İçimizdeki Şeytan

·
Okunma
·
Beğeni
·
317,3bin
Gösterim
Adı:
İçimizdeki Şeytan
Baskı tarihi:
15 Ocak 2019
Sayfa sayısı:
272
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786057944283
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ren Kitap
“Kim bilir... Belki uzak bir günde, büsbütün başka insanlar olarak tekrar karşılaşırız ve belki gülüşerek birbirimize ellerimizi uzatırız...”

Taşrayı da kenti de gerçekçi bir yaklaşımla okura sunmayı başaran Sabahattin Ali, İçimizdeki Şeytan’da modern kent insanının dünyasına çıplak bir gözle bakıyor. Aydın bir kesimle birlikte geleneklerin de çevrelediği bir hayatı yaşayan insanların, insani duyguların ön planda olduğu eserde, 1940’ların insanları sarmalayan buhranıyla karşı karşıyayız. En büyük savaşı içimizden gelen bir güce karşı verdiğimiz bu alışılması güç dünya, yaşama dair tecrübeler ve aşk gibi kuvvetli duygularla birleşince romanın kahramanı Ömer’i anlamaya, kendimizi onunla özdeşleştirmeye başlarız.

Türk edebiyatında unutulmaz bir yer edinen Sabahattin Ali’nin ölümsüz eseri İçimizdeki Şeytan, biz okurların kendi içimizdeki kötücül güçle yüzleşmemizi sağlıyor.
268 syf.
·1 günde·9/10
- Böyle bir şaheser hakkında ne inceleme ne de yorumda bulunmak haddime bile değil ama içimden geçenleri belirtmek istedim..

Nihat: "Ne istediğini bilsen canın sıkılmaz!" dedi.
Ömer, yalvarır gibi cevap verdi: "Bana istenecek bir şey söyle, uğruna can verilecek bir şey söyle, hemen dört elle sarılayım..."
Nihat güldü: "Gördün mü? Derhal sapıtıyorsun. Hayatta hiçbir şey, uğrunda ölmek için istenmez. Her şey yaşamamız için olmalıdır..

- İçimizdeki Şeytan'ı nasıl incelemeye başlar ki insan? Yazarın bu kalemi, büyüleyici kelimeleri ve duygular arasında geçişindeki pürüzsüzlüğü karşısında çok fazla kelime var söyleyebileceğim ama resmen hepsi içimde gelgit oluşturuyor. Hangisini seçeceğim konusunda kararsızlıklar yaşıyorum. Sanırım şu ana kadarki en zor incelemem bu olacak.

- Ömer, Macide, Emine Teyze, Galip Amca, Semiha, Bedri, Nihat ve diğerleri..
Bu karakterleri yazar kitabın içinden alıp bizim mahallemize yerleştirmemiş bence, her okuduğumuz karakteri özümseyeceğimiz kelimelerle bizim içlerimize yerleştirmiş..
Her karakterde içimizdeki şeytana ait izlere rastlıyoruz o yüzden aslında her karakter biraz da bizi anlatıyor diyebilirim.

- Ömer.. Seni ilk tanıdığım andan itibaren içindekilerin çok farklı olduğunu hissetmiştim. Vapurda Nihat'a ''Şu anda ömrümün en ehemmiyetli dakikalarını yaşıyorum.'' dediğin andan ve sonrasından itibaren izah etmeye çalıştığın o duygu yoğunluğundan başlayarak en son sayfaya kadar hep senin yanındaydım. Daha güzel şeyleri nasıl yaşayabilirdin diye merak ediyorum ama bunun imkanı olmadığını ikimiz de bu kitabı okuyan herkeste gayet iyi biliyordu. Seni düşününce aklıma gelen ilk şey Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlar kitabındaki ''Hikmet Benol'' karakteri oldu. Hisleriniz, kafanızın içindeki cümleler, hareketlerin.. Hepsi ama hepsi neredeyse onunla benzer. Kesinlikle bir kan bağınız olmalı. O da yoksa can bağınız var ve hislerinizle birbirinize bağlı olduğunuza eminim diyebilirim..

- Macide.. O kadar saf ve temiz duygular içinde hiç beklemediği anda vuruluyor. Öyle kelime salvoları var ki vurulmazsa ayıp olurdu zaten. Öyle güzel cümlelerin ve duyguların var ki, insanların hayatı yaşadığı duygular kadar güzel olsa diye düşünüyoruz ama olmuyor maalesef. Öyle kırılma noktaları oluyor ki insan kendinden de, ne kadar büyük olursa olsun duygularından da vazgeçebiliyor. Bu sanki kaderin bize kurduğu bir paradoks gibi. Mektubunda anlattıkları eminim hepimizin içine dokunan ve kabullenemediğimiz, hayatımızı esir eden gerçeklerle dolu.

- Bedri.. Tekrar karşılaşmak istediğim karakter.. Şaşırmadım doğrusu. Yazarın duygularını en belirgin şekilde hissettiğim karakter sendin. Patlamalarında çok şey gizli. Çok şey biriktirmiş ve bunların açığa çıkmasını dört gözle bekledim. Ne kadar berrak bir şekilde anlatıyordun içimize dokunacak şeyleri. En etkileyici şeylerdi belki senin kelimelerin. Az ama öz.

- Bahsetmek istediğim temel karakterler bunlar, diğerleri hakkında da söylenecek çok şey var ama onları ve kitap hakkındaki düşüncelerimi şimdi genel olarak anlatmak istiyorum.

- Bu kitabı okumaya başladığımda başta duygusal şeylerin anlatıldığı, aşık genç, mahallenin güzel kızı gibi şeylerden bahsetmeye devam edip sonunun da duygusal bir birleşmeyle ve mutlulukla sonlanacağı izlenimine kapılıyorsunuz. Kapılmayın. Savrulacaksınız çünkü. Duygu denizi sizi içine alıp sağa sola savuracak. Duygular ön planda. Karşılıklı olarak veya sadece akıldan geçen düşsel duygular..Duygusal ve derin psikolojik tahlilleri ile ''Stefan Zweig'' i anımsattı bana yazar. O anın duygusunu harika bir şekilde içimize işletecek kelimeleri seçmek için özenli bir çalışma halinde olması gerekli(diye düşündüm). Söz konusu Sabahattin Ali olunca hiçte şaşılacak bir şey değil ama..

- Kitabın içinde birden fazla kitap gizli ve hepsini okumuş gibiydim resmen. İnsanın içindeki şeytanın başına ne gibi belalar açabileceği(bütün karakterler açısından), nasıl bizi uçurumların kenarına getirip, itip itmemek konusunda kararsız kalıp hislerimizin bizimle dalga geçtiği, avucuna alıp oynattığı bir kitap oldu. En aydınından en cahiline, en fakirinden en zenginine nasıl içimizdeki insafın da(bizi kötülüğe sürüklediği) kötülüğün de belirli şartlar oluştuğunda açığa çıkabileceğini gördük. Benim kitap hakkındaki görüşüm ''Aslında hepimiz içimizde bir şeytanla yaşıyoruz ve ortaya çıkarmak için uygun anı bekliyoruz...''

- Fark ettiğim bir şey daha, bu kitapta aslında yazarın hayatının da çok büyük kesitleri var. Yaşadığı dönemdeki kendi sıkıntılarını esere, karakterlerin diliyle anlatmış. Çok ince bir dil kullanarak. Bedri'nin söyledikleri aslında hem okul müdürü hem de o anki yaşadıklarını açıklıyordu bizlere. Müdüre söyleyemediği şeylerin çoğu ve o an içinde tuttukları, sonradan söylediği her şey yazarın kendi sitemiydi aslında. ''Öyle sayfalar okuyorsunuz ki bir cümle gibi geliyor, ve öyle cümleler var ki, sayfalarca yazılsa anlatılamayacak gibi...''

- Kitabın bana göre en can alıcı cümleleri ve anlatmak istediklerinin özeti..

''Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizde şeytan yok... İçimizde acizlik var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var... Hiçbir şey üzerinde düşünmeye, hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz. "

- Sabredip okuyanlara teşekkür ederim.

Bonus: https://i.hizliresim.com/mMqM3Y.jpg

- Bu kitabı okumama vesile olan arkadaş grubuna çok teşekkür ederim. Onlar öyle güzel insanlar ki, birbirlerini sevmelerine ve sıcaklıklarını hissettirmelerine ne mesafeler ne zaman ne de başka şeyler engel olabiliyor. Hepsi birer karınca gibi resmen. Kendilerinden çok daha fazlasına gücü yeten ve bir araya geldiklerinde koloni oluşturacak kadar güçlü ve birbirine sımsıkı bağlı bir arkadaş grubu. Gülüşündeki samimiyet, duygusal derinlik, kararsızlık ve yaşadıkları zorluklar, birbirlerine umut oluşları ve ellerinin, yüreklerinin kenetlenip birbirini hiç bırakmayışları resmen bana bu dünyada hala güzel şeylerin barındığına ve yeşereceğine dair umut veriyor. Beni de aranıza katıp bu güzel kitabı okumamı sağladığınız için hepinize tek tek teşekkür ederim.
256 syf.
·15 günde·7/10
Sabahattin Ali'nin biraz toplumu, biraz da insanın kendisini sorguladığı eseridir. Sıradan olaylar hakkında derin tahlilleri olan, Balıkesir ve İstanbul'u bilenlerin film tadında okuyacağı akıcı bir eser. Şahsım adına beni kürk mantolu madonna'dan daha çok etkileyen kitaptır.

Kitabın edebi tahlilinden çok aynı dönemde yaşayan Hüseyin Nihal Atsız tarafından karşı yazı olarak "içimizdeki şeytanlar" dikkatimi çekmeyi başarmıştır. Atsız bu romandaki Türkçü Turancı karakterlerin seciyesiz tipler olduğu, yazarın roman üzerinden intikam aldığını düşünmektedir. Zaten o dönem iki yazar arasında sürekli atışmalar olduğu aşikardır.

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
  • Kuyucaklı Yusuf
    8.5/10 (16,9bin Oy)18,1bin beğeni68,6bin okunma11,1bin alıntı379,2bin gösterim
  • 1984
    8.9/10 (18,2bin Oy)19,3bin beğeni59,8bin okunma15,5bin alıntı244,6bin gösterim
  • Serenad
    9.1/10 (16,4bin Oy)18bin beğeni55bin okunma11,1bin alıntı184bin gösterim
  • Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
    8.5/10 (21,1bin Oy)20,7bin beğeni77,9bin okunma12,4bin alıntı410,3bin gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (16,5bin Oy)16,7bin beğeni63,4bin okunma4.644 alıntı251,1bin gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (27,5bin Oy)27,8bin beğeni98,1bin okunma10,4bin alıntı604,8bin gösterim
  • Yabancı
    8.3/10 (13,5bin Oy)12,2bin beğeni48bin okunma8,4bin alıntı174,3bin gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (24,1bin Oy)25,2bin beğeni85,5bin okunma5,7bin alıntı2,5milyon gösterim
  • Dönüşüm
    8.1/10 (23,2bin Oy)22,7bin beğeni93,3bin okunma5bin alıntı2,3milyon gösterim
  • Suç ve Ceza
    9.2/10 (17,7bin Oy)21,5bin beğeni63,9bin okunma32,5bin alıntı764,6bin gösterim
268 syf.
·Beğendi·9/10
Kitabı bitir bitirmez Franz Kafka'nın "Eğer okuduğumuz bir kitap bizi kafamıza vurulan bir darbe gibi sarsmıyorsa, niye okumaya zahmet edelim ki?" sözü geldi aklıma. Uzun bir süreden sonra bir kitap okuduktan sonra gerçekten de sarsıldığımı fark ettim. Kitap bir kişisel gelişim kitabı değil tabi ki. Fakat içimizdeki şeytanı -ya da olmayan şeytanı- bize göstermesi bakımından birçok kişisel gelişim kitabından daha etkili diyebilirim.

Kitabın ana konusu 1940'larda yaşayan 20'li yaşlarında iki gencin hiçbir destek almadan, maddi zorluklar içerisinde evlenmesi ve o yılların milliyetçilerinin durumu. Olay çok az sayılabilir. Fakat üstadın tespitleri o kadar yerinde ve müthiş ki okurken sıkılmanız çok zor. Kitap çok geniş bir yelpazede birçok konuya temas ediyor. Bunların hepsini yorumlayabilmek benim haddim değil. İlişkiler ve içimizdeki şeytan bahsini Sena isimli okurumuz altta bağlantısını vereceğim yorumunda çok detaylıca ve güzel bir şekilde irdelemiş. İlkesel olarak 1000kitap’ta siyasi hiçbir görüşümü yazmamaya çalışıyorum. Fakat söz konusu Sabahattin Ali olunca sanırım biraz yazmak gerek.

En hayıflandığım nokta kitap 1940’larda geçmesine rağmen 2015 Türkiye’sinde pek bir ilerleme göremediğimdir. Bilakis gerilemeden de bahsedebiliriz. Kadın-Erkek eşitliğinden, cahil bir toplum oluşumuza hiçbir konuda bir adım bile ilerlemediğimizi düşünüyorum. Üstadın kaleminden ilk olarak Kürk Mantolu Madonna’yı okumuştum. İtiraf etmek gerekirse böyle bir kitabın yazarı nasıl olur da kalleşçe bir saldırı ile öldürülür diye düşünmüştüm. Fakat yazarı tanıdıkça, okudukça böylesi bir ülkede böyle bir yazarın öldürülmesinin çok “doğal” olduğunu daha iyi anlıyorum. Uzağa gitmeye gerek yok en basitinden Sabahattin Ali’yi öldüren Ali Ertekin isimli şahıs “milli hisleri tahrik”ten indirim alarak 4 yıl ceza almış. Ve birkaç hafta sonra aftan yararlanarak hapisten çıkmış. Sabahattin Ali’den –belki de öncesinden- Uğur Mumcu’ya, Sivas Katliamı’ndan Hrant Dink’e kadar uzanan bu “öldürme aklı” artık ülkemizde yerlileşmiş durumda. Bu ölümleri toplumun bütününe ya da belirli kesimlere mal etmek pekala yanlış olur. Fakat toplumun bütünü bu ölümlerin bir tanesinde bile ciddi bir tepki gösterseydi bunların yaşanması bu kadar kolay olmayacaktı. O yüzden dolaylı olarak bütün bir toplum suçluyuz.

Umarım bu ülke bir gün aydınına sahip çıkan bir ülke olur.
Umarım bir gün insanlar taraftar olduğu takımlar, oy verdiği partiler kadar aydınlarını, yazarlarını da sahiplenir.
-------
Sena Hanım’ın bahsettiğim yorumu: #324363
Kürk Mantolu Madonna hakkındaki yorumum: #617378
268 syf.
·Puan vermedi
‘Kürk Mantolu Madonna; Maria Puder’, ‘Üst Kattaki Terörist’in Alt Kattaki Komşusu; Nurettin ‘, ‘Yüzüncü Ad’ın Dul Kadını; Marta’, ‘Baltası Kadar Masum Katil; Raskolnikov’, ‘İsimle Ateş Arasında; Nihade’, ‘ 5 yaşında kocaman bir çocuk; Alper Kamu’, ‘Afili Filinta; Nuh Tufan’, ve dahası...

Ben kimseyi Ömer kadar sevmedim.



Öyle roman karakterleri vardır ki, romanın da önüne geçerler, Ömer gibi..

Seneler önce bir arkadaşımın okuyup okumadığımı sorduğu bir kitapla başladı Ömer ile olan hikâyem. Sabahattin Ali’nin ‘İçimizdeki Şeytan’ kitabı. Hiçbir fikrim yoktu, ben de çoğunluk gibi kült eser diye ‘’Kürk Mantolu Madonna’yı okumuştum tabi ama’ İçimizdeki Şeytan’la ilgilenmemiştim, nihayetinde bir romandı ve o vakitler roman okumak için güçlü gerekçeler arardım. (cahil yaşlar) Bunu bilen arkadaşım ‘Ömer ve Macide arasında geçen patolojik bir aşk hikayesi diyerek başladı söze, ilgimi çekeceğini bilerek devam etti; müthiş bir dönem eleştirisi ve roman kahramanları ile tanıdık kimselere yapılan göndermeler vs.. Bunu okuyan her kadının kitap bittiğinde ‘Macide’ olduğunu öyle hissettiğini de eklemişti, tecrübesiyle sabitmiş..

Neymiş bakalım deyip okumuştum. Okuduğuma asla pişman olmadığım –ki tavsiye üzerine okuyup pişman olmuşluklarım vardır- okumamış olanın ne büyük bir kayıp içinde olduğunu düşünüp hayıflandığım kitap. Bir ‘’Sabahattin Ali şahanesi: içimizdeki şeytan’’. Ben Macide yerine Ömer oldum kitabın sonunda orası da ayrı muamma. Mesela Macide’nin tüm masumiyet ve çaresizliğine rağmen onu suçladım, kitabı finalinde Macide’ye kızıp Ömer’e üzüldüm, her şeye rağmen Macide’den çok Ömer’i sevdim vs..

Sabahattin Ali denince akla ilk gelenin ‘’Kürk Mantolu Madonna’’ olmasını anlayışla karşılamakla beraber bunun diğer eserlerin önüne geçişini haksızlık olarak görmeye bu kitabı okuduktan sonra başladım. Öyle ki İçimizdeki Şeytan bana göre Kürk Mantolu Madonna’nın çok ötesinde çok daha güzel bir kitap. Bunlar göreceli kavramlar, muhakkak kişiden kişiye değişir biliyorum ama bende uyandırdığı duygu bu. Sabahattin Ali denince onca mücadele, fikir çilesi, siyasi kavgaları, mahkumiyetler ve neticesinde meçhul bir failli ölüm den sonra akla ilk Maria Puder gelir. Kürk mantolu.. Yeni öğrendim meğer, yazarın anıları yılar sonra okunduğunda görülmüş, aslında Almanya’da yaşadığı dönemde görüştüğü, birlikte müze ziyaretleri yaptığı gerçek bir kadınmış maria puder ve romana kahraman olmuş. Ömer’den önce benim de kahramanımdı.

Ve Ömer; kitapta kendi için aynen şöyle der (Sabahattin Ali’nin kalemiyle)‘’..hâlbuki omuzları üzerinde benimki kadar hummalı bir baş taşıyan insanlardan korkulmalıdır... Onlar dünyanın en fena ve en iyi mahlûklarıdır..’’

Omuzları üstünde hummalı başıyla Ömer, bir öğrenci, felsefe okuyor hafif kilolu, gözlüklü, kitap boyunca en kızdığım ama en sevdiğim karakter. İradesiz, zayif, çokça zaaf sahibi fakat bunları affettirebilecekse eğer - ki ben affettim, her türlü hatasının fazlasıyla farkında. Sadece bu bile Ömeri sevmek ve takdir etmem için yetti. Dahası cabası.

Ömer, asık olduğu ve aşkına hak ettiği karşılığı bulduğu konservatuarda piyano öğrencisi olan bir genç kız; Macide. ikisinin ortak arkadaşı piyano hocası bir genç adam ve İstanbul.. Türlü gatezeciler, politikacılar, hukukçular ve üniversite öğrencileri. Tümü romanda mevcut. Macide naif, anlayışlı ve çok da güçlü bir karakter. Ömer kadar zor bir insanla beraber hayata atılma riskini alacak kadar güçlü, en azından başlarda..

Romanda bahsi geçenin sıradan bir aşk hikâyesi olduğu kanısına varılsın istemem zira bir düşünceye körü körüne nasıl bağlanıldığı, yazarın kendi deyimiyle aydın geçinenlerin kofluğu, sürüklenmenin ve tutunamamanın çaresizliği de anlatılıyor romanda.Hakikat arayışı iddiasındayken bu arayışın için kaybolmuş bu yüzden asla bir yere ulaşamayan, yönünü seçemeyip bocalayan bir adam; Ömer, aşık olduğu kadın ve çevresi.. 1940'ların insanlarının psikolojik çözümlemeleri, , felsefe, siyaset, toplum ve birey eleştirisi ile dolu muhteşem öykü.

Öykünün ilk bakışta görünmeyen yüzü ise yapılan göndermeler. Kitap hakkında yapılacak küçük bir araştırma ile görülecektir ki hakkında yazılmış yazı ve tahlillerin çoğu karakterler üzerinden yapılan göndermelerle ilgilidir. Bu da romanın siyasi yönüdür. Döneminin iki mühim şahsiyetine ve yaşanan olaylara ışık tutması ile de bir belge niteliğinde değerlendirenler olmuştur. Romanda Ömer’in en yakın arkadaşı ‘ Nihat’ Nihal Atsız ile özdeşleştirilmiş hatta Atsız tarafından bu kitaba karşılık ilk basıldığı yıllarda ‘’İçimizdeki Şeytanlar’’ isimli bir broşür ile karşılık verilmiştir. Bir de ‘İsmet Şerif’ var, Peyami Safa’yı temsil ettiği şekilde yorumlanan karakter.

Siyasi ya da felsefi yönü bir yana roman şahane tiratlarla doludur. Özellikle Ömer’in vicdan muhasebesi sahnelerinde kendi kendine yaptığı sessiz konuşmalar.. Merak uyandırmasını umarak yaptığım bu tavsiyenin işe yaraması ihtimaline karşı kitaptan alıntı yapıp tadına kaçırmak istemiyor olmasam onlarca alıntı yapardım. öyle çok cümle var ki alıntılamak istediğim.

"... lakin hilkat bize bu felaketi hafifletecek bir vasıta vermiş: etrafı çeşmi ibretle temaşa kabiliyeti..." der mesela yazar bir yerde ilk okuduğum andan beri aklımdadır :

‘’Etrafı çeşmi ibretle temaşa kabiliyeti..."

Bu ne tatlı nasıl güzel bir söz sanatıdır. Sabahattin Ali maalesef bu cümleleri, bu romanı yazdıktan sadece 8 yıl sonra öldürüldü. Düşünmeden edemiyorum başka türlü olsaydı, daha neler okuyacaktık kaleminden. Elde kalanla yetinmek şimdi bize düşen, kitabı okumamış olan arkadaşlara tavsiyemdir bugün kendinize bir iyilik yapın, satın alın ve okuyun.
256 syf.
·7/10
Sabahattin Ali nin romanından biri. çeşitli karakter tahlilleri insana biraz dostoyevski'nin o insanın içine sızan havasını yaşatıyor. ben inanıyorum ki sabahattin ali değil de sabahattinov aliyevski olsaydı bugün her sokakta duvarlar yazılarıyla resimleriyle süslenir