Hakkari'de Bir Mevsim (40. Yıl Özel Basım)Ferit Edgü

·
Okunma
·
Beğeni
·
9.480
Gösterim
Adı:
Hakkari'de Bir Mevsim
Alt başlık:
40. Yıl Özel Basım
Baskı tarihi:
Ekim 2017
Sayfa sayısı:
194
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789755708959
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Hakkari'de Bir Mevsim
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Sel Yayınları
Hakkâri’de Bir Mevsim 40 yaşında! Ferit Edgü’nün eşsiz eserinin 40. yılını özel bir basımla kutluyoruz.



Türkçenin ustalarından Ferit Edgü’nün büyük eseri Hakkâri’de Bir Mevsim, ilk kez 1977 yılında yayımlandığında Türkçe yazında pek çok şeyi değiştirdi. Edebi kıymetinin yanı sıra o “uzak” coğrafyayı ele alışıyla, bölgenin okur nezdinde görünürlük kazanmasında mütevazı ama önemli bir katkı oluşturdu.



Japonca ve Çince dâhil birçok dile çevrilen, Türkiye’de olduğu kadar dünyada da ses getiren, aynı zamanda Erden Kıral yönetmenliğinde filme uyarlanarak, 33. Berlin Film Festivali’nde aralarında Gümüş Ayı’nın da olduğu 5 ödül kazanan eserin bu yıl 40. yılını kutluyoruz.
Yıllar geçtikçe gücünü, yitirmek şöyle dursun, daha da artıran Hakkâri’de Bir Mevsim, 40. yılı vesilesiyle özel bir basımla yeniden okurla buluşuyor.



Hakkâri’de Bir Mevsim, ciltli ve özel kâğıtlı yeni tasarımıyla raflarda.



“O”yu (Hakkâri’de Bir Mevsim) sadece gerçekçi bir roman olarak saymak yetmez, gerçeğin inanılmaz bir düşe dönüştüğü, şaşırtıcı bir öyküdür bu. Ferit Edgü'nün gerçek bir yaşamı, bir roman yaşamına çevirmesindeki beceriye hayran oldum. Çünkü “O” gözlem gücünü anlatı ustalığından alıyor.

-Melih Cevdet Anday-
Anadolu Öğretmen Lisesi mezunuyum. ÖSS adlı sınavda puanım yüksek gelmeseydi, büyük ihtimalle de öğretmen olacaktım. Aslında karakterime ve hayata bakış tarzıma oldukça uygun bir meslekti öğretmenlik. Her şeyden önce kutsal meslektir. Toplum önderi olarak görürler bizde öğretmenleri. Çünkü öğretmen dediğin hem doktordur, hem avukattır hem de mühendistir. Hele ki köylerde öğretmenlik yapanlar, başbakandan da üstün bir konumdadır. Ekmeği, yağı, sütü köylü tarafından karşılıksızca verilir. Yeter ki bir kelime öğretsin, köylü her şeyini vermeye razıdır ona. Böylesine saygıdeğer bir meslektir öğretmenlik...

Hakkari'nin bir köyünde öğretmenlik yapan bir adamın yaşadıklarını anlatıyor kitap. Hem de yalnızca bir mevsimde yaşadıklarını. O mevsim de kış mevsimi... Hakkari'de veya doğuda bir ilde kışların sert geçtiğini, bitki örtüsünün 6 ay boyunca "kar" olduğunu eminim hepiniz tahmin ediyorsunuzdur... Bu kitapla tanışmam ise, Oğuz Aktürk'ün #24769932 incelemesi ile gerçekleşti. Yazdıklarından etkilendim ve kitabı araştırdım. Nitekim bugün itibarıyla kitabı okumuş durumdayım ve Oğuz'a teşekkür ederim böyle içten bir kitapla tanışmama vesile olduğu için.

Dedim ya, öğretmen lisesi mezunuyum. Bu sebeple, çok fazla öğretmen arkadaşım var. Hem de en yakın arkadaşlarımın çoğu öğretmen. Belki hiçbiri Hakkari'de öğretmenlik yapmadı; ama tam 5 arkadaşım, tesadüf budur ki, Şırnak'ta doğu görevlerini tamamladılar. Yapmış oldukları iş gerçekten saygı duyulması gereken bir işti. Çünkü hiç kimse üniversiteden mezun olduktan sonra 4 sene boyunca Şırnak'ta veya Hakkari'de öğretmenlik yapmayı hayal etmez. Ama hiçbiri gitmem demedi. Gittiler ve görevlerini yapıp geldiler. Şimdi hepsi ülkemizin batısında, Şırnak'a veya Hakkari'ye nispeten daha kolay koşulların olduğu yerlerde görevlerini sürdürüyorlar.

Arkadaşlarım doğuda öğretmenlik yaparken zorlu koşullarla ve cehaletle büyük mücadele içine girdiklerini her seferinde anlatıyorlardı. Her seferinde de onları can kulağıyla dinledim geldiklerinde. Birçok defa okullarına yapılacak yardımlara el ayak oldum. Kütüphanelerine kitap yardımında bulundum. Hepsinin de helali hoş olsun. Bir çocuğun bile eğitimine ve hayatına katkı sağlamayı başarabildiysem ne mutlu bana. Bizim bu yaptıklarımız ve naçizane katkılarımız, inanın o öğretmenlerin verdiği emek karşısında bir hiçtir. Gerçekten de kutsal bir meslek icra ediyorlar. Elleri öpülesi insanlar... Düşünüyorum da ilkokul öğretmenim benimle bu kadar alakadar olup bana güvenmeseydi belki de şimdi daha farklı bir konumda olacaktım. Bu sebeple vefamı ona her zaman göstermeye çalışıyorum. Keşke öğretmen olsaydım diyorum şimdilerde. 18 yaşında bir insanı meslek seçmek zorunda bırakan eğitim sistemimize kırgınım...

Kitaba dönecek olursak, Hakkari'de sadece bir kış mevsiminde öğretmenlik yapan birini yaşadığı zorlukları ve Hakkari'nin, amiyane tabirle, üvey evlat oluşunu anlatıyor Ferit Edgü. Son derece çarpıcı yorumları ve betimlemeleri var. Bir öğretmen olarak köye giden isimsiz kahramanımız, köye ayak basar basmaz bir çocuğun ölümüyle karşılaşıyor. Öğretmenimizin konuştuğu dili köylüler anlamıyor, köylülerin konuştuğu dili ise öğretmenimiz anlamıyor. Zorluklar ilk dakikadan itibaren baş gösteriyor.

İkinci gününde, İçi örümcek ağlarıyla dolu, tahtasız ve sırasız bir okul teslim ediliyor öğretmenimize. Hemen kara tahtayı yapıyor çocuklarla birlikte ve sıraları bir marangoz gibi paslı çiviler yardımıyla oturulacak vaziyete getirerek dersine başlıyor. Ne zaman bir zorlukla karşılaşsa ve yardım talebinde bulunsa, yardım talepleri geri çevriliyor. "Ne yaparsınız, devletimiz her yere elini uzatamıyor," diyorlar. Yaşadığı zorluklar ve omzundaki yük her geçen gün artıyor. Biri hastalansa reçete yazması için ona geliyor köylü. Bir başkasının problemi olsa öğretmenden akıl alıyorlar. Öğretmen bilirkişisi oluyor köyün zamanla...

Bizler batıda, eğitimde fırsat ve olanak eşitliğini münazara konusu yaparken doğuda binbir türlü zorlukla eğitimde eşitsizliği yaşıyor çocuklar. "Bir tek şey istiyorum. Çaresizliği yenmek." diyor öğretmenimiz. Evet, çaresizliği yenelim. Hep birlikte yumruğumuzu vuralım doğudaki çaresizliğe. Elimizi uzatalım. Bütün çocuklarımız eşit şartlarda eğitim alsın. Liyakat usulüne uygun olarak kurumlara çalışan alalım. İbn-i Haldun'un dediği olmasın, coğrafya kaderimiz olmasın...

Çok güzel ve samimi bir dili var Edgü'nün. Okunması gereken bir eser bana göre... Kitabı okurken, keşke doğuda öğretmenlik yapan bir arkadaşımız çıkıp şu kitabı okusa da ağız tadıyla bir inceleme okusak dedim içimden. Şimdi tekrarlıyorum. Doğuda öğretmenlik yapan bir arkadaşımız çıksın ve şu güzel kitabı incelesin lütfen.
Dikkat!! Fena halde yaşanmışlık içerir :)
4 yıl önce hiç bilmediği bu yerlere gelen ve hiçbir pişmanlığı olmayan bana, beni anlatan bir kitap, Hakkari'de Bir Mevsim. zeyneb ile buralardan gitmeden okunacaklar listemizde olsa da, bir kitap buluşmasında okuruz diye niyetimize aldığımız ve Sayın Semih beyin kitaba yaptığı incelemeyi okuyup anılardan oluşan bir inceleme yazacağımı söylemiş olmam ve kitabı okurken de anılarımın filme sarılıp gözümün önüne düşmesi beni bunca şeyi yazmaya itti. Umarım sıkmam sizleri :)
Kış mevsimi, kış ne ki? Denizlerden gelen biri için kış nasıl bir şey? Kütleler halinde yağan kar, gözleri yakan beyazlık, şehre inmek için at, katır sırtında 8 saatlik yolculuk? Peki ya doktor? Okul? Öğrenci? Ya öğretmen?
Kitap 1976 tarihi ile bitiyor. Şu an 2018'deyiz. Geçen zamanı siz hesap edin. Atandığımızdan bu yana zeyneb mevsimleri saysa da ben yıl hesabı yapıyorum. 4 yıl geçirmişiz Güneydoğu'nun kadın silüetli (haritadaki görünüşünü hep bir kadına benzetmişimdir ) bir ilinin, bir ilçesinin birbirine zıt yöndeki son okullarında. Dağlara bakıyoruz ve dağlar hayatımızın hangi aşamasında bize bu kadar yakın oldu düşünmeyi uzun zaman önce bıraktık. Değişen hem hiçbir şey yok, hem çok şey var: elektrik var, gerçi kesildiğinde giderken suyu da elinden tutup götürüyor, saatlerce (daha önceleri günlerceydi) gelmese de var :) İnternetimiz var! Büyük nimet :) Bir tıkla istediğimiz yerdeyiz ve eğitimden daha hızlı gelişen inşaatlar var etrafımızda. Çocukluğumuzdaki 'sağım solum sobe' tekerlemesi yerine 'sağım solum apartman' diyoruz artık.
Adına zorunlu hizmet denilen bu sistemin bile isteye bir parçası olmayı seçtiğimde hayatımda bir daha o kadar çok duymayacağımı tahmin ettiğim tek kelime "GİTME!". Bu kelimenin içini doldurmayı size bırakıyorum.

Bambaşka yerlerde, alışık olduğun yaşantıdan uzaklara kopup geldiğinde senden başka hayatlar olduğunu görmek büyütüyor insanı. Bir süre sonra şaşırmıyorsun, her şeyi görmüş- duymuş oluyorsun ki 4 yıl az bir süre değil. Mesela, hayatında daha önce hiç lapa lapa yağan kar görmediysen benim gibi, şaşkın şaşkın etrafına bakarken arkandan "Hoca nasıl buldun, şansına iri iri yağıyor mübarek" diye seslenebilirler. Karlar eridi dediğin bir gün gizli buzlanmayı fark edemeyip Toptaş'ın palas pandıras kelimesinin hakkını vererek düşebilirsin :)) gizli buzlanma sadece araçları değil seni de bir yokuş aşağı savurmuştur çünkü. Okulun dağlık bir arazide ise araç yok, oh! mis gibi hava diye tam sevinecekken çeşit çeşit börtü böcekle hayatın bir an kâbusa dönebilir. ( Bugün okul bahçemde iki yılan görüldüğünü ayrıca belirtmek isterim:) ) hiç görmediğin boyutlarda fareler görebilir ve sınıfını senden rahat kullanan bu şımarık hayvanlara kinlenebilirsin. Karda tilkilerin ayak izlerini, çocuklardan daha heyecanla izler ve "acaba benim ne gibi bir izim kalacak buralarda?"dersin. Yol hakkının ineklere geçtiğini, hindilerin kendini akbaba sandığını görürsün. Zaman geçer hiç kar yağmaz. Oh, bu kış üşümedik diye sevinmek yerine havalar ısındığında sınıfına konumlanacak akreplerin ve kertenkelelerin varlığının telaşına düşersin. Dua ki ne dua çocuklara bile dua ettirirsin bunlar olmasın diye :)
Her yıl ısrarla tadilata soktuğun çatı her yağmurda envai çeşit yerinden akmaya devam ettiğinde başlarda "bıktım bıktım!" deyip ağlasan da zamanla çatı ile uzlaşmacı bir konuşma yapma durumuna geldiğini ve tüm bunların seni ne kadar hissizleştirdiğini görüp bir kez de bu duruma şaşırarak gülersin. Ya da için için ağlarsın da o sana gülme gibi gelir. Sonra bir yetkili sana ceplerini çıkarır. Bana sakın para deme Melike! diyebilir. Git! kendin hallet ya da bekle diye çıkışabilir cepleri dışarıda.

Çok şey görürsün. Kimisi düzeltebileceğin bir şeydir. Kimine dokunamazsın. Kimi yiyecek kuru ekmek bulamazken diğeri sınıfa pizza getirir ve sen hiç pizza yememiş çocuğun bakışlarını ona tüm pizzaları yedirsen de unutamazsın. Bir gün bir anne yardım et! der. Yardım et 5. çocuğum yolda ama kocam yoldan çıktı. Yardım et, evinin yolunu bulsun. Karışma derler, karışamazsın. Korkmaktan değil hep gücünün yetmeyeceği şeyler olduğundan. Kimi var kitap alırsın, okusun daha iyi bir anne olsun diye, ne gerek var olur. Sonra biri çıkar o kitabı okur okudukları ile senin niyetini sorgular. Sen inatla almaya devam edersin. Bir gün anlaşılacağını umarak.

Survivor gibi bir okul yolun varsa eli silahlı adamların arbedeleşmesine şahit olur, atandığının bir haftasına sokağa çıkma yasağı ilan edilir karşı kaldırımdaki bakkala bile çıkmaya korkarsın. Bir karne dönüşü her sabah geçtiğin yoldan geçip evine girdiğinde başlayan silah seslerinin bir öğretmeni yaşamdan kopardığını görürsün. Sadece dakika farkı vardır senin eve girmenle bir başka öğretmenin ölmesi arasında.

Bu yüzden yazılan ne bir eksik ne bir fazla. Ne abartı ne de değil. Anlatılan yaşanılan yıl değişti geri kalan aynı, değişmiyor, değişmediğini görünce sen de "değiştiremedim" diyorsun kendine. "Dünyayı sen mi kurtaracaksın!" öfkesini kusan birinin varlığını anımsıyorsun geçmişten ve onun haklı olduğunu görsen de tüm gitme demelere inat burada olmanın tarifsiz bir kuvvet verdiğini, seni olgunlaştırdığını, tuhaf hissettirdiğini, zorladığını yaşaya yaşaya öğreniyorsun.
Kitabın her boşluğuna bir şeyler karalarken 'çok şey birikmiş...' dedim çok daha fazlası birikecek, bölge değişecek, şehir, okul... değişecek ama sen ister mavinin derinliklerinde ol ister bozkırın sıcağında, fark etmez hep zorluklarla karşılaşacaksın. Çünkü artık biliyorsun hep zordur ve o mücadele etmek istediğin algı her yerdedir ve sen sadece burada olmadığını artık çok iyi biliyorsundur.

Şimdi aynı tereddütlerle yola çıkacak meslektaşım;
Biliyorum korkuyorsun. Yapamayacağını düşünüyorsun, yaşayamayacağını ama alışıyorsun. Gitme! diyecekler sana. Gelemem! diyecekler. Hoş, sen 'Gelirim' deseler de sakın inanma. Hayali manzaralara dalma. Onlar söyleyemezler ama senin geçtiğin yollardan geçmeye korkarlar. Bilmezler sen o yollardan geçerken kaç güvenlik noktası saydın ve kendini Allah'a emanet etmekten başka bir güvencen de yok. Bekleme, beklememeyi yola çıkmadan öğren.
Bir gün sen de yeni belirlediğin rota için toplanıp giderken, burnunda yazarın dediği gibi otlu peynir kokusunu (hala alışamadım:) )birkaç güler yüzlü insanı, farklı farklı dillerde öğrendiğin kelimeleri, kazançlarını ve kayıplarını da koyacaksın çantana.
Bir savaşçı değilsin elbette ama bir gün, bir çocuk, "Ben bunu bir yerde öğrenmiştim." dediğinde amacına ulaşmış olacaksın. Çünkü senin mücadelen, bambaşka bir dünyanın dışarıda aktığını onlara fark ettirmek. Bir gün bu cümleyi sen duymasan da onlar söylemiş olacak.
İnan.
Pişman olma.

Yolun açık olsun. :)
Ne zamandan beri okumayı düşündüğüm ama her seferinde başka zamana bıraktığım “Hakkari’de Bir Mevsim”i okumaya başlıyorum. Edgü’yü kendime çok yakın hissediyorum. O kadar sade ve içten yazıyor ki… Aidiyet duygusunu kaybetmiş bir yolcunun, benliğini arayışıdır bu kitap. Ben de her kitapta böyle yaparım. Her bir sayfada bir başka ben olurum. Karanlık dehlizlerin, örümcek ağlarıyla dolu yollarında benliğini bulmaya çalışan ama her seferinde farklı bir yoldan bunu başarmayı deneyen bir ben. Çatlak, kavruk, dokununca insanın midesini kaldıran duvarları yoklaya yoklaya ilerlerim. Bilirim, kitabın sonunda, teker teker denediğim bu yollardan birinin sonunda, bu benlerden birini bulacağım. Sarıp sarmalayacağım sonra onu, yapıştıracağım üzerime ve her kitaptan sonra yaptığım gibi daha da ağırlaşmış olarak devam edeceğim yoluma.

Odama girdiğimde, yatağına uzanmış bir kişiyle karşılaşıyorum. Selamlaştıktan sonra, daha adlarımızı öğrenmeden, söylenmeye başlıyor. Eğitim sistemi, hükümet, sosyal yaşam, işsizlik… Dinliyorum dakikalarca. İçi dolmuş, belli. İnsan bazen sadece kendini dinleyecek birini ister. Aklına gelen her şeyi söyleyebileceği, bunlar için kendini yadırgamayacak birini. Böyle insanlar çok az artık. Konuşmasının çoğunu anlayamıyorum, çok yorgunum. Dün geceden beri uyumadım ama bir yandan da arkadaşın sözünü kesmek de istemiyorum. Düşüncelerime tezatlık oluşturacağını bilsem de kesiyorum sözünü ve yatmak istediğimi belirtiyorum. Anında uyuyorum. Kırdığım insan sayısı artıyor.

Kitabı o kadar güzel bir zamanda okuyorum ki, neredeyse şimdiye kadar okumadığıma sevineceğim. Kars, Ani Harabeleri’ne gidelim diyorlar, yol dört saat sürüyormuş. Gündüz yolculuğu yaparak kitap okurum diyerek kabul ediyorum teklifi. Şansıma en önde yer buluyorum. Belli bir süre etrafıma bakınıyorum ama aklım kitapta. Açıyorum kitabı, başlıyorum okumaya. Doğu’da yolculuk yaparken, buralarda çalışmış bir insanın yazdıklarını okumak, tarifsiz bir okuma zevki veriyor bana. Geçtiğimiz her köy, gördüğüm her insan ve hayvan, kitabın içinden fırlamış, otobüsün sağına soluna serpiştirilmiş sanki. Onlarca hayvanı küçücük bedeniyle otlatmaya çalışan ve bu işi zahmetsizmiş gibi yapan, soğuk yanıklı suratıyla otobüse bakan çocuğu anlayabiliyorum. Fakirliğin, soğuğun, tezek ve ıslak koyun yünü kokusunun, açlığın, terörün, askerin, devletin ve daha nice sıkıntının, çocuğun surat ifadesinde katmer katmer belirdiğini görebiliyorum. Bu ifadenin zamanla yok olmasını ve daha iyi bir Doğu'nun oluşmasını diliyorum. Buraların insanı bunu hak ediyor. Bunca sıkıntıya sessizce direnen, güler yüzünü hiç eksik etmeyen, varını yoğunu misafirine ikram eden, yatağını sana verip yerde yatan bu insanların hak ettiği yaşam bu olamaz.

Edgü yazdıklarıyla, dediklerimin bin fazlasını hissettiriyor okura. Acıyla, yoklukla nasıl başa çıkılabileceğini ve zamanla bunlara nasıl alışılabileceğini gösteriyor bizlere. Farklı dilleri konuşsak da anlaşabilmenin onlarca çeşidini, soğuk ve karanlık gecelerin insan zihnine katkısını, ölen bebeklerin vicdanlarda açtığı derin yaraları gösteriyor ve bunları o kadar yalın bir şekilde yazıyor ki… Kendisini yazar olarak görmüyor belki ama okuduğum çoğu yazardan daha iyi bir yazıma sahip, insanın yüreğine işleyen cümlelerin sahibi bir yazar.

Kitabın çoğu bitti. Ani Harabeleri’ne gelmek üzereyiz, ileride gözüküyor. Yol kenarındaki köyleri harabeler sanıyorum çünkü bütün taşlar harabeden alınmış çok belli. Harabelere vardığımızda bizi, üzerindeki üniformanın eğreti durduğu, esmer, cana yakın bir görevli karşılıyor. Rehberlik yapmayı teklif ediyor, hemen kabul ediyoruz. Bir anda suratı ciddi bir ifadeye bürünüyor ve kendisinden beklenmeyen çeviklikle anlatmaya başlıyor. Ani müthiş bir yer. Buraya şimdiye kadar neden gelmemişim diye kızıyorum kendime. Ermenistan sınırını belirleyen ırmağın etrafında, sekiz kilometre karelik bir alana inşa edilmiş kutsal şehir. Onlarca farklı medeniyetin ve dinin tahribatına rağmen hala bir kısmı ayakta duruyor. Elbette her yer, insan ırkının çirkinlikleriyle dolu ama bunlar bile şehrin atmosferini yok etmeye yetmiyor. Rehberimizin insan zihnini şaşkına çevirecek bilgi birikimiyle üç saatlik tur, on dakika gibi geliyor insana. En son ekliyor, “Hocalarım, bu dediğimi kimse bilmez, bizler de dedelerimizden öğrendik. Zamanında buraya Adnan Menderes gelmiş, bakmış ki şehir tam sınırda, korkmuş. Ermeniler bizden hak talep eder diye şehrin dağıtılmasını istemiş. Çünkü Ani Ermeniler için kutsal bir şehirdir ve her sene binlerce Ermeni buraya ibadet için gelir. Gördüğünüz köylerin bütün taşları buradan alınma, devlet kendi eliyle verdi onlara bunu, yoksa gariban köylü girebilir mi buralara. Kentin böyle harap edilmesi Menderes’in suçudur. ”

Çıkışta, otobüsün yanında, yan yana dizilmiş dört çocuk görüyorum. Ellerinde, kendi yaptıkları lifler, patikler… O kadar masum bir ifadeye sahipler ki, insan iki çift lafı bir araya getirip de konuşamıyor onlarla. Saatlerce izleyesi geliyor insanın bu çocukları. Ağzımdan çıkacak herhangi bir kelimenin bu masum ifadeyi bozmasından korkuyorum. Erkek olanı çok uyanık. Patikler küçükmüş diyen birine, “esniyir agabey bunlar,” diyerek çekiştiriyor patiği. Cebime bakıyorum para yok. Ben alamıyorum ama ürünlerinin bir kısmını zorla da olsa satıyorum öğretmenlere. Paraları alınca, suratları gülüyor, parayı sevdiklerinden değil, yokluktan... Başka bir yerde görsem hiçbir duygu oluşturmayacak ifadeler, burada çığ gibi doluyor yüreğime, sarıp sarmalıyor içimi. Her şeyi küçültüp içime atasım var.

Dönüş yolundayız. Tiz bir ıslık sesi duyuyorum. Sağımızda beyaz bir kısrak beliriyor. Toptaş’ın kitabındaki gibi bir at. Yelesi dalgalanıyor, burun deliklerinden dumanlar yayılıyor etrafa. Bir zaman sonra yavaşlıyor, bizleri uğurluyor sanki. Gözden kayboluyor sonra.

Kitap bitti. Eserin edebi boyutu falan hiç ilgilendirmiyor beni ve böyle düşünüyor oluşuma şaşırmıyorum bile. Sanırım değişiyorum ve bu kitap da katkı sağlıyor buna. Son sayfayı kapattıktan sonra uzun bir süre çantama koyamıyorum kitabı.

Eminim sizler de bu kitabı okuduktan sonra uzun bir süre etkisinden kurtulamayacaksınız. Belki siz de benim yaptığım gibi, sırf daha fazla kişi okusun diye, ilk tanıştığınız kişiye hediye edeceksiniz kitabı.
Muzaffer Akar 'a ithafen.

1. BÖLÜM:

"Siz şanslı çocuklarsınız. Tertemiz caddelerden yürüyerek kaloriferli sınıflara okumaya geliyorsunuz. Hiçbir şeyin kıymetini bilmiyorsunuz."

İlkokul öğretmenim her gün tekrarlardı bu cümleyi. Ne konuda şanslı olduğumuzu bilmezdik. Kendimizi hep şanslı görürdük. Aile ortamında, sokakta her yerde şanslı olduğumuzu belirtirdik. Ancak kaloriferle ısınmanın şansla alakası neydi anlamıyorduk. Soba daha çok ısıtmaz mı bizleri? Hem ateşi seyretmek ne kadar zevklidir.

Peki ya caddelerden yürüyerek eve gelmenin nesi şanstı. Habire arabalar ezecek korkusuna kapılırdık. Büyükler sizi bir yere götürmek isterse sakın gitmeyin laflarıyla tembihlenirdik. Öğretmenimiz yalan söylüyordu aslında biz şanslı falan değildik.


2. BÖLÜM:

Kitabı bitirince ne okudum ben dedim kendime. Sanki bir yemek yemiştim ve doymamıştım. Kapağını kapatmadan tekrar ilk sayfayı açıp okumaya başladım. Bu kitap, bu konu, bu anlatılanlar bana bir yerlerden tanıdık geliyordu ama nereden bilmiyordum. İkinci okuyuşum bitince fikrim değişmemişti. Acaba tanıdık gelen neydi. Sinema filmi olduğunu biliyordum ve açıp izledim. Evet bu oydu. Ben bu filmi çok küçükken izlemiştim. Ama bana tanıdık gelen şey kesinlikle bu değildi. Başka bir şeyler vardı ve ben onu bulana kadar okumaya devam ettim.

Şaka değil gerçek üstüne bir daha ve bir daha okudum. Bu nasıl bir kitap ki kendini bana peşpeşe dört kere okutmuştu. Roman değil şiir gibi, rüya gibi. Bir hayal, bir özlem, bir ... bir .... nasıl tanımlayacağımı bilemeyeceğim bir şey okudum.

40. yıl özel baskısını bana hediye eden Sevgili abimiz Muzaffer Akar'a teşekkür ederken, böyle güzel bir kitapla bugüne kadar tanışmayan kendime sadece kızdım.

Kendi dilimden yazılan bir kitaba, hem tanıdık hem de çok yabancıydım. Küçükken öğretmenimin gün aşırı tekrarladığı o cümle bir tekne gibi beynimdeki kayalara çarpa çarpa battı kitabı her okuyuşumda. O karlar üstüme üstüme yağdı. Ölen bebekler sanki kucağımdaydı. Ve sonunda bana tanıdık gelen şeyi bulmuştum.


1. BÖLÜMÜN DEVAMI:

Öğretmenimiz haftalık izne ayrıldığı bir dönem ailem ve birkaç akraba toplanıp komşu şehir Trabzon'un bir köyüne gitmiştik. Neden gittiğimizi hatırlayamasam da ne gördüğümü hala hatırlarım. Bu kitabı okuyunca tüm detaylar daha da çok belirdi hafızamda.

Evin çocukları okula gitmek için hazırlanıyordu. Evin büyüklerinden biri "İstersen sen de okula git oynarsınız." dedi. Beni alırlar mı okula? diye düşünürken yapacak daha eğlenceli bir şey olmadığından peşlerine takılıp okula gittim.

Gördüğüm okul benim okulum gibi 3 katlı bir okul değildi. Sadece iki sınıf vardı. Tabelanın birinde 1. 2. 3. sınıflar diğerinde 4. ve 5. sınıflar yazıyordu. Bizim okulda her sınıfın A, B, C, D si bile vardı oysa. Öğretmen, şuan ismini hatırlayamadığım peşine takılıp okuluna geldiğim kızı çağırıp beni göstererek bir şeyler sordu. Sonra beni çağırdı ve bana da epey soru sordu. Hangi okula gidiyorum, kaçıncı sınıftayım, neden bugün okulumda değilim gibi soruları cevapladım.

Ben 3. sınıf öğrencisi olduğum için beni 1. 2. 3. sınıflara misafir öğrenci olarak aldılar. Öğretmen derse başlayalı biraz geçmişti ki üşüdüğümü hissettim. Öğretmen de farketmişti bu durumu. İki çocuğun ismini söyleyip sobaya odun atıp kapıyı açmalarını söyledi. İki sınıfın ortasındaki koridordan biraz daha geniş bölümde hiç farketmediğim bir soba vardı. Öğrenciler sadece teneffüste ısınabiliyordu üstelik soba başında sırayla durabiliyorlardı. Ancak o an bana çok güzel bir şeymiş gibi gelmişti bütün bunlar.

Sonra yine derse devam ettik. Aynen kitapta anlatıldığı gibiydi. 1. sınıflar resim çizsin. 2. sınıflar cümle kursun. 3. sınıflara ise şimdi hatırlayamadığım bir konuları anlatmaya başladı öğretmen. O an, o kadar çok bilgiliyim ki, böyle olmalı, bunları anlatmadınız gibi bazı eklemelerle konuya fazlaca dahil olmuştum.

İkinci ders, sınıfa çok fazla bilgili geldiğimden dolayı beni 4. ve 5. sınıfların okuduğu sınıfa gönderdiler. Pek tabi orada da fırtınalar estirdim. Çok biliyorum, çok çalışkanım, dahi miyim neyim? Şımarıklık tavan yapmış göklerde uçuyorum. Herkesin bana uzaylıymışım gibi bakması da cabası. Düşünüyorum ben aslında çok çalışkanım ama bizim öğretmenimiz bize hep bilmediğimiz konuları anlatıyor. Bu okuldaki öğretmenler gibi bildiğim konuları anlatsa okul birincisi bile olurum diyorum kendi kendime. Bu okulda okumak ne şans olur benim için diyorum.

Öğretmenimi suçluyorum içimden. Hani biz şanslı çocuklardık. Hani caddelerden yürüyerek okula gidip gelmek bulunmaz nimetti. Halbuki burada her şey ne kadar da güzeldi. Hayvanlarla iç içe, çiçekler böcekler. Ağaçlardan meyve koparıp yiyorlar teneffüslerde. Sobaya odun atmak ne kadar zevkli bir şeydir kimbilir. Her şey gözümde o kadar kusursuzdu ki bıraksalar hep orada kalacaktım.

Tek beğenmediğim kısmı ise suyu ve sabunu olmayan tahta kulübe tuvaletti. Kızların ve erkeklerin aynı tuvaleti kullanması garip gelmişti bana. Bizim okul hiç böyle değildi. Çocuklardan biri kenarda yığılı çuvallarda bulunan kuru ağaç yaprakları ve otların ne amaçla kullanıldığını anlatıyordu. Ben nasıl şaşkınlık belirtisi gösterdiysem, "Sen Almanya'dan mı geldin?" diye sordular. Cevap veremeden öğretmen seslenmişti. Çocuklar herkes sınıfa!" Evet zil yoktu.

Günün hatta ayın ve yılın en gözde öğrencisi olarak 1 günlük köy okulu maceramı bitirmiş küme halinde bir sürü çocuk sırayla evlere dağılıyorduk. Ne kadar güzeldi arkadaşlarınla yanyana evlerde oturmak. Benim en yakın arkadaşlarım hep başka başka yerlerde oturuyordu.

Bunun gibi türlü türlü düşüncelerle büyülenmiş bir halde kendi evime ve sonunda okuluma kavuşmuştum. Pırıl pırıl kapıları, pencereleri, perdeleri hatta kaloriferi olan okuluma. Gelişmiş bir şehirde yaşamıyordum ama şehir merkezinin en lüks ilkokulunda okuyordum. Bir köy okuluna göre oldukça donanımlı bir okuldu.

Bu yaşadıklarımı kesinlikle öğretmenime anlatmalıyım. Şanslı olan bizler değiliz onlarmış diyecektim. Biz caddelerden okula geliyoruz onlar çiçekli patikalardan geliyordu. Okulun ortasında yanan soba ne güzel ısıtıyordu. Üstelik öğretmenler ne anlatsa biliyordum. Ben aslında çok zekiyim siz bunu fark etmiyorsunuz öğretmenim!!!

Ders boyunca epeyce kafasını şişirdim öğretmenimin. Sadece kendimce güzel olan şeyleri anlattım elbette. Beşinci sınıfların çözemediği soruları hep ben çözdüm, beni 5. sınıfa gönderin orası daha kolay dedim. Artık nasıl böbürlenip artistlendiysem "Son ders seni test yapacağım bütün soruları doğru çözersen 5. sınıfta okuyacaksın." dedi.

Son ders geldi çattı nihayet. Ders boyunca sorular bana bakıyordu ben sorulara. Nasıl oluyor anlamıyordum. Daha geçen hafta çözüyordum 5. sınıf sorularını şimdi neden çözemiyorum. Üç, dört tane çözmüş olsam da o gün, o okuldaki gibi fırtınalar estiremiyordum. Sonuç tahmin ettiğim gibi hüsran çıktı.

Ama öğretmenim bunlar bilmediğim şeyler. Oradaki öğretmen bildiğim soruları sormuştu diyerek isyana devam ettikçe öğretmenim daha çok kızıyordu. Ben yaşadıklarımı, öğretmenim beni takdir etsin, gurur duysun diye anlatmıştım halbuki. Öğretmenim neden kızıyordu anlayamıyordum. Sonunda bir açıklamayı yaptı. "İstemiyorsan gidip o okulda okuyabilirsin. Onlar eğitimde geri kalmış, sen müfredata uygun ilerliyorsun bunları büyüyünce anlarsın." dedi. Müfredat nedir diye soramadım utandım. Rezilliğimi ve aldığım büyük hayat dersini çantama koyup evime dönmüştüm.

2. BÖLÜMÜN DEVAMI:

Kitap 4. kez yine bitince uzun bir düşünme süresi yaşadım. Küçükken elbette şanslıydım. Azıcık öksürük tutsa anında doktora götürürdü annem. Ki doktorları hiç sevmezdim. Öğretmenim doğru söylemişti hiçbir şeyin kıymetini bilmiyorduk. Bir yerlerde bebeler doktorsuzluktan ölürken ben, her doktora götürülüşüme lanet okurdum içimden.

Kitaptaki o büyüleyici anlatım beni o kadar büyüledi ki oraya gidip bir mevsim geçirmek isterim. Sadece insanlara yardım etme amacıyla. Ve pek tabi o Süryani kitapçının benim için kitap seçmesi şartıyla.

Keşke bu şehirde de öyle bir kitapçı olsaydı ve kitaplarımı hep o seçseydi.

Ve her insanın hayatında bir kez olsun bir sürgün hayatı yaşayıp kendini tanımasını isterdim.

SONUÇ: Bize şanslısınız diyen öğretmenimiz batı kentindeki bir okuldan gelmişti oradaki öğrencilerle kıyaslayınca bizim şanslı olduğumuzu düşünüyordu. Ve benim yaşadıklarım ise iki Karadeniz kentindeki farklılıklardı. Eğitim ve sağlıkta eşitsizlikler Türkiye'nin her yerinde her zaman var. Her ne kadar ülkemiz azıcık gelişme göstermiş olsa da böyle eşitsizliklerin hala bitmediğini biliyorum. Umarım kırk sene sonra 80. yıl özel baskısını okuyan genç nesle yazılanlar çok yabancı gelir.
Yokuş aşağı merdivenlerden iniyoruz. Tepemizden kafamıza, yüzümüze inadına düşen bir yağmur, omuzlarda taşınan onlarca yılı inadına daha da ağırlaştırıyor. Kulak misafiri olmaktan kaçınamadığım bir ses ise arkamdan kendimden kaçmaktan yorgun düştüğüm bana : "Kaç kaç nereye kadar, kara toprağa gireceük bir gün." diyor.

Kara toprak. Kapkara. İçindeyken kendisinden başka hiçbir şeyin görünmediği zifiri karanlıkta bir mekan. Edgü de sanki bunu bilircesine kitabında "Ne kadar kısa yaşıyoruz, ne kadar uzun ölüyoruz." diyor. Sanki Hakkari'de Bir Mevsim'i okumaya başladığım gün dedemin vefat ettiğini bilircesine bana sesleniyor gibi. Sanki bugüne kadarki yaşamım 1 saniye uzunluğundaymış da sadece bugünüm fragmanı önceden hazırlanmamış bir film gibi.

Hakkari'de Bir Mevsim, kendimizi ararken onları/başkalarını/başka insanları bulduğumuz hayat hikayelerinden sadece biri. Çünkü ancak ölümle karşılaştığında düşünüyor insan etrafında olup bitenleri tam olarak sorgulayamadığını. Ancak o zaman tekrar dank ediyor kafasına bazı ölümlerin hiç sorgulanmadığını -sorgulanmaktan bile kaçınıldığını-, bazı kefensiz gömülen bebeklerin ve Doğuda doktorsuz ölen kulların Selda Bağcan'ın da dediği gibi gazetelerde hiç yazılmadığını ve siyahın bir tutam toprağa, küçük bir sınıfa, hayat boyu bir kadere, aklı başında insanların dünyasında çıldırmalara bir sıfat olarak gelebilecek bir kelime olabileceğini.

Sanki Doğu'ya doğru gidildiğinde geriye kalan yol ile dertler arasında bir ters orantı var. Ne kadar Doğu, o kadar dert. Ne kadar Doğu, o kadar umursamazlık ve imkansızlıklar. İşte dedem de günlerden bir gün Kore'de ne yaptığını ve neden orada olduğunu bilmeden savaşırken, kendisiyle ve ırkıyla hiç alakası olmadığını bildiği halde diğer 1 milyar benzeriyle neredeyse farksız bir Çinlinin kulağını keserken belki o da Ferit Edgü'nün bu kitapta yazdıkları gibi şeyler düşünüyordu. Belki de iyi bir şey yapmıştı dedem, çünkü bu birilerine göre Doğu olan yerlerde bahsedilen şeyleri duymamak bizim için en iyisi olurmuş derlerdi hem kitaplarda, hem de yaşanmışlıklarda. İnsanların o zaman bir bildiği vardı. Her şey ulu orta bahsedilmezdi, elalem denilen batıl inancın duyma olasılığı vardı. Böylece dertler her zaman içlere atıldı. Sadece dedemin dertlerini duyabilmiştim ben de bugüne kadar. En azından yüreğimle dinleyip hissettiğim ve anılarına değer verebildiğim tek o vardı. Çünkü kitaptaki gibi sırtında neden tüfek olduğunu sorgulamayan insanlar gibi o da elinde neden tüfek var sorgulamıyordu. Sorgulamasına gerek de yoktu. Ferit Edgü de öyle diyordu zaten : "Hiçbir şey alınyazısı değildir, yavrularım. Bu kadar."

Denize kıyısı olan bir şehirde yaşayan bir insan olarak deniz denilen şu uçsuz bucaksız doluluğu her gün göreceğimin garantisi var iken Ferit Edgü'nün Hakkari'de Bir Mevsim'iyle beraber denizsiz ve sürekli deniz özlemi çeken bir adam olmuş iken sorunum sadece kendimi başkalarının yerine aynı okuduğum şu şiirsel romanın öğretmeni gibi çok iyi koyabilmemdi. Dediğim gibi, "Seni senden iyi tanıyorum." cümlesini kurabileceğimiz insanlarla olabilmek için aslında ne diğer insanlarla konuştuğumuz dilin aynı olması ne de giyindiğimiz, yediğimiz, içtiğimiz şeylerin aynı olması gerekiyordu. Dert ortaklığıydı bu işte. Dertlerin ortak bir diliydi sanki bu kitap. Nasıl ki bir Magna Carta 1215 yılında kralın ilk kez yetkilerini sınırlandırabilmişse, Ferit Edgü de Hakkari'de Bir Mevsim'iyle 1977 yılında dertsizliklerin yetkilerini sınırlandırmıştı. Dertlerin en derinini, en siyahını, en çaresizini koymuştu önümüze çünkü. Çaresizlikti çünkü coğrafi terimlerden izole olan tek şey.

Siyah ise en güzel renkti hala. Siyah her zaman en güzel renkti. Hiçbir şekilde pas vermeyen, rengini belli etmeyen, ne sol ne sağ ne orta ne düz hiçbir yönü olmayan, üstünden milyonlarca çeşit renkte bitkiler çıkıp da milyarlarca ölüyü besleyip, bağrına basıp, bütün dertlerini içine çekip hala olgunluğunu koruyabilen bir renk kadar olamadık. Yine içine ettik çünkü bazı olayları doğru dürüst dert edemezken. Ölen bebeleri, kefensiz gömülmeye maruz bırakılan bu kitaptaki ve şu düşle gerçek hayatın arafındaki bütün bebekleri unuttuuuuk, gitti. Nasıl olsa bir siyah renk kadar olmayı bile beceremiyorduk ki zaten. Bunu mu unutmayacaktık?

Bir aralar burun kıvırdığım öğretmenlik mesleğine neden kutsal meslek denildiğini anlıyorum. Hala da yapamayacak olduğumu biliyorum fakat yapabilenlere, en azından yapabilmek için şu gariplikler ülkesinde savaşanlara kutsal bir saygı duyuyorum.

Hakkari'de Bir Mevsim, hem Edgü'yü hem de kendimi tanıma açısından önemli bir adım oldu. Eminim ki Edgü de siyah rengi benim sevdiğim kadar seviyordur. Arayış, arayış ve arayıştır siyah. Kendinle barışıklıktır daha doğmamış bir bebekken gözlerimizin açılmadığı ve henüz ölmüş birinin gözlerini kapadığı o bilinmezlik gibi. Çünkü kapkara bir toprağın, evet evet kapkara bir toprağın, dert dolu, yağmur dolu, sevgiliye, mescide, savaşa, günaha, eyleme yürüyen ayakların sesleriyle dolu kapkara bir toprağın rengi nasıl sevilmezdi?
Adın HAK. Bu insanlara Hak mısın peki ey dağlarla çevrili kent! Kaç kişiyi yuttun , kaç kişi bembeyaz karının altında yatıyor? Kaç kişi senin kentinde çaresizliği öğreniyor, kaç kişi kendini bulup sonra yeniden kaybediyor sende.

Bir hastalık geliyor başına , sadece senin içinde , çıkmıyor dışarı , seni katlediyor. Bir bilgi öğrendin o da senin içinde. Ne yaşandı ve ne yaşanacaksa senin dağların arasında kalıyor Hak Kent. O yüksek , karlı dağların üzerinde kaç çiçek tohumlanmak istedi de izin vermedin? Belki milyon tane… İçlerinden yalnız birkaçı çiçek açabildi , o da kaldı dağların arasında ve çaresizliği kendine güneş ışığı belleyip soldu yarınlarla…

Ey Hak Kenti! Günahlarını bilirsin, insanını bilirsin, dağlarını bilirsin, bitkini , hayvanını , geleneğini , suskunluğunu, çaresizliğini, açlığı, ölen bebelerini, karda yürüyen mosmor ayakları, ölümü , en çok da ölümü bilirsin. Son nefesler suratına bir dağ rüzgarı gibi vurur senin. Ama yaranı içinde yaşarsın. Yüksek dağlarının arasında , haritalardan bile saklarsın kendini , kentini…

Kitabın , Ferit Edgü’nün bana hissettirdiklerini buraya yazmaya yetecek kelime yok. Dilin zayıf noktası da burada. Orhan Veli de dememişti zaten “ANLATAMIYORUM!” diye. Anlatamıyorum , dil buna izin vermiyor. Gönlümdeki hüznü , hisleri , kırıklığı , kitaba olan hayranlığımı ancak bu duygularımı tam anlamıyla ifade etmekten uzak, birkaç aciz kelimeyle anlatabilmek kaygısı bendeki.

Hakkari’nin dağları arasında “Korkmaktan korkma!” diye yola çıkan , ardından gördüğü manzara karşısında umutsuzluğun ve çaresizliğin en acı tokadını bebeklerin ölümüyle suratına yiyen ardından şu sözcükleri kuran bir öğretmen.

“Bir tek şey istiyorum , çaresizliği yenmek.”

Neden çaresiz bıraktık onları ? Neden dağın hukukunun ellerinde parçalanmalarına izin verdik. Edgü’nün de sorduğu gibi…

“Neden istemedin? Dilin yok mu? Niçin istemedin bir doktor? Niçin ölen çocukları geri istemedin? Niçin ölen bebeleri geri istemedin?”

Geç kalan sağlık görevlilerinin suratına neden bağırmadık Edgü gibi…

“Ölüleri de aşılayacak mısınız? “

Bunlarla bitse yine iyi. Bu Türkiye'nin , hükümetin en büyük günahı, en büyük ayıbıdır. Her zaman suçu karşı tarafa atmak çok kolaydır. Dağları bahane etmek , oranın insanını bahane etmek kolaydır. Zor olan elini taşın altına koymaktır. Bugün bile Hakkari’yi sadece televizyonlarda bir şehit haberi olunca duyuyoruz. Ben Hakkari’nin fotoğrafına bu kitabı okuduktan sonra baktım, bir de coğrafya dersinde bir kısa bilgi “Ülkemizin en dağlık bölgesi.” Bu muydu Hakkari…

Hani Adananın Kebabı meşhurdu, İzmir’in boyozu, Konya’nın Mevlana kenti oluşu, Rize’nin çayı, Antalya’nın turizmi, Diyarbakır’ın karpuzu, Antep’in baklavası, Urfa’nın balıklı gölü daha neler neler…

Peki ya Hakkari?
Dağları meşhur Hakkari’nin hani o sadece şehit haberlerinde duyduğumuz, insanının ne yaptığını önemsemediğimiz bölge. Burada ne meşhur size söyleyim. Burada ÇARESİZLİK meşhur, burada DAĞLAR meşhur, ölen BEBELER, kalan anaların AĞITLARI meşhur. İnsanlığın suratına tokat gibi vurması gereken GÖZLER meşhur.

O zamandan bu zamana hala kayıtsız kalan biz , ülkemizin fertleri, hükümet ise REZİL, CANİ, TEMBEL, BİLİR BİLMEZ, HASTALIKLI...
SİZE DOKUNMAYAN YILANIN, O BEBELERİN , O ANALARIN GÖZ YAŞLARIYLA SİZİ , BİZİ , SESSİZ KALAN HERKESİ SOKMASI DİLEĞİYLE...
Kitabı defalarca okumama rağmen inceleme yazmaya cesaret edemiyordum. İnsan yaşadığı çaresizlikleri başkalarına birkaç satırla nasıl anlatır, nasıl anlaşılır olur ki?

Şimdilerde uzun bir yolculuktayım. İnsanlara umut olmak adına çıktığım bu yolculukta, farklı diller de konuşup, bambaşka hayatlar yaşayıp, aynı hayalleri kurduğum Hayriye Ç. ile kesişti yollarım. Yaşanan bunca çaresizliğe umut olmak adına köy öğretmeni olmak istiyor. Bu incelemeyi ona ithafen yazıyorum. Onun dediği gibi:
"Bir gün olsun ki portakal yememiş kimse kalmasın bu dünyada."

Kentim hak!
Ah bir dile gelsen de anlatsan her şeyi. İçinde yaşanan onca acıyı, anaların gözyaşlarını, babaların çaresizlik içinde kıvranmalarını ve çocukların umutla bakan gözlerini.

14 sene öncesine gidelim. Okuldaki ilk günüm. Heyecanlı aynı zamanda dokunsalar ağlayacak durumdayım. Sınıf çok kalabalık, neredeyse tüm sıralar dolu. Boş bulduğum bir sıraya oturdum. Sağ tarafta 1.sınıflar ortada 2.sınıflar ve solda da 3.sınıflar oturuyordu. Biraz bekledikten sonra öğretmen içeri girdi. İlk ders bizimmiş arkadaşım öyle dedi. Nasıl yani dedim kendi içimden, hepimiz aynı şeyleri öğrenmeyecek miyiz?
Bunu anlamaya çalışırken çok daha büyük bir sorunla karşılaştım. Öğretmenim bir şeyler anlatıyordu ve ben hiçbir şey anlamıyordum. Öğretmenim bunu fark etmiş olacak ki yanıma gelip bir şeyler sordu. Bir süre göz göze geldik sonra ben ağlamaya başladım. Biliyorum eğer utanmasaydınız o gün siz de aglayacaktınız.
Birbirimizin dilinden anlamıyorduk ve sanırım bu sizin için daha da zordu. Alfabeyi öğretmeden önce yeni bir dil öğretecektiniz ama hiçbir zaman yapamam deyip kaçmadınız. Bizimle birlikte mucize yarattınız.
Birlikte öğrendik birbirimizin acılarına aynı dilde üzülmeyi. Birbirimizi yargılamadan, incitmeden ve kızmadan.
bu kitabı her okuduğumda siz geliyorsunuz aklıma çünkü kitapta yazılanların birçoğunu sizle birlikte yaşadık. Soğuk kış günlerinde içinizin sıcaklığı ile ısındık. Giderken beni unutmayın demiştiniz. Yıllar geçti ve ben o ilk günkü bakışı hiç unutmadım.
O bakışlar küçük kızınıza mucize oldu.
Küçük kızınız büyüdü ve ona öğrettiğiniz her şeyi başka insanlara öğretmek adına yola çıktı. Sevgiyle ve büyük bir öğretme aşkıyla.

Kitapta anlatılanlara geçecek olursam yaşadıklarımdan pek de farklı şeyler değil aslında.
Bir öğretmen düşünün gittiği yerde öğretmek adına, yaşam adına büyük bir mücadele veriyor. Diline, kültürüne yabancı olduğu bu kentte her şeyden önce anlaşılmak isteniyor. Gittiği yerdeki insanlarla aynı dilden konuşamıyor. Gider gitmez çocukların ölümüne şahit oluyor ve ekliyor dizelerine:
"İnsanlar ölmesin demiyorum
İstediğim ölümsüzlük değil
Ne kendim, ne başkaları için
İstediğim, çocuklar ölmesin" s.(59)
Çocuklar ölmesin diye mücadele ediyor. Zor kış şartlarında şehre inip doktor çağırıyor. Günler hızla akıp gidiyor, her geçen gün bir çocuk daha ölüyor buralarda. Gelen giden yok. Tek çare baharı beklemek. Kış mevsimi 6 ay süren bir yerde yaşamak adına beklemek zorunda insanlar.
Peki kim duyuyor bu insanların acı çığlıklarını, kim elini uzatıyor, kim yazıyor bu unutulmuş gerçekleri?
Ne diyordu Halit: "Burası büyük bir kent mi ki gazeteler yazsın cinayetleri? Burda her gün adam ölür. Gazete mi yeter bunları yazmaya?" s.(131)

Kitaptaki olaylar bize her ne kadar uzak bir tarihte yaşanmış gibi görünse de günümüzde pek bir şeyin değiştiğini söyleyemeyeceğim. Eğitimdeki büyük eşitsizlikler devam ediyor, köylerde doktor olmadığı için çocuklar ölüyor ve hâlâ öğretmenle öğrencisi büyük bir oranda birbirlerini anlamıyorlar. Ne yazık ki insanlar bu kadar yıl geçmesine rağmen bu yaşanan tüm gerçekleri bir filmi izler gibi izliyorlar. Kimse elini taşın altına koyma cesaretini gösteremiyor. Herkeste bir korku almış başını gidiyor. Sahi neyden korkuyorsunuz? Görmüyor musunuz bu sizin ülkenizin gerçeği!

Ah kentim hak!
İhtişamlı ve bir o kadar da bizden olan Sümbül dağın, gürül gürül akan Zap suyun, baharda her sokak başında satılan çeşit çeşit şifalı otların, güzel yaylaların, küçük şirin köylerin, en az senin kadar tatlı olan balın, rengarenk el emeği, göz nuru kilimlerin, hangi sokağa girersen gir hep aynı yere çıkacağın yolların, meşhur ters lalen, ve en önemlisi sarıp sarmalayan o sıcacık dost elinle ben de burdayım diye bağırıyorsun.
haydi gelin hep birlikte kulak verelim bu sese. Hepimiz kendi mucizemizi yaratalım.

Bunları yazarken aklıma Semih Bey'in, 'Doğuda öğretmenlik yapan bir arkadaşımız çıksın ve şu güzel kitabı incelesin' sözü geldi. Öğretmenlik yapmadım ama yaşanan çaresizlikleri yaşamış biri olarak kendi gerçeklerimi dile getirdim.
Umarım sesim daha çok insana ulaşır ve bu yazılan şeyler sadece kitapta kalır. En azından ben böyle temenni ediyorum.
Her daim sevgi ve umutla kalın.
Kelimeleri seçen, işleyen, onlarla oynayarak yerlerini belirleyip cümle ile istediği anlamı veren, kelime ustası kişidir yazar. Ben “usta” işi tüm eserleri çok severim. İyi bir mobilya ustasının elinden çıkma el emeği bir masanın her parçasını ayrı inceler ustalığın sırlarını bulmaya çalışır, ustalığa hayran kalırım. Veya sinema ustası bir yönetmenin elinden çıkma filmdeki tüm görüntü, ses ve müzik seçimiyle ortaya çıkan sanata şaşarım. Bana göre ne ustası olduğu fark etmeksizin tüm usta işi eserler aynı zamanda sanat eserleridir... Edebiyat ustasının kaleminden çıkan bir eser ise bambaşka etkiler bambaşka gösterir kendini. İşte böyle usta işi bir roman O / Hakkari’de Bir Mevsim kitabı. Her sayfası her cümlesi ayrı ayrı işlenmiş bir anlatı. Deneyimsel edebiyatın şiirsel anlatımı dersem doğru olur galiba. Düz yazı yerine şiir kullanılarak yazılmış bir roman usta işi olacak elbet. Yazarımız döneminin birçok sanatçısıyla iç içe yaşamış, etkilemiş etkilenmiş. Edebiyatın çoğu alanında eserler vermiş, ustalığını hak etmiş...

Sitemizde çok güzel incelemeleri yapılmış bu kitabın. Yazarın askerlik hizmeti için zorunlu gittiği yer Hak.(Hakkari) ilinin Pir.( Pirkanis) köyü. Öğretmenlik, doğu görevi, cahillik, yokluk, fakirlik, terör... vs.vs. Bunlar tamam. Çok şey söylenebilir bunların tek birinin üstüne bile. Zira değerli okur dostların bu kitapla ilgili incelemelerini okumanızı çok isterim. Göreceksiniz ki bu kitap aslında okuyucuyu okumuş!. Olmaz mı? İşte oluyor be kitap dostum. Hep söylüyorum ya iyi kitap okuyucuyu okuyandır. Bir merak düştü ki içime, sende neler okur bu kitap diye...

Gerçek ile düş karışır bazen. Yanlış ile doğru birbirine girer de ayırt edemez kişi... Bir zaman kendini kaybeder de kişi, dağ başlarında deniz diplerinde arar, arar da bulamaz... Hayal-düş dünyasında, kitap sayfalarında arar da bulamaz... Yaşadığı geçmişinin gerçekliğine karar veremez... Kendinin varoluşuna anlam veremez.... Bedeninin ruhuna ev sahipliğini kabul edemez.... Öyle, garip, divane döner durur da bulamaz... Bulamaz da divane döner durur bir zaman...

Öyle kendini kaybedip de arayanın romanı “O”...

Önemli Dip Not..: Senaryosunu Onat Kutlar’la Ferit Edgü’nün yazdığı, Erden Kıral’ın yönettiği, Timur Selçuk’un müziğini yaptığı ve Genco Erkal’ın başrolünü oynadığı aynı adlı filmini de mutlaka görmeli...
Bu kitabı elime aldığım zaman gerçekten çok heyecanlanmıştım. Okumaya başlarken de aynı heyecan devam etmekteydi. Kendim de ülkemizin doğu bölgesinde doğup sekiz yaşıma kadar orada yaşadığım için bir kış mevsiminde okullara zor şartlar altında gitmenin, okula varana kadar ayakkabılarından içeriye usulca giren suyun çoraplarını ıstlatmasını, okula vardığın zaman öğretmeninin seni sobanın yanına oturtup seninle uzun uzun ilgilenmesinin ne demek olduğunu biliyorum. Yaşım itibari ile henüz küçük olsamda bu kitap benim kısa hayatımdan uzun yerleri de içine katmış bir kitaptır.

Bir öğretmenin doğuda aylar boyunca kış mevsimini yaşaması, daha önce hiç içinde bulunmadığı, dillerinden anlamadığı, dilinden anlamayan insanların arasında kendini bulan öğretmenimiz;
Bir tek şey istiyorum
Çaresizliği yenmek.
Diyor. İçinde bulunduğu durumdan kurtulmak isteyip istemediğini bile bilmeyen öğretmenimiz hiç bilmediği bir geçmişi düşünerek yeni bir gelecek, yeni bir gün hazırlıyor kendine. Nerde olduğunu, kim olduğunu bilmeyen öğretmenimiz kendisini bir anda içinde bulduğu bu Hak. Kentinde yaşamına devam edip hayatında hiç tanımadığı insanlara, hiç tanımadığı kendisini de alarak bir öğrenim yoluna koyuluyor. Hem öğretiyor hem öğreniyor. Kendini bir anda öğretmen olarak bu kentte bulan öğretmenimiz kalemi, kitabı, defteri, ve insanlığı da alarak masasını, sandalyesini, kara tahtasını yaparak dillerini bilmediği küçük yüreklere dersler verip onlara hem hayat bilgisini hem de hayatın gerçek yüzünü göstermektedir. Belki de kendi de hiç bilmediği bu yüreklerin arasında hayatın yeni bir yüzünü görmüştür. Bir öğretmen olmadan da onu anlayabildiğim için kendimi şanslı hissediyorum...
Öğretmenlerimiz iyi ki varlar. Belki ben yaptığım meslek seçimini öğretmenlikten yana kullanmadım. Seçimimi psikolojiden yana yaparak kendimi yine de öğretmenlere yakın hissediyorum. Çünkü onlar bilmedikleri kıyı da bir kente, bilmedikleri insanların arasında onları anlamaya çalışırken ben de ileride mesleğimi ele aldığım zaman onlar gibi hiç bilmediğim insanları anlamaya çalışacağım...

Doğu da Hak. Kentte kış mevsiminin zor şartları altında kısada olsa o dönemi öğretmenimizin kısa ama içinde uzun bir ömür olan ikinci ve tek ömrü olarak sayıyorum. Öğretmenimizin ölen bebelerle, biten hayatlarla, adaletsizlikle, töreyle tükenen bu kentte geçirdiği zaman dilimi bize gösteriyor ki bizim bilmediğimiz yerlerde de bir nefes var ve o nefesler bizi bekliyor olabilir. Onlara bir şeyler katabiliriz. Onlardan bir şeyler alabiliriz...
Öğretmenimizin de dediği gibi :

Hiç kuşkusuz
bir kez
birinin
bozması gerek
töreyi.

...
Biz bozabiliriz töreyi. Adaletsiz bir düzen olmasın bu topraklarda... Tümüyle bir eşitlik olsun demiyorum. Sadece adalet olsun istiyorum....

"Karın üstünde yalınayak yürüyüp ölmeyenlerdensiniz. " dediği çocuklardan değiliz biz belki ama onları anlayıp da hayatımızın aslında çok basit olduğunu yeniden hatırlamalıyız...

Ve son alarak kitapta beni çok etkileyen şu bölümü sizlerle paylaşmak istiyorum ;
" Hoca, benim kardeş hasta, diyor.
Nesi var? diyorum.
Ateşi var çok, diyor. Ölecek.
İlaç vereyim mi? diyorum.
Hayır, portakal ver, diyor.
Portakal yememiştir hiç."

...
Hiç portakal yememiş bir insanı ölümden kurtarmak yerine ona bir portakal vermek onu o an için ölümden kurtarmaktan daha iyiydi belki de...

Edgü'nün bu muhteşem eserini okumayanlarında en kısa zamanda alıp okumalarını bu kitaba da kitaplıklarında yer vermelerini isterim...

Şimdi "Yattığın yerden kalkıp eline kalemi alıp yaşamadan ölenleri yaz."
Hakkari'de bir mevsim ...okurken beni benden aldı, kâh üşüdüm, kâh ısındım nefesimle...

Kendimden o kadar çok şey buldum ki her satırda ve bir o kadar kendimi buldum. Bende bir öğretmenim ve ilk atanmış olduğum yer erzuruma 151 km uzaklıkta olan tekman ilçesiydi tam 2 yıl kaldım, edgü nün dediği gibi kendi ülkemde tamamen bir yabancıydım ...diline, iklimine ve sokaklardaki kadınsızlığa ...zorluklar , yasananlar keşke kelimelerle anlatılabilecek kadar kolay olsaydı anlardı belki oralarda yaşayanlar bizi, kendi kendini anlayamamış bir topluluğun içinde siz de bir öğrencisiniz oralarda öğrenilecek çok şey var , öğretilecek çok şey var.

Öğretmenliginizin dışında annesiniz, babasınız, doktorsunuz, ascisiniz, ablasiniz ve kardeşsiniz bazılarına, o kadar çok zamanınız var ki kendinizi tanımak için ve kendinizi tanıtmak için. Eğitim aşkıyla yanıp tutuşan, çipil çipil size bakan gözler, ama eğitilmesini istemeyen büyükler, kanayan yara doğuda eğitim...


Gerçeklik algını kaybediyorsun kitaptaki karakter gibi, ne olduğunu, nereye ait olduğunu, okullar kapandığında gitmen gerektiğine bile idrak edecek gücün kalmadığını hissetmek ne demek çok iyi bilirim.

Yaşanmadan kitaplarda okunabilecek bir yer değil oralar, iyi bilirim, gitmeden çok kitap okumuştum yaşayınca anlamadığımı anladım.


Yazarın demiş ya; bizim için doğru olanlar, oralarda lazım değil.unutun öğrettiklerimi...

Keyifli okumalar.
Uzun zamandır listemde olan bir kitaptı. Kadıköy Kitap Günlerine gidince almadan geçemedim. Kitabın güzel olduğunu biliyordum fakat kimse bana şiirsel dille yazılmış harika bir kitap olduğunu söylememişti. Kitap bittikten sonra bir süre kendinize gelemiyorsunuz, korkmayın bu vicdan sahibi olduğunuza delalettir.
Genelde okuduğum kitaplar hakkında uzun bir süre konuşurum fakat bu kitap bitince -sanırım anlatamayacak kadar yormuştu beni- hemen en yakınıma lütfen okur musun dedim. Oku ve ne hissettiğini anlat bana.
Şimdi biliyorum ki bir daha eskisi gibi olmayacak hislerim. İyi ki böyle güzel kitaplar var iyi ki....
Bir kitap bir insanı bu kadar etkileyebilir mi ?
Tek kelimeyle muhteşemdi. O kadar çok etkilendim ki bir müddet etkisinden kurtulamam diye düşünüyorum. Kendimi kitabın içinden alamadım o kadar yaşadım o hikayeyi ve derinden hissettim. İlk sayfalarında ve son sayfalarında ağlamaktan alıkoyamadım kendimi.

Elinize alıp okumaya başladığınız andan itibaren bırakamayacaksınız. Ve bitince çok üzüleceksiniz. Son sayfaya geldiğimi farketmedim bile. Devam etsin istedim o hikayede varmışım gibi hissettim kendimi.

Okuduğunuz zaman birçok insanın da bunu okuması gerektiğini düşüneceksiniz ve kesinlikle öyle.
Benim tavsiyem kesinlikle okuyun. Muhteşemdi..
Hoca, benim kardeş hasta, diyor.
Nesi var? diyorum.
Ateşi var çok, diyor. Ölecek.
İlaç vereyim mi? diyorum.
Hayır, portakal ver, diyor.
Portakal yememiştir hiç.
Sonra çocuklar var.
Sonra özelllikle çocuklar var.
Ne iyi ki çocuklar var.
Ferit Edgü
Sayfa 120 - Sel Yayıncılık
Ey çaresiz
Neyin çaresini arıyorsun
Neyin çaresi var, neyin yok
Yaz bunları bir kenara
Bir gün belki bulursun çareyi
İnsanlar ölmesin demiyorum
İstediğim ölümsüzlük değil
Ne kendim, ne başkaları için
İstediğim, çocuklar ölmesin
Adın gibi garip bir kentsin Hak.
.
.
.
Kafka, karabasanlarında gördü belki seni, ama adlandırmadı. (Ya da hiç girmedin onun düşlerine.)
Bilseydi, senin gibi bir yer var yeryüzünde
en korkunç kitabının konusu sen olurdun.
Tolstoy bilseydi seni
soyluluğundan bin beter utanırdı.
Ve kim bilir belki yazarlığından
- şimdi benim utandığım gibi -
Avvakum bilseydi yakınında senin gibi bir kent
olduğunu,
Kafkasları aşıp çile çekmeye sana gelir,
senin mağaralarında yaşardı.
Dostoyevski sürülseydi sana
Yer Üstünden Notlar'ı yazardı
ya da Suç ve Suç'u.
Ferit Edgü
Sayfa 10 - Sel Yayınları
Kitapları da dostlarını seçer gibi seçmeli kişi, öyle değil mi? Ben öyle yaparım.
Burası büyük bir kent mi ki gazeteler yazsın cinayetleri? Burda her gün adam ölür. Gazete mi yeter bunları yazmaya?
Ferit Edgü
Sayfa 131 - Sel Yayınları, 19. basım

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Hakkari'de Bir Mevsim
Alt başlık:
40. Yıl Özel Basım
Baskı tarihi:
Ekim 2017
Sayfa sayısı:
194
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789755708959
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Hakkari'de Bir Mevsim
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Sel Yayınları
Hakkâri’de Bir Mevsim 40 yaşında! Ferit Edgü’nün eşsiz eserinin 40. yılını özel bir basımla kutluyoruz.



Türkçenin ustalarından Ferit Edgü’nün büyük eseri Hakkâri’de Bir Mevsim, ilk kez 1977 yılında yayımlandığında Türkçe yazında pek çok şeyi değiştirdi. Edebi kıymetinin yanı sıra o “uzak” coğrafyayı ele alışıyla, bölgenin okur nezdinde görünürlük kazanmasında mütevazı ama önemli bir katkı oluşturdu.



Japonca ve Çince dâhil birçok dile çevrilen, Türkiye’de olduğu kadar dünyada da ses getiren, aynı zamanda Erden Kıral yönetmenliğinde filme uyarlanarak, 33. Berlin Film Festivali’nde aralarında Gümüş Ayı’nın da olduğu 5 ödül kazanan eserin bu yıl 40. yılını kutluyoruz.
Yıllar geçtikçe gücünü, yitirmek şöyle dursun, daha da artıran Hakkâri’de Bir Mevsim, 40. yılı vesilesiyle özel bir basımla yeniden okurla buluşuyor.



Hakkâri’de Bir Mevsim, ciltli ve özel kâğıtlı yeni tasarımıyla raflarda.



“O”yu (Hakkâri’de Bir Mevsim) sadece gerçekçi bir roman olarak saymak yetmez, gerçeğin inanılmaz bir düşe dönüştüğü, şaşırtıcı bir öyküdür bu. Ferit Edgü'nün gerçek bir yaşamı, bir roman yaşamına çevirmesindeki beceriye hayran oldum. Çünkü “O” gözlem gücünü anlatı ustalığından alıyor.

-Melih Cevdet Anday-

Kitabı okuyanlar 950 okur

  • Siçil
  • Servet Tuci
  • FAZİLET YILDIRIM
  • Asiye YILMAZSOY
  • Şaban Fidancı
  • Canan
  • Kader
  • Ayşe
  • İldem
  • Bediş Kozar

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%6.9
14-17 Yaş
%3.3
18-24 Yaş
%25.6
25-34 Yaş
%41.1
35-44 Yaş
%16.8
45-54 Yaş
%3.8
55-64 Yaş
%1.3
65+ Yaş
%1.3

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%64.1
Erkek
%35.9

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%37.9 (165)
9
%29 (126)
8
%22.3 (97)
7
%7.8 (34)
6
%1.8 (8)
5
%0.5 (2)
4
%0
3
%0.2 (1)
2
%0.2 (1)
1
%0.2 (1)

Kitabın sıralamaları