Huzursuzluğun Kitabı

·
Okunma
·
Beğeni
·
47.011
Gösterim
Adı:
Huzursuzluğun Kitabı
Sayfa sayısı:
501
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786054959785
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Chiviyazıları Yayınevi
Baskılar:
Huzursuzluğun Kitabı
Huzursuzluğun Kitabı
Huzursuzluğun Kitabı
Huzursuzluğun Kitabı
Huzursuzluğun Kitabı
“Hissettiklerimi yazıyorsam, hissetmenin ateşini azaltmak için başka çare olmadığından. İtiraflarım önemli değil; çünkü hiçbir şey önemli değil. Hissettiklerimle manzaralar çiziyorum ben.”

Pessoa’nın yarattığı dış kimlikler, bir anlamda kendisinin de başka halleri gibidir. Hissettikleri, itirafları ve oluşturdukları ideallerle sıradan insanlardan ayrılan kimlikler; acıyı, coşkuyu, aşkı, zamanı ve yaşamı, öğretildiği, göründüğü gibi yaşamazlar. Acılarda zaman aşımı olmadığı gibi zamanın kendisi bile derin bir acı vermeye yeter. Birkaç gün yaşanılan bir aşk, birkaç ay yaşanılan bir kasabadan ayrılmak, birkaç yıl gözlerin yollara gömülmesi, tenin parçalanması, bilincin zayıflaması gibidir. İşte, yoğun yaşanan bir acı, giderek kayıtsızlığa yol açar.

Huzursuzluğun Kitabı, kurmaca bir karakterin hayatını anlattığı bir roman mı? Yoksa roman kahramanının yerine geçen ve sık sık birbirinin yerini değiştiren, Pessoa’nın hayatla ilgili kendine ait olan ve olmayan düşüncelerini döktüğü, evirip çevirdiği bir denemeler, anlatılar toplamı mı? Ya da dünyayı seyretmekle yetinmek isteyen, eylemsizliği en yüce erdem ve gerçek yaşam olarak gören Soares’in dediği gibi dünyanın ve yaşamanın ne olduğunu gösteren bir perde mi?

Belki de şöyle bir tanım daha ikna edici olacak: Huzursuzluğun Kitabı, aynı zamanda, bir edebiyatçının idealindeki yapıtla kâğıda dökebildiklerinin arasındaki mesafedir; hayal edilenin soluk, titrek bir sureti, gölgesi olarak kalmaya, kusurlu olmaya mahkûmdur belki; tıpkı an’da yaşanan gibi, tıpkı düşünce gibi, tıpkı bütün kitaplar gibi.
680 syf.
Öncelikle duygu durumunuzun ve psikolojinizin iyi olmadığını düşünüyorsanız bu kitabı okumayı biraz erteleyin.Çünkü kitap "Öyleyse kim kurtaracak beni var olmaktan? Hayatımı toprağa veriyorum." cümlesiyle başlıyor ve ardından sizde ister istemez yazarın umutsuzluğuna, kaybedişine ve üzüntülerine ortak oluyorsunuz.Ama yalnız olduğunuzu ,sizi anlayacak biri veya kendinizden bir şeyler (hatta daha fazlası) bulacağınız bir kitap arıyorsanız hemen okuyun derim.Bu kitaba başlamadan önce şüphelerim vardı.Anlatı türünde yazıldığı için pek etkileneceğimi sanmıyordum.Fakat hiç öyle olmadı.Her sayfasında alıntı yapılacak birden çok cümle var ve okuduğum bazı bölümlere geri döndüğümde yeni anlamlar çıkardığımı fark ettim.Bu kitap Pessoa'nın ölümünden sonra açılan sandığından çıkan dağınık metinlerin birleştirilmesiyle oluşturulmuş.Kitap 3 bölüm.1.bölüm 563.sayfaya dek süren 483 tane kısa parçadan ,diğer iki bölümse "Büyük metinler ve Ekler " adında sonradan eklenmiş kısımlardan oluşmakta.Kitabın genelinde yazarın yalnızlığı,karamsarlığı ve varoluş sancılarını hissediyorsunuz."Kendime karşı bir yabancıyım ve kendi kendimin seyircisiyim." cümlesiyle yaşadığı ağır varoluş sıkıntısını açıkça ifade etmiş."Istırap molası ve Sıkıntılı bir gecenin senfonisi " adındaki bölümlerin yeri bende ayrı oldu.Ve bugüne kadar okuduğum hayal-hayat çatışmasını en iyi ele alan kitap oldu.Wilde,Hayyam,Shakespeare,Eros,Amiel ve Herakleitos gibi bir çok yazarın düşünceleriyle kendi edebiyatının harmanlandığı zamanının ötesinde yazılmış nadide bir eser.Okuduktan sonra insana çok şey katacağını düşünüyorum.Ve bu kitabı ileride tekrar okumak istiyorum.Tavsiye ederim.
680 syf.
·19 günde·Puan vermedi
Huzursuzluğun kitabı epeydir bekler beni kitaplığımın rafında. Hani belki de 3 yıldır falan. O zamanlar nasıl cesaret ettim aldım bunu şu an hayret ediyorum. Hatırlıyorum o günlerimi de kitaplığında belki yarısı bile okunmamış 20 kitap olan bir adamdım. Her halde duydum bir yerlerden. Varoluş sancıları çekiyoruz o zamanlar. Albert Camus ’un Yabancı sıyla başlayan sisifos söyleni ile devam eden sancılar. Yalnız havada olanlarından. Biraz genciz kanımız kaynıyor isyankarlıkta var, alın size Başkaldıran İnsan . Her şeyiyle ABSÜRD vesselam. Bir yerlerden kulağımıza çalınmış Pessoa da alıp koymuşuz kitaplığımıza. Şu an olsa hayatta cesaret edemem. Yahu 680 sayfa anlatımı olur? Ya anlatının ne olduğunu bilmiyordum ya da başım dönmüştü varoluşçuluktan. Ben ki Camus’un Sisifos Söyleni 'nisini 4 akşam Düşüş ’ünü ise 2 akşamda zor okumuş adamım. Zor vesselam bu anlatı denilen mevzuu kasıyor adamı ama tadını aldıktan sonra da bırakamıyor insan.

Günlerden hangi gündü ne zamandı, 13 Mayısmış yaklaşık 18 gün önce. Ruhumda bir yavanlık var yine. Yaradan bir ruh vermiş biraz yükü hafifledi mi yavanlaşıyor boşlukta kalıyor. Mazoşistlik mi? Olabilir. Ya da eskilerin deyimiyle rahat batıyor. Gidelim bakalım ne var kitaplığımızda. Elbet vardır derdimize bir çare. Bakıyorum Pessoa Huzursuzluğun Kitabı. Yarar mı işimize, derdimize çare olur mu? Önsözü okumamla, başlamam bir oluyor. Nasıl başlamayacaksın? Adam 70 farklı kişilik altında eser yazmış. Çok enteresan, baya bir ruh hastası. Yarattığı kişilerin bazısına çömez demiş bazısına usta. Neler yapmış neler? Yarattığı kişilikleri birbiriyle kavga da ettirmiş, gemiyle farklı ülkelere de göndermiş geri dönmemecesine. Birde mektup vardı kitabın başında dostuna yazdığı. Mektubu okuyan altı hafta sonra intihar etmiş. Ne hayırlı arkadaş.

Yarattığı kişiliklerden birisi de Olaysız bir yaşam öyküsü isimli yaklaşık 500 sayfalık bölümün baş kahramanı Soares. Bir kumaş dükkanında muhasebeci, anlayacağınız sizin benim gibi bir adam. İşine gidip geliyor yemeğini yiyor topluluk içinde takılıyor. Akşam oldu geldi evine. Oturdu başladı, düşünmeye, bir yandan da yazmaya. İnsanların hepsi kokuşmuş mu, kimse birbirini anlayamaz, hiçbir şey gerçek değil mi? Hoop. Ne yapıyorsun yahu? Adamın içinden canavar çıktı. Sen yolda gördüğüm yanından geçip gittiğim ya da işyerimde çalışan alalade bir insan değil miydin? Varlık bilinci mi? Güzel bir yerlere gidiyoruz galiba. Tüm değer yargılarımızı yıkıp yeniden var edeceğiz, tanımlayacağız. Duygular yanıltıcı mıdır diyorsun? Yahu onlar lazım olacak bize ancak öznelleştikçe dünyayı yeniden tanımlayabiliriz. Nesnellik mi? Bu adam bambaşka bir yere gidiyor sanırım bu varoluşçulardan değil. Nesnelleşti, nesnelleşti bütün değer yargılarını alt üst etti. Ne duygu kaldı ne bilinç ne dış dünya. Her şey düşsel aleme taşındı. Dış dünya var biraz hala, gözlem gücü fazlasıyla yüksek. Neymiş efendim bunları düş dünyasının şekillendirilmesi için kullanıyormuş. Bir de en son uzun metinler yazmış, olaysız yaşam öyküsündekiler parça parçaydı ya. Tarifini de vermiş bu düşsel yolculuğun aşama aşama. Pekte lezzetliymiş düşsel alemde yolculuk. Bende mi bıraksam bu öznellik meselelerini, nesnelliğe mi yönelsem?

Yalnız uslubu bir harika. İlk başka içine giremiyorsunuz, girdikten sonra da geriye çıkamıyorsunuz. Bir ince uslubu var şiirsel. Metnin kendisi anlatı uslubu şiirsel bolca da felsefe. Nasıl anlatayım çok farklı bir şey. Ben böyle bir şey görmedim. Olay yok bir kere, tutunacak dalınız yok, ayaklarınız yere basmıyor. Bir yerde diyor ki, şiir ve kurgu romanlar kalıplara sıkışır, asıl özgürlük sade nesirdir. Dediği tam da bu her halde. Belki yarın belki yarından da yakın modern edebiyat buna dönecek sanırım. Pessoa da bunun ilk üstatlarından olacak. Okuyun. Metafizik, düşsel düzlem, öznel-nesnellik bunlara bize uzak. Çağımızın felsefesi başka. Yine de böyle eserler bulmak kolay değil. Hiçbir şey için okumazsanız sadece uslübunun verdiği lezzet için bile okunur.

Herkese keyifli okumalar dilerim..
680 syf.
·15 günde
"Öyleyse kim kurtaracak beni var olmaktan? Hayatımı toprağa veriyorum." diye başlayan bi kitap... Ne bekliyorsunuz? Huzur mu? Aslında, arayana var.

Zamanının çok ötesinde fikirleri olan bir adam. Fernando Pessoa... Öldükten sonra ortaya çıkan binlerce notlarından ve günlüklerinden derlenmiş bir anlatı kitabı bu. İçerisinde herhangi bir olay yok. Zaten yan başlığı "Olaysız Bir Özyaşam Öyküsü" olarak geçiyor. 700 sayfaya yakın tamamen fikir ve duygu bazlı bir felsefe kitabı aslında.

Nasıl ki Oğuz Atay'ın bir Tutunamayanlar romanını belli bir olgunluğa erişmeden ya da belli bir yaşanmışlık görmeden anlamlandıramıyorsak bu kitap da öyle. Hayatı lay lay lom yaşayan biri zor işler o cümleleri yüreğine. Hatta rahatsız olur kitaptan. Huzursuz eder. Etsin de zaten... Öyle okurlar için kitabında şunu demiş yazar:
"İsterim ki bu kitabı okuyunca, şehvetli bir kâbus görmüş gibi olun!"

Ama hayatın tek düzeliğine, yalnızlığına, rahatsızlığına zaten alışkın olanlara huzur verebilir. İnsan en azından beni anlayabilen biri daha varmış diyerek huzur bulabilir. :) O yüzden beğenenine altı çizili yüzlerce cümle içeren bir başucu kitabı olacak değerde bu kitap...

"Hayattan çok az şey istedim – ama o, o kadarını bile esirgedi benden." diyen bir yazar... İncelemenin başlarında da belirttiğim gibi yaşadığı döneme göre çok çok farklı ve ileri fikirleri olan bir adam. Okudukça aydınlanacağınız, 'hiç bu açıdan bakmamıştım' diyebileceğiniz aforizmalarla hayat vermiş kitaba. Hatta canımlı cicimli hümanist felsefi sözlere çoğu yerde darbe indirmiş. Birgün bir kitap olacağını bile bilmeden.

Belki de biliyordu birgün tüm dahiler gibi sonradan değer göreceğini. Kitabın bir yerinde "Zaman’dan ve Uzay’dan daha yaşlıyım, çünkü bilinçliyim." der mesela. Öyle de megaloman bir tarafı vardır. Okurken yazarın egosunu, yalnızlığını, kaygısızlığını, tembelliğini, samimi çelişkisini, tekdüzeliği sevişini ve hatta bunu bir bilgelik olarak nitelendirdiğini görebiliyorsunuz.

Okudukça hayata, yalnızlığa, özgürlüğe, huzura ve dahası ölüme bakış açınız değişebilir. Hayatı daha huzurlu ve mutlu yaşayabilmemiz için aslında öyle de güzel felsefi taktikler verir. İnsanı cesaretlendirir. Özellikle özgürlük üzerine söylediği şu söz bende büyük etki yaratmıştır:
"Yalnız yaşayamıyorsan, doğuştan kölesin demektir."

Ara ara yazarın "ıstırap molası" adını verdiği bölümler devreye girer. Hani o okudukça kendinden bir şeyler bulan, mutluluk ve huzur duyan okurlar var ya.. Ha işte onları da arada dürtüp rahatsız etmek istemiştir.

İşte o molalardan biriyle incelemeyi bitireyim:

"Ey okurlar, mutlu olup olmadığımı soruyorsanız, cevabım hayırdır."
680 syf.
·Beğendi·10/10
Ve bitti... Kitabın içinden olan bir alıntı ile incelemeye devam etmek istiyorum. “ Bu kitap, hiç hayatı olmamış bir adamın biyografisidir.” Gerçekten de öyle . Fernando Pessoa kelimelere hayat katan insan. Bir insan anca bu kadar kendini ve çevresini bu kadar güzel anlatabilir ve betimleyebilir. Kitapta kendimi buldum diyebilirim umarım siz kitapseverler de kendinizi bulabilirsiniz. Bitmesini hiç istemediğim başucu kitabım olarak yeri apayrı olacak...
680 syf.
·10/10
Pessoa sağlıklıyken de eserleri mevcuttu, fakat öldükten sonra sandığındaki 27 bin sayfa yazıyla ün kazandı.Parça parça yazdığı yazılar, başkalarının yaşam öyküsü denemeleri değişik türde yazıları toplandı ve 1982'de basıldı. 1K da tanıştım huzursuzluğun kitabıyla, nedendir bilinmez kitabın ismine bile kendimi yakın hissettim ve hiç tereddütsüz kitabevine gidip hemen aldım. Kitap anlatı kitabı, olay örgüsü yok şimdiden söyleyeyim.

Lizbonda muhasebe yardımcısı olan Pessoa hayatın sıradanlığını, insanların basit bir hayatı daha da basitleştirerek yaşadıklarını, huzursuzluğunu, iç sıkıntılarını, bunalımlarını, hayata olan bakış açısını ,dış dünyayla olan ilişkinin onda yarattığı psikolojik ve fiziksel etkileri, İnsanları mercek altına alarak onların hareketlerini,davranışlarını gözlemleyerek,okurlarla paylaşmış. Pessoa varoluş sancılarını şöyle dile getirmiş”Var olmuş olmayı bırakmak; işte bunun hiç yolu yok.“ zaten bu cümle Pessoa'nın yaşadığı ızdırabı hissetmeye yetiyor. Kitapta “En çok anlamak yoruyor bizi. Yaşamak düşünmemektir.“ cümlesini okuduktan sonra aklıma Irvin d.yalom'un “Nietzsche ağladığındaki” kitaptan alıntı bir söz geldi. ”Bütün büyük filozoflar neden kasvetli olurlar diye bir sorun kendinize. Sorun bakalım, kimler daha emniyette, kimler daha rahat, kimler sonsuza dek mutludur? Ben size yanıtı söyleyeyim: Yalnızca sığ zihinli olanlar, yani sıradan insanlar ve çocuklar! Bu iki kitabın alıntılarında bir yakınlık duydum.

Bu kitaba dair söylenecek çok şey var, dilim dönmüyor ne yazsam, ne çizsem. Çizdiğim alıntılarda dönüp yeniden okuduğumda bende yeniden farklı duygular oluşturuyor. Sanki o cümleyi hiç çizmemişim, okumamışım yabancılaşıyor adeta. Okuduğum her kelime, her cümle içimde yeniden bir ateş yakıyor. Diğer sayfaları okuyunca sanki üstüne tonlarca odun atıyorlar sırf şuramda hissedeyim diye.
Bazen o kadar mükemmel şeyler başınıza gelir ki, bunu ifade etmekte zorlanırsınız,
söylemek gelir içinizden fakat söyleyecek şeyler kifayetsiz kalır.
Yüreğinizin derin bir yerinde bunu hissedersiniz fakat dışarı dökemezsinizdir.
Çünkü o orada kendine bir yer edinmiş, bir parça olmuştur,söküp atamazsınız. Dengeniz bozulur, ne diyeceğinizi bilemezsiniz, İşte bu kitapta benim dengemi bozdu. Söylemek isteyeceklerimi ya da düşündüklerimi, aklımdan geçenleri sözle, yazıyla aktaramadıklarımı,ifade edemediğimi Pessoa sağolsun yazmış. Kitabı okuyunca hüzünlendim. Gökyüzündeki bulutlar tüm siyahlıhıyla üstüme çöktü sanki. Güneş tüm görkemini, ışığını kaybetti. Olabildiğine soğuk ve sarsıtıcı rüzgar yüzüme çarptı. Hani güneşli bir havada yürürsünüz, güneş yüzünüzü tüm sıcaklığıyla ısıtır, ama birden gök gürler havanın soğukluğu, yağmurun damlaları yüzünüze vurur; İşte o zaman düşten uyanmış gibi olursunuz. Hayatın olumsuzlukları, kötü taraflarını görmeye başlarsınız. Bunlar aslında iyi bir şey. Hani hasta olduğumuzda ilaç içeriz iyileşmek, ayağa kalkmak için fakat yan etkiside olur, ya midemiz bulanır ya da başımız ağrır.Bu kitapta bir ilaç gibi bana, hem beni ayağa kaldırıyor, iyileştiriyor, hemde ilacın tadı midemi bulandırıyor, başımı döndürüyor. Şu an bende çelişki içerisindeyim. Pessoa'nın tadından alınca böyle oluyor. Kafam keşmekeş. Farkında olduğum şeyleri ama cesaret edip söyleyemediklerimi ya da nasıl söyleyeceğimi bilemediğim şeyleri Pessoa'da buldum. Belkide insan, ona hitap eden kitaplarda huzur buluyor. Ne kadar “huzursuzluğun kitabı” olmuş olsa da...

