Hürriyetten Kaçış

·
Okunma
·
Beğeni
·
6095
Gösterim
Adı:
Hürriyetten Kaçış
Baskı tarihi:
1972
Sayfa sayısı:
309
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Tur Yayınları
Baskılar:
Özgürlükten Kaçış
Özgürlükten Kaçış
Özgürlükten Kaçış
Hürriyetten Kaçış
234 syf.
Yazar özgürlük kavramını analitik olarak incelerken özgürlüğü farklı boyutlarla ele almış, aktörün ruhsal yapısı ve iç dinamiklerinden hareketle aktörün psikolojik tutumlarının topluma yansıyan yönünü değerlendirmiştir.

“ Özgürlük" ancak ve ancak çağdaş insanın kişilik yapısının bütünüyle çözümlenmesi temel alındığında tam anlamıyla anlaşılabilir” açıklamasından da anlaşılacağı üzere toplumu oluşturan bireyin hem fiziksel hem de ruhsal olarak incelenmesi gerektiğine, özellikle kişilik yapısının çözümlenmesine vurgu yaparak bu düşüncesini dile getirmiştir.

Hem toplumun hem de toplumu oluşturan aktörün dinamik yönü düşünüldüğünde özgürlük kavramını değerlendirmek ve kavramsal olarak bir sınır çizmek neredeyse imkânsız görünmektedir. Bu imkânsızlık düşüncesini değişkenlik kavramı çerçevesinde sosyolojik düzlem içerisinde tekrar ele alırsak hem toplumun hem de bireyin hangi yönde ve nasıl bir evrilmeye doğru ilerlediğini çözümleyebilir ve bir olumlamaya ulaşabiliriz.

Kültür kalıpları içerisinde kendi değişimini devam ettiren bireyle toplumsal sürecin kendi dinamiğini anlamak aynı kitabın farklı dillerde okumaya benzemektedir. Her yapının ontolojik olarak var ettiği sistemler kontekstinde kendine kavramlar sistemi ve adeta bir lisan da oluşturmuştur diyebiliriz. Bu iki lisan ne birbiri ile aynı ne de tamamıyla birbirinden farklı bir dil olup her iki dilin de çok iyi anlaşılması semantik yanlışlıklara mahal verilmemesi gerekmektedir.

Özgürlük kavramı insanın varlığı ile birlikte ortaya çıkmış bir olgu olarak görünse de aslında insan kendi varlığından önce dış dünyanın farkına varmış ve evereni gözlemlemiş, sorgulamış, anlamlandırmış, şekillendirmiş ve hatta olanı değiştirmeye çalışmıştır. Doğaya egemen olduğunu yaratılmış her şeyin kendine hizmet ettiğini anladıktan sonra kendi iç dünyasını bizatihi kendi varlığına bir dönüş yaşamış artık içindeki “ben” i sorgulamaya başlamıştır. Burada yazar insanın kendi özgürlüğünü keşfetme sürecini anlatırken özellikle Avrupa’da yaşanılan skolastik döneme ve insan üzerindeki baskısına hayli vurgu yapmıştır. Zira bu dönemde insan kendi varlığını doğadan ya da dini tekelinde bulunduran kiliseden ayrı bir varlık olarak düşünmemekte onun bir parçası olarak görerek özgürlük gibi bir düşünceye de ulaşamamış durumdadır. Aynı zamanda kilisenin bu baskıcı ve totaliter tutumu insanın kendi varlığını sorgulamasına, özgürlük kavramına doğru ilerlemesine de neden olmuştur.

İnsan da sürekli olarak kendini var eden değişim bir kalıba dökülmese de kendi içinde bir tutarlılık bir ahenk barındırmaktadır. Tıpkı uçsuz bucaksız gökyüzünde uçan kuşların belli bir koordinatta uçması gibi.
Bu bağlamda yazarın şu cümlesi bu düşüncemizi destekler mahiyettedir. “ İnsanı hem kendi iç dünyasında hem de toplum hayatında denetleyen davranışlarının tutarlı olmasını sağlayan ruh ile beden arasında dengeyi kuran bir kuvvet vardır.”

İnsan ontolojik olarak farklı kişilik ve karakter özelliklerinde yaratılmış, hem karmaşık hem de bu karmaşanın içinde “uyarlanabilen” bir mekanizmaya da sahip bir canlıdır. İçinde yaşadığı zamanın ve toplumun ayrıca kendi içsel dürtülerinin de yadsınamaz etkilerinden hareketle uyum sağlama ya da uyarlanma iç denetimiyle varlığını sürdürmede kararlı ve güçlü bir yapıdadır.

“ İnsan varoluşu ve özgürlüğü en baştan birbirinden ayrılmaz iki öğedir.” Cümlesinden hareketle yazarın özgürlüğe olan bakış açısını anlayabilmekte, hem anlamsal hem de sosyolojik olarak incelenmesi gereken bir kavram olduğu sonucuna varabilmekteyiz.

Yazarın özellikle üzerinde durduğu diğer iki kavram ise “yapma özgürlüğü” ile “ yapmama özgürlüğü” söylemleridir. Bu iki kavram arasında gözle görülmeyen fakat insan ruhunda belli yaptırımlara sahip bir konum bulunmakta bu iki olgu arasındaki mesafenin artmasıyla kişi kendini yalnızlaşmış, tükenmiş ve özgürlüğünü sorgular halde bulmaktadır.
Bu kitapta özgürlük tanımı yapılırken özellikle çağdaş yani modern insanın özgürlüğüne değinilmekte var olan bireysellikten hareketle ortaya çıkan soyutlanma, bireysel önemsizlik, güçsüzlük duygusu ve yalnızlık hissine atıfta bulunulmaktadır. Skolastik düşüncenin belli aşamalarla önemini yitirmesi, pozitif ve rasyonel düşüncenin hayata entegre olmasıyla birlikte insan kendini ekonomik ve kültürel bağlamda bireysellik yarışında bulmuş, bu yarışı kazandığını düşündüğünde ise varlığını temellendirdiğini düşündüğü manevi bağlardan koparak anlamsızlık seremonisinin içinde kendini yeni bir anlam arayışı içinde bulmuştur. Zira gelenekten gelen dinin ortaya koyduğu normlar ve değerler kapitalizmin de etkisiyle seküler bir yaşam süren insana artık yeterli gelmemekte kopan bağlar “yeni” oluşturulacak manalara yönelmektedir. Bireyselleşen insan özgürlüğünü her açıdan kavradıktan sonra daha önce yaşadığı tutsak düşünce kalıplarına dönüşü reddetmekte değişen manevi istek ve arzularıyla kendi değer ve inanışlarını oluşturmaya başlamıştır.

Dinsel özgürlük ile göbek bağını kendi elleriyle kesen insan hem özgürlüğü talep etmekte hem de bir dine bir manaya bir ideolojiye bağlanma ihtiyacı duymaktadır. Çağdaş özgürlük insanı böylesi bir ikilemle baş başa bırakmış ruhen ve karakter olarak evrilen aktörü kendi güçsüzlüğüyle tanıştırmıştır. Kapitalizm insanı özgürlük söylemi altında modern bir köleliğe doğru sürüklerken kişiyi hem köklerinden koparmış hem de yalnızlığa iterek kendine bağımlı hale getirmiştir.

Calvinizmin dikte ettiği “ çalış, israf etme, sermayeye dönüştür” söylemleri çağdaş insanın adeta kutsal metinleri haline gelmiştir.

Ekonomik hayattaki niteliksiz ve çıkar ilişkileri toplumsal ve kişisel ilişkilerde de kendini göstermiş bu ilişkilerin “insansı” özelliğinin yitirilmesine neden olmuştur.
İnsan içinde yaşadığı toplumda yaptırımların katı kuralların ve değişmez dini normların etkisinden kurtulduğu anda kendi özgürlüğünün peşine düşmüş maddeye hükmetmeye başlamış her anlamda hazza ulaşmaya çalışmıştır. Bu hazcılık ve bitmek bilmeyen tüketim arzusu bireysellik çıkmazı ortasında kalan insanı köksüz ağaçlara dönüştürmüş manen içsel bir çöküntüye uğramasına neden olmuştur.
Bu özgürlük paradoksu içinde bunalan insan kendine kaçış mekanizmaları geliştirmiştir. Bu mekanizmalar fundamanadalist bir yaklaşım olup ya boyun eğme ya da egemenlik kurma olarak ortaya çıkmıştır. Bu ortaya çıkan durumlar aşırılıkları ve insanın ruhsal düzlemde bir saplantıya dönüştüğü için “sadizm” e ve “ mazoşizm” e dönüşmüştür.

Sadist eğilimde de mazoşist eğilimde de soyutlanmış bireyin tek başına ayakta kalma yetersizliğiyle bu yalnızlığı yenecek bir ortak yaşamsal ilişki gereksiniminin bir sonucudur. Kişi ekonomik özgürlüğe kavuşurken yalnızlaşmış güçsüzleşmiş ve yetkeci bir kişiliğin etkisi altına girme ihtiyacı hissetmeye başlamıştır. Bu da yeni dini hareketlerin ve marjinal grupların ortaya çıkmasına ya insanın kendini karizmatik bir lidere körü körüne bağlanarak özgürlükten kurtarmasına ya da üstünlük duygusuyla kendini vazgeçilmez bir güç olarak görmesine neden olmuştur.
Hitlerin nevrotik kişiliği ve sadist gerçekliğiyle bu aşırılığa bir örnek oluştururken kendine acı çektirerek mutluluğa erişeceğini düşünen toplu intiharlara kadar giden cemaatler de mazoşizme örnektirler.

Sonuç olarak yazar değişen toplumu ve toplumun yapı taşı insanın fiillerinin nedenlerini anlamak için aktörün karakter analizinin, ruhsal çözümlenmesinin yapılması gerektiğini, ayrıca çağdaş insanın içine düştüğü buhranın, yalnızlığın ve durdurulamaz değişimin hangi yöne doğru ilerleyeceğinin bir ön değerlendirmesini yapmıştır. Yazar tarihi arka plan bağlamında, değişen çağdaş insan portresinin oluşmasında var olan her bir fırça darbesini analitik olarak ortaya koyarken sosyal gerçekliklerin dinamik insan doğasında ne denli önemli değişiklikler meydana getirdiğini de örneklerle izah etmiştir.

Yaşadığı evrende bir parça konumda olan insan kendi varlığını keşfe çıkmış var olan dinsel hayat, ekonomik değişim ve buna bağlı piyasa hareketleri, kutsallığın yön değiştirmesi özellikle de sekülerleşme ile kapitalizmin yeni normları ile adeta var ettiği özgürlüğünden kaçmaya kaybettiği köklerini yeniden inşa etmeye karar vermiştir. Yapılan tanımlardan hareketle özgürlük, yaşama anlam ve güven veren tüm bağlardan kurtulan çağdaş toplumda soyutlanmış ve güçsüz kalmış bireyin güvensizliğidir.
304 syf.
·Puan vermedi
Birey, kendi olmaktan çıkar; kültürel kalıpların kendisine sunduğu kişiliği tümüyle benimser; böylece tıpkı diğerleri gibi ve onların kendisinden beklediği gibi olur. "ben" ile dünya arasındaki tutarsızlık ve onunla birlikte de, bilinçli yalnızlık ve güçsüzlük duygusu ortadan kalkar. Bu mekanizma, bazı hayvanların kendilerini korumak üzere renk değiştirmesiyle kıyaslanabilir. Onlar da kendi çevrelerine o kadar benzerler ki, çevrelerinden neredeyse ayırt edilemezler. Kendi bireysel benliğinden vazgeçen ve neredeyse bir robot haline gelen kişi, çevresindeki milyonlarca diğer robotla aynı olur, ve artık kendini yalnız hissetmez, kaygı duymaz. Ama ödediği bedel yüksektir; kendi benliğini yitirmiştir"

Kitabı okurken biraz zorlandım açıkçası birçok kısmını tekrar başa alıp ne demek istemiş diye okudum. Fromm'a göre insanlar özgür olmanın sorumluluğunu alabilme cesaretini gösterme konusunda sorunludurlar.Bu yüzden özgürlük hep arzu edilen özlenen bir şey olmakla birlikte nihayetinde mecburen vazgeçilene dönüşür.Birey kendi özgürlüğünü toplumdan dayatmalardan sıyrılarak elde edebilir. Yalnız bunun dışlanma ve ötekileştirme gibi bir takım sonuçları olabilir.Kendi iç özgürlüğünü sağlayamayan bireyin dış dünya ile arasında çatışma yaşaması kaçınılmazdır.
304 syf.
·13 günde·10/10
Özgürlük hakkında çok kafa yorduğum olmuştu. Birçok yazardan ve özellikle varoluşçulardan fikirler edinmek hep müthiş hissettirdi bana. Şimdi ise okumuş olduğum Özgürlükten Kaçış’ta Erich Fromm zihnimdeki birçok kilidi açmış bulunuyor. Hatta neden bu meseleye kafa yormuş olduğumu ve geçtiğim süreçleri dahi analiz etmemi sağladı. Düşünsene adam hep sosyolog hem psikolog! İktidar ve güç arzusunun, sadizm ve mazoşizm dengesinin ve robot insan kavramının yollarını çok başarılı açmış. Bireyselliğin çağımızda aslında yalnızlaşma aşamasında olduğunu ve bunun aşılacak bir engel niteliği taşıdığını kanıtlamış. Yapma özgürlüğü ile yapmama özgürlüğü arasındaki ince çizgiyi bize tarihsel süreç içerisinde çok güzel anlatmış. Sahip olmak değil, var olmaktan bahsetmiş yazar açıkça. Bu konuda bir kitabı daha var hatta sanırsam.

Velhasıl-ı kelam, ben öyle bir kitap okumak istiyorum ki ufkumu direk olarak açsın, bana hikaye anlatmasın, lafı dolandırmasın, üstelik açık ve net olsun diyorsanız hiç durmayın, alın ve keyifle okuyun. Bunu sevdiyseniz Spinoza’nın sevinci nereden geliyor’u da okumadan geçmeyin derim. ‘Aşkıncı’ yaklaşım konusunda da birçok paralel meseleleri bulunuyor. Yapbozu tamamlar nitelikte bir zihinsel şölen bahşedecektir size.

Altını çize çize kalemimin bittiği, senede iki üç defa görüşebildiğim 20 yıllık dostumun önermiş olduğu bu kitap, iyi ki çıkmış karşıma. Dilerim güzel yerlere ulaşsın. Var olun!
234 syf.
·6 günde·Puan vermedi
Özgürlük nedir? Şuan sokağa çıkıp ortalama eğitim alan herhangi bir kişiye sorsak bize vereceği yanıt şu olurdu " Başkalarının haklarına zarar vermeden istediğini yapabilmek. Peki sen özgür müsün? Yine muhtemelen özgür olduğunu dile getirmekten geri durmazdı. Peki bu kavram bu kadar basit mi? Günümüzde bizi çepeçevre saran kuşatan her hareketimizi denetim altında tutan yetkeleri yadsımak bizi özgür kılar mı? Aileden başlayarak bizi şekillendiren toplumsal düzeni nasıl açıklarız? , Eğitim adı altımda bizi tektip bir robot haline getiren özgünlüğü ortadan kaldıran sistem için ne dememiz gerekir? Artık sermayeyi elinde bulunduranların, ve iktidarın tetikçisi haline gelen medya bizim adımıza araştırıyor,bizim adımıza doğruya karar veriyor ve biz orada duyduklarımızı kendi fikirlerimiz ve doğrularımız gibi kabul edip savunuyorken,burda fikir özgürlüğü varmıdır? Biraz daha toplumsal boyutta bakacak olursak demokrasi halkın, halk için halkın çıkarlarının korunarak yönetilmesi olmasına rağmen bugün sadece önceden belirlenmiş adayları seçen kitle gerçekten özgür seçme hakkınımı kullanmıştır? Günümüzde bağlarından kopan kendini toplumdan soyutlayan birey yalnızlık ve çaresizlik içinde yetkeye karşı boyun eğme eğilimi göstermek zorunda mı kalmıştır? Yoksa boyun eğme eğilimi bireyin sorumluluktan kaçmak için kullandığı bir savunma mekanizmasımıdır? Bu soruları sormayı sürdüre biliriz. Bu kitapta özgürlüğün çağdaş insan için iki yönlü anlam taşıdığı, İnsanın geleneksel yetkelerden kurtulup özgürleşerek bir birey haline geldiği ama aynı zamanda soyutlanmış, güçsüz kendisinin dışındaki amaçların bir aracı,kendisine ve başkalarına yabancılaşmış duruma geldiği, üstelik bu durumun kendi benliğini hiçe saydığı, onu zayıflattığı ve ürküttüğü bireyi yeni türden bağlılıklara boyun eğmeye hazır hale getirdiği savunulmaktadır.Öte yandan bireyin olumlu anlamda bir özgürlük kazanması için özgünlük ve kendiliğindenlik üzerine durmaktadır. Özgürlüğün kendi karşıtına dönüştüğü bir dönemde bize yeni bir kavrayış ve bakış açısı kazandırırken kendimizi sorgulamamıza, kendi benliğimizle ilgili hiç düşünmediğimiz noktaları kavramamıza olanak tanıyor. Günümüz toplumunu ve insanın psikolojisini anlamada bize yön verecek bir eser.
234 syf.
Korku filmlerinin vazgeçilmez bir sahnesi vardır: Bir adam veya kadın, karanlık, sisli korku ambiansinin altında gizemli, eski bir eve girip girmemekte veya aynı özellikteki bir kutu benzeri eşyayı açıp açmamak konusunda kararsız kalmıştır. Ekranların karşısında da biz hem bir yandan "açma" ve hem de "aç" deriz kendi kendimize. Ve tabiki kahramanımız da açar ve beklendiği üzere başına kötü şeyler gelir bu yüzden. Aslında geleceği de kesindir. Halk arasındaki tabirle kendisi kaşınmıştır. İşte insanın kendisi de buna benzer 'kendisini kaşımalar'dan geçerek günümüze kadar gelişerek gelmiştir. Başına birtakım kötü şeyler geleceğini bile bile veya bundan şüphe duya duya o 'kapıyı' veya 'kapağı' her defasında açmıştır. Kötü işler gelmiştir lakin bunu yaparak iyi birtakım kazanımlar da elde etmiştir. Bunlardan başlıcası da özgür olmasi ve bu özgürlüğünü geliştirmesi olmuştur.

