Harfler ve Notalar

·
Okunma
·
Beğeni
·
10,4bin
Gösterim
Adı:
Harfler ve Notalar
Baskı tarihi:
2016
Sayfa sayısı:
168
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786051850030
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Everest Yayınları
Baskılar:
Harfler ve Notalar
Harfler ve Notalar
"Sana yazmaktan değil, senin için yazmaktan korkarım. Başka bir ifadeyle, senin için yazmakla sana ve edebiyata en büyük kötülüğü edeceğimden korkarım."

Harfler ve Notalar, hem bir deneme kitabı hem de Hasan Ali Toptaş'ın okuyanlarına mektupları. Yazar, bir yandan okuma evrenine dair küçük sırları açık ederken, bir yandan da kulaklarımızın dibine unutulmaz küpeler bırakıyor. Toptaş'ın okurlarıyla gerçekleştirdiği bu edebiyat sohbetleri, yayımlandığı günden beri yazmaya gönül verenlerin başucunda vazgeçilmez bir yer edindi kendisine.

"Zaten, bir cümle yazmak aynı zamanda beste yapmak değil midir?" diyen Toptaş'ın, bestekâr sezgisini besleyen dünyasıyla tanışıyoruz. "Denemeleri, Toptaş'ın bizim onu okurken aklımızdan 'akrabası' diye geçirdiğimiz yazarların (Borges, Kafka, Márquez, Fuentes, Calvino, Kundera vb.) iyi bir okuru olduğunu gösteriyor. Sonsuzca geniş bir ufukta hareket ediyor Toptaş'ın denemeleri."
-Necmiye Alpay-
(Tanıtım Bülteninden)
164 syf.
·6 günde·Beğendi
Hayatın üzerime üzerime estiği şu günlerde Hasan Ali Toptaş okumak beni gerçekten çok rahatlatıyor. Kurduğu cümleler, konuları anlatış biçimleri, ele avuca sığmaz hayal gücü ve kitaplarındaki melodilerle bunu başarıyor. Bu özelliklerinden sonra Toptaş’ın seni en çok etkileyen özelliği ne diye sorsalar kesinlikle ‘sesi’ derdim. Evet, onun buğulu sesi. Sesini adına çekilen Büyük Umutlar Belgeseli’nde duymuştum. Daha ilk anda bu sesin zihnimin derinliklerine kazınıp orda kendine bir yer edindiğini bilememişim. Daha doğrusu zınk diye orda kalmış da ben gelip geçici sanmışım. İşte sonra okuduğum her kelimesinde, cümlesinde, kitabında bu ses soğuk duvarlara çarparak harflere dönüştü sözgelimi, sonra odanın loş havasıyla birleşerek birer nota oldu kulaklarıma gümbür gümbür doldu. İşte böylesi bir sesin sahibini okumakla kendimi rahatlatıyorum.

Harfler ve Notalar’ı alıştığımız diğer Hasan Ali Toptaş kitaplarından ayıran en önemli nokta kitabın otobiyografik ve deneme tarzı yazılardan oluşması. Başından geçen olayları, anıları, sevdiği eser ve yazarları, arkadaşlarını, entelektüel birikimini kendi ağzından dinliyoruz. Bu da kitabın samimiliğine artı bir samimilik katmış bana göre. Gerçi, Hasan Ali Toptaş taşa yazsa yine okurum o ayrı bir şey. Belki bu kitabında kendine has bir melodiyle oluşturduğu cümlelerini göremiyoruz ya da savrula savrula gidip geldiğimiz diyarlar da yok ama kendini anlatmada, kendini kendine anlatmada, her zamanki başarısını gösteriyor Toptaş. Onun için ideal bir yazar tanıma kitabı Harfler ve Notalar. Anlatılacak o kadar çok şey var ki hangisini anlatsam çok zor karar verdim. Birkaçını anlatıp gerisini size bırakıyorum.

Kitabın en sevdiğim bölümü “Taşranın da Ötesinde” adlı kısımdı. Bu bölümde anlatılanları belgeselinde defalarca izlemiştim. Ama bunların yazıya dökülmüş halleri daha çok hoşuma gitti(Yazı, ses ve görüntüden daha mı etkili ne?). Hasan Ali Toptaş ismini ne zaman görsem ya da ne zaman duysam aklıma direk birbiriyle ilişkili üç şey gelecek: Aynalı lakabı, Halil Ahmet Amca ve Konuşan Katır kitabı. Bu üç şey belki de Toptaş’ı edebiyatımıza kazandıran en önemli etkendir. Bu olayı Toptaş’ın kendi sözleriyle kısaca özetlemek istiyorum: “İlkokul ikinci sınıfta başımın arkasında bir yara çıktı ve hastanede tedavi gördüm. Tedavi sonrasında yaranın olduğu yerdeki saçlar bir daha çıkmadı. Duvarların ve insanların yanından yürürken kelleşmiş olan yerin onların üstlerinde ışıl ışıl yansıdığını düşünüp çok utanırdım. Ve bir gün bunu fark eden bir çocuk bana –Aaa, aynalı geliyor, diye bağırdı. Bu cümle beni hem çok üzdü hem de kaderimi değiştiren cümle oldu. Çünkü onu sadece kasaba değil tüm dünya duymuştu. O zamanlarda Denizli’den kasabaya Halil Ahmet Amca diye biri geldi. Denizli’den çocuklar için kitap getiriyordu. Ben de ilk kitabımı ondan aldım. Kitabın ismi Konuşan Katır’dı. Utanıyordum o yara yüzünden ve nereye saklanacağımı bilmiyordum. Bu kitap bana saklanacağım yerin kelimelerin yeri olduğunu gösterdi,” diyor Toptaş. Ben burada Toptaş’a eserleri için değil de bir nevi onun yazmasına yol açan lakap takan çocuğa ve Halil Ahmet Amca’ya yürekten teşekkür etmek istiyorum. Belki onlar olmasa edebiyatımızda da Hasan Ali Toptaş diye birisi olmayacaktı. Bu olayı Hasan Ali Toptaş okumak isteyen herkese anlatacağım. Dinle, bir yara ve bir kitap insanı nasıl evirip çeviriyor bak da örnek al, diyeceğim.

Toptaş’ın örnek aldığı ve etkilendiği yazar ve kitaplardan da kısaca bahsetmek istiyorum. İlk okuduğu kitabın Konuşan Katır olduğunu söylemiştim. Ondan sonra Kemalettin Tuğcu ve Bekir Yıldız gibi yazarları okumuş. Ve git gide kitaplarla kendini bütünleştirmiş. Bu kitaplardan biri de adını en çok duyduğumuz Tristram Shandy adlı kitap. Bu kitap konulardan sapmalarıyla ünlü imiş. Tabii ki ben de hemen listeme aldım. Toptaş’ın ayrı bir bölümde ele aldığı yazarlardan biri de E. M. Cioran. Toptaş, “Cioran okumak her daim iyidir, çünkü onu okuduğunuzda kendinizi kötü hissedersiniz,” diyor. Gerçekten de öyle. Yarım yamalak okuduğum ender kitaplardan biri de olsa Çürümenin Kitabı’nı okurken Cioran’ın bu tarzda bir yazar olduğunu hissetmiştim. Ve Toptaş sayesinde Çürümenin Kitabı’nı tekrar okuyacaklarım arasına aldım. Bahsedecek o kadar çok eser ve yazar var ki ama ben son olarak Toptaş’ın Kafka hayranlığından bahsetmek istiyorum. Biliyorsunuz kendisine Doğunun Kafkası deniliyor. Toptaş Kafka’nın hikayelerini defalarca okuduğunu ve aklına ne zaman eserse açıp tekrar okuduğunu söylüyor. Herhalde hiçbir hikayeye Kafka’nın Hikayeler’ini değişmez Toptaş. Kitapta Proust, Borges, Joyce, Kundera gibi bir sürü yazarın ismi geçiyor. Hepsini listeledim.

Toptaş’ın kitaplarında en dikkat ettiği şeyin kurduğu cümleler olduğunu Harfler ve Notalar adlı bölümü okuyunca iyice düşünmeye başladım. Bir söyleşisinde cümleler üzerinde çok çalıştığını, eksik bir şey hissettiği anda cümleyi tekrar baştan oluşturduğunu söylüyordu. Bu kitapta da bir cümle yazmanın aynı zamanda bir beste yapmaya benzediğini, kitabın altında yatan ritim duygusunu hissedemeyince o kitapta bir şeylerin eksik olduğunu anlatıyor. Toptaş okuyanlar, özellikle ilk kelimeden itibaren başlayan ahengin cümle boyunca devam ettiğini bilirler. Bunun en önemli örneği bir cümlenin neredeyse bir sayfayı kapladığı Bin Hüzünlü Haz kitabı bana göre. Orada Toptaş cümleleriyle Alâeddin’i mi arıyordu yoksa cümlelerin içinde bilinçli mi kayboluyordu kişiye göre değişir tabii.

Sanırım uzun bir yazı oldu. Ama söz konusu Toptaş olunca akan sular buz tutuyor benim için. Kütüphaneme tekrar tekrar okuyacağım bir kitap ekledim. Bir insanı dışardan ne kadar tanıyabilirseniz Harfler ve Notalar ile Toptaş’ı dışardan o kadar tanımış oldum. Kitap gerçekten bana gerek Toptaş gerek de farklı eserler, yazarlar hakkında çok şey kattı. Öyle ki gidip Konuşan Katır, Köyünü Unutan Adam, Sahipsizler, Kaçakçı Şahan, Reşo Ağa, Don Kişot, Ulysses gibi kitapları aldım. Ve ilerde çokça işime yarayacak uzun bir liste çıkardım kitaptan. Çok çok uzun onun için buraya yazmadım. İsteyen olursa atarım kendisine. Elimde diğer kitapları mevcut ama sırada hangisine başlayacağım bilmiyorum. Öneri kısmına gelirsek bu kitabı hemen okumayın, şöyle belli başlı eserlerini okuduktan sonra okuyun ki ne büyük yazarmış yahu şu Hasan Ali Toptaş deyin. Bana gelince üstüme örtecek yorgan bulamasam Toptaş’ın kitaplarını üstüme örter uyurum, öyle bir Hasan Ali Toptaş işte. Bir inceleme de böylece bitti. Kitapla kalın…
168 syf.
·9/10
“Hiç kuşkusuz, zamanı ne kadar hesaplı kullanırsam kullanayım, birçok kitap kalacak öylece; asla okunamayacak. İşin kötüsü, okumam gerektiği halde okuyamadığım kitapların adlarını ve yazarlarını bile öğrenemeyeceğim.”
Hasan Ali Toptaş’ı daha yakından tanımak isteyenlerin kesinlikle okuması gereken bir eserdir.Edebiyatımızın en değerli taşlarından olan Hasan Ali Toptaş’ın hikaye,roman ve şiirlerini okumuştum.Her zaman yazarla karşılıklı sohbet etseydim nasıl olurdu diye düşünüyordum.Harfler ve Notalar okura yazdığı mektupla başlamaktadır ve bu eser sayesinde yazarla karşılıklı sohbet ediyormuş gibi hissettim.Hiç sıkılmadan bir deneme okumak istiyorsanız tam okumanız gereken bir kitaptır.Yazarın Çocukluk hatıralarını,ilk okuduğu kitabı, yazmaya başlama serüvenini,kitap önerileri ve yazarın okurlar için belirttiği görüşler yer almaktadır.Yazar her sayfasında ayrı bir yazar,her sayfasında ayrı kitaplardan bahsetmektedir ve bir yandan da not almaya çalışıyorsunuz.Ayrıca kitapta yazarın hayatına dair notlar,yerli ve yabancı yazarlara ait güzel anlatıların yer aldığı güzel bir eserdir.Neşet Erşat,Şükrü Erbaş,Abbas Sayar, Muharrem Ertaş, Edip Cansever gibi değerli sanatçılarla olan anılarına yer verilmiştir.Kitabın en beğendiğim özelliği yazarın hayatına ait notlar ve beğendiği kitapların yer almasıydı.
Keyifli Okumalar Dilerim
171 syf.
Bitirmemek için uğraştım ama, her güzel şey gibi maalesef bitti.

Bir çok paragrafta öyle cümleler var ki
her okuyan kendine dair bir şeyler bulur.

Soğuk bir ilkbahar gecesinin aniden perde değiştirmesine anlam veremiyorum.
Pencereden gökyüzünü seyrediyorum. Yıldızların sesi bir oktav aşağıda dolaşıyor bu gece. Kulağım tiz seslere alışıktır. Yine de yadırgamıyorum bu akşam pes perdelerde gezinen yıldızları. Perdenin "pes" oluşu mu acaba yadırgamayışıma sebep?

Bildiğim veya bilmediğim bütün nağmeleri, ağır aksak bir usulle, farklı ölçülerde söyleyen yıldızlar bu gece çok daha değişik parlıyor sanki. Bu farklılığın içinde, "bizi unutmayın, bizde hala varız" dercesine diyezleri ve bir buçuk komalık bemolleri de sesleniyorlar yeryüzüne.
Dört buçuk komalık bemoller gibi varız belki de!.. Unutulmaya yüz tutmuş ama varlığıyla hala renklendirebilen bir besteyi...

Her portrenin başına yerleştirilen bir sol anahtarı vardır ya! Her beste o anahtarla başlar. Ama bu gece Fa anahtarıyla yaptı açılışını gece. Araya serpiştirilmiş kırık seslerle.

Annelerimizin ninnilerinde de vardı o kırık sesler. Kulağımız alışık aslında. Bizim Batıyla aramızda, müziğin en çok farklılık gösterdiği yerdir bu kırık sesler. Biz doğuştan aşinayızdır bunlara, kulağımıza söylenen ninnilerle. Onların kulaklarını tırmalayan bu sesler, bizim gönül telimizi titreten seslerdir oysa.

Titreten bir gece işte... Bir ilkbahar gecesinin soğuğu değil yıldızların "pes" perdeden yaptığı serenatın etkisi bu titreten beni.

Bestenigardan başlayıp, sultanıyegah'tan çıkan hoş bir konserdi yine de...

Perde "pes" olsa da, dinlediklerimiz titretse de gönül telimizi, pes edenlerden olmamalı insan.
171 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Hasan Ali Toptaş ile daha erken tanışmamanın pişmanlığını yaşadım. Uzun süredir böyle samimi bir üslup ile yazılmış bir kitap okumadım.
Sanki karşılıklı sohbet ediyormuşuz gibi hissettim kitap bitene kadar.
Yazarın romanlara, hikayelere, hikaye anlatıcılığına, kitap çevirileri hakkında görüşlerine, ozanlarımıza kadar birçok konuda bizleri aydınlattığı bir eser olmuş. Özellikle bir çok yerde örnek verilen kitapları da alıp okumak eksik kalan yanlarımızı, kitap açlığımızı tatmin edebilmek için güzel bir fırsat. Bol bol alıntı yaptım ama uzun uzun incrleme yazmayacağım. Bazen kitabı sadece yaşamak gerekir.
Diğer kitaplarını da okumak için sabırsızlanıyorum.
Sizler de okuyun, okutunuz.
168 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Bir kitap okudum diyemem. Sanki yeniden görüşmüş de uzun uzun konuşmak üzere sözleşmiş gibi... sanki yazdıklarını bana anlatırmış gibi. Hayali bir masada, karşı karşıyayız.
Ellerimde mektupları, mektup kağıdına basmayan yayınevlerine söylenerek tuttuğum Kafka'nın yazdığı mektuplardan bir demet var muhtemelen. Başlıyor oradan anlatmaya, önce bir mektup çıkarıyor ama kendisi okuyor. Aklıma imza günündeki o hali geliyor; parçalı bulutların ardından güneşe bakar gibi bakıyorum. Kulaklarım alabildiğine açık.
"Okusak, dünyanın bütün uğraşlarını bir kenara itip okusak da her kitaba biraz geç kalırız, az biraz ya da birazdan belki biraz daha fazla."diyor. Ertelediğim her kitap için sitem dolu sözler bunlar. Kızmış belki biraz bana da. Okumamızdan şikayet eder gibi baktı sanki.
Sadece okumayı değil elbette okumak kadar yazmayı da konuşuyoruz. Acemilikle ilgili söylediği sözleri hatırlatırken yine aynı hareketi yapıyor: gözlüklerini az biraz daha yukarı kaldırıyor. Bu hareket, yazdıkların böyle böyle büyür demek bir nevi.
Masada kahve yok. Nar ve incirler var bu defa. Bilge Karasu'nun gazelini okurken sanki "çok içiyorsun, bırak artık." der gibi kasıtlı söz açmıyor kahveden.
O kadar dışavurumcusun ama Balthus'tan haberin yok diyor bi anda bana, yüzüm kızarmış eminim bunu söylediğinde, Balthus ve Duras'ı anlatırken. Sonra aklıma kazıyacağımı bilerek bir metafizik resmi çıkarıp kucağıma bırakıyor. "window, cour de Rohani" yeniden başlıyoruz, hadi bakalım diyorum resme bakarken.
Anılarını da anlatıyor. Her biri nasihat bana. "Bir gün şu yaşadığın günlerin anılara dönüşecek." diyor mesela. Bilmekle beraber, anları anılaştırma telaşı kapladı mı beni diye bir yokluyorum kendimi. Yok olan kütüphanesini konuşurken de ne kadar güçlü. Zihninin kendine oynadığı oyunlarla öyle eğleniyor ki. Sonra "Sen de zihnindekilere sahip çık!" deyiveriyor. Ara ara aklımı okuyor. Orada var olanları sayıyor bana. "O çok sevdiğin kitaplardan bunlar, sıkı sıkı tutun bunlara." diyor. "Unutmadığın her an kadar varsın; sonrası tekrarların tekrarı..." diye de ekliyor. Baba-kız sohbeti yapıyoruz.
Nar ve incirler bitiyor. Tabaklar boş yeniden. Ayırt edemeyeceğim bir lezzetle aklıma takılacak yeni cümleler bırakıyor. Öyle ki, bunları melodili söylesen şarkı, türkü olur. Sonra kurduğu o cümlelerden bir harf iniyor masaya. O harfe tutunuyor, uçuyor masadan. "Unutma! Kelimelerin ruhu da vardır, onları yakaladıysan gerisi boş" bakışı atıyor. Kısa süre sonra görüşmek için sözleşiyoruz. Tutunup uçtuğu o harfe el sallıyorum, o da bana el sallıyor. Vedalaşmıyoruz, uğurluyoruz birbirimizi sadece.

Siz de belki okuduğunuzda böyle olacaksınız ya da oldunuz. Hiç gidesim yok bu masadan, bir başka kitapla hiç konuşasım yok. Bunu kaldırıp rafa koyasım hiç yok. Belki sizin de öyle..
168 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Hasan Ali Toptaş romanlarını ve öykülerini (ve şiirsel metinlerini) okurken hep merak ettiğim nokta; onunla sohbet etmek nasıl bir duygu acaba? Yazdığı şeylere baktığımızda çoğunlukla hayatından esintiler altında olduğunu hissediyoruz. Hiç ilgisi yoksa bile öyle güzel betimliyor, öyle güzel anlatıyor ki bütün bunlar her ayrıntısına kadar kurgu olamaz diyoruz. Ki kendisi de Bir Buluşma isimli denemesinde (Everest Yayınları-Sayfa:64) “Sonra satın aldığın birkaç kitapla birlikte, şehrin öteki ucuna dönüyorsun gene; geliyor, havada yankılanan paslı çekiç sesleriyle kırmızı dilli tamirci çıraklarının arasından geçerek, iki yanı eciş bücüş otomobillerle çevrili bir kapıdan içeri giriyorsun. O sırada, on beş yıl sonra yazacağın romandaki prefabrik büroya girdiğinin farkında değilsin tabii.” Diyor sözgelimi. Anlıyoruz ki, onun çıkış noktası gerçek hayat. Ama bu demek değil ki, yazdığı her şeyi yaşamış ya da görmüş. Hindistan’a Gitmek isimli denemesinde de (sayfa: 128) “Uykuların Doğusu’na başlarken kafamda sadece ‘İnsan gördüğü şeylerin toplamı kadar uyanık, görmediği şeylerin sonsuzluğu kadar uykudadır’ düşüncesi vardı. Bu düşüncenin yanında da roman yazma arzusu vardı elbette. Ne var ki, her zamanki gibi ben yazacağım romanda neleri nasıl anlatacağımı bilmiyordum. Pusulam yoktu açıkçası, haritam yoktu, planlarım, karakterlerim ve hikâyelerim yoktu.” Diye başlıyor ve devamında da her kitabın kendi kendini yazdırdığını anlatıyor. Bir karakter çıkmışsa ortaya, iyi ve ya kötü demeden ona bırakıyor kalemi. O kendi hayatını yazıyor aslında. Eleştirildiği konular oluyor, kimin olmaz ki? Zaten her okuduğunu olduğu gibi kabullenecek okurlar isteseydi, insanlara değil bitkilere yazardı sözgelimi. Zaten kendisi de Ayakta Yazmak isimli denemesinde (Sayfa: 157) “Diyebilirim ki, edebiyat her türlü iktidarın uzağında, bir bakıma, eşim dostum ne der, arkadaşlarım ne düşünür, eleştirmenler nasıl bakar, editörler sever mi, yayıncılar olumlu yaklaşır mı, yasalara uygun mu, ahlâka aykırı mı gibi kaygıların ötesinde bir yerde yapılan çok özel bir uğraştır ve yazar bu yüzden hep ayakta yazar.” Derken bu duruma yanıt veriyor gibi.

Uzun lafın kısası, Hasan Ali Toptaş’ın iç dünyasını merak ediyorsanız bunu romanlarında, öykülerinde (yani yarattığı karakterlerde) değil de denemelerinde arayın derim ben. Ben çok şey kazandım bu denemeler ile. Bir kalem ve kâğıt bulundu sürekli elimin altında, geçen tüm kitap ve yazar isimlerini not aldım. Kendisi de bir eser okurken oradan oraya geçecek notlar bırakırmış kendine. Onu örnek aldım galiba biraz.
168 syf.
·10/10
Kabul ediyorum; benim bir yazarın deneme türünü okuyabilmem için, o yazarın deneme türü hariç diğer türlü kitapları hakkında bilgim olması ve yazarın eserlerini sevmem gerekmektedir.
Çünkü o zaman benim için deneme türündeki hayatı ve eserleri ile ilgili yazdıkları metinler anlamlı ve anlaşılır olabilmektedir.
Okurken yazarın üslubu, kitap içerikleri, hangi şartlarda yazıldıkları daha iyi canlanır ve bütünlük kazanır. Aynı duyguları Haruki Murakami sevdalısı bir insan olarak "Koşmasaydım Yazamazdım" deneme eserinde hissetmiştim.
Bazı noktalarda bölüm bitsin aşamasına gelirsin ama neden anlatıyorsun şimdi bunu sorusu daha baskın çıkar.

Ve sen çok başkasın. Senin kitapların hayatıma belirli bir zamanda girdi, o zaman doğru zamandı. Bu eserin ile yazmayı seven, yazmaya niyetli olan, yazmayı isteyip beceremeyen bütün okurlarına çok iyi bir yol gösterici olmuşsun "yine". Teşekkür ederim hayatıma kattıkların için.
Emeklerine sağlık.
168 syf.
·3 günde·10/10
Hasan Ali Toptaş bu kitabını iyi ki yazmış diyerek başlamak istiyorum incelememe. Onun iç dünyasına bakabilmek(sınırlı da olsa) için harikulade bir eser çünkü.
Dilini nasıl kurduğunu, nerede hangi kelimelerden vazgeçip hangisini kullanmayı tercih ettiğini,
cümle yapılarını, seslere nasıl takılıp kaldığını, türkülerin ise bu süreçte nasıl etkili olduğunu, romanlardaki imgeleri, bölümler arası ilişkileri, yazarlar arası ilişkileri ve bunun üzerine kurduğu güzergahları, kör noktalarda kalan yazarları, okumanın da tıpkı yazmak gibi özel bir uğraş olduğu, bir metnin birçok kişi tarafından farklı yorumlanabileceği gibi birçok konuyu biz okuyucularına mektup tadında yazdığı denemeleriyle sunuyor.
Kitaplara olan sevgisini, neden bu kitaplara başucum dediğini, sevgisinin nedenini ve altını çizdiği cümlelerin onu nasıl etkilediğini, kendini samimice anlatması ve daha nicesini naçizane bu kelimelerle anlatsam bile eksik kalacağı kanaatindeyim. Hele ki anlatılan bazı değerlerin günümüz çağında zamanın hızına uyarak nasıl eridiğini gördükten sonra.
Velhâsılı; yazar kimliğinden öte dost olarak, evlat olarak, okuyucu olarak bir Hasan Ali görmek isterseniz, onun tutkusuna, sevincine, hüznüne, derdine, kederine, kaygısına okuyarak ortak olacaksınız. Borges, Beckett, Kundera, Cioran, Kafka, Proust, F.Duman, Tahsin Yücel gibi daha birçok yazarı okuma listelerine bu minval üzere eklemenizi sağlayacak keyifli bir eser.
168 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Nefis bir kitap bitirdim.Fakat ne anlatıyor derseniz hiçbir şey söyleyemem.Peki ne anladım? Lezzetli bir tat aldım ama içeriği nedir bilmiyorum.Aşina değilim bu kaleme olmak istiyorum ama olamıyorum.Damağımda ilk defa avokado yemiş birisinin şaşkınlığı var.Güzel,lezzetli ama ne anlatıyor?
Daha önce Hasan Ali Toptaş okuduğum zaman da üzerine yazamamıştım ama konusu gereği uzatmamıştım.

Bu kitapta da tam kendimi suçluyordum ki canım Toptaş hayır sorun sen de değil dedi.Ve ikna edici o paragrafı yazdı.İkna olmaya çok müsait birisi olarak hemen oldum.Şöyle diyor;

"Bir yazar için, “Ne anlatıyorsun?” sorusuyla karşılaşmak kadar can sıkıcı bir şey yoktur herhalde. Başka ülkelerde, başka iklimlerde ve kültürlerde nasıldır bilmiyorum ama, bizde bir roman yazılmaya başlandığında ya da yayımlandığında önce bu soru sorulur yazara. Hatta, romanın herhangi bir şeyi anlatmaktan ibaret olmadığını düşünen ve diline zaman zaman “güneş altında söylenmemiş söz yoktur” nakaratını dolayan bazı yazarlar bile sorar aynı soruyu. Daha doğrusu, aslında nasıl anlattığımız önemlidir diye söze başlayıp roman sanatına ve yazı dediğimiz ormanın büyülü karanlığına dair birtakım şeyler söyledikten sonra, eninde sonunda yine oraya, “Ne anlatıyorsun?” sorusuna gelirler.

Rivayet olunur ki, Anna Karenina 1877’de yayımlandığında aynı soru Tolstoy’a da sorulmuş ve Tolstoy bu soruyu hiç duraksamadan; “Anna Karenina’da ne anlattığımı anlatabilmek için onu size ilk cümlesinden son cümlesine kadar okumam gerekir,” diye yanıtlamıştır.

Nihai yanıt budur elbette; bir romanda ne anlatıldığım ancak kendi sesiyle o roman söyleyebilir bize. Bunu
yaparken sesine içindeki sessizlikleri de katar üstelik; ölçülerini, ölçüymüş gibi gözüken ölçüsüzlüklerini, mimarisini, ruhunu ve ruhuna el veren öteki ruhların uzak titreşimlerini de katar. Kimi zaman, bir roman yazarını bile şaşırtır bu yüzden. Zaten, romanın son cümlesini yazdıktan sonra yazarın söyleyeceklerinin hiçbir hükmü yoktur."


Bazı insanlar vardır şeytan tüyümü derler.Seversin ama niye sevdiğini anlayamazsın.Etraflıca bakarsın şöyle asla sana gelmez,tipin değildir ama seversin.Kapağı kapatıp rafa kaldıramazsın.Gözün yine ilişir kapatsan bile.Galiba öyle bir durum söz konusu.Karşısında kem diyorum küm ediyorum.Ama iyi bir cümle kuramıyorum.Anlıyorum ama konuşamıyorum.Beni çeken bir ambiyansı var,karşı koyamıyorum.Kitap fuarlarında umarım denk gelebilir bu tuhaf hissiyatı sorma fırsatı bulurum.Cevabı bulacağımdan eminim.Emin olamadığım soruyu sorabilme ihtimalim.
168 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10
Ocak ayında tanıştık Hasanım Ali ile...
Heba kitabını okumuş ve deyim yerindeyse vurulmuştum Türkçesine.
Yıldız Ecevit onun için "Post-modern bir modernisttir." diyor. Kitaplarını okudukça bu söze daha çok hak veriyorum. Birkaç hoş söze, güzel bir Türkçe'ye hasret kaldığımız şu zamanda kulakların pasını siliyor Hasan Ali Toptaş.
Daha ilk kitabını okuduktan sonra sadık bir okuru olacağımı sezmiştim. Sezmek en iyisi, bilmek büyüyü bozuyor...
Harfler ve Notalar kitabı oldukça zengin bir kitap bana kalırsa. Yazma sevdasına düşenlerin başucu kitabı olacağı kesin ama her okur içini ısıtacak besteler bulacaktır bu denemelerde.
Okunsun, okutulsun...
168 syf.
·7 günde·Puan vermedi
"İnsan gördüğü şeylerin toplamı kadar uyanık, görmediği şeylerin sonsuzluğu kadar uykuda'dır"...

Kelimeler kelimeleri kovalarken anlamı nereye iliklesem diye düşünüp durdum günlerce... Sonra anladım ki üzerine nakış gibi işlenen bu hırkanın düğmeleri eksik..(Burada aklıma Mustafa Kutlu'nun Kırık Kalpler Müzesi hikayesi gelir..)
..
"Bir gölge gibi masaya yeniden yürüdüm" cümlesini okumadan önce bi sözle çarpıştım..Elimde Hasan Ali'ye ait kitaplar birden yere düştü..Sonra bir sevgiliye duyulan hasret gibi tuttu bu söz beni kollarımın arasından..
"Ağbi hayat bu kadar uzun olur mu, çok sıkıldım artık ben, bitse de çekip gitsek!"...
Acı bir tat bıraktı ruhumda önce, istemsizce pencereye yöneldim .. Derin bir nefes ... ardından tiz bir çığlık içime doğru işledi.. Ne de olsa "hepimizin ses tellerinde yaralar var".. idi..
..
Duyduğum seslerin yankısı artarken içimde, midesi bulanan bir çocuğun sokağın ortasında öylece içindekini döktüğüne şahit oldum.. Öylesine küçüktü ki bu çocuklar etrafındaki arkadaşları ile çıkan kusmuğun biçimlerine, boyutlarına bir isim takarak oyun oynamanın tadını çıkarıyorlardı..

derken..
..
"Sevgili çocuklar, hikaye dediğimiz şey kelime kusarak değil,kelime yutarak yazılır." diye tarihin sayfalarından Heredots çıkıp geldi.. Tabi o sırada çocuklar oyuna dalmıştı ama "kızım sana söylüyorum da gelinim nerede" diye bakındım etrafa..
..
Boylu boyunca uzandım.. H.A.T 'ın her bir kelimesine harf harf boyandım.. Farklı şairlere konuk oldum.İsmini dahi bilmediğim yazarlar ile tanıştım.. Neşet Ertaş'ın bağlamasından, Bekir Yıldız'ın kaldığı otele kadar gezdim dolaştım bir güvercin gibi..

Çocukları küçük kurşunla öldürmesinler diye de kurşundan bir kalem yaptım kendime.. Bu kaleme döktüm içimi ..Sonrası malum bir gölge gibi masaya... Artık yürüdüm mü yoksa koşar adım giderken düştüm de düşümde kayıp hayallere mi uğradım bilemiyorum..
Bildiğim tek şey ise bir harf var içimde ve notalarına her vuruşumda aynı yankıyı tekrar tekrar bana yaşatan..
..
"Doğrusu hiçbir şey atlatmamış olmayı çok isterdim.
Her şeyi ancak o zaman anlatmış olurdum çünkü."
Hasan Ali'nin denemelerini her gece yatmadan önce bir yudum su ile ikram ederim dilerim sizlerde okumak için ayakta kalanlardan olursunuz..
Hiç kuşkusuz, zamanı ne kadar hesaplı kullanırsam kullanayım, birçok kitap kalacak öylece; asla okunamayacak. İşin kötüsü, okumam gerektiği halde okuyamadığım kitapların adlarını ve yazarlarını bile öğrenemeyeceğim.
Hasan Ali Toptaş
Sayfa 75 - İletişim Yayınları
''Biliyoruz ki, bazı sesler, bazı sahneler, bazı renkler ya da bazı cümleler insanın aklına mıh gibi çakılıp kalıyor.''
Daha da vahimi, evet’i ewet, Gülçin’i Gülchin, Şevket’i Şewket, paşa’yı pasha, Sevgi’yi Sewgi, efendi’yi efendy şeklinde yazan tuhaf ve özentili bir nesil çıktı ortaya.
Zaten, masaya oturmadan önce benim yapmam gereken en önemli iş seni unutmaktır biliyorsun. Unutamazsam, asla yazamam çünkü; elimde kalem, öylece kalakalırım kâğıdın başında.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Harfler ve Notalar
Baskı tarihi:
2016
Sayfa sayısı:
168
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786051850030
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Everest Yayınları
Baskılar:
Harfler ve Notalar
Harfler ve Notalar
"Sana yazmaktan değil, senin için yazmaktan korkarım. Başka bir ifadeyle, senin için yazmakla sana ve edebiyata en büyük kötülüğü edeceğimden korkarım."

Harfler ve Notalar, hem bir deneme kitabı hem de Hasan Ali Toptaş'ın okuyanlarına mektupları. Yazar, bir yandan okuma evrenine dair küçük sırları açık ederken, bir yandan da kulaklarımızın dibine unutulmaz küpeler bırakıyor. Toptaş'ın okurlarıyla gerçekleştirdiği bu edebiyat sohbetleri, yayımlandığı günden beri yazmaya gönül verenlerin başucunda vazgeçilmez bir yer edindi kendisine.

"Zaten, bir cümle yazmak aynı zamanda beste yapmak değil midir?" diyen Toptaş'ın, bestekâr sezgisini besleyen dünyasıyla tanışıyoruz. "Denemeleri, Toptaş'ın bizim onu okurken aklımızdan 'akrabası' diye geçirdiğimiz yazarların (Borges, Kafka, Márquez, Fuentes, Calvino, Kundera vb.) iyi bir okuru olduğunu gösteriyor. Sonsuzca geniş bir ufukta hareket ediyor Toptaş'ın denemeleri."
-Necmiye Alpay-
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 1.213 okur

  • Gülden Kalın
  • Gülseren Bilgiç
  • Melike
  • Gülay Giyen
  • Şeyma Saylam
  • helmud
  • Enes Durmaz
  • Gizem Yavuncu
  • Sukuti
  • Emel Ekici

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%4.8
14-17 Yaş
%1.9
18-24 Yaş
%24.8
25-34 Yaş
%43.8
35-44 Yaş
%15.2
45-54 Yaş
%6.7
55-64 Yaş
%1.9
65+ Yaş
%1

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%66.5
Erkek
%33.5

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%31.2 (124)
9
%20.7 (82)
8
%19.9 (79)
7
%10.8 (43)
6
%2 (8)
5
%1.5 (6)
4
%0.5 (2)
3
%0.5 (2)
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları