çünkü onları kendi sıfatlarından halk etmiştir (yaratmış) ve sıfatlarına görünme yeri kılmıştır. Bu da rahmetin gazabı geçmesinin sırrıdır. Bunu iyi anla!

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Hakikat-i Muhammediyye
Baskı tarihi:
Temmuz 2010
Sayfa sayısı:
322
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786055902094
Çeviri:
Muhammed Bedirhan
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Nefes Yayıncılık
Tasavvuf dünyasının önemli isimlerinden biri olan Abdülkerim Cîlî, orijinal adı el-Kemâlâtu’l-İlâhiyyefî Sıfâti’l-Muhammediyye olan bu eserinde insan ile Allah arasındaki ilişkiyi ele alır. Bir diğer anlamıyla, İnsan ile Allah arasındaki ilişki Allah’ın 99 ismi çerçevesinde açıklanmakta ve isimlerin insani bir varlık olarak Hz. Muhammed’de nasıl tecelli ettiği gösterilmektedir.
Cîlî bu nedenle Hz. Muhammed ile ilâhî isimler arasındaki karşılıklılık durumunu göstermeyi hedefler. Eserde ilâhî isimleri şerh ettikten sonra Hz. Peygamberin bu ilâhî isimlerle nasıl varlık kazandığını anlatır. Buna göre Hz. Peygamber, Allah’a ait bütün isimlerle isimlenmiştir. İnsan da Hz. Muhammed’in bir kopyası olması bakımından onun sahip olduğu bütün özellikleri potansiyel olarak taşır.
Bundan dolayı Cîlî kitabının son bölümünü insanın kemâlinin bilinmesi ve insanın bu kemâli nasıl elde edeceğine tahsis etmiştir.

Kitabı okuyanlar 1 okur

  • Kadriye Karabulut

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%33.3 (1)
9
%0
8
%66.7 (2)
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0