Fromm, evrimsel bir şekilde bu konuyu ele almış diyebilirim. Ortaçağ, reformasyon ve çağdaş dönem insanının geçirdiği dönüşümü ekonomik ve düşünsel paradigmalar ışığında açıklayarak kitabını kaleme almıştır. Ekonomik paradigmayı temel olarak dünden bugün insanın ekonomik etkinliği yani kapitalizme gelen yol esnasındayken ve kapitalizmin içindeyken bireyin özgürlüğünün değişimi ve durumu; düşünsel paradigmaları ise Luther ile Calvin'in değişen koşullarda takindiklari ve kendilerinden sonraları etkileyen ve dönemi yansıtan düşünceleri ve bunlara ek olarak da ruhbilimsel paradigmayi da sadizm ile mazosizm oluşturuyor.

Ortaçağ'da insan, birey olmaktan uzak hatta birey olmanın ne olduğundan habersiz yaşamaktaydı. Başka deyişle, toplumdan veya içinde bulunduğu dünyadan ayrı bir birey olma duyusuna sahip değildi. İçine doğduğu yörede, kendisine bir paket halinde bir yaşam sunulmuş oluyordu; muhtemelen babasının işi neyse onu yapıyordu, bu işte çoğunlukla kendisine yetecek parayi kazanacağı garanti altındadır ve bununla birlikte zaten para da bir amaç değil araç olarak görüldüğünden dolayi ekstra bir çaba içine girmek için neden yoktur, mevcut dini bir yapı vardır ve bu insana hayattaki yerini ve amacını sağlıyor, mevcut devlet yani Krallık düzeni de onu dış tehditlerden koruyor ve kendisinin yerine birçok şeyi düşünmüş oluyordu. Ayrıca bu insan için yabancı demek köyüne gelen insan demekti. Sınır şehirdeki veya biraz uzak şehirdeki hele de başka ülkelerdeki insanları zaten görmesi çok düşük bir ihtimaldi. Sonuç olarak bu insan dünyaya geldiği anda kendisinin kafa yorarak sıfırdan bir hayat kurma zorunlulugu ve gereği yoktur. Her şey sanki ona hazırlanmış gibidir, onun tek yapması gereken kendisine biçilen bu role uymasidir. Bu kişi, bu düzen içinde mutlu da olur. Çünkü temel gereksinimleri karşılanmaktadır. Hayatın anlamı üzerine kafa yormaz. Temel en düşük benliği için her şey vardır. Lakin özgür değildir, yani şu an bizim anladığımız manasıyla.

İşte insan hem o korku filmindeki eski ve gizemli kapıyı açmak istediğinden hem de ekonomik değişimlerden dolayi bu her şeyin net ve hazır olduğu yapıdan yavaş yavaş uzaklaşmaya başlar. Zengin sınıf oluşur ve bunlar giderek üst tabaka ile daha çok ilişki kurar. Hiyerarşik yapı sarsilmaya başlar. Bu giderek çeşitli etmenler ile tabana doğru yayılmaya başlar. Köyünde huzur içinde olan A. da bundan etkilenir ister istemez. Ona kendisinin bir birey olduğu ve düşünüyorsa var olduğu söylenir. Tabi o bundan başta bir şey anlamaz hatta hiçbir şey anlamaz. Ancak başkaları veya onun çocukları bunlardan bir şeyler anlamaktadir. İtalya'da yüksek zümrenin entelektüel etkinliği giderek yayılır ve gelişir. İnsana artık en düşük benliği yeterli gelmemektedir. Sonra Reform devri ile insanın hayatında önemli bir merkez olan kilise zedelenmeye başlamıştır. İnsan biraz daha özgür olmaktadır. Bu özgürlük geri dönüşü olmayan bir yoldur ve insanı dönüştürmektedir.

Çağdaş döneme gelindiğinde kapitalizm güçlene güçlene egemen yegane ekonomik güç olmuş ve bunun sonucunda bireyin girişimciliginin etkin olması ile bireyin özgürlüğü hat safhaya çıkmıştır. Lakin Ortaçağ'da araç olan para artık yavaş yavaş amaç olmuştur. Birey, sürekli üretmekte para kazanmakta lakin bu parayı sermaye yapıp ondan daha fazla kazanmaktadır. Bu anlayış insanlığın gelişimini sağlamış ve şu an içinde bulunduğu birçok olumlu olanağa kavuşmasını sağlamıştır. Lakin birey için eskiden hayatında zevk alarak ve kendisini içinde önemli hissettiği iş hayatı değişmiş ve yeni iş hayatında büyük bir makinenin sıradan basit bir dişlisi haline gelmiştir. İş hayatında beklentisini karsilayamayan, doyumu elde edemeyen birey buna ek olarak eskinin güvenlikli hayatını da kaybetmiştir. İçinde bulunduğu hayatta sürekli çalışmak zorunda, buna ek olarak birçok tercihte bulunmak zorunda; kendisini temsil edecekleri seçer, çocuklarının okulunu seçer ve onun geleceğini hazırlama derdine düşer... sürekli bir kosusturma içinde yaşamaktadır daha doğrusu savrulmaktadir. Bunların sonucunda kişi giderken yalnizlasir, çevresine ve daha önemlisi kendisine yabancılaşir; kendisini oldukça güçsüz hisseder. Kendisinin direksiyona geçmekten korkusu onun güçsüzlugunu daha da artırır. Kendisini kesfedemez, kişiliğini bulamaz ve bundan kaçar veya bunu bastırmaya çalışır veya toplumun beklentisi doğrultusunda kendi benliginden vazgeçip robotlaşir.

Fromm, benliğini bulamayan bireylerin sado-mazosist kişiliğe doğru giderek, içine girdikleri korku, güvensizlik, kaygı hislerinden kurtulmaya çalıştıklarını ifade eder. Bu tarz kişilikler, "Yetkeye hayrandır ve ona boyun eğme egilimindedir, ama aynı zamanda kendisi de bir yetke olmak ister, başkalarının kendisine boyun eğmesini ister."(Yetke: kişinin bir diğerini, kendisinden üstün gördüğü bir kisilerarasi ilişki, otorite) Eskiden yetkenin dış kaynaklı olduğunu ve bu sayede nereden geldiği belli olduğu ve görüldüğü için bireyin buna karşı gelebildigini ve özgürlüğü için mücadele edebildiğini dile getiren Fromm, insanın özgürlüğünün artmasıyla dış kaynaklı bu yetkenin daha çok içsel yetkeye doğru evrildigini ancak buna rağmen bununla da insanın nispeten mücadele edebildiğini lakin adsiz yetke dediği ve insana görünmez olan ama etkisinde olduğunu da hissettiği bir gücün varoldugunu, insanın da adeta görmediği bir düşmanla karşı karşıya olduğunu ifade etmektedir. İnsan, kendisini özgür sanmakta, kararlarını kendisinin verdiğini düşünmekte, kendi evi, malî olduğunu ve para kazandığını ve bunun da kendisini iyi hissettirmesi gerektiğini düşünmektedir. Lakin gerçekte olan durum böyle olmamaktadır. İnsan farkındadır ki kararlarını verirken yonlendirilmekte, özgür olduğunu düşünürken belli kalıplar içine sokulmakta ve bunlara etken olanı gorememekte, onu ne taniyabilmekte ne de tanimlayabilmektedir. Bundan dolayı birey yetkeli bir kişiliğe burunmekte; onun için sadece güçlü ve güçsüz bulunmaya baslamaktadir. Boyun egecegi bir güç aramaktadır. Bu güç; kişi, Tanrı, düşünce vs olabilir. Bununla kendisine sınırlar çizilmesini ister. Geleceği sevmeyen bu kişilik yüzünü hep geçmişe döner ve ona tapar. Çünkü bilinmeyeni sevmez, yeni kararlar vereceği süreçten kaçar. Bunun aksi yönüne, tarihe, bakar. "Devrimci değil, isyancidir". Değişikliği sevmez ve tahammül de edemez. Özetle sınırları belli, belirsizligin olmadığı ve minimum karar alma görevi olduğu, bu sayede sorumluluklarından kurtulduğu bir dünya kurmak ister kendine. Bu dünyada kurtulduğu sorumlulukları kutsallastirdigi bir güce devretmek ve onun önünde egilerek biat etmek ister. Gücünü de bundan alır lakin gücünü aldığı bu yetke zayıflık gösterirse ondan bu sefer nefret etmeye başlar, ancak ondan vazgecmeden evvel başka biat edeceği bir yetke bulmalidir. Kişinin boyun eğme veya boyun egdirme şeklinde bu tarz yönelimlerinin altında ise aynı nokta bulunur: Güvensizlikten, kaygidan vs'den, kendisinden üstün bir gücün altında, başka nesne ile ortakyasamsal ilişki gereksinimini gidererek kaçma isteğidir. Fromm, Nazizmin psikolojisine de bu durumun hakim olduğunu yani hem Hitler'in hem de onu takip eden milyonlara hakim olan ruh halinin bu olduğunu ifade eder. Bu durum ise insanın benliğini arayışı ve özgürlüğünü geliştirmesinin tarihinin olumsuz sonucu olarak gözükmektedir.

İnsan hem özgür olmak istemekte hem de özgürlük karşısında ise korkmakta, benligini bastırma, robotlasma gibi yollarla hem içinde bulunduğu şartlardan hem de kendisinden kacmaktadir. Ancak yapılması gereken demokrasinin artırılması ve demokrasinin, ekonominin ve başka alanlardaki kazanimlarin daha insansal hale getirilmesidir. İnsanın makine haline getirilmesinin önüne gecilmelidir. İnsan hayatını kendi özgün adımlariyla kurmalı, gerçek manada özgür şekilde (kendiliğinden) etkinlikte bulunarak hayata yaratıcı bir şekilde katilmalidir. Bu sayede doğanın etkin bir parçası olduğunu duyumsayip mutlu olabilecek ve yaşamın anlamının yaşamın kendisi yani yaşama edimi olduğunu kavrayacaktir.


İyi okumalar..
%57 (132/234)
·Beğendi·10/10
Sindirilerek okunması gereken bir kitap olduğu için biraz ara vermiştim devamına başladım şimdi. Alıntıları not almaktan ilerleyemez haldeyim tek bir kitap bu kadar şeyi 234 sayfada nasıl anlatabilir? Erich Fromm'un ilk okuduğum kitabı bu ama son olmayacağı aşikar! :) Eğitim sosyolojisi hocamız ders esnasında önermişti iyi ki onu dinlemişim! 18-20 yaşlarını doldurmuş her bireyin okuması gereken bir kitap.
304 syf.
Hayatımda okuduğum en iyi kitaplardan biriydi. Hayatım boyunca faşizm, vandallık, yetkecilik, madde ve güce tapma gibi, bende hiç varolmadığı için asla anlayamadığım kavramların mantığını çözmeye uğraştım. Çözemediğim için de sosyal yapı ve ilişkilerin büyük kısmı kafamda boş bir harita gibiydi. Bu kitap, bunların psikolojisi konusunda ve diğer birçok konuda oldukça aydınlatıcı oldu.
Tercümesi iyi, ortalama bir genel kültür sahibi için gayet anlaşılır dilde. Freud'la ilgili çok yapıcı eleştiriler de var kitapta. "Freudsever"seniz, Fromm'un görüşleri de ilginizi çekecektir. Herşeyden önce çok mantıklı ve öngörülü bir psikanalist ve inanılmaz insancıl. Düşünce akışı bana gayet doğal geldi ve neredeyse hiç eleştirmedim okurken; (ki fikir kitaplarını genelde acımasızca eleştirel okuduğumu belirteyim) sadece hayran oldum.
Kitapta "Savunma Mekanizmaları" kısmına gelene kadar, bir ihtimal sıkılabilirsiniz. Biraz tarihi altyapı var bu kısımlarda ve oldukça bilgilendirici. Ondan ötesi psikoloji ve akıp gidiyor.
Bence toplum eğilimlerini anlamak isteyen herkes bu kitabı okumalı. Kesinlikle okumalı.
304 syf.
·2/10
merhabalar.erich from la ilk sahip olmak ya da olmak kitabıyla tanıştım.inanılmaz tatlı bir kitaptı.yani kafamda duygularımda düşüncelerimde somutlaştırmıştım.bu kitapla ilgili inceleme yaparken sevme sanatı ve özgürlükten kaçışın da mutlaka okunması gerektiği yorumlarına rastladım .aldım ve okudum.ama aynı tatları bulamadım.tabiki bunlar inanaılmaz bilgi birikimleri ama somutlaştıramamam ya da kafamda neden sonuçlara bağlayamamam günümüzdeki durumlarla ilişkilendirememem ben de kopukluk yarattı.kitap bittiğinde kafamda boşluk vardı.benim yeterli donanıma sahip olmamam ya da çeviriden kaynaklı da olabilir emin değilim.
234 syf.
·Beğendi·9/10
Fromm'a göre insanlar özgür olmanın sorumluluğunu alabilme cesaretini gösterme konusunda sorunludurlar. bu yüzden özgürlük hep arzu edilen özlenen bir şey olmakla birlikte nihayetinde mecburen vazgeçilene dönüşür. Kişi kendi bireysel özgürlüğünü ve özgünlüğünü çoğu zaman kısa bir müddet devam ettirebilir. herkes gibi hareket etmeyip diğerlerine benzemez ise çevresine uyum sağlayamayacak bunun da bir takım sonuçları olacaktır. en basitinden yalnızlık, toplumdan kopuş, dışlanma gerçekleşecektir. bütün bunları göze alıp kendiniz olabilmeniz oldukça zordur. yapacağımız özgürleşme hamleleri de sistemin sınırları dahilinde olmaktadır.
234 syf.
insanın yozlaştırılmasına karşı bir panzehir gibi kitap. özellikle maddi dünya içerisinde bir sistemin içine sokulan birey ve toplumların nasıl ''rızası alınmış köleler'' durumuna getirildiğini gösterir.

''karanlıkta ıslık çalmak ışığı getirmez. yalnızlık, korku ve şaşkınlık yerli yerinde kalır.''

diyerek paragraf içinde aslında farkında olduğumuz ve görmek istemediğimiz sorunların üzerine gidiş yöntemimizi eleştirir.

ve der ki;
''ben kendim için değilsem, kim benim için olacak?
yalnızca kendim içinsem, ben neyim?
şimdi değilse, ne zaman?"
234 syf.
·14 günde·Puan vermedi
Biraz okuyup bıraktığım, sonra biraz daha okuyup yan okuma eklediğim, sonra yine ara verdiğim ve her yere benle gelen bir kitap oldu :) Açıkçası bundan şikayetçi değilim. Her kitabın okunacağı bir zaman ve ruh hali olduğunu düşünüyorum. Kitap, faşizm, demokrasi ve özgürlük kavramlarını ele alıyor. Avrupa'da Protestanlığın ortaya çıkmasından tutun da narsist ilişkilere kadar pek çok konuda çok güzel fikir derlemeleri içeriyor. Mutlaka yanınızda kalem bulundurarak, arada mola verip destekleyen kitaplar ekleyerek okunmalı. Dayanışma ile 🥀
Ben, kendim için değilsem,
kim benim için olacak?
Yalnızca kendim içinsem, neyim ben?
Şimdi değilse ne zaman?
-Talamud deyişi
Nefret, tutkulu bir yok etme arzusudur: sevgiyse, bir "nesne"nin tutkuyla olumlanmasıdır. Sevgi bir "etki" değil, amaçlı mutluluk olan nesnenin gelişmesi ve özgürlüğü olan etkin bir özlem, içsel bir ilgililiktir.
Kendi bireysel benliğinden vazgeçen ve bir robot haline gelen kişi, çevresindeki milyonlarca diğer robotla aynı olur, ve
artık kendini yalnız hissetmez, kaygı duymaz.
Ama ödediği bedel yüksektir; kendi benliğini yitirmiştir.
Günümüzde insana en çok acı veren, yoksulluk değil, büyük bir çarkın küçük bir dişlisi, bir robot haline gelmiş olmak ve yaşamın boş ve anlamsız olmasıdır.
FAŞİZM; bireyin özünün güçsüzleştitilip ,önemsizleştirildiği toplumlarda yükselir. Kendine yabancılaşan birey, acımasız faşist simgede kendi korkak benliğini telafi eder.
Bütün metalar, onların denetimi altında ve sözü edilen bütün hileleri apaçık, hiç gizlemeden yapmaktan çekinmiyorlar, fiyatları kendi keyiflerine göre indiriyorlar yada yükseltiyorlar, Tanrı'nın yarattıklarını yöneten efendilermiş gibi inanç ve sevginin hiçbir kuralını tanımazcasına bütün küçük tüccarları eziyor, yok ediyorlar.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Hürriyetten Kaçış
Baskı tarihi:
1972
Sayfa sayısı:
309
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Tur Yayınları
Baskılar:
Özgürlükten Kaçış
Özgürlükten Kaçış
Özgürlükten Kaçış
Hürriyetten Kaçış

Kitabı okuyanlar 492 okur

  • Hüdanur şahan
  • Sema Kocabekirler
  • Levent KEMAL
  • Hasan Ulubaş
  • Tüfek, Mikrop, Çelik

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları