1000Kitap Logosu
Her Yerden Çok Uzakta
Her Yerden Çok Uzakta
Her Yerden Çok Uzakta

Her Yerden Çok Uzakta

OKUYACAKLARIMA EKLE
8.4
249 Kişi
750
Okunma
212
Beğeni
4.578
Gösterim
94 sayfa · 
 Tahmini okuma süresi: 2 sa. 40 dk.
Basım
Türkçe · Türkiye · İmge Kitabevi · Temmuz 2004 · Karton kapak · 9789755331010
Orijinal adı
Very Far Away from Anywhere Else
"Yüce Dağ Başında Bir Arkadaşla" Önceden de oldu yüce anlarım. Bir kez geceleyin parkta yürürken, yağmur altında, güzün. Bir kez çöl ortasında, yıldızlar altında, ekseni üzerinde dönen yeryuvarına döndüğüm gün. Kimileyın düşünürken, sadece düşünüp tartarken olan biteni. Ama hep yalnız. Kendi başıma. Bu kez yalnız değildim. Yüce dağ başında bir arkadaş vardı yanımda. Natalie. Birşey yok "hiçbirşey" yok bundan üstün. Ömrümce görmezsem de bir daha, eh diyebilirim yine de, Bir kez orada bulundum. Dahası da var elbet, ama bu konuda anlatmak istediklerimin hepsi bu kadar sanırım. "Dahası" dediğim, bundan sonra olup bitenler, olup duranlar... (Arka Kapak)
4 mağazanın 4 ürününün ortalama fiyatı: ₺15,25
8.4
10 üzerinden
249 Puan · 38 İnceleme
Erdem Şahin
Her Yerden Çok Uzakta'yı inceledi.
94 syf.
·
Beğendi
·
7/10 puan
Kesinlikle okunması gereken bir kitap. Hayata dair çok güzel bir hikâye. Dostluk ve aşkın değeri hakkında yazılmış örnek kitap denebilir. Bnce en önemlisi erkek ve kadın arasındaki her ilişkinin sadece cinsellikle alakalı bir durum olmadığının en büyük göstergesidir.
Her Yerden Çok Uzakta
OKUYACAKLARIMA EKLE
3
İlgi
Her Yerden Çok Uzakta'yı inceledi.
94 syf.
·
4 günde
·
Puan vermedi
Benim için bittiği an oturup bir şeyler yazılamayacak kadar etkileyici bir deneyim oldu. Ursula'nın kalemini bu sefer beklediğimden çok daha farklı bir yerde buldum. Yalın ama anlatımı kuvvetli bir romandı okuduğum (veya uzun öykü mü demeliyim). Owen ve Natalie'nin arasındaki, her şeyden, herkesten uzak, bağımsız bir bağ olması, tüm gel-git ve dönemsellikten uzak süregelmesini sağlamış. Bağlılığa karşı özgür durabilme cesaretini sorgulattı bana. Kitabı 17 yaşında okumuş olsaydım belki bu denli etkilenmezdim. Ama bir takım değerlerden ve bunların seçimlerini tamamlamış olmak, okudukça kendini bulmak şahane bir deneyimdi. Bu kadar kısa bir kitapta bu nasıl sağlanmışsa hayranlığım git gide arttı. Kısaca, bir süredir okuduğum en etkileyici kitap olduğunu söyleyebilirim.
Her Yerden Çok Uzakta
OKUYACAKLARIMA EKLE
3
CemCBG
Her Yerden Çok Uzakta'yı inceledi.
94 syf.
·
2 günde
·
10/10 puan
Ursula K. Le Guin'in en sevdiğim eseri artık bu kitabı oldu. Mülksüzler'i çok çok seneler önce okumuştum, bir gençlik hatırasıydı bende. Dünyaya Orman Denir'i geç okuduğuma hayıflanmıştım, Rize'deydim, güzel bir yazdı ve birkaç sene öncesiydi en fazla. Yerdeniz serisinin ilk kitabını ve ikincisini merakla okumuş, devamını getirememiştim. Bağışlanmanın Dört Yolu, çok ilginç, çok güzel bir ilk hikâyeyle beni etkilemişti, ama devam edememiştim. Dünyanın Son Günü ise dünyada yazılmış herhalde en ilginç, en cesur kitaplardan birisi olsa gerek. SürgünGezegeni'ni geçen hafta severek okudum...ama şimdi Her Yerden Çok Uzakta, bana göre alçakgönüllü, küçük bir başyapıt olarak, hepsinin ötesine geçerek, sevecen, ama yine de karamsar bir yerde küçük , yaralı, belki de eskimiş o tahta oturuverdi. Bugün sıcak bir gündü ve arkadaşlarımla zaman geçirmek için iyi bir fırsattı. Kartal'da hep beraber, yani hepi topu üçümüz, ikimiz orta yaş krizlerinde debelenip politik gelişmelerden muzdarip, kişisel yaşamları kesintilerle dolu, bir diğerimiz henüz otuzlarında ve neşeli, gözlerinde hayat dolu bir sevinçle, geleceğe bakarak oturduk. Kitap sık sık aklıma geldi. Nasıl biteceğini kestirebiliyordum kitabın. Umut dolu olması imkânsız gibiydi. Çünkü hayata yeni başlayanlar ve aşka yeni atılan herkesin yürüdüğü, başkası gibi olmamak kaygısıyla, bir yerde kendine yer edinmek için sıradanlığı seçenler olduğu gibi, dik durabilen nice âşığın adım attığı, yolları aşınmış, ışıklı bir patikaydı kitapta anlatılan. Hikâyeyi okurken bu yolu hatırladım evet, bu yolu, bu patikayı, yürünmüş, kenarları eskimiş belki pörsümüş, kendi döndüğüm sapaklar ve attığım adımlarla çukurlaşmış ya da bir şekilde izi ve kokusu kalmış bu yolu hatırladım. Ve orada, yani bu yaşımda, artık elli yaşıma bilmem isteyerek mi, ya da kaçınılmaz, atarken adımlarımı, gördüğüm o yüzleri hatırladım: ana okulunda bizi taşıyan servisin en arkasında, dışarıya bakarken yanyana, eve gelene dek gözlerimizin içine bakıp güldüğümüz güzel kız, ben seni seviyordum; ortaokulda herkesin dalga geçtiği, ayaklarını içeri basarak yürüdüğü için lakabı skoda konmuş tombul kız, ben seni seviyordum; lise çağlarımda adını deftere yazdığım sen, ben seni seviyordum; seni de seviyordum ben askere giderken evlenen güzel insan; saysam daha kaç kişisiniz, kaçınız daha yürüdünüz benimle bu yolu, kiminizin haberi olmadı bile, kiminiz için zaten hayatta olmayacak birşeydi, sevgi sevgiydi ama işte Owen ve Natalie gibi değil, gençken umutlarımız başka ve seçeneklerimiz çokken, bedenlerimiz diri ve kuvvet doluyken değil, bir yolun ya da patikanın başında değil, şimdi, herşey eskimeye başlamış ve yıpranmışken, hayatımız tekrarlardan ve başarısızlıklardan örülüyken, bu yaşta bir anne ve bir kediyle yaşarken, 45 yılını geçirdiğin sokakta bütün binaları tek tek yıkarken inşaat şirketleri, eski anılar geçmişe, maziye gömülür ve bizim gibi eskimişler, adsızlar, sansızlar unutulmak için başka, küçük mahallelere taşınmaya çağrılırken, anılarımız gibiyiz, kumaşımız sökülmüş ve kime ne yararı olabilir bunca arzu ve sevginin? Bedenim eskimiş olsa da içimdeki bu his doğruyu öğrenmiş olduğumu söylüyor bana; bizler, yani biz yalnızlar, biz yapamamışlar, kıvıramamışlar, burada, bu yollarda yaya kalmışlar, bu patikada bir çamura saplanıp kalmışlar, işte edebiyata tutunarak yaralarımızı sarmaya, ve avunmaya çalışıyoruz hepimiz; çünkü iki gencin hayatı ve aşkı öğrenmek için attıkları adımları okudukça anılarımız canlanıyor ve o yolu hatırlıyor gibiyiz, nice sapakta bıraktığımız nice yüz canlandıkça, hatırladıklarımız eskisi gibi olmasa da bir sızıyla o aşina olduğumuz acıyı hatırlattıkça edebiyat iyileşmektir diyerek ne doğru bir şey söylediğimizi daha iyi anlıyoruz. İyileşmek, yani umut edebilecek denli gücümüzü kazanabilmek, bunca sene teklemeden atan kalbimize umutla sevebilme gücü olduğunu hatırlayıp gece yatağımıza yorgun bedenimizi uzattığımızda göz kapaklarımızın ardından koşup gelen, hayali bizi oyalayan ve uykuya daldığımızda geçmişimizin tozlu güzel patikalarında, dar veya geniş, tek başına yürüdüğümüz ya da el ele, beraber aştığımız onca yollarına dönen o sevgililer ve onların o soluk, neşeli, eskimiş hayalleri bizi edebiyata çağırıyor, iyileşmeye, yani yaşın kaç olursa olsun sevmeye, yani hâlâ ümit ve hayâl edebilmeye. Bu yüzden okumaya devam edebiliyorum. Burada, yani o yolun, o patikanın sapa kalmış, ağaçları kurumuş, dalları kırılmış, yaprakları nicedir solmuş yerlerinde elimde kitaplarla bekliyorum: Kâh Owen'ı Natalie'ye el sallamadan peronda durmuş, elinden geldiğince insanı oynarken görüyor, kâh bütün hayatı bir aşkın yalanıyla ve bir hakikatin ağırlıyla paramparça olmuş Martin Eden'ın okyanusta kıvranışını okuyarak ağlıyor, ya da bir küçük portakal ağacından acılardan meyveler koparan Zeze'mi, ya da artık köyünü ve ailesini özlerken okyanusun derinlerine yorgun, yaslı cesedi usul usul inen canım Gusev'imi, ya da mezarlara, yollara, ağaçlara kar yağarken eşinin yanında cama düşen karlara bakarak kendi sonunu hatırlayan ve yavaşça içi geçen Gabriel'imi ve daha nicesini böyle sevdiğimi düşünüyorum, yani buralarda, bu yollarda, sapaklarda, bu eskimiş patikada; yürünmekten, beklemekten, ümit etmekten bitap düşmüş ama yine de bir kalp sıcaklığıyla neşelenen ve canlanan bu ormanda bekliyorum, bu yaşımda. Anlaşılan o ki; biz yalnızlar, yani Faruk Duman'ın dil ve hayâl ormanında şekilden şekile sokarak anlattığı gece ve gündüz hayvanları, biz masumlar, bizim yurdumuz burası ve eninde sonunda başımıza gelecek olan da buydu; edebiyat demek ki bir avutmaydı da aynı zamanda, nefes kesilene dek sürecek bir yalnızlık süresince mümkün olduğunca acı çekmeyelim diye, ve kanıksamak için bu acıtıcı gerçeği, bize hayâlden, suretten arkadaşlar veriyor edebiyat, oyalanmak için bitene dek ömür, hem hayâl de ederek ve kalp çarptıkça, ümit etmekten vazgeçmeyelim diye. Bunca acımasız bir dünyada edebiyatın merhametine muhtacız. O yüzden, tabii ki, bir ümitle bir hayâle tutunarak "iyiki edebiyat var" demiyor muyuz? İyiki edebiyat var.
Her Yerden Çok Uzakta
OKUYACAKLARIMA EKLE
10
91
meltem şen
Her Yerden Çok Uzakta'yı inceledi.
94 syf.
·
8/10 puan
"Çünkü yaşam bir yanıt değil, bir sorudur ve yaşamın yanıtı siz, kendinizsinizdir." Kitap tam da bu alıntı çerçevesinde amaçları, insanlar hakkında fikirleri, aşk, aile ve pek çok şeye dair gençliğin o kendi yoğunluğuyla dolu. Hayatın sıradan, olduk halinde bazı durumlar vardır. "Bildik" durumlardır bunlar, zorunlu(gibi)... Okumak, diploma sahibi olmak, iş edinmek, aile kurmak. Sorumluluk, sorumluluk, sorumluluk... İşte böyle bi' fikirsel derinlikte kendi zihin duvarlarında yalpalanırken tanışıyor Owen Natalia'yla. Arkadaşlığın, dostluğa nasıl dönüştüğüne, bu dostluğun aşk fikriyle nasıl korku-düşlü bi' evreye geçip eski hale geldiğine ve daha derin, daha farklı, daha aşklı bi' şekilde ilerlediğini okuyoruz. Kitabın akışı çok sakin, dili çok duru, kurgu tahmin edilebilir düzeyde. Fakat tüm bu görünür sadeliğin ardında öylesine insani, temel fikirler, akılda dönüp duran düşünceler var ki... İki tür sevgi vardır; biri dostluktaki sevgi, biri aşktaki sevgi. Oysa yaşam sevgisi olmadan hiç biri olmaz, hepsi yavanlık içinde sıradan kalıplara dönüşür. Asıl sevgi, bir amaç bir yaşama isteği içinde içte, derinde yaşama sevgisini hissedebilmektedir. Kitap bunu yalın, kendi halinde, naifçe sorgulatarak verdi bana. Kitapta Emily Brontë'nin yirmi iki yaşındayken yazmış olduğu bu etkileyici şiire rastladım : Pek aldırmadığım zenginlikler de Gülüp geçtiğim Aşk da Şöhret tutkusu da birer düş Tan ağarınca yitip giden Dua etsem, dudaklarımı Kıpırdatan biricik dua şu: "Taşıdığım şu kalbi at Özgürlüğümü ver bana" Evet, tez geçen günler biterken Tek dileğim bu, Yaşam ve ölümde, bukağısız bir ruh Ve dayanma cesareti! Hayatın içinde ilerlerken korku sarıyor insanı. Bu korku çevreyle alakalı, aile, meslek fikriyle alakalı. Tüm bunların zorlayıcı, yoğun buharı altında kişi nefes alamaz hale geliyor, yaşam sevgisinin özü yitik bi' kalıba dökülüyor. "Düş kurbanları" benzetmesi geliyor aklıma, bence bu duruma uyuyor. Çünkü düşlenenin aksi oluyor giderek, beklenmediklerin gerçekleşmesi, sıradanlık içinde "aynılık boyalı" kısır hayatı yaşama korkusu. Bizleşmiş benlerden oluşan topluma karşı kişinin ben'lik diretisi, korkusu. Bu direnç savaşmayı gerektiriyor, gücü gerektiriyor. Oysa kişinin yaşam sevgisi olmazsa amaçları için, kendi için temel gücü bulamaz ve bu sefer kendi istediği hayatı da yaşayamaz, "yolda olmak" hali biter. Bu çift yönlü vurgun, kendine has bi' gençlik çıkmazı. Yine de düşe kalka, dostlarca kitapla, tutunarak savaşılabiliyor/direnilebiliyor. Çünkü yaşamın kendisi bir soru ve her kitap kendine özgü sorularıyla bizlere hayat veriyor. Geleceğe sevgiler...
Her Yerden Çok Uzakta
OKUYACAKLARIMA EKLE
3
31