Adı:
Hayy bin Yakzan
Baskı tarihi:
Kasım 2016
Sayfa sayısı:
176
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786059831338
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Salon Yayınları
Endülüslü İslâm düşünürü İbn Tufeyl'in günümüzden 850 yıl önce yazdığı Hayy Bin Yakzan, birçok Avrupa diline tercüme edilmiş, Batıda ve Doğuda çok sayıda sanatçı ve düşünürü etkilemiş, bu eserden ilhamla romanlar yazılmıştır. İbn Tufeyl bu eserde; insan eli değmemiş tabiatın bağrında, sosyo-kültürel etkilerden arındırılmış bir insanın tek başına tecrübe ettiği ruh ve düşünce gelişimini anlatmaktadır. Eseri, Babanzade Reşid tarafından yapılan zengin ve güçlü ilk Türkçe tercümesi ile takdim ediyoruz.
170 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye edeceğim YouTube kanalımda Hay Bin Yakzan kitabını yorumladım:
https://youtu.be/fAJGZH1rfg8

İlk felsefi roman, Tanpınar'ın deyişiyle "Müslüman aleminin tek romanı", Spinoza'nın çeviri yaptığı bir evrendoğum (kozmogoni) kitabı, bir "ilk" arama kitabı, bir nevi insanlık için bir "ilk" yardım.

Bir kitap düşünün ki, içerisinde hem 4 elementten insanın olgunluğuna erişimine kadar geçirdiği süreç hem evrime göndermeler hem Kur'an motifleri ve tasavvufu savunanlar için ek olarak tasavvufi görüşler hem de evrenin başlangıcına ait bir arayış var. İşte o kitap, bu kitap. Bugüne kadar okuduğum ilk evrendoğum kitabı.

Öncelikle kitapta pek çok yerde geçen özdek tanımından başlamalı. Özdek, bilinçten bağımsız olarak var olan her şeydir. Aldığı ilk biçimler su, hava, ateş ve topraktır. Ama yine de konumuz Avatar değil. Söz konusu olan, hepimizin hayatlarının başlangıcı ve daha doğrusu evrenin başlangıcına doğru zamansız bir fener tutma "id"i.

Kitapta önce İbn Sina'nın Hay bin Yakzan'ı, daha sonrasında da İbn Tufeyl'in Hay bin Yakzan'ı var. Evreni, akıl ile anlamlandırma süreçlerinden geçen çeşitli insanların bir bedende dünyaya getirildiklerinin bilincinde olmalarının sonucunda düşünme süreçlerine indirgenen bir farkındalık anlatılmakta. Etkin bir akılla birlikte, öfke ve kösnü güçlerine hakim olan insanın kendi bedensel güçlerinin akli güçlerinin önüne geçmesinin savaşı ön planda.

Her şeyden önce, özdek konusu evren gibi kitabın da ana hammaddeleri. Özdek ile biçimleşmenin ilk buluşmasından oluşan 4 elementle birlikte maden, bitki, hayvan ve insanın oluşumları akılla duyuların, aklın kendi kendine hükmedebilmesinin açıklamasıyla birlikte aynı zamanda gökbilim açısından göklerin kademelerinin tanımlanması ve imge-akıl karışımında evrenin sorgulanması konularında bilgilerin 170 sayfaya doyurucu bir şekilde sığdırılabilmesi eminim ki pek çok okur için eşsiz bir deneyim olacaktır, bu en azından benim için çok farklı bir deneyim oldu.

İbn Tufeyl'in Hay bin Yakzan'ı zamanında büyük tartışmalara yol açan üç ana sorunu çözümlemeyi amaçlıyor:
1-İnsan kendi başına, hiçbir eğitim ve öğretim görmeksizin, sadece doğayı inceleyerek düşünme yoluyla yetkin insan, üst insan aşamasına ulaşabilir, insani nefs etkin akılla birleşebilir.
2- Gözlem, deney ve düşünme yoluyla elde edilen bilgiler, vahiy yoluyla gelen bilgilerle çelişmez, yani felsefe ile din arasında tam bir uygunluk vardır.
3- Mutlak bilgilere ulaşmak, bütün insanların üstesinden gelebileceği bir şey değil, bireysel bir olaydır.

Yukarıda yazılan 3 tartışma konusu üzerinden gidilerek ve başka bir bakış açısından gerek Nietzsche'nin üst insan konusuna paralellik gösterilebilecek bir konuda gerekse de bir insanın yalnız başına, etrafında kimse olmaksızın sadece sorgulayarak, deney ve gözlem süreçleriyle birlikte Tanrı'yı ve bir Yaratıcı olmasının zorunluluğu konularına eğilmesi anlatılıyor. Bireysel sezgilerin, akıl ve deney ile uyumluluk reaksiyonları aşamalarından sonra her bilginin üstüne bilgi katılmasıyla -bir nevi 4 elementin evreni başlatması gibi- gerçekleşen bu süreçler zinciri İbn Tufeyl'in de Hay bin Yakzan'ı Kur'an'dan pek çok motiflerle bezemesine sebep olmuş.

Varsayımlarla birlikte ilerleyen hikayede, bütün nesnelerin hamurunun 4 elementin çeşitli oranlarda birleşimi olarak belirtilirken bu kısımdan sonrası için hem teist hem ateist okurlar açısından görüş ve bakış açısı farklılıklarına neden olup güzel, verimli tartışmalar çıkabilecek konular başlıyor.

Teizmi savunan insanlar açısından, yaratılışın çamurdan başlayıp bunun verimli koşullarda mayalanmasıyla birlikte kabarcık sürecinden geçmesi ve ardından bir Yaratıcı'nın ona bir amaç, rol belirlemek suretiyle onu salt tesadüfilikten kurtarıp adeta büyütmesi, bana ilk olarak Hacc Suresi 5. ayette geçen nutfe, alak, mudga gibi bir tekamül sürecini, yani evrimi çağrıştırdı. Ayrıca Nuh Suresi 14. ayette de "Oysa O, sizi bu aşamaya kadar aşama aşama yaratmıştır." diye belirtilir, bu da yaratılışı savunan insanlar için bir evrendoğum sebebidir. Bu kitapta da eminim ki kafasında bu konularda soruları olan insanlar, daha çok soru işaretine sahip olacaklardır. Yine de "Neden?" sorusuna eğilmek açısından dini, "Nasıl?" sorusuna eğilmek açısından bilimi kendine yol arkadaşı edinmiş insanlar için kesinlikle keşfedilmesi gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.

Ateizmi savunan insanlar açısından da Çağrı Mert Bakırcı'nın Evrim Kuramı ve Mekanizmaları kitabının 59. sayfasında belirttiği gibi, cansızlıktan canlılığa geçiş aşamaları okyanusların tabanlarında, tıpkı bugün kıtaların üzerinde gördüğümüz gibi volkanik bacaların bulunduğu, evrenin yaklaşık başlangıcı olan milyarlarca yıl öncesine gidildiği ve ilk yaşamın oradaki kabarcıklanmalardan ve çeşitli kimyasal reaksiyonlarla birlikte kimyasal moleküllerin oluşmasının etrafında gelişen bir canlılık süreci var. Engelsiz bir doğal seçilim süreci, doğal koşulların elverişliliği ve aşama aşama türdeşleşme konuları Hay bin Yakzan'ın da beslendiği diğer konulardan.

Apateizmi savunan arkadaşlar buraları okumasalar da olur sanırım? :)

Kitaptan küçük bir örnek vermek gerekirse, Hay bin Yakzan daha çok kabul edilen varsayımda bir çamurun şekillenip mayalanması ve Yaratıcı'nın ona hayat vermesinden oluşuyor, daha sonrasında ise kendi çocuğunu kaybetmiş bir ceylan onu emzirip büyütüyor. Bu aslanların avcılık karakterleri güçlü olan yavruyu diğerlerinden daha çok kollaması gibi bir içgüdü doğuruyor. İçgüdü konusunda yaptığımız tartışma için şu alıntının altındaki yorumlara bakabilirsiniz : #35329239

Özet olarak, Spinoza'nın töz felsefesine yakınsayan bir yaklaşımda özdek, 4 element, evrim ve yaratılış konularının harmanlandığı, evrenin ilk anına gitme idi güden bir sorgulamada, adaptasyon, çevreyi tanıma, sezgi, deney ve gözlemlerin hepsinin bir arada kullanılıp bir insanın bir tümevarım minvalinde düşünce süreçleri sonucunda etrafında bunu sorabilecek ne kimsesi ne de interneti olan bir insan sizce Tanrı'nın var olmasının zorunluluğuna, amaçlılığa mı ulaşır, yoksa bu tam tersi bir tarafta amacın gereksizliğine mi?

İncelemeyi buraya kadar okuyanlar için bir teşekkür mahiyetinde kendi hayat felsefesini, yani evrenin ilk anlarına ait düşüncelerini, inancı ne olursa olsun aşağıya yorum olarak yazmış olan arkadaşlarım arasından bu kitabı isteyenlere, kitabı hediye ettim. Kur'an ve yaratılış, Darwin ve evrim teorisi, hayatın tamamen bir simülasyon olma ihtimali, insan ırkının Anunnaki'ler tarafından yaratılması vs... Ben bu kitapla birlikte kendi hayati görüşlerimi ve amaçlarımı sorgulayıp soru işaretlerime yeni renkler kattım. Tartışmalardan, eleştirilerden kendime o kadar çok şey katıyorum ki kesinlikle tartışmaların etkisini yadsıyamıyorum.

Görüşlerimiz ne olursa olsun bu kitabı okuyup daha çok sorgulayabilir, kimliğimizi oluşturma yolunda belki de büyük adımlar atabiliriz. Gerçek olan şu ki, içinde yaşadığımız evren ve beden hakkında ne kadar fazla çeşitlilikte kitap okuyabiliyorsak bu bizim için kârdır. Bundan dolayı, bu kitap daha çok bilinmeyi ve okunmayı hak ediyor. Sevgiler...
168 syf.
Kendini bilen Rabb'ini bilir.
Nefsini bilen Rabb'ini bilir, hayır hayır, Nefesini bilen Rabb'ini bilir.
Öz'ü bilen töz'e ulaşma gayreti içinde olan Öz'e varır.

Gece vakti ayak ucunda akıl yürütmeler yapalım biraz;
Özlemek nedir? Sözcüğün kökeni öz. Peki insan kimi özler? İnsan evvelden bildiğini özler, salt yakınlık duyduğunu özler. Özlemek, bütünlemek; eksikliği tamamlamak manasına da geliyor. Sana yakın olanı, senin yakın olduğun O zat'ı bilmek, özümlemek, özlemek, özütlenmek... İşte bir biçimde özlemek.

Bir biçimde diyorum zira herkes çok başka yollarda arıyor özünü. Bu dünya sahnesinde malayani işlerle saniyelerimizi dakikalara, dakikaları saatlere ve onları güne; ömre yayıp zayi ediyoruz. Fikretmediğimiz, "fam" etmediğimiz bazı mühim müşkiller var; başta bir öz var.

Evrende bulunan bileşikler, karışımlar, moleküller ve atomlar, hüveler, kuarklar ve daha nicesi bir bir yalnız Bir'i tesbih ederek varlığının ispatı oluyor. Cem'i zıddeyn muhaldir, buna lafz-ı latife göre öyleyse denebilir ki bir şey ya yaratılmış yahut kendi kendine türemiştir. İkisi bir arada bulunamaz. Peki ya "karanlık" öyleyse aydınlığın zıddı değil midir? Küçük bir izah olması bakımından p ise q önermesine varacak, p, q ise q da p'dir önermesine yol alacağım. Aristo mantığına başvuracağım. Değillemeyi seçeceğim burada bilhassa.

Karanlık, aydınlığın zıddı değil; ışığın yokluğudur. Vurgulamak istediğim nokta " aydınlık kaynağının" yokluğu değil, aydınlığın yokluğu olması. Karanlık, ışığın yokluğuysa; cem'i ziddeyn muhaldir önermesini avam diliyle ispatlamış olduk.

Nefesini bilen'e dönmek istiyorum. Evrenin ilk arkhesi kabul edilen "hava"ya. Hava, yaşam kaynağı kabul edilerek özün bir formu kabul edildi Antik Yunan'da. Çok da kadim bir inanış olarak hala bir itibarı vardır. Tek bir an bile nefes almaması düşünülemeyen; katman katman hava içeren bu küçük gezegeni algılama biçimimiz işte bu kadar mikro boyuttaydı. Mikrodan makroya; tikellerden tümellere varmaya çalışıyorduk. Tümel'i, tümellerin bilgisini bilenin, bilginin, hakikatin peşinde oradan oraya sürüklenmemiz de bundan. Bilme; insanı ayakta tutan ara sıra sarsan çokça yoran enerjisi büyük istek.

Kitapta tam da bu manada bir girişimi görüyorum. Bir bilme gayreti, manayı "öz"ümseme gayreti. Daha ilk sayfalarda İbn Sina'nın yazdığı sayfalarda şöyle düşünmeye başladım; gölgeler. Gölgeler ne çok hayatımızı karartmış Allah'ım?! Ne kadar boğulmuşuz vahdeti ararken kesrette. Bu da imtihan elhamdülillah. Eh, biraz mağara alegorisini burada anlatmanın vakti geldi.

Normlarımız, cehaletimiz, sanrılarımız, yaşadım bildim diye bunların zerreleriyle yetindiklerimiz; gölgelerin gölgesi. Karanlığın en şatafatlı en kör eğlencelisi. Zincirlerine bağlı iman özünü yakalayamamış dünyevi zevk ve safahat içinde yaşayan biz biçareler; acizler, fakr kokan cesetler. Sayımızın artışıyla gölgelerimiz esasen kof kirlilik olan gölgeler, içi boş eğlencelerimiz; kendimizi tatmin etme isteğimiz.

Eğlencelerinden kurtulmak istemeyen anut nefslerimiz. Yaka silkip asla kovmaya kıyamadığımız belki bizatihi ahiretine kıymalarımız. Ne yârdan ne serden geçmezliğimiz.

Korkularımız, kabuğuna ve belki mağaralarına; inlerine saklanmış cesareti olmayan kokuşmuş üstü safî şeytani kokularla örtülü giysilerimiz; çevremiz; mağaramız. Dışarıdan gelen hakikat sesine kulak tıkamışlığımız; gözleri açamayacak kadar karanlığa alışmışlığımız, Güneş'i yok saymışlığımız; bizi bilene, bizi görene sırt çevirmişliğimiz ve kahrolası bir nefsimiz var.

Tebliğ ediciler, mesaj göndericiler, Hakk'ı Bir bilip bıkıp usanmadan zincirlerimizin kilidini açan bizi üzmeden, tenimizi; gönlümüzü acıtmadan, kırmadan mağaradan çıkarmak için uğraşan binlerce sese yönelme istidadı olan bir ulu vechimiz var.

Kitap özelinde birkaç şey eklemek istiyorum; İbn Sina'nın ve İbn Tufeyl'in aynı isimli iki eserinin bir arada basımı olan bu kitapta İbn Sina'nın teşbihlerini maalesef yetersiz buldum. Bir zıtlık, ikirciklik durum oluşturma gayretini haddim olmayarak kadın-erkek -zahiri- üzerinden ilerletmesini maalesef yersiz buldum.

İbn Tufeyl'in Hay Bin Yakzan'ı ise tek kelimeyle "enfes"ti. Baştan sona akla yatkın teşbihler, yerinde yararlanılmış Kur'an ayetleri, esinlenmelerin hakikatli bir isnadının olması mükemmele yakındı. İbn Tufeyl'e hayranlık duyma sebebim.

İbn Tufeyl'in Hay Bin Yakzan'ında çok oturaklı bir kombinasyon, çok yerli yerinde bir kronoloji de yer alıyor. Birçok peygamberin yaşantısından misallerin uyarlanması, Hz. Âdem, Hz. Musa hele ki Hz. İbrahim'in arayışına olan o latif göndermeler... Habil Kabil meselesi, ilk ar duygusunun peydah oluşu peyderpey ifade edilişi.

Benim gibi öz'e, asl'a hakikat'e çok meraklı olanların okumasını da salık veririm. Etimolojik sözlük kullanarak Kur'an okumaları yapanların ne demek istediğimi daha iyi anladığını biliyorum.

İyi ki okudum dediğim bir eser.
"Uğrumda mücahede edenleri elbette yollarımıza eriştireceğiz."( Ankebut, 69)

Allah mücahede eden, tefekkür edenlerden eylesin.
128 syf.
·10 günde·Beğendi·Puan vermedi
İslam dünyasının önemli filozoflarından, İşraki felsefesini Endülüs'te temsil eden İbn Tufeyl'in kaleme aldığı, Müslüman aleminin ilk alegorik öyküsü olmakla şöhret bulmuş bir kitap. Eserde, zamanın filozoflarını derinden meşgul eden, insan nefsi ile faal aklın birleşimini, diğer yandan felsefeyle din arasında bir uyuşma bulunduğunu gösterip ve bu ikisini uzlaştırarak yıllardan beri devam ede gelen felsefe - din münakaşalarına yeni bir biçim vermek maksadı vardır.

Issız bir adada insanlardan soyut bir şekilde tabiatın kucağında yetişen Hay bin Yakzan, aklının tüm etkinliğini kullanarak, tabiatı müşahede ederek, nesnelerin niteliğinden yola çıkarak varlığın ötesinde bir metafizik varlık bulunduğu fikrine varır. Nihayet aklî zorlamayla ve manevi bir takım tecrübeler sayesinde Tanrı bilgisine ulaşır.

Bu teorik gelişimindeki esas vasıtalarıysa duyular, gözlem ve deneysel akıldır. Kısacası kozmolojik delillere dayanarak bir yaratıcı fikrine varır.

bunun yanında, İslam'da alegorik öykü geleneğinin tarihçesi ve farklı bir Hay bin Yakzan öyküsünü kaleme alan İbn Sina'nın eseri de yer alıyor.

Bu eser 14. yüzyıldan başlayarak çeşitli Avrupa dillerine çevrildi. Bacon, Spinoza ve More gibi pek çok düşünür ve sanatçının üzerinde etkisi oldu. Türkçeye çevrilmesi ise 1923 yılında gerçekleşti. Avrupalıların önemle üzerinde durduğu bu eser Doğu'da yeterince ilgi göremedi. Oysa ki birçok tartışmaya ve girift düşünsel problemlere ışık tutabilecek nitelikte bir eser.

Bitirdiğim vakit harika bir kitap okumanın verdiği haz, bu kadar geç rastlamış olmamın verdiği garip-gıcık bir hissiyatla kapağını kapadım.
128 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Kitap, yalnız başına bir adada dünyaya gelmiş bir insanın düşünme ve araştırma yolu ile ilahi hakikatleri anlamaya çalışmasını konu ediniyor. Hem felsefi hem de mistik yönü oldukça kuvvetli olan bir eser. Spinoza'nın ortaya attığı görüşlerin esin kaynağı olduğunu söyleyebileceğimiz düzeyde paralellikler içeriyor. Misalen Spinoza'nın "töz" kavramı, hay bin yakzan'da "öz" ve "özne" olarak karşımıza çıkıyor. Aynı şekilde maddenin devinimine dair görüşler de nerdeyse aynı diyebilirim. Hay bin yakzan'ın Spinoza'nın kitaplarının basıldığı matbada, aynı tarihte hatta aynı cilt yapısı ile çıkarılmış olması ve avrupa baskısının girişinde SDB (Spinoza De Benedict ?) yazması da çevirinin bizzat Spinoza tarafından yapılmış olabileceğini düşündürüyor. Cennet/cehennem, varlık, cisim gibi konularda ortaya konulan fikirlerin Kurtuba'dan çıkan diğer düşünür ve ilim adamlarıyla aynı minvalde olması da dikkati çeken diğer bir husus. Sanırım eserin yazıldığı dönemde Endülüs coğrafyasına vahdet-i vücut olarak tanımlanan ekol hakimdi. Eserin Türkiye'de gereken ilgiyi görmemesi ve tanınmaması ise eserle alakalı üzücü bir durum. Kitabın felsefi açıdan oldukça kıymetli olduğunu düşünüyor ve ülkemizde de en kısa zamanda layıkı ile tanınmasını ümit ediyorum.
88 syf.
Adını duyunca aklıma ilk olarak tıbbın geldigi bir isimdir İbni Sina. Ancak o devir düşünürlerinin ortak özelliği gibi bir durum olan birden fazla konuyla ilgilenme İbni Sina'da da var. Kpss çalışırken hep takdir etmis ve hayranlık duymusumdur bu açıdan.

Esere gelecek olursak, Hay adlı karakter üzerinden yazar Tanrı'ya herhangi bir toplumda dahi yaşamadan salt akıl yürütme ile varılabilecegini göstermek istemiş diyebiliriz. Nitekim İslam medeniyetinin altın çağı diye tabir edilen bu çağlarda İslam düşünürleri için felsefe Tanrıya akılcı yollardan ulaşma ve buna yönelik argümanlar oluşturma aracı olarak görülüyordu diyebiliriz. Aynı durum Hristiyanlarda da mevcut bu arada.

Hay, kimsenin yaşamadigi issiz bir adada gözlerini açar. Bu noktada Hay'in adaya nasıl gelmiş olabileceği üzerine; kendinden türeme savi ile bir yerden gelmiş olma savi üzerine bir akıl yürütme var. Bu noktada kendinden türeme savini günümüz evrimine yormak bence fazla zorlama olacaktır. İlerleyen kısımlarda hayvanlar ile insanlar arasında benzerlik olduğu söylense de bu daha çok iki tür için de yeme, içme, üreme gibi ortak özellikler olduğu vurgusudur. Ortak özelik olarak dört elementin yapı olduğu söylense de bunu da günümüz evrimine yoramayiz. Çünkü açık bir şekilde Tanrının her canlıyı (türü) yani hayvan, bitki ve insanı farklı farklı şekilde ve farklı özlerdeen yarattığı söylenmiş ki bu da o devirlerde çok normaldir.

Hay, adada bir ceylan tarafından beslenir. Hay başta annesi belledigi bu ceylani ve çevresini gözlemler. Ceylanin ölmesi ile ceylanin eski canlı hareketli halinden bu hareketsiz soğuk hale donmesine neyin sebep olduğu sorgulaması Hay'i adım adım insanda bir ruh olduğuna sonra da ruhun Tanrısal yanının olduğuna tabi bu arada maddenin kaynak aldığı, cisim özelliği kazanmasina neden olan bir öz olduğuna, evrenin yaratılmış mi yoksa sonsuz mu olduğuna dair sorgulamalar ve varılan kanilar birbiri ardına gelir. Nihayetinde bir Tanrı olduğuna kani olan Hay, ona nasıl ulaşabileceği üzerine kafa yorar. Bedensel, göksel ve Tanrısal bir üçleme yaşam sürer. Bedensel olan adı üstünde fiziksel yani hayvansal ihtiyaçların karşılandığı hayat, gökselde ise yapılan hayvan ve bitkilerin iyiligine işler yapılması, Tanrısalda ise insanın her şeyden kopup tefekkür etmesi şeklinde yaşamdir. İlerleyen vakitlerde bir adam adaya gelir. O da herkesten uzaklaşıp sadece Tanrıya yönelmek isteyen bir Müslümandır. Adada Hay ile tanışır ve Hay'in kendi kendine vardığı bu bilgilere şaşırır. Ona peygamberin sözlerini aktarır. Hay bunları doğrular. Çünkü Hay, tefekkürler ile hakikati görmüştür.

Hay'in Tanrıya ulaştığı ve akılsal olarak Tanrı kanitlamalarinda Platon, Plotinus ve Aristo'nun yogun etkilerini görüyoruz. Tabi burada Hay derken İbni Sina'nin bu üç kişiden etkilenmiş olabileceginin çok yüksek olduğu. Platon malum her varlığın aslında bir ideanin yansıması olduğu ve en yüksek idea savinin olan iyi ideasinin da Tanrıya yogruldugunun etkilerini görüyoruz. Plotinus, Platon'un fikirlerini alıp yorumlayıp dine uygun malzeme haline getiren kişi diyebiliriz zaten. Yine onun oluşturduğu sudur teorisinin de etkisini görüyoruz. Aristo'nun ilk neden (arkhe) ve orta kavramlarının etkisini görüyoruz.

Güncelleme: Şimdi fark ettim, unutmuşum yazmayi: Adaya gelen kişi İslam'ı ve İslam peygamberinin sözlerini getiriyor. Hay de kendi kendine hakikate vardığı için bunları hemen doğruluyor. Bu noktada aklıma gelen soru şuydu: Eger adaya bir papaz gelse Hay yine doğrulayip bu sefer de Hristiyan mi olacaktı, veya bir Budist keşis gelse bu sefer de Budist mi olacaktı, yine dogrulayacak miydi yoksa bir imam gelene kadar 'Hayır bunlar yanlış mı diyecekti'. Burada bence düşülen hata şurada, Hay bir yaratıcı fikrine ulaştı. Bu evet olabilir diyebiliriz. Nitekim eski çağlarda da benzer şekilde insanlar Hay'in geçtiği asamadan gecip; bir canlı ölünce içinden ruh çıktığını varsayip ve başka etkenlerden dolayi bir Yaratıcı fikrine ulaşmislar. Ancak ulaşılan yaratıcı fikrini bir dine esitlemek bir hatadir. Bu da şundan kaynaklanıyor, kitabin Tanrı ön kabulünun yanısıra din (islam) kabulü ile yazılmasina dayanıyor.

Sonuç olarak, benim fikrimce Eski Yunan felsefesini okuyunca gerek Hristiyan gerek İslam düşünürlerinin Tanrıya dair akıl veya akıl dışı sav ve kanitlamalarinin ilk andaki tüm büyüsü kayboluyor. Bunun başlıca nedeni şudur: Yukarıda da dediğim gibi İslam düşünürleri de Hristiyan düşünürleri de salt, Eski Yunan filozoflarinin düşüncelerini kendi dinleri ve Tanrı inançlarına akılcı bir temel oluşturmak için (hatta sadece akılcı bir temel için de değil) kullanmislardir. Ve bunu yaparken tabiki Tanrı vardır ön kabulü ile yapmışlardir. Ancak Eski Yunan filozoflari felsefe yaparken böyle bir ön kabul yaparak felsefe yapmıyorlardi.

Bu arada edebi açıdan doyurucu bir eser değildi. Ancak felsefi temelli olduğu için ve amacı başka olduğu için okumadan evvel edebi olarak beklentim yüksek değildi.

Şimdi gelebilecek bazı eleştirilere dair bir şeyler söylemek istiyorum. Hani bir laf var ya insanın adı çıkacağına canı çıksın diye, şimdi benim de adım çıkmış 'her şeyden dine yoruyor vb' diye dine dair eleştirel düşüncelerimden dolayi. Bu fikir şu açıdan çok art niyetli: Dine dair olumlu eleştiri yapsam kimseden böyle bir ses yükselmez. Kimse 'Her şeyi dine yoruyor' demez o zaman. Art niyet diyorum şundan özellikle hatta bazılarında bu kin ve önyargı halini de almış ki konusu din olan bir kitaba yaptığım incelemede dine deginmem nedeniyle 'Her şeyi dine yoruyor vb' eleştirisi geliyor. Konu din zaten kitabın, ne yazacaktım Messi'nin attığı gol sayısını mi? Mesela biri vardı geçen; Nasıl kinlendiyse 6 ay önceki başka bir kullanıcının Hakkımdaki bir eleştiriler sözünü bana 'falanca öyle demişti, ne kadar haklıymış' şeklinde söylüyor. Hafıza güzelmiş. Kin hafızayı besleyen bir besindir. Bakın bu ilgili kafada kişiler bu kıtap da dinle ilgiliydi. Ona göre belirteyeyim. Sonra 'koskoca alım İbni Sina'nin sözünün üstüne söz mu olur'cular gelebilir. Bunlara da şunu demek istiyorum. Öncelikle ben İbni Sina küçük demedim zaten. Sonra da şöyle düşünün, eğer bu kişiyi eleştiremeyecegini düşünerek okuyorsan ve hatta sadece bu yazar değil herhangi bir yazarı eleştiremeyecegini düşünerek okuyorsan bence hiç okumayın. Çünkü yazarın her dediği mutlak gerçek ve doğrudur ön kabulünü yaparak okuduğunuz için kendinizi bir tabula rosa olarak görüp kitapta yazanlari olduğu gibi bu boş levhaya koymuş olursunuz. Bunun da hiçbir faydası olmaz insana.

Neyse çok uzattım ve biraz dolmusum. Herkese keyifli okumalar.
128 syf.
·9/10
Çocukken izlediğim çizgi filmin, İbn Tufeyl'in eserinden uyarlandığını öğrendikten sonra bazı yerleri hızlı geçerek bir çırpıda bitirdim:) Harika bir kurgunun içine yerleştirilmiş varoluş, bilgelik ve tasavvuf yolculuğu... Varoluş felsefesi ve tasavvufla ilgilenenlere özellikle tavsiye ediyorum.
128 syf.
·2 günde·10/10
Felsefeyi ve hikayeciligi birleştirerek oluşturulmuş çok hoş ve anlaşılır bir kitap.
Hay b. Yakzan'in bir adada tek başına yaptığı tefekkürü konu alıyor.
Okuyunca seveceğinize eminim.
Tavsiye ederim okuyunuz.
170 syf.
Bir muammadır yaşam. Muammadır ölüm. Muallakta kalan bilgiler topluluğu ile hangi gerçekliğe erişebilir ki insan? En özüne indikçe varlığın nefesini duyuran bilgi hangisidir? Varlığı fena hale eriştirip sırlara vakıf edecek olan nedir?

Önceden beridir düşünürüm; bir yerde doğmak elimde değildi, ailemin dini elimde değildi, bilgilere erişip erişemeyeceğim elimde değildi. O halde dini seçebilecek yetiye nasıl sahip olabilirim? Dünyanın bir ucunda, kendi kabile dansları ve yaşam ritüelleri dışında bir bilgiye sahip olmayan insanlarda din veya inanç gibi bir kavramdan sorumlu mudur?

Hay bin Yakzan kitabı, işte tamda bahsettiğim dünyanın ortasında, bir adada bulunan birinin hikayesi.  Dünyaya gelişi varsayımlara sahip olsa da her halükarda kendi kendine yolculuğun, nesnelerden ruha, ruhtan evrene, evrenden Özne'ye varan bir ömrü uzun saymaya yetecek bir yolculuğun hikayesi. Her şey düşünmek ile başlıyordu. Düşünmenin dilini çözen insan için arayışındaki keşif gözleri her daim diri kalıyordu. Ateş, toprak, hava, su. Dört elementten bitkilere, oradan daha karmaşıklaşarak hayvanlara erişen, cisimleri ayırt edebilme, onların yetkinliklerini fark edebilme süreci en son kendine dönüyordu. Gövdesi ve onun kabiliyetlerini kavrarken ölümle karşılaşan Hay için gövdenin değeri yitiyordu. Değerli olanın, bir müddet gövdede bulunup onu terk eden şey olduğunu anlıyordu. Gerçek manada çabası ve düşünmesinin saydamlığı Hay için her bir basamağı çıkmasında ışık oluyordu. Nesneler ve duyulur dünya içerisinde sıkışmış halde iken "Nesnelere sahip oldukları yetileri veren güç nedir?" sorusu yönelişini yükseltiyordu. Algılanabilen ve aitliğin olmadığı bu dünyadan içinde barındırdığı şeyin ait olduğu yere kanatlanışı idi bu yükselişe sebep. Ve evren koskaca bir cevaptı önünde. Evren var oluşu nasıl olursa olsun onu var eden veya hareketini oluşturan güç olarak Özne'ye, Zorunlu Varlık'a, Yaratıcı'ya varıyordu.

Bir Yaratıcı'nın varlığını kavradıktan sonra baktığı her şey bir sanat yapıtına dönüşüyordu. Her bir zerrede aradığı şeyin gücünü sezebiliyordu. Tefekkür ile kavradığına erişebilmek istiyordu. Ve insan yaratılmışların en şereflisi olarak özünde nice sırlara sahipti. Hay adım adım yürüdüğü yolun sonunda var olmanın ve kendinin sırrına yol almaktaydı. O ki ne adının insan olduğunu biliyordu ne de bizler gibi bir konuşma diline sahipti. Lakin zihnin ve kalbin berrak dili onu nice bilimlere ve bilgilere eriştirmişti.

Hay bin Yakzan her daim uyanık kalan ruhları diriltmeye ve düşüncenin soruları ile aklı aydınlatmaya bir anahtar olacaktır. Bizlere de düşen onun eriştiği bilgileri daha iyi sorulara ayrıştırarak dünyadaki varlığımız son bulmadan iyi bir şeyler bırakabilmektir sanırım. Tekrar tekrar okunmalı bu eser, eminim okunan vakte ve birikime göre bambaşka izler bırakacaktır.

Güzel okumalar dilerim...
176 syf.
·65 günde·Beğendi·9/10
Yalova-yeni kapı feribotuna binmişim. Etrafımda ukraynali yada rus diye tahmin ettiğim turistler var. Tabi yarısı Arap. Ama ben ne yapıyorum. Tabiki İbn Tufeyl reisin kitabını okuyorum kulağımda kulaklıklarla.

Başlarında kitap sıkıcı olsada nedense hayy'ın(ana karakterimiz, hattâ tek karakter var. Çizgi filmdeki eleman) bir adada anasız dünyaya gelebilir mi onu ispatlamaya çalışmış, buralar gerçek sabır istiyor ama devamında bir anda roman havasına bürünüp insanı merak ettiren bir akıcılıkla kitap kendisine bağlıyor.

Bana çok enteresan gelen hayy'a bakan ve büyüten, hayy'in en değer verdiği varlık olan ceylan öldükten sonra hayy'ın hakikati aramaya başlaması. Hayatında belkide en kötü şey başına gelmiş, ama içinde bitmek bilmeyen bir merak duygusunu ateşlemiș.

İşte kitap burdan sonra İslam felsefesinin dibine vuruyor. İlk önce ruhun varlığını az da olsa keşfeden hayy sonrasında yaratanın varlığı derken bir anda tüm anasırın sırrını keşf etmeye başlıyor. Tefekkürde okuyucusuna zirve yaptırmayı hedefleyen yazar, bunu birbirini takip eden fikirler ile okuyucuya takdim ediyor. Doğrusunu söylemek gerekirse zaten dili pek ağır olan kitap birde konunun müşkül olması nedeniyle iyice anlaması ve okuması zor hale geliyor. Fakat anlayarak takip edilebilirse hakikati okuyana gösterebiliyor.

Tabi hiç konuşmayı bilmeyen biri nasıl bu kadar derin felsefik düşüncelere ulaşabiliyor, hala kafamı kurcalasa da kitabı eğer sabırlı ve biraz da kelime hazneniz iyi ise tavsiye ederim. Şimdi gidip çizgi filmini izleyecem.
https://youtu.be/-Xgu9te--Y0
176 syf.
·4 günde·Puan vermedi
Hakikate ulaşmanın bilgisi incelenmiştir kitapta. Hayy akıl ve sezgi ile Vacib-ul Vücûd’a ulaşan Filozofu, Absal Sûfi’yi(Tasavvuf boyutunu), Salaman ise dinin zahiriyle amel eden alimi(Şeriat boyutunu) temsil eder. Aynı hakikatin farklı tezahürlerini gayet derin bir şekilde anlatıyor İbn Tufeyl. Bilginize.
128 syf.
·2 günde·7/10
Müslüman dünyasının ilk felsefi romanı..İbn Tüfeyl Endülüslü bir filozof..Eser 12.yüzyılda yazılmış..
Kitap altı bölümden oluşur.Cevaplamaya çalıştığı temel sorulardan ulaştığı sonuçlar şöyledir;
İnsan hiç bir eğitim almadan doğayı anlayabilir.
Felsefe ve din birbiri ile çelişmez..
Hay bin Yakzan eseri,Batılı pek çok düşünürü etkilemiş, Robinson curuze türü eserlere ilham olmuştur..
Felsefe ve insan üzerine eserler okumayı sevenler için harika bir kitap..
Keyifli okulamalar..
%62 (105/170)
Sadece İbn-i Tufeyl' in değil İbn-i Sina'nın da yazmış olduğu Hay bin Yakzan öyküsü ilk 78 sayfada M.Şerefeddin Yaltkaya/ Babanzade Reşid tarafından incelemesi var. Filmini izlediğimiz Hay bin Yakzan'ın hayat öyküsü ve olaylar hemen başlamıyor :)
Hayattaki bütün gayesi mal toplamak, yemek-içmek, şehvetini tatmin etmek, içindeki kin ve öfkeyi yatıştırmak için insanları azarlamak, makam- mevki peşinde koşmak, dini insanlara gösteriş olsun diye yaşamak gibi değersiz ve aşağılık işlerden öteye gitmeyen bir insandan daha ziyade ziyanda olan bir kimse düşünülebilir mi?
"Bir bilimi öğrenmekte olan kimse, o bilim üzerine yazılmış bir kitabın anlamını olduğu gibi kavradığı zaman, kendisinin o güne değin bulunduğu diğer bir düzeyde kalması mümkün değildir."
İbn Tufeyl
Sayfa 69 - YKY, 2017. 19. Baskı, Çevirenler: M. Şerafettin Yaltkaya / Babanzâde Reşid
“Absal yalnızlığı, toplumdan soyutlanmayı seçti. Düşünmek, araştırmak, ders alınacak şeyler üzerinde durmak, anlamların derinliklerine dalmak onun doğal eğilimleriydi çünkü. Bu eğilimleri de ancak yalnızlıkla gerçekleştirebiliyordu.”

“Salaman ise toplumsal hayatı seçti. Salaman’ın doğasına da bu uygun düşüyordu. Düşünmekten kaçınıyor, dış anlamların yorumlanmasından kaygı duyuyordu. Toplum onun için bir sığınaktı. Kuşkularını, kuruntularını giderecek, şeytanın aldatmacalarından onu koruyacak bir sığınak."
İbn Tufeyl
Sayfa 157 - YKY, 2017. 19. Baskı, Çevirenler: M. Şerafettin Yaltkaya / Babanzâde Reşid
“Gerçek bilgi iki esasa dayanmalıdır: Akıl ve Sezgi. Bilgi, deneyin akıl ile ve aklın da sezgi ile uygunluğudur.
Çile insanı eğite eğite, ahlakını arıta arıta öyle bir noktaya getirir ki, o, uzaktan görünen ve kimi zaman parlayan, kimi zaman sönen bir ışığa döner..
İnsani nefse, düşünen nefs de (nefs-i natıka) derler. Bunun görevi de düşünmek, bilgi ve bilimi sevmektir.
İbn Tufeyl
Sayfa 15 - YKY, 2017. 19. Baskı, Çevirenler: M. Şerafettin Yaltkaya / Babanzâde Reşid
Ceylan, sesin olduğu cihete doğru gitti. Sesin tabuttan geldiğini hissedince ayağıyla, tırnaklarıyla tabutun tahtalarıyla uğraştı. Nasılsa bir tahta yerinden söküldü. İçindeki çocuğu kendi yavrusu olduğu zannıyla memesini ağzına koydu ve onu güzel sütünden doyurdu. Büyüyünceye kadar onun emzirmesine ve terbiyesine devam eyledi.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Hayy bin Yakzan
Baskı tarihi:
Kasım 2016
Sayfa sayısı:
176
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786059831338
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Salon Yayınları
Endülüslü İslâm düşünürü İbn Tufeyl'in günümüzden 850 yıl önce yazdığı Hayy Bin Yakzan, birçok Avrupa diline tercüme edilmiş, Batıda ve Doğuda çok sayıda sanatçı ve düşünürü etkilemiş, bu eserden ilhamla romanlar yazılmıştır. İbn Tufeyl bu eserde; insan eli değmemiş tabiatın bağrında, sosyo-kültürel etkilerden arındırılmış bir insanın tek başına tecrübe ettiği ruh ve düşünce gelişimini anlatmaktadır. Eseri, Babanzade Reşid tarafından yapılan zengin ve güçlü ilk Türkçe tercümesi ile takdim ediyoruz.

Kitabı okuyanlar 658 okur

  • Vaveylâ
  • Lavinia
  • Sinem Kaplan
  • Şerife Eroğlu
  • leyl
  • ~gül
  • Hatice Kübra Akçay
  • Aysun Aydın
  • Lavantalımm
  • Büşra Kurtcul

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%4 (8)
9
%3 (6)
8
%1 (2)
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0.5 (1)
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları