Geri Bildirim

Hakkari'de Bir MevsimFerit Edgü

·
Okunma
·
Beğeni
·
8.548
Gösterim
Adı:
Hakkari'de Bir Mevsim
Baskı tarihi:
Mayıs 2016
Sayfa sayısı:
198
ISBN:
9789755702858
Kitabın türü:
Yayınevi:
Sel Yayınları
"O"yu (Hakkari'de Bir Mevsim) sadece gerçekçi bir roman olarak saymak yetmez, gerçeğin inanılmaz bir düşe dönüştüğü, şaşırtıcı bir öyküdür bu. Ferit Edgü'nün gerçek bir yaşamı, bir roman yaşamına çevirmesindeki beceriye hayran oldum. Çünkü 'O' gözlem gücünü anlatı ustalığından alıyor.
-Melih Cevdet Anday-

Japonca ve Çince dahil birçok dile çevrilen Hakkâri'de Bir Mevsim, aynı zamanda Erden Kıral yönetmenliğinde filme uyarlanarak, 33. Berlin Film Festivali'nde aralarında Gümüş Ayı'nın da olduğu 5 ödül kazandı.
Anadolu Öğretmen Lisesi mezunuyum. ÖSS adlı sınavda puanım yüksek gelmeseydi, büyük ihtimalle de öğretmen olacaktım. Aslında karakterime ve hayata bakış tarzıma oldukça uygun bir meslekti öğretmenlik. Her şeyden önce kutsal meslektir. Toplum önderi olarak görürler bizde öğretmenleri. Çünkü öğretmen dediğin hem doktordur, hem avukattır hem de mühendistir. Hele ki köylerde öğretmenlik yapanlar, başbakandan da üstün bir konumdadır. Ekmeği, yağı, sütü köylü tarafından karşılıksızca verilir. Yeter ki bir kelime öğretsin, köylü her şeyini vermeye razıdır ona. Böylesine saygıdeğer bir meslektir öğretmenlik...

Hakkari'nin bir köyünde öğretmenlik yapan bir adamın yaşadıklarını anlatıyor kitap. Hem de yalnızca bir mevsimde yaşadıklarını. O mevsim de kış mevsimi... Hakkari'de veya doğuda bir ilde kışların sert geçtiğini, bitki örtüsünün 6 ay boyunca "kar" olduğunu eminim hepiniz tahmin ediyorsunuzdur... Bu kitapla tanışmam ise, Oğuz Aktürk'ün #24769932 incelemesi ile gerçekleşti. Yazdıklarından etkilendim ve kitabı araştırdım. Nitekim bugün itibarıyla kitabı okumuş durumdayım ve Oğuz'a teşekkür ederim böyle içten bir kitapla tanışmama vesile olduğu için.

Dedim ya, öğretmen lisesi mezunuyum. Bu sebeple, çok fazla öğretmen arkadaşım var. Hem de en yakın arkadaşlarımın çoğu öğretmen. Belki hiçbiri Hakkari'de öğretmenlik yapmadı; ama tam 5 arkadaşım, tesadüf budur ki, Şırnak'ta doğu görevlerini tamamladılar. Yapmış oldukları iş gerçekten saygı duyulması gereken bir işti. Çünkü hiç kimse üniversiteden mezun olduktan sonra 4 sene boyunca Şırnak'ta veya Hakkari'de öğretmenlik yapmayı hayal etmez. Ama hiçbiri gitmem demedi. Gittiler ve görevlerini yapıp geldiler. Şimdi hepsi ülkemizin batısında, Şırnak'a veya Hakkari'ye nispeten daha kolay koşulların olduğu yerlerde görevlerini sürdürüyorlar.

Arkadaşlarım doğuda öğretmenlik yaparken zorlu koşullarla ve cehaletle büyük mücadele içine girdiklerini her seferinde anlatıyorlardı. Her seferinde de onları can kulağıyla dinledim geldiklerinde. Birçok defa okullarına yapılacak yardımlara el ayak oldum. Kütüphanelerine kitap yardımında bulundum. Hepsinin de helali hoş olsun. Bir çocuğun bile eğitimine ve hayatına katkı sağlamayı başarabildiysem ne mutlu bana. Bizim bu yaptıklarımız ve naçizane katkılarımız, inanın o öğretmenlerin verdiği emek karşısında bir hiçtir. Gerçekten de kutsal bir meslek icra ediyorlar. Elleri öpülesi insanlar... Düşünüyorum da ilkokul öğretmenim benimle bu kadar alakadar olup bana güvenmeseydi belki de şimdi daha farklı bir konumda olacaktım. Bu sebeple vefamı ona her zaman göstermeye çalışıyorum. Keşke öğretmen olsaydım diyorum şimdilerde. 18 yaşında bir insanı meslek seçmek zorunda bırakan eğitim sistemimize kırgınım...

Kitaba dönecek olursak, Hakkari'de sadece bir kış mevsiminde öğretmenlik yapan birini yaşadığı zorlukları ve Hakkari'nin, amiyane tabirle, üvey evlat oluşunu anlatıyor Ferit Edgü. Son derece çarpıcı yorumları ve betimlemeleri var. Bir öğretmen olarak köye giden isimsiz kahramanımız, köye ayak basar basmaz bir çocuğun ölümüyle karşılaşıyor. Öğretmenimizin konuştuğu dili köylüler anlamıyor, köylülerin konuştuğu dili ise öğretmenimiz anlamıyor. Zorluklar ilk dakikadan itibaren baş gösteriyor.

İkinci gününde, İçi örümcek ağlarıyla dolu, tahtasız ve sırasız bir okul teslim ediliyor öğretmenimize. Hemen kara tahtayı yapıyor çocuklarla birlikte ve sıraları bir marangoz gibi paslı çiviler yardımıyla oturulacak vaziyete getirerek dersine başlıyor. Ne zaman bir zorlukla karşılaşsa ve yardım talebinde bulunsa, yardım talepleri geri çevriliyor. "Ne yaparsınız, devletimiz her yere elini uzatamıyor," diyorlar. Yaşadığı zorluklar ve omzundaki yük her geçen gün artıyor. Biri hastalansa reçete yazması için ona geliyor köylü. Bir başkasının problemi olsa öğretmenden akıl alıyorlar. Öğretmen bilirkişisi oluyor köyün zamanla...

Bizler batıda, eğitimde fırsat ve olanak eşitliğini münazara konusu yaparken doğuda binbir türlü zorlukla eğitimde eşitsizliği yaşıyor çocuklar. "Bir tek şey istiyorum. Çaresizliği yenmek." diyor öğretmenimiz. Evet, çaresizliği yenelim. Hep birlikte yumruğumuzu vuralım doğudaki çaresizliğe. Elimizi uzatalım. Bütün çocuklarımız eşit şartlarda eğitim alsın. Liyakat usulüne uygun olarak kurumlara çalışan alalım. İbn-i Haldun'un dediği olmasın, coğrafya kaderimiz olmasın...

Çok güzel ve samimi bir dili var Edgü'nün. Okunması gereken bir eser bana göre... Kitabı okurken, keşke doğuda öğretmenlik yapan bir arkadaşımız çıkıp şu kitabı okusa da ağız tadıyla bir inceleme okusak dedim içimden. Şimdi tekrarlıyorum. Doğuda öğretmenlik yapan bir arkadaşımız çıksın ve şu güzel kitabı incelesin lütfen.
Dikkat!! Fena halde yaşanmışlık içerir :)
4 yıl önce hiç bilmediği bu yerlere gelen ve hiçbir pişmanlığı olmayan bana, beni anlatan bir kitap, Hakkari'de Bir Mevsim. zeyneb ile buralardan gitmeden okunacaklar listemizde olsa da, bir kitap buluşmasında okuruz diye niyetimize aldığımız ve Sayın Semih beyin kitaba yaptığı incelemeyi okuyup anılardan oluşan bir inceleme yazacağımı söylemiş olmam ve kitabı okurken de anılarımın filme sarılıp gözümün önüne düşmesi beni bunca şeyi yazmaya itti. Umarım sıkmam sizleri :)
Kış mevsimi, kış ne ki? Denizlerden gelen biri için kış nasıl bir şey? Kütleler halinde yağan kar, gözleri yakan beyazlık, şehre inmek için at, katır sırtında 8 saatlik yolculuk? Peki ya doktor? Okul? Öğrenci? Ya öğretmen?
Kitap 1976 tarihi ile bitiyor. Şu an 2018'deyiz. Geçen zamanı siz hesap edin. Atandığımızdan bu yana zeyneb mevsimleri saysa da ben yıl hesabı yapıyorum. 4 yıl geçirmişiz Güneydoğu'nun kadın silüetli (haritadaki görünüşünü hep bir kadına benzetmişimdir ) bir ilinin, bir ilçesinin birbirine zıt yöndeki son okullarında. Dağlara bakıyoruz ve dağlar hayatımızın hangi aşamasında bize bu kadar yakın oldu düşünmeyi uzun zaman önce bıraktık. Değişen hem hiçbir şey yok, hem çok şey var: elektrik var, gerçi kesildiğinde giderken suyu da elinden tutup götürüyor, saatlerce (daha önceleri günlerceydi) gelmese de var :) İnternetimiz var! Büyük nimet :) Bir tıkla istediğimiz yerdeyiz ve eğitimden daha hızlı gelişen inşaatlar var etrafımızda. Çocukluğumuzdaki 'sağım solum sobe' tekerlemesi yerine 'sağım solum apartman' diyoruz artık.
Adına zorunlu hizmet denilen bu sistemin bile isteye bir parçası olmayı seçtiğimde hayatımda bir daha o kadar çok duymayacağımı tahmin ettiğim tek kelime "GİTME!". Bu kelimenin içini doldurmayı size bırakıyorum.

Bambaşka yerlerde, alışık olduğun yaşantıdan uzaklara kopup geldiğinde senden başka hayatlar olduğunu görmek büyütüyor insanı. Bir süre sonra şaşırmıyorsun, her şeyi görmüş- duymuş oluyorsun ki 4 yıl az bir süre değil. Mesela, hayatında daha önce hiç lapa lapa yağan kar görmediysen benim gibi, şaşkın şaşkın etrafına bakarken arkandan "Hoca nasıl buldun, şansına iri iri yağıyor mübarek" diye seslenebilirler. Karlar eridi dediğin bir gün gizli buzlanmayı fark edemeyip Toptaş'ın palas pandıras kelimesinin hakkını vererek düşebilirsin :)) gizli buzlanma sadece araçları değil seni de bir yokuş aşağı savurmuştur çünkü. Okulun dağlık bir arazide ise araç yok, oh! mis gibi hava diye tam sevinecekken çeşit çeşit börtü böcekle hayatın bir an kâbusa dönebilir. ( Bugün okul bahçemde iki yılan görüldüğünü ayrıca belirtmek isterim:) ) hiç görmediğin boyutlarda fareler görebilir ve sınıfını senden rahat kullanan bu şımarık hayvanlara kinlenebilirsin. Karda tilkilerin ayak izlerini, çocuklardan daha heyecanla izler ve "acaba benim ne gibi bir izim kalacak buralarda?"dersin. Yol hakkının ineklere geçtiğini, hindilerin kendini akbaba sandığını görürsün. Zaman geçer hiç kar yağmaz. Oh, bu kış üşümedik diye sevinmek yerine havalar ısındığında sınıfına konumlanacak akreplerin ve kertenkelelerin varlığının telaşına düşersin. Dua ki ne dua çocuklara bile dua ettirirsin bunlar olmasın diye :)
Her yıl ısrarla tadilata soktuğun çatı her yağmurda envai çeşit yerinden akmaya devam ettiğinde başlarda "bıktım bıktım!" deyip ağlasan da zamanla çatı ile uzlaşmacı bir konuşma yapma durumuna geldiğini ve tüm bunların seni ne kadar hissizleştirdiğini görüp bir kez de bu duruma şaşırarak gülersin. Ya da için için ağlarsın da o sana gülme gibi gelir. Sonra bir yetkili sana ceplerini çıkarır. Bana sakın para deme Melike! diyebilir. Git! kendin hallet ya da bekle diye çıkışabilir cepleri dışarıda.

Çok şey görürsün. Kimisi düzeltebileceğin bir şeydir. Kimine dokunamazsın. Kimi yiyecek kuru ekmek bulamazken diğeri sınıfa pizza getirir ve sen hiç pizza yememiş çocuğun bakışlarını ona tüm pizzaları yedirsen de unutamazsın. Bir gün bir anne yardım et! der. Yardım et 5. çocuğum yolda ama kocam yoldan çıktı. Yardım et, evinin yolunu bulsun. Karışma derler, karışamazsın. Korkmaktan değil hep gücünün yetmeyeceği şeyler olduğundan. Kimi var kitap alırsın, okusun daha iyi bir anne olsun diye, ne gerek var olur. Sonra biri çıkar o kitabı okur okudukları ile senin niyetini sorgular. Sen inatla almaya devam edersin. Bir gün anlaşılacağını umarak.

Survivor gibi bir okul yolun varsa eli silahlı adamların arbedeleşmesine şahit olur, atandığının bir haftasına sokağa çıkma yasağı ilan edilir karşı kaldırımdaki bakkala bile çıkmaya korkarsın. Bir karne dönüşü her sabah geçtiğin yoldan geçip evine girdiğinde başlayan silah seslerinin bir öğretmeni yaşamdan kopardığını görürsün. Sadece dakika farkı vardır senin eve girmenle bir başka öğretmenin ölmesi arasında.

Bu yüzden yazılan ne bir eksik ne bir fazla. Ne abartı ne de değil. Anlatılan yaşanılan yıl değişti geri kalan aynı, değişmiyor, değişmediğini görünce sen de "değiştiremedim" diyorsun kendine. "Dünyayı sen mi kurtaracaksın!" öfkesini kusan birinin varlığını anımsıyorsun geçmişten ve onun haklı olduğunu görsen de tüm gitme demelere inat burada olmanın tarifsiz bir kuvvet verdiğini, seni olgunlaştırdığını, tuhaf hissettirdiğini, zorladığını yaşaya yaşaya öğreniyorsun.
Kitabın her boşluğuna bir şeyler karalarken 'çok şey birikmiş...' dedim çok daha fazlası birikecek, bölge değişecek, şehir, okul... değişecek ama sen ister mavinin derinliklerinde ol ister bozkırın sıcağında, fark etmez hep zorluklarla karşılaşacaksın. Çünkü artık biliyorsun hep zordur ve o mücadele etmek istediğin algı her yerdedir ve sen sadece burada olmadığını artık çok iyi biliyorsundur.

Şimdi aynı tereddütlerle yola çıkacak meslektaşım;
Biliyorum korkuyorsun. Yapamayacağını düşünüyorsun, yaşayamayacağını ama alışıyorsun. Gitme! diyecekler sana. Gelemem! diyecekler. Hoş, sen 'Gelirim' deseler de sakın inanma. Hayali manzaralara dalma. Onlar söyleyemezler ama senin geçtiğin yollardan geçmeye korkarlar. Bilmezler sen o yollardan geçerken kaç güvenlik noktası saydın ve kendini Allah'a emanet etmekten başka bir güvencen de yok. Bekleme, beklememeyi yola çıkmadan öğren.
Bir gün sen de yeni belirlediğin rota için toplanıp giderken, burnunda yazarın dediği gibi otlu peynir kokusunu (hala alışamadım:) )birkaç güler yüzlü insanı, farklı farklı dillerde öğrendiğin kelimeleri, kazançlarını ve kayıplarını da koyacaksın çantana.
Bir savaşçı değilsin elbette ama bir gün, bir çocuk, "Ben bunu bir yerde öğrenmiştim." dediğinde amacına ulaşmış olacaksın. Çünkü senin mücadelen, bambaşka bir dünyanın dışarıda aktığını onlara fark ettirmek. Bir gün bu cümleyi sen duymasan da onlar söylemiş olacak.
İnan.
Pişman olma.

Yolun açık olsun. :)

Benzer kitaplar

Ne zamandan beri okumayı düşündüğüm ama her seferinde başka zamana bıraktığım “Hakkari’de Bir Mevsim”i okumaya başlıyorum. Edgü’yü kendime çok yakın hissediyorum. O kadar sade ve içten yazıyor ki… Aidiyet duygusunu kaybetmiş bir yolcunun, benliğini arayışıdır bu kitap. Ben de her kitapta böyle yaparım. Her bir sayfada bir başka ben olurum. Karanlık dehlizlerin, örümcek ağlarıyla dolu yollarında benliğini bulmaya çalışan ama her seferinde farklı bir yoldan bunu başarmayı deneyen bir ben. Çatlak, kavruk, dokununca insanın midesini kaldıran duvarları yoklaya yoklaya ilerlerim. Bilirim, kitabın sonunda, teker teker denediğim bu yollardan birinin sonunda, bu benlerden birini bulacağım. Sarıp sarmalayacağım sonra onu, yapıştıracağım üzerime ve her kitaptan sonra yaptığım gibi daha da ağırlaşmış olarak devam edeceğim yoluma.

Odama girdiğimde, yatağına uzanmış bir kişiyle karşılaşıyorum. Selamlaştıktan sonra, daha adlarımızı öğrenmeden, söylenmeye başlıyor. Eğitim sistemi, hükümet, sosyal yaşam, işsizlik… Dinliyorum dakikalarca. İçi dolmuş, belli. İnsan bazen sadece kendini dinleyecek birini ister. Aklına gelen her şeyi söyleyebileceği, bunlar için kendini yadırgamayacak birini. Böyle insanlar çok az artık. Konuşmasının çoğunu anlayamıyorum, çok yorgunum. Dün geceden beri uyumadım ama bir yandan da arkadaşın sözünü kesmek de istemiyorum. Düşüncelerime tezatlık oluşturacağını bilsem de kesiyorum sözünü ve yatmak istediğimi belirtiyorum. Anında uyuyorum. Kırdığım insan sayısı artıyor.

Kitabı o kadar güzel bir zamanda okuyorum ki, neredeyse şimdiye kadar okumadığıma sevineceğim. Kars, Ani Harabeleri’ne gidelim diyorlar, yol dört saat sürüyormuş. Gündüz yolculuğu yaparak kitap okurum diyerek kabul ediyorum teklifi. Şansıma en önde yer buluyorum. Belli bir süre etrafıma bakınıyorum ama aklım kitapta. Açıyorum kitabı, başlıyorum okumaya. Doğu’da yolculuk yaparken, buralarda çalışmış bir insanın yazdıklarını okumak, tarifsiz bir okuma zevki veriyor bana. Geçtiğimiz her köy, gördüğüm her insan ve hayvan, kitabın içinden fırlamış, otobüsün sağına soluna serpiştirilmiş sanki. Onlarca hayvanı küçücük bedeniyle otlatmaya çalışan ve bu işi zahmetsizmiş gibi yapan, soğuk yanıklı suratıyla otobüse bakan çocuğu anlayabiliyorum. Fakirliğin, soğuğun, tezek ve ıslak koyun yünü kokusunun, açlığın, terörün, askerin, devletin ve daha nice sıkıntının, çocuğun surat ifadesinde katmer katmer belirdiğini görebiliyorum. Bu ifadenin zamanla yok olmasını ve daha iyi bir Doğu'nun oluşmasını diliyorum. Buraların insanı bunu hak ediyor. Bunca sıkıntıya sessizce direnen, güler yüzünü hiç eksik etmeyen, varını yoğunu misafirine ikram eden, yatağını sana verip yerde yatan bu insanların hak ettiği yaşam bu olamaz.

Edgü yazdıklarıyla, dediklerimin bin fazlasını hissettiriyor okura. Acıyla, yoklukla nasıl başa çıkılabileceğini ve zamanla bunlara nasıl alışılabileceğini gösteriyor bizlere. Farklı dilleri konuşsak da anlaşabilmenin onlarca çeşidini, soğuk ve karanlık gecelerin insan zihnine katkısını, ölen bebeklerin vicdanlarda açtığı derin yaraları gösteriyor ve bunları o kadar yalın bir şekilde yazıyor ki… Kendisini yazar olarak görmüyor belki ama okuduğum çoğu yazardan daha iyi bir yazıma sahip, insanın yüreğine işleyen cümlelerin sahibi bir yazar.

Kitabın çoğu bitti. Ani Harabeleri’ne gelmek üzereyiz, ileride gözüküyor. Yol kenarındaki köyleri harabeler sanıyorum çünkü bütün taşlar harabeden alınmış çok belli. Harabelere vardığımızda bizi, üzerindeki üniformanın eğreti durduğu, esmer, cana yakın bir görevli karşılıyor. Rehberlik yapmayı teklif ediyor, hemen kabul ediyoruz. Bir anda suratı ciddi bir ifadeye bürünüyor ve kendisinden beklenmeyen çeviklikle anlatmaya başlıyor. Ani müthiş bir yer. Buraya şimdiye kadar neden gelmemişim diye kızıyorum kendime. Ermenistan sınırını belirleyen ırmağın etrafında, sekiz kilometre karelik bir alana inşa edilmiş kutsal şehir. Onlarca farklı medeniyetin ve dinin tahribatına rağmen hala bir kısmı ayakta duruyor. Elbette her yer, insan ırkının çirkinlikleriyle dolu ama bunlar bile şehrin atmosferini yok etmeye yetmiyor. Rehberimizin insan zihnini şaşkına çevirecek bilgi birikimiyle üç saatlik tur, on dakika gibi geliyor insana. En son ekliyor, “Hocalarım, bu dediğimi kimse bilmez, bizler de dedelerimizden öğrendik. Zamanında buraya Adnan Menderes gelmiş, bakmış ki şehir tam sınırda, korkmuş. Ermeniler bizden hak talep eder diye şehrin dağıtılmasını istemiş. Çünkü Ani Ermeniler için kutsal bir şehirdir ve her sene binlerce Ermeni buraya ibadet için gelir. Gördüğünüz köylerin bütün taşları buradan alınma, devlet kendi eliyle verdi onlara bunu, yoksa gariban köylü girebilir mi buralara. Kentin böyle harap edilmesi Menderes’in suçudur. ”

Çıkışta, otobüsün yanında, yan yana dizilmiş dört çocuk görüyorum. Ellerinde, kendi yaptıkları lifler, patikler… O kadar masum bir ifadeye sahipler ki, insan iki çift lafı bir araya getirip de konuşamıyor onlarla. Saatlerce izleyesi geliyor insanın bu çocukları. Ağzımdan çıkacak herhangi bir kelimenin bu masum ifadeyi bozmasından korkuyorum. Erkek olanı çok uyanık. Patikler küçükmüş diyen birine, “esniyir agabey bunlar,” diyerek çekiştiriyor patiği. Cebime bakıyorum para yok. Ben alamıyorum ama ürünlerinin bir kısmını zorla da olsa satıyorum öğretmenlere. Paraları alınca, suratları gülüyor, parayı sevdiklerinden değil, yokluktan... Başka bir yerde görsem hiçbir duygu oluşturmayacak ifadeler, burada çığ gibi doluyor yüreğime, sarıp sarmalıyor içimi. Her şeyi küçültüp içime atasım var.

Dönüş yolundayız. Tiz bir ıslık sesi duyuyorum. Sağımızda beyaz bir kısrak beliriyor. Toptaş’ın kitabındaki gibi bir at. Yelesi dalgalanıyor, burun deliklerinden dumanlar yayılıyor etrafa. Bir zaman sonra yavaşlıyor, bizleri uğurluyor sanki. Gözden kayboluyor sonra.

Kitap bitti. Eserin edebi boyutu falan hiç ilgilendirmiyor beni ve böyle düşünüyor oluşuma şaşırmıyorum bile. Sanırım değişiyorum ve bu kitap da katkı sağlıyor buna. Son sayfayı kapattıktan sonra uzun bir süre çantama koyamıyorum kitabı.

Eminim sizler de bu kitabı okuduktan sonra uzun bir süre etkisinden kurtulamayacaksınız. Belki siz de benim yaptığım gibi, sırf daha fazla kişi okusun diye, ilk tanıştığınız kişiye hediye edeceksiniz kitabı.
Yokuş aşağı merdivenlerden iniyoruz. Tepemizden kafamıza, yüzümüze inadına düşen bir yağmur, omuzlarda taşınan onlarca yılı inadına daha da ağırlaştırıyor. Kulak misafiri olmaktan kaçınamadığım bir ses ise arkamdan kendimden kaçmaktan yorgun düştüğüm bana : "Kaç kaç nereye kadar, kara toprağa gireceük bir gün." diyor.

Kara toprak. Kapkara. İçindeyken kendisinden başka hiçbir şeyin görünmediği zifiri karanlıkta bir mekan. Edgü de sanki bunu bilircesine kitabında "Ne kadar kısa yaşıyoruz, ne kadar uzun ölüyoruz." diyor. Sanki Hakkari'de Bir Mevsim'i okumaya başladığım gün dedemin vefat ettiğini bilircesine bana sesleniyor gibi. Sanki bugüne kadarki yaşamım 1 saniye uzunluğundaymış da sadece bugünüm fragmanı önceden hazırlanmamış bir film gibi.

Hakkari'de Bir Mevsim, kendimizi ararken onları/başkalarını/başka insanları bulduğumuz hayat hikayelerinden sadece biri. Çünkü ancak ölümle karşılaştığında düşünüyor insan etrafında olup bitenleri tam olarak sorgulayamadığını. Ancak o zaman tekrar dank ediyor kafasına bazı ölümlerin hiç sorgulanmadığını -sorgulanmaktan bile kaçınıldığını-, bazı kefensiz gömülen bebeklerin ve Doğuda doktorsuz ölen kulların Selda Bağcan'ın da dediği gibi gazetelerde hiç yazılmadığını ve siyahın bir tutam toprağa, küçük bir sınıfa, hayat boyu bir kadere, aklı başında insanların dünyasında çıldırmalara bir sıfat olarak gelebilecek bir kelime olabileceğini.

Sanki Doğu'ya doğru gidildiğinde geriye kalan yol ile dertler arasında bir ters orantı var. Ne kadar Doğu, o kadar dert. Ne kadar Doğu, o kadar umursamazlık ve imkansızlıklar. İşte dedem de günlerden bir gün Kore'de ne yaptığını ve neden orada olduğunu bilmeden savaşırken, kendisiyle ve ırkıyla hiç alakası olmadığını bildiği halde diğer 1 milyar benzeriyle neredeyse farksız bir Çinlinin kulağını keserken belki o da Ferit Edgü'nün bu kitapta yazdıkları gibi şeyler düşünüyordu. Belki de iyi bir şey yapmıştı dedem, çünkü bu birilerine göre Doğu olan yerlerde bahsedilen şeyleri duymamak bizim için en iyisi olurmuş derlerdi hem kitaplarda, hem de yaşanmışlıklarda. İnsanların o zaman bir bildiği vardı. Her şey ulu orta bahsedilmezdi, elalem denilen batıl inancın duyma olasılığı vardı. Böylece dertler her zaman içlere atıldı. Sadece dedemin dertlerini duyabilmiştim ben de bugüne kadar. En azından yüreğimle dinleyip hissettiğim ve anılarına değer verebildiğim tek o vardı. Çünkü kitaptaki gibi sırtında neden tüfek olduğunu sorgulamayan insanlar gibi o da elinde neden tüfek var sorgulamıyordu. Sorgulamasına gerek de yoktu. Ferit Edgü de öyle diyordu zaten : "Hiçbir şey alınyazısı değildir, yavrularım. Bu kadar."

Denize kıyısı olan bir şehirde yaşayan bir insan olarak deniz denilen şu uçsuz bucaksız doluluğu her gün göreceğimin garantisi var iken Ferit Edgü'nün Hakkari'de Bir Mevsim'iyle beraber denizsiz ve sürekli deniz özlemi çeken bir adam olmuş iken sorunum sadece kendimi başkalarının yerine aynı okuduğum şu şiirsel romanın öğretmeni gibi çok iyi koyabilmemdi. Dediğim gibi, "Seni senden iyi tanıyorum." cümlesini kurabileceğimiz insanlarla olabilmek için aslında ne diğer insanlarla konuştuğumuz dilin aynı olması ne de giyindiğimiz, yediğimiz, içtiğimiz şeylerin aynı olması gerekiyordu. Dert ortaklığıydı bu işte. Dertlerin ortak bir diliydi sanki bu kitap. Nasıl ki bir Magna Carta 1215 yılında kralın ilk kez yetkilerini sınırlandırabilmişse, Ferit Edgü de Hakkari'de Bir Mevsim'iyle 1977 yılında dertsizliklerin yetkilerini sınırlandırmıştı. Dertlerin en derinini, en siyahını, en çaresizini koymuştu önümüze çünkü. Çaresizlikti çünkü coğrafi terimlerden izole olan tek şey.

Siyah ise en güzel renkti hala. Siyah her zaman en güzel renkti. Hiçbir şekilde pas vermeyen, rengini belli etmeyen, ne sol ne sağ ne orta ne düz hiçbir yönü olmayan, üstünden milyonlarca çeşit renkte bitkiler çıkıp da milyarlarca ölüyü besleyip, bağrına basıp, bütün dertlerini içine çekip hala olgunluğunu koruyabilen bir renk kadar olamadık. Yine içine ettik çünkü bazı olayları doğru dürüst dert edemezken. Ölen bebeleri, kefensiz gömülmeye maruz bırakılan bu kitaptaki ve şu düşle gerçek hayatın arafındaki bütün bebekleri unuttuuuuk, gitti. Nasıl olsa bir siyah renk kadar olmayı bile beceremiyorduk ki zaten. Bunu mu unutmayacaktık?

Bir aralar burun kıvırdığım öğretmenlik mesleğine neden kutsal meslek denildiğini anlıyorum. Hala da yapamayacak olduğumu biliyorum fakat yapabilenlere, en azından yapabilmek için şu gariplikler ülkesinde savaşanlara kutsal bir saygı duyuyorum.

Hakkari'de Bir Mevsim, hem Edgü'yü hem de kendimi tanıma açısından önemli bir adım oldu. Eminim ki Edgü de siyah rengi benim sevdiğim kadar seviyordur. Arayış, arayış ve arayıştır siyah. Kendinle barışıklıktır daha doğmamış bir bebekken gözlerimizin açılmadığı ve henüz ölmüş birinin gözlerini kapadığı o bilinmezlik gibi. Çünkü kapkara bir toprağın, evet evet kapkara bir toprağın, dert dolu, yağmur dolu, sevgiliye, mescide, savaşa, günaha, eyleme yürüyen ayakların sesleriyle dolu kapkara bir toprağın rengi nasıl sevilmezdi?
Kitabı defalarca okumama rağmen inceleme yazmaya cesaret edemiyordum. İnsan yaşadığı çaresizlikleri başkalarına birkaç satırla nasıl anlatır, nasıl anlaşılır olur ki?

Şimdilerde uzun bir yolculuktayım. İnsanlara umut olmak adına çıktığım bu yolculukta, farklı diller de konuşup, bambaşka hayatlar yaşayıp, aynı hayalleri kurduğum Hayriye Ç. ile kesişti yollarım. Yaşanan bunca çaresizliğe umut olmak adına köy öğretmeni olmak istiyor. Bu incelemeyi ona ithafen yazıyorum. Onun dediği gibi:
"Bir gün olsun ki portakal yememiş kimse kalmasın bu dünyada."

Kentim hak!
Ah bir dile gelsen de anlatsan her şeyi. İçinde yaşanan onca acıyı, anaların gözyaşlarını, babaların çaresizlik içinde kıvranmalarını ve çocukların umutla bakan gözlerini.

14 sene öncesine gidelim. Okuldaki ilk günüm. Heyecanlı aynı zamanda dokunsalar ağlayacak durumdayım. Sınıf çok kalabalık, neredeyse tüm sıralar dolu. Boş bulduğum bir sıraya oturdum. Sağ tarafta 1.sınıflar ortada 2.sınıflar ve solda da 3.sınıflar oturuyordu. Biraz bekledikten sonra öğretmen içeri girdi. İlk ders bizimmiş arkadaşım öyle dedi. Nasıl yani dedim kendi içimden, hepimiz aynı şeyleri öğrenmeyecek miyiz?
Bunu anlamaya çalışırken çok daha büyük bir sorunla karşılaştım. Öğretmenim bir şeyler anlatıyordu ve ben hiçbir şey anlamıyordum. Öğretmenim bunu fark etmiş olacak ki yanıma gelip bir şeyler sordu. Bir süre göz göze geldik sonra ben ağlamaya başladım. Biliyorum eğer utanmasaydınız o gün siz de aglayacaktınız.
Birbirimizin dilinden anlamıyorduk ve sanırım bu sizin için daha da zordu. Alfabeyi öğretmeden önce yeni bir dil öğretecektiniz ama hiçbir zaman yapamam deyip kaçmadınız. Bizimle birlikte mucize yarattınız.
Birlikte öğrendik birbirimizin acılarına aynı dilde üzülmeyi. Birbirimizi yargılamadan, incitmeden ve kızmadan.
bu kitabı her okuduğumda siz geliyorsunuz aklıma çünkü kitapta yazılanların birçoğunu sizle birlikte yaşadık. Soğuk kış günlerinde içinizin sıcaklığı ile ısındık. Giderken beni unutmayın demiştiniz. Yıllar geçti ve ben o ilk günkü bakışı hiç unutmadım.
O bakışlar küçük kızınıza mucize oldu.
Küçük kızınız büyüdü ve ona öğrettiğiniz her şeyi başka insanlara öğretmek adına yola çıktı. Sevgiyle ve büyük bir öğretme aşkıyla.

Kitapta anlatılanlara geçecek olursam yaşadıklarımdan pek de farklı şeyler değil aslında.
Bir öğretmen düşünün gittiği yerde öğretmek adına, yaşam adına büyük bir mücadele veriyor. Diline, kültürüne yabancı olduğu bu kentte her şeyden önce anlaşılmak isteniyor. Gittiği yerdeki insanlarla aynı dilden konuşamıyor. Gider gitmez çocukların ölümüne şahit oluyor ve ekliyor dizelerine:
"İnsanlar ölmesin demiyorum
İstediğim ölümsüzlük değil
Ne kendim, ne başkaları için
İstediğim, çocuklar ölmesin" s.(59)
Çocuklar ölmesin diye mücadele ediyor. Zor kış şartlarında şehre inip doktor çağırıyor. Günler hızla akıp gidiyor, her geçen gün bir çocuk daha ölüyor buralarda. Gelen giden yok. Tek çare baharı beklemek. Kış mevsimi 6 ay süren bir yerde yaşamak adına beklemek zorunda insanlar.
Peki kim duyuyor bu insanların acı çığlıklarını, kim elini uzatıyor, kim yazıyor bu unutulmuş gerçekleri?
Ne diyordu Halit: "Burası büyük bir kent mi ki gazeteler yazsın cinayetleri? Burda her gün adam ölür. Gazete mi yeter bunları yazmaya?" s.(131)

Kitaptaki olaylar bize her ne kadar uzak bir tarihte yaşanmış gibi görünse de günümüzde pek bir şeyin değiştiğini söyleyemeyeceğim. Eğitimdeki büyük eşitsizlikler devam ediyor, köylerde doktor olmadığı için çocuklar ölüyor ve hâlâ öğretmenle öğrencisi büyük bir oranda birbirlerini anlamıyorlar. Ne yazık ki insanlar bu kadar yıl geçmesine rağmen bu yaşanan tüm gerçekleri bir filmi izler gibi izliyorlar. Kimse elini taşın altına koyma cesaretini gösteremiyor. Herkeste bir korku almış başını gidiyor. Sahi neyden korkuyorsunuz? Görmüyor musunuz bu sizin ülkenizin gerçeği!

Ah kentim hak!
İhtişamlı ve bir o kadar da bizden olan Sümbül dağın, gürül gürül akan Zap suyun, baharda her sokak başında satılan çeşit çeşit şifalı otların, güzel yaylaların, küçük şirin köylerin, en az senin kadar tatlı olan balın, rengarenk el emeği, göz nuru kilimlerin, hangi sokağa girersen gir hep aynı yere çıkacağın yolların, meşhur ters lalen, ve en önemlisi sarıp sarmalayan o sıcacık dost elinle ben de burdayım diye bağırıyorsun.
haydi gelin hep birlikte kulak verelim bu sese. Hepimiz kendi mucizemizi yaratalım.

Bunları yazarken aklıma Semih Bey'in, 'Doğuda öğretmenlik yapan bir arkadaşımız çıksın ve şu güzel kitabı incelesin' sözü geldi. Öğretmenlik yapmadım ama yaşanan çaresizlikleri yaşamış biri olarak kendi gerçeklerimi dile getirdim.
Umarım sesim daha çok insana ulaşır ve bu yazılan şeyler sadece kitapta kalır. En azından ben böyle temenni ediyorum.
Her daim sevgi ve umutla kalın.
Hakkari'de bir mevsim ...okurken beni benden aldı, kâh üşüdüm, kâh ısındım nefesimle...

Kendimden o kadar çok şey buldum ki her satırda ve bir o kadar kendimi buldum. Bende bir öğretmenim ve ilk atanmış olduğum yer erzuruma 151 km uzaklıkta olan tekman ilçesiydi tam 2 yıl kaldım, edgü nün dediği gibi kendi ülkemde tamamen bir yabancıydım ...diline, iklimine ve sokaklardaki kadınsızlığa ...zorluklar , yasananlar keşke kelimelerle anlatılabilecek kadar kolay olsaydı anlardı belki oralarda yaşayanlar bizi, kendi kendini anlayamamış bir topluluğun içinde siz de bir öğrencisiniz oralarda öğrenilecek çok şey var , öğretilecek çok şey var.

Öğretmenliginizin dışında annesiniz, babasınız, doktorsunuz, ascisiniz, ablasiniz ve kardeşsiniz bazılarına, o kadar çok zamanınız var ki kendinizi tanımak için ve kendinizi tanıtmak için. Eğitim aşkıyla yanıp tutuşan, çipil çipil size bakan gözler, ama eğitilmesini istemeyen büyükler, kanayan yara doğuda eğitim...


Gerçeklik algını kaybediyorsun kitaptaki karakter gibi, ne olduğunu, nereye ait olduğunu, okullar kapandığında gitmen gerektiğine bile idrak edecek gücün kalmadığını hissetmek ne demek çok iyi bilirim.

Yaşanmadan kitaplarda okunabilecek bir yer değil oralar, iyi bilirim, gitmeden çok kitap okumuştum yaşayınca anlamadığımı anladım.


Yazarın demiş ya; bizim için doğru olanlar, oralarda lazım değil.unutun öğrettiklerimi...

Keyifli okumalar.
Uzun zamandır listemde olan bir kitaptı. Kadıköy Kitap Günlerine gidince almadan geçemedim. Kitabın güzel olduğunu biliyordum fakat kimse bana şiirsel dille yazılmış harika bir kitap olduğunu söylememişti. Kitap bittikten sonra bir süre kendinize gelemiyorsunuz, korkmayın bu vicdan sahibi olduğunuza delalettir.
Genelde okuduğum kitaplar hakkında uzun bir süre konuşurum fakat bu kitap bitince -sanırım anlatamayacak kadar yormuştu beni- hemen en yakınıma lütfen okur musun dedim. Oku ve ne hissettiğini anlat bana.
Şimdi biliyorum ki bir daha eskisi gibi olmayacak hislerim. İyi ki böyle güzel kitaplar var iyi ki....
Doğu Anadolu'da bir şehir, Hakkari... Kendini belirsiz bir sebepten dolayı bu şehirde bulan bir yabancı... Yabancı diyoruz ama aslında bir insanın kendi ülkesinde yer alan bir şehirde kendisini yabancı olarak görmesi ne kadar da garip değil mi? Yabancı bir ülkeye gittiğimizde kendimizi bulunduğumuz yere yabancı olarak addederken kendi memleketimizin bir köşesinde yabancı olduğumuzu hissetmek; en kötüsü de kendi insanımıza yabancı olmak... Türkiye'nin doğusu ve orada ikâmet eden insanlar bu ülkenın hep unutulan, ötelenen çocukları oldu bana kalırsa. Bizler batıda daha rahat şartlara sahipken ve daha rahat bir yaşam sürerken, oradaki insanlar ağır iklim şartları ve her anlamda yetersiz koşulların getirdiği sonuçlara katlanmak zorunda kaldılar. Bu eseri okurken o kış mevsimi boyunca kendimi o insanlarla birlikte yaşayan biri olarak tahayyül ettim. Kimi zaman orada meydana gelen olaylar karşısında derin bir üzüntü duyarken, kimi zaman da orada bulunan bir insana onun sahip olmadığı ama benim sahip olduğum bir birikimi aktarıyormuşçasına mutlu oldum. Ama en acısı da kitabın sonuna dek doğu ve batı arasında var olan uçurum kendini her fırsatta hissettirdi. Biz ne zaman bu kadar ayrıştık sahi? Ferit Edgü'nün Hakkari'nin bir köyünde öğretmenlik yaptığı süre boyunca izlenimlerine eşlik ederken 'Keşke memleketimizin her yeri eşit koşullara ve belirli bir gelişmişlik düzeyine sahip olsaydı.' diye düşünmeden edemedim. Hakkari'ye hiç gitmedim fakat ben Hakkari'deki kışı sevmedim. Ölen bebeklerin, kar altında ayakkabısız gezen çocukların, yeri geldiğinde bir doktora muhtaç olan fakat buna dahi ulaşma imkânı olmayan insanların yaşadığı hayatı sevemedim. Nazım diyor ya hani;
"Kışı sevmem ben;
damı akan evler,
ayakkabısı delik çocuklar,
ocağı yanmayan analar,
utanan babalar gelir aklıma
sevmem ben kışı..." diye, insan herkes hak ettiği rahat yaşamı sürsün istiyor. Bu duyguyu çokça unutuyoruz biliyorum fakat bu eser bir kez daha hatırlattı bunu. Gerçekçiliğin esere hakim olması ve yaşanılanların bütünüyle okuyucuya aktarılmasi bana kalirsa kitabın en güzel yönüydü. Hakkari"ye doğru yolculuğa çıkıp, orada bulunan insanların yaşadıklarına tanıklık etmek isterseniz eğer çevirin sayfaları ama unutmayın bu yolculuk fazlasıyla hüzünlü.
Ferit Edgü; yedek subay öğretmen olarak Hakkâri ve Beypazarı'nda 1967 yılında askerlik yapıyor. Bende Diyarbakır/Hazro’da yedek subay öğretmen olarak askerlik yapmıştım. Kitabı okurken o günler geçti gözümden. Yokluğun bile yok olduğu günlerdi. İlginç olan ise hayatımın en güzel günlerini geçirmiştim. Yokluğun içinde mutluluk, değerli, çok değerli. Lakin yokluğu kabul etmek anlamına gelmez elbette yaşanan o mutluluklar. İnsanca hisler işte, insanlığını unutmayanlar için.
Ferit Edgü’den okuduğum ikinci eser, çok başarılı, çok etkileyici. 2016 yılında yapılan 32. Baskıda çıkan bir kitabı okudum. An itibariyle site de 130 kişi okumuş. Daha ne söyleyebilirim ki…
Gerçeklikle düşü iç içe geçiren mükemmel bir şekilde şiirimsi bir anlatım. Zaten kitabın başında bu mesajı veriyor, “Hiç kuşkusuz düş gerçeğin ta kendisidir.” Anlatım tarzını değiştirmeler; iç monolog, iç diyalog, üçüncü tekil şahıs… Okurla konuşma anları, okur paylama, okura dikkat çekme… Gizem başlı başına…
Ve mükemmel bir final, öğrettiğim her şey yalan! “Biz, bir kış boyu, yufka ekmek, otlu peynir, bulgur pilavı yiyip, çay içerek yaşayamayız. Bizim meyvelerimiz, sebzelerimiz, etlerimiz vardır. Bütün bunları aradaki ayrımı göstermek için söylüyorum çocuklarım, beni yanlış anlamayın. Yalan söylemek günahtır, yalan söylemek insana yakışmaz, demedim. Beni yanlış anlamayın, yalan da söylenir. Benim size bütün bir kış söylediklerimin büyük bir çoğunluğu da yalandı. Ama şimdi söyleyeceklerim gerçek: Yavrularım, insanlar üç aylık bebekken, nedeni bilinmeyen hastalıklardan ölmeden de yaşayabilirler. Cüzzam, trahom bir alın yazısı değildir.”
Gerçekten üzgünüm, bu kitabı geç okuduğum için, Ferit Edgü’den henüz iki kitap okuduğum için.
Milli Eğitimin en iyi 100 eser arasında gösterdiği Hakkari de bir Mevsim adlı eser gerçek anlamda okunmaya değer bir kitap. Iki dil bir bavul filmi de sanırım konu olarak burdan yararlanmış.
Ferit Edgü, “Hakkari’de Bir Mevsim” romanının hemen başındaki uzlaşmada, Kürtçe öğrenmeye çalışan öğretmenle Türkçe öğrenmeye çalışan köylülerin “birlikte yaşam kurmaları”nın imkânına işaret etmektedir. Muhtar, öğretmenin kaçıp kurtulmak düşüncesinde olmadığını, Pirkanis’te yaşamanın imkânlarını zorlayacak iradenin varlığını keşfettiği için ondan köye yarayacak dili, matematiği ve bilgiyi vermesini talep eder. Elbette ki, bu bilgi devletin resmi, kimlik dayatıcı, nesnel koşulları yok sayıcı müfredatı olmayacaktır. Dolayısıyla Ferit Edgü’nün romanın bu bölümünde teklif ettiği sorunsal ya da ana çelişki “zorunlu dil” nedeniyle asimilasyon değildir. Teklif edilen, öğreten ve öğrenenin birbirine hürmet eden, “birlikte etkileşimi öne çıkaran” bir eğitim modelidir.
Hoca, benim kardeş hasta, diyor.
Nesi var? diyorum.
Ateşi var çok, diyor. Ölecek.
İlaç vereyim mi? diyorum.
Hayır, portakal ver, diyor.
Portakal yememiştir hiç.
Sonra çocuklar var.
Sonra özelllikle çocuklar var.
Ne iyi ki çocuklar var.
Ferit Edgü
Sayfa 120 - Sel Yayıncılık
Ey çaresiz
Neyin çaresini arıyorsun
Neyin çaresi var, neyin yok
Yaz bunları bir kenara
Bir gün belki bulursun çareyi
İnsanlar ölmesin demiyorum
İstediğim ölümsüzlük değil
Ne kendim, ne başkaları için
İstediğim, çocuklar ölmesin
Burası büyük bir kent mi ki gazeteler yazsın cinayetleri? Burda her gün adam ölür. Gazete mi yeter bunları yazmaya?
Ferit Edgü
Sayfa 131 - Sel Yayınları, 19. basım
Adın gibi garip bir kentsin Hak.
.
.
.
Kafka, karabasanlarında gördü belki seni, ama adlandırmadı. (Ya da hiç girmedin onun düşlerine.)
Bilseydi, senin gibi bir yer var yeryüzünde
en korkunç kitabının konusu sen olurdun.
Tolstoy bilseydi seni
soyluluğundan bin beter utanırdı.
Ve kim bilir belki yazarlığından
- şimdi benim utandığım gibi -
Avvakum bilseydi yakınında senin gibi bir kent
olduğunu,
Kafkasları aşıp çile çekmeye sana gelir,
senin mağaralarında yaşardı.
Dostoyevski sürülseydi sana
Yer Üstünden Notlar'ı yazardı
ya da Suç ve Suç'u.
Ferit Edgü
Sayfa 10 - Sel Yayınları
Kitapları da dostlarını seçer gibi seçmeli kişi, öyle değil mi? Ben öyle yaparım.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Hakkari'de Bir Mevsim
Baskı tarihi:
Mayıs 2016
Sayfa sayısı:
198
ISBN:
9789755702858
Kitabın türü:
Yayınevi:
Sel Yayınları
"O"yu (Hakkari'de Bir Mevsim) sadece gerçekçi bir roman olarak saymak yetmez, gerçeğin inanılmaz bir düşe dönüştüğü, şaşırtıcı bir öyküdür bu. Ferit Edgü'nün gerçek bir yaşamı, bir roman yaşamına çevirmesindeki beceriye hayran oldum. Çünkü 'O' gözlem gücünü anlatı ustalığından alıyor.
-Melih Cevdet Anday-

Japonca ve Çince dahil birçok dile çevrilen Hakkâri'de Bir Mevsim, aynı zamanda Erden Kıral yönetmenliğinde filme uyarlanarak, 33. Berlin Film Festivali'nde aralarında Gümüş Ayı'nın da olduğu 5 ödül kazandı.

Kitabı okuyanlar 850 okur

  • zeze
  • Şengül Tikiz
  • uğur aflay
  • Endezyar
  • Filiz Arslantürk
  • anais
  • Hayattan Biri
  • murat koçhan
  • İdil Karaoğlu
  • Deniz Ateş

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%6.8
14-17 Yaş
%2.1
18-24 Yaş
%25.9
25-34 Yaş
%40.8
35-44 Yaş
%17.6
45-54 Yaş
%4.2
55-64 Yaş
%1.5
65+ Yaş
%1.2

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%63.5
Erkek
%36.5

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%35.9 (137)
9
%30.1 (115)
8
%22.5 (86)
7
%8.4 (32)
6
%1.8 (7)
5
%0.5 (2)
4
%0
3
%0.3 (1)
2
%0.3 (1)
1
%0.3 (1)

Kitabın sıralamaları