Pessoa düşüncelerini,gördüklerini ya da düş kurduklarını(düş kurmayı çok sever.) insanları eleştirmesini ve bu konuyu daha da derinleştirerek, bunu farklı, uzak hiç aklıma dahi gelmediği, fakat hep gördüğümüz günlük, sıradan olan şeylerle bağlantı kurarak öyle mükemmel benzetmeler yapmış ki... Kitaplarda benzetmeler ve betimlemeler her zaman dikkatimi çekmiştir. Okuduğum kitaplarda buna çok dikkat ediyorum. Gördüklerini,düşündüklerini iyi betimliyor ve aktarıyorsan okuyucuya, okuyucuda bunu tahayyül ediyorsa bana başarılı geliyor.Tabi kendi fikrim. Pessoa çok derin bir insan.Onu anlamak çok zor,zaten insanların normalde de birbirini anlaması çok zor.”Hiçbir insan ötekileri anlayamaz. Şairin dediği gibi, hayat okyanusunda birer adayız; aramızda bizi tanımlayan, birbirimizde ayıran deniz vardır. Bir ruh istediği kadar bir başka ruhun ne olduğunu anlamaya çalışsın, olsa olsa kiminle iki çift laf edebileceğini öğrenmiş olur.”

Pessoa'nın yaşadığı ızdıraplar, iç sancıları, hayatı sorgulaması,Tanrı'nın varlığı yokluğu, metafizik gibi daha birçok konulara değiniyor. Bir ipi dünyanın bir ucundan tutup, diğer ucuna kadar getiriyor ve o uçta takılı olan şeylerde insan ne de çok kendini bulabiliyor! Pessoa, kendi içinde hep çelişkilere düşmüş, ne istediğini biliyor ama sanki bilmiyor. O kadar çelişkili şeyler var ki anlamakta güçlük çektim. Pessoa'nın ruh hali hava durumu gibi sürekli değişiyor. Bir konu bazen ona çok cazip geliyor bazen de ilgisini hiç çekmiyor. Montaigne'nin “Denemeler” kitabı aklıma geldi. O kitapta ruh halini çok güzel bir şekilde anlatmıştı.Ah Montaigne ah seni yine okuyacağım....

”Huzursuzluğun kitabı” Başucumda duracak bir kitap. Ve yine okuyacağım. Bakalım o zaman bende nasıl hisler uyandıracak. Böyle kitaplar insanın ruhunu, düşüncelerini derinden etkiliyorsa daha söyleyecek ne kalır ki?
Franz kafka'nın da dediği gibi”İnsanı ısıran ve sokan kitaplar okumalıyız. Okuduğumuz kitap bir yumruk indirerek bizi uyandırmıyorsa ne işe yarar?

Keyifli okumalar dilerim.
680 syf.
·26 günde·Beğendi·10/10
"İsterim ki bu kitabı okuyunca, şehvetli bir kabus görmüş gibi olun."
Paylaştığım onca alıntı içerisinde beni en çok etkileyen cümle buydu, çünkü Pessoa haklı çıktı. Kitabın sonuna yaklaştıkça kitapla bir bütün olduğumu fark ettim ve son sayfayı okuyup kapağı kapatınca içimi hüzün kapladı. Bir kitabın bende bu kadar etki yaratabileceğini sanmıyordum. Hani çok etkilendiğiniz bir film biter, siz de boşluğa düşermişsiniz gibi... Çok içten, samimi bir dil ile kaleme alınmış. Tasvirleri ise olağanüstü.. Bireyin ruh halinin bundan daha iyi bir şekilde yansıtabilecek başka bir yazar olduğunu düşünmüyorum.
675 syf.
Huzursuzluğun Kitabı'nı ilk olarak 1000k' da keşfettim.Fernando Pessoa'nın varlığından ve bu eserinden haberim bile yoktu. Kitabı elime aldım baktım 675 sayfa. Bu kitabı okumaya başladığım günlerde zaman sorunu yaşamadığım için kitabı beş günde bitiririm dedim. Okumaya başladım ve resmen sanki kendimi duvara toslamış gibi hissettim. Neden mi? Şimdiye kadar böyle bir kitapla karşılaşmadım çünkü. Bir kitabım hemen hemen her cümlesi mi edebi olur? Kitapta öyle cümleler okuyordum ki anlamak ve sindirmek için üç dört kez aynı satırları okuduğum oluyordu. Kitabı beş günde bitirmeyeceğimi daha ilk sayfada sezdim. Aynı zamanda şunu da fark ettim bu kitap öyle bir solukta okuyup bitirilebilecek bir kitap değildi benim için. Azar azar ve sindire sindire okuyup her satırdan ayrı bir keyif duyulacak bir kitap. Kitapta öyle cümleler okuyorsunuz ki bunlar zihninizde yer ediyor. Çok sayıda beğendiğim cümle olmasına rağmen bunlardan sadece birini paylaşacağım.
"Hissetmek ne renktir acaba?"
Kütüphanemde en sevdiğim kitaplar arasında ilk sırada yer alan bir kitap ve Fernando Pessoa'ya bu eserinden dolayı hayran kalmamak elde değil. Kesinlikle herkese tavsiye ettiğim ve oldukça edebi bir eser.
Not:Kitabı tam 31 günde bitirdim :))
680 syf.
·10/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye edeceğim YouTube kanalımda Huzursuzluğun Kitabı'nı önerdim: https://youtu.be/b1teQgT1toE

"Gündüz, bir hiçim; gece, kendim olurum." Fernando Pessoa

Kendimi, tamamen kendim olarak hissettiğim sessiz ve tamamlanmış bir zaman diliminden.

Zaman, aslında ilk başta bir bütün olarak tasarlanmıştı. Sonradan bıçak denen insanlar ezeli dilim dilim ettiler. Bıçaklar teker teker en huzursuz kalmaya mahkum edildi. Malzemesi anı. Suyu acı. Navigasyonu kader. Habitatı gözyaşları. Geçmişte yaşanacak ve gelecekte anılaşmış olan. Düşünerek hisseden ve hissederek düşünen.

Düş ile eylem arasındaki geçirgen zar Bernardo Soares denen bir kimliksiz. Huzurlu bir kimliklilik atmosferinde bilinçsizlik bilinciyle dünyalaşan. Geçirgen zarının etrafına toplanmış beklenti ve vaatlerinin arasında sadece bir oyuncak olmaya yaradığını hisseden. Uzaklaştıran bir penceresi, yakınlaştıran bir günlüğü. İçinde bulunduğu sonsuz ikircikliğinden tamamlanmış sonuçlar beklenen.

Kolektif bir varoluş salatasında iki seçeneğin olur. Mutfağı netlik ve bulanıklılığın boks maçı. Ya tabak olursun varoluş kaosunu taşıyan ya da salatanın içerisindeki herhangi tin parçasından sadece biri. Ya da belki her ikisi de? Ya da seçmemeyi seçmek ister misin? Soruya cevabın evetse seçmemeyi seçersin. Soruya cevabın hayırsa yine seçmemeyi seçersin.

Salt huzuru istemek ile sorunlu hayallerin huzursuzluğu bir ringdedir. Ringin adı Huzursuzluğun Kitabı. Hakem ruh miyopluğu. En önden bilet alan seyirciler bekleyen öz sorumluluklar. Maç günü karnını ağrıtan varoluşsal sancılar. Arkalarında ise sanki sahip olmanın bir yolu varmış gibi Ay'a göz diktiğim bakışlar. Mola sırasında yüzünü tedavi eden bir ruh fermanı. Maçı kazanan bir yok-varlık.

Sabırsızlığımız elimizden emeklemeyi aldı. Huzurun emekleme olduğu yerde ne zaman ki ayağa kalktık işte tam da o zaman düştük. Adım adım maruz kaldığımız çift kişiliğimiz suretindeki Bernardo Bernardo -evet, bu kitaptaki adım adım-, ikilemleriyle inşa ettiği kimlik binasını, olumsuzluk eki dinamitleriyle huzursuzlaştırdı.

Tuğlası sanrı, proje çizeri Tanrı. Müteahhiti kalp ve beyin medceziri. Pencerelerin iç yüzü gerçeksizlik, dıştan görünen yüzü tam gerçek. Ona can veren ve özgürleştiren ise bunun içindeki ironi. Gözlem belediyesinden izin çıkmadığı sürece onu yıkan ve süreçlerini parçalara ayıran bir düşünce makinesi. Tapusu vicdan ama sahte. Makinenin çalışmasını ellerindeki tamamlanmış ama sorgulanmamış ruh çekirdeklerini de çitletip izleyen huzurlular. Huzurevleri boşuna mı var?

En büyük felaketlerin başlangıcının bir sadaka verilmişlik olabileceği ihtimali ile insan ruhunun nezleye yakalanması ihtimali arasındaki uzaklık, güneşin her günkü gibi doğudan doğması ile bir kıyamet senaryosu olarak batıdan doğması arasındaki ihtimallerin birbiri arasındaki uzaklık kadardır. Aynı insan ruhunun yapışık olduğu hayata olan bir türlü tam olarak gidemediği huzursuz uzaklığı gibi. İç daraltıcı. Evren genişletici.

Hissetmenin gökkuşağındaki ulaşılamayan renklerin tanımladığı hissiz yarım kalmışlıklar, çelişki antikahramanları tarafından içinde var-yokluklanan girdaplar, duygu ikliminde yeşermiş meyvesiz ağaçların selülozlarının her elle tutulur kanıtında bir tezatlık tekrarına büründüğü tin uçarılıkları. Leitmotifi insan ruhuzursuzluğu, ateşli bir şekilde üşüyen kaygı edebiyatının esrik adı Fernando Pessoa.

Huzurevi değil, huzursuzevi. Harfler arasındaki dansın his renginin renk körü huzurlular arasında çarpıtılmasıyla zuhur edememesi. Kimsenin kazanamayacağı bir zafer edinme mücadelesi olan doğal seçilim savaşında güçlü olan yarımlarımız, zayıf olan tamlarımız. Militarizmi üstün insanlara yakışan yegane tavır, anarşizmi Fernando Pessoa cümleleri.
680 syf.
Kafka ile Pessoa arasındaki paralellikler gözden kaçar boyutta değil. Yaklaşık aynı tarihlerde yaşamışlar. Kafka 5 yıl önce doğmuş, 11 yıl önce ölmüş. İkisi de yaşadıkları şehrin (Prag ve Lizbon) sembolü olmuşlar zamanla. En ilginç benzerlikleri ise: İkisinin de yaşadıkları süre içinde sadece bir tek kitapları yayınlanmış ve geriye hala daha ayıklama ve yeniden basımları gerçekleştirilen, gizemli, dev bir yazınsal hazine bırakmışlar. Ama yaşadıkları süre içinde, sadece bir tek kitapları basılmış!

Bu konuyu ilk kaleme aldığım Ağustos-2010 yılında Nermin Bezmen'in 13., yazıyla tekrar ediyorum, on üçüncü kitabı yayınlanmıştı! Şimdi "Şu edebi değer dedikleri koca yalan" desem, çok mu ileri gitmiş olurum?

Peki Pessoa veya Kafka kitaplarını yayınlamak istemiyorlar mıydı? Tam tersine her ikisi de basılmak, daha çok okunmak için istekliydiler. Fakat kimse onların yazdıklarına beş kuruş değer vermiyordu. Anlaşılan gerek Pessoa ve gerek Kafka'nın çağında da Nermin Bezmen'ler okunuyordu (elbette Bezman de okunacak ve ben okuyanları tenzih ederim ), günümüzde olduğu gibi. Kimse yayınlamak istemedi Kafka'yı veya Pessoa'yı. Ne ilginç değil mi, gerçek yazarı görmek, okumak, değerlendirmek yetisinden sadece kitleler değil, edebiyat eleştirmenleri, bu işe hayatını adamış insanlar bile yoksun. Görmüyorlar, uyur gezerler çünkü. Üstelik Kafka'yı nasıl Avusturya Macaristan'ın atladığı gibi Almanya'da da kimse ilk başta anlayamadıysa, Pessoa'yı atlayan sadece Portekiz entellektüelleri değil, İngilizceyi de anadili olarak konuşan şairin, İngiltere ve A.B.D'ye gönderdiği eserlerinin hiçbiri kitap halinde basılmamış. Ancak ölümünden üç yıl sonra bir kitap. Sonra yedi yıllık bir sessizlik ve ikinci kitap. Tıpkı Kafka'nın üne kavuşma hikayesi gibi, Pessoa'nın hikayesi de ayrıca üzerinde durmaya değer. Günümüzde Pessoa'ya ait binlerce sayfa Portekiz Ulusal Kütüphanesinde bir kültürel miras. Ölmeden önce değersiz, öldükten sonra yalnız yaşadıkları ülkenin büyük bir sembolü değil, aynı zamanda dünya edebiyatın yüz akı.

Nasıl oluyor bu? Sebep, tam da Pessoa'nın heteronimlerinde veya Kafka'nın tüm eserlerini yakılmak üzere Max Broad'a bırakmasında yatıyor. Gerçek yazar, kimliksizliğe aşıktır, kendi egosu için yazmaz. Yazma sevgisi, yazarlık kimliği egosunun, hatta kimliğinin üstüne çıkmıştır. Son olarak: Nasıl Kafka'nın açtığı yol edebiyatı yeni bir zemine taşıdıysa, Pessoa'nın insana ilk bakışta şizoid gelen farklı kimlikleri de edebiyatta kendine benzer bir çığır açtı. Kendi ait üslupları olduğu gibi, bir hayat hikayeleri de olan farklı kimliklerle (bu haliyle pseudonim değil, heteronim halini almış gerçekten) yazmak, daha sonra B. Traven, çok daha sonra Trevanian tarafından takip edilen bir yaklaşım oldu. Her ikisi de, yarattıkları yazarlara hayat hikayeleri iliştirmedilerse de, Traven isim değiştirerek, Trevenian ise isim değiştirmeden, farklı tarzda, farklı eserler veren yeni yazarlar yarattılar.
680 syf.
·Puan vermedi
"Öyleyse kim kurtaracak beni var olmaktan?" diye giriş yapan bir kitap üzerine yazılacak yazıya daha etkili bir giriş yapmak mümkün değildir diye düşünüp bu konuda kendimi zorlamıyorum.

Hayatımda hiçbir kitabı okumayı bu kadar beklemedim, bunun iki sebebi var. Birincisi insanı huzursuzluğa sürükleyecek kadar pahalı, ikincisi ise Pessoa'nın huzursuzluğunun bulaşıcı olma ihtimali korkusu. Bir süre cesaret edemedim başlamaya. Başladıktan sonra ise bitmeyecek diye korktum.
Huzursuzluğun kitabını ben, Pessoa'nın kendisinin kahramanı olduğu olaysız bir roman olarak tanımlıyorum. Bütün savaşı, özünde kendisiyle, onu kahraman yapan da bu bence. Birçok yerde kendisiyle çeliştiğini düşündüm bu yüzden daha yakınlık kurabildim. Eh 700 sayfaya yakın olunca ister istemez bir yerde yakınlık kuruluyor. Üç şehir gördü benimle beraber. Yolculuk da perçinlemiş oldu.
Bir mektupla başlıyor, mektubu gönderdiği arkadaşı 6 hafta sonra intihar ediyor. Kim bilir belki de Pessoa'nın "hissetmek ne renktir acaba?" sorusunun çengeline asmıştır kendisini.
Kitabın pek akmadığını söyleyebilirim kendimce, bir olay örgüsü olmadığı için,salt düşünce oldupu için, birçok şeye değiniyor, aşktan, düşe, ölüme, Tanrı'ya kadar. Üslubu da ağır değil ama. Bu noktada çevirmenin başarısı da yadsınamaz tabii. Ben Portekizce değil, kendimce yazıyorum diyen bir adam Pessoa. Kendisi çok önemli çünkü, bunu size de hissettiriyor. Kendisini izole etmiş insanlardan, sizin de onu öyle görmenizi istiyor. Benim kimseye ihtiyacım yok ama aslında olabilir de diyen bir karmaşası var. Çoğu yerde anlamak güç, daha doğrusu beni şaşırttığı noktalar oldu. Okurken siz de fark edeceksinizdir. Buraya yazmak için bir sürü şeyin altını çizdim, notlar aldım. Ama hiçbirini kullanmayacağım sanırım. Çünkü zaten okuyacaksanız siz de göreceksiniz, fakat okumayacaksanız hepsi havada kalacak şeyler. Bir yerlerde "Kalp düşünebilseydi atmaktan vazgeçerdi." cümlesine rastlarsınız, belki hoşunuza gider, bir bakarsınız aa Pessoa'nın, bu yeter belki. Ama onun "Belki sevecek başka bir şey bulamadığımdan böyle oluyor, ama belki de insan sevgisine değer hiçbir şey olmadığından; duygusallığa kapılıp sevgimizi birine vakfetmeye niyetlendiysek - yıldızların sonsuz kayıtsızlığındansa benim gösterişsiz mürekkep hokkası yeğdir." şeklinde o cümleyi ve kalbini açışından mahrum kalacaksınız. Ya da önünde yürüyen adamın sırtının "uyuduğunu" iddia edip oradan nerelere vardığını öğrenemeyeceksiniz.
Bazen o kadar kendini beğenmiş konuşuyor ki sinir oluyorsunuz, ben sıradan insanlardan şöyle farklıyım böyle farklıyım. Bazen de, buraya gel tamam geçti diyerek sarılmak istiyorsunuz çünkü "Ne olurdu Tanrı bir kerecik çıkıp gelse, beni evine götürse, sıcaklık, sevgi verse... Bazen bunu düşündüğümde, sadece düşünebilmek bile sevinçten ağlatır beni..." diyor mesela.
Değişken. Bu sayfalarda mevcut olan bir başkası diyor kendisi de, kendisi olduğu halde, ve hiçbir şey anlamadığını söylüyor kendisinden.
Ama söylemeyi seven bir adamla karşı karşıya olunca siz de okumayı sever hale geliyorsunuz anlamasanız da. Ki zaten Pessoa anlaşılmak istemiyor bundan tiksiniyor, anlaşılmak kendini satmaktır diye düşünüyor.
Velhasıl, o kadar sayfadan, o kadar cümleden beni en çok etkileyen kısımla bitireceğim.
"Bazen hüzünlü bir hevesle, günün birinde, bir parçası olmayacağım bir gelecekte bu sayfaları beğenenler çıkarsa, nihayet beni 'anlayan' birine, içinde doğup sevilebileceğim gerçek bir aileye kavuşmuş olacağımı düşlerim. Ne var ki, doğmak şöyle dursun, o zaman çoktan ölmüş olacağım ben."
680 syf.
"Ve bu koca kitap, upuzun bir şikâyettir. Yazılıp bittikten sonra, Só şiirleri Portekiz’in en hüzünlü kitabı olmaktan çıkacak." (s. 489)

Pessoa ile tanışmam, bundan üç yıl kadar önce fakültede herhangi bir dersin ortasındayken bir arkadaşımın çantasından çıkarıp masasının üzerine koyduğu Huzursuzluğun Kitabı sayesinde olmuştu. Hem Fernando Pessoa ismi hem de Huzursuzluğun Kitabı gibi bir isim oldukça ilgimi çekmiş ve o gün kitaba dair ufak bir araştırma sonucunda mutlaka okunması gereken bir kitap olduğunda karar kılmıştım. Arkadaşımla kitap üzerine bazen konuşur, henüz okumadığımız bir yazara ve kitabına övgüler yağdırırdık. Hakkında bildiklerimiz sadece; araştırarak öğrendiğimiz birkaç bilgi ve de onu okuyan ortak bir arkadaştan duyduğumuz yarım yamalak bazı fikirlerdi, ama yine de tuhaf bir şekilde Pessoa gönlümüze taht kurabilmiş, kendini oldukça sevdirebilmişti. Aradan zaman geçti, Huzursuzluğun Kitabı hep aklımın bir köşesinde durup, okunacağı zamanı bekledi, ta ki şimdiye dek...

Fernando Pessoa, kendi düş dünyasında farklı karakterler yaratmış ve onların her birini bir kimlik, bir yaşam felsefesi, bir bakiş açısıyla donatmıştır. "Kendimde farklı kişilikler yarattım, yenilerini yaratmaya da aralıksız devam ediyorum. Her düşüm doğar doğmaz bir başkası olup canlanıyor, o başkası da benim yerime düş görmeye başlıyor." (s. 370) diyerek bu duruma işaret ediyor. Huzursuzluğun Kitabı da Albert Camus'un "Oldum olası içimde biri, tüm gücüyle, hiç kimse olmamaya çalışıyor.” sözündeki hiç kimse olmamaya çalışan Pesso'nın hayali karakterlerinden biri olan Bernardo Soares'in günlüğüdür. Yer yer kendisi ile karakterinin iç dünyalarının bir arada verildiği bir anlatıdır da denilebilir aynı zamanda. Olağanüstü bir duyarlılığa sahip, sezgileri son derece açık ve hassas olan bu karakter eylemde bulunmayı reddedip düşlere sığınmak istiyor. Gerçek hayatla en ufak bir temastan bile kaçınıp, düş dünyasında kendi gerçekliğini oluşturuyor. Ona göre her eylem suçtur, çünkü her eylemle bir düş ölüyor.

Yazının başındaki alıntıda da dendiği gibi, bu kitap uzun bir şikâyettir, varolmaktan dolayı hüzne bulanmış bir ruhun çığlıklarıdır, yalnız yapayalnız bir insanın hicbir şey ve hiçkimseye hiçbir şey hissedememesinin, varolmayı becerememesinden kaynaklanan acı çekişlerinin dışavurumudur. Kitapta, var olmaktan dolayı derin bir hüzne sahip bir ruhun haykırışlarının yanı sıra sanat, edebiyat, felsefe, aşk, mitoloji ve daha pek çok konu hakkındaki çarpıcı tespitler de yer alıyor. Çoğu yerde oldukça aykırı ve özgün düşüncelerin bulunması, okuyana bu konular hakkında yeni bir perspektif de kazandırabiliyor.

Pessoa'nın kalemi o kadar güçlü ki... Düşünceleri ve hislerindeki en ufak bir değişimi bile yakalayıp son derece şiirsel bir üslupla yazıya dökebilmesi bende hayranlık uyandırdı. Sanki zihnine bağlı bir daktilo var da, o an ne düşünse ne hissetse anında yazıya döküyor gibi. Çoğu zaman tanımlanamaz bir ruh hâline girdiğim olmuştur. Öyle anlarda bir şeyler vardır beni rahatsız eden ama ne olduğunu hiç bir şekilde dile getiremem, yazıya dökemem. Varlığı olağanca ağırlığıyla üzerime çöker, düşüncelerimi istila eder, hislerime ket vurur ve ben sadece izlemekle yetinirim. Her ne kadar kendimce tanımlamalar yapıp, o ruh hâlimi anlamaya çalışsam da bunun yeterli olmadığını bir şekilde sezerim. İşte Pessoa bu ruh hâllerini didik didik edip, inanılmaz betimlemelerle dile getirip somut bir şekilde o ruh hâllerini önüme koyabildi her seferinde. “Bizim için büyülü anahtarları olan içimizdeki derin, nüfuz edemeyeceğimiz yerlerin kapılarını açan yol gösterici olduğu sürece, okumanın yaşamımızdaki rolü sağaltıcıdır.” diyor Marcel Proust. Huzursuzluğun Kitabı'nı okuyanların en büyük kazanımlarından biri bence bu olacaktır. Kendi ruhlarının dehlizlerindeki bazı kapalı kapıların anahtarı.

Hergün azar azar, birkaç sayfa okuyarak uzun bir zamana yaydığım bu kitabın pek çok yerini defalarca okudum. Pessoa'nın yalnızlığıyla yalnız kaldım, hayalleri ile hayallere daldım, hüznüyle kahroldum, kitaba gömülüp bütün dünyayla bağımı sıfıra indiren o müthiş atmosferin edebi zevkini sonuna kadar tattım. Tanımlanamaz ruh hâllerine girdiğimde ona koştum, hep en iyi şekilde ağırlayıp en samimi üslubuyla konuştu benimle, yer yer güldürdü, şaşırttı. Her ne kadar Huzursuzluğun Kitabı da olsa ismi, birçok defa tatlı bir huzursuzluk eşliğinde ruhumu yumuşattı. Kendimi onun kelimelerinde, betimlemelerinde daha iyi tanımaya başladım. Onun o düşüncelerini, hislerini en ufak detayına kadar ve ustalıkla yazıya dökebilmesine çok imrendim. Yazabilseydim, onun gibi yazmayı dilerdim. Benim gönlümün raflarıma yerleştirdiğim kitapların arasında en güzel yerlerden biri de Huzursuzluğun Kitabına ayrılmış oldu, ara sıra rastgele açtığım herhangi bir sayfasını okumak üzere... Kırk yedi yıl gibi kısa sayılabilecek bir ömürden sonra ardında bıraktığı sandığından yirmi yedi bin sayfaya yakın el yazması çıkıyor. Onun döneminde yaşamış olan insanların bu yazdıklarını okuyamamış olmaları bana göre gerçekten çok büyük bir talihsizliktir.

Şöyle diyor Pessoa: "Bazen hüzünlü bir hevesle, günün birinde, bir parçası olmayacağım bir gelecekte bu sayfaları beğenenler çıkarsa, nihayet beni anlayan birine, içinde doğup sevilebileceğim gerçek bir aileye kavuşmuş olacağımı düşlerim." (s. 250) Onu daha çok anlayabilmek ve o aileyi büyütmek adına bu türe aşina olanlara Huzursuzluğun Kitabını öneriyorum... Kitaplarla kalınız.
675 syf.
Ellerinizde ağlamış bir kitabı bırakmanız mümkün mü? Her bir kelimesi ağlarken, her bir kelimesine ağlarken, içinizde dağılmışken, içinizi dağıtmışken nasıl bırakılır ki bir kitap? Bitirme, ben hep yarım kalayım baş ucunda, diye fısıldarken size, nasıl okunur ki o son sayfa? İçimde eskisinden daha da büyük bir özlem var şimdi. Gittikçe büyüyen ve bende benden daha fazla yer bulan... Sanırım parçalandık. Un ufak olduk. Zerreler halinde dağıldık. Ruhum, hayallerim, hayatım... Hepsi birbirinden o kadar uzak ki! O kadar uzak ve o kadar sıkışık! Öylece durmuş onları izliyorum. Yalnız un ufak oluşumumu yoksa un ufak olmuşluğumla mı izliyorum bilmiyorum.
Aslında bu bir inceleme değil, biliyorum, daha önce de söyledim, haddime değil. Sadece bazen böyle oluyor, ellerinizde ağlamışsa bir kitap, ellerinizden kelimeler dökülüyor. İçinizdekileri zerre anlatamayan kelimeler... İçim acıyor... Sanırım ağlaya ağlaya aldığım o kitap, ağlaya ağlaya gitti benden...
"İstemeden varım ve istemeden öleceğim. Olduğum şeyle olmadığım şey arasında, hayal ettiğim şeyle hayatın beni yaptığı şey arasında bir boşluğum."
Bir insanın aklının biraz kıt olduğunu, en iyi, başkalarına zarar vermeden espri yapamamasından anlarsınız.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Huzursuzluğun Kitabı
Sayfa sayısı:
501
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786054959785
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Chiviyazıları Yayınevi
Baskılar:
Huzursuzluğun Kitabı
Huzursuzluğun Kitabı
Huzursuzluğun Kitabı
Huzursuzluğun Kitabı
Huzursuzluğun Kitabı
“Hissettiklerimi yazıyorsam, hissetmenin ateşini azaltmak için başka çare olmadığından. İtiraflarım önemli değil; çünkü hiçbir şey önemli değil. Hissettiklerimle manzaralar çiziyorum ben.”

Pessoa’nın yarattığı dış kimlikler, bir anlamda kendisinin de başka halleri gibidir. Hissettikleri, itirafları ve oluşturdukları ideallerle sıradan insanlardan ayrılan kimlikler; acıyı, coşkuyu, aşkı, zamanı ve yaşamı, öğretildiği, göründüğü gibi yaşamazlar. Acılarda zaman aşımı olmadığı gibi zamanın kendisi bile derin bir acı vermeye yeter. Birkaç gün yaşanılan bir aşk, birkaç ay yaşanılan bir kasabadan ayrılmak, birkaç yıl gözlerin yollara gömülmesi, tenin parçalanması, bilincin zayıflaması gibidir. İşte, yoğun yaşanan bir acı, giderek kayıtsızlığa yol açar.

Huzursuzluğun Kitabı, kurmaca bir karakterin hayatını anlattığı bir roman mı? Yoksa roman kahramanının yerine geçen ve sık sık birbirinin yerini değiştiren, Pessoa’nın hayatla ilgili kendine ait olan ve olmayan düşüncelerini döktüğü, evirip çevirdiği bir denemeler, anlatılar toplamı mı? Ya da dünyayı seyretmekle yetinmek isteyen, eylemsizliği en yüce erdem ve gerçek yaşam olarak gören Soares’in dediği gibi dünyanın ve yaşamanın ne olduğunu gösteren bir perde mi?

Belki de şöyle bir tanım daha ikna edici olacak: Huzursuzluğun Kitabı, aynı zamanda, bir edebiyatçının idealindeki yapıtla kâğıda dökebildiklerinin arasındaki mesafedir; hayal edilenin soluk, titrek bir sureti, gölgesi olarak kalmaya, kusurlu olmaya mahkûmdur belki; tıpkı an’da yaşanan gibi, tıpkı düşünce gibi, tıpkı bütün kitaplar gibi.

Kitabı okuyanlar 1.322 okur

  • Düşünür Dünyalı
  • Burak Emirdağ
  • Şefik Yalçın
  • Melek
  • Sümeyra
  • Mustafa Can Ateş
  • Esila Ekmekci
  • Ansdgghjd
  • Ömer Güçlü
  • Armağan Ayan

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0.5 (3)
9
%0.5 (3)
8
%0.4 (2)
7
%0.2 (1)
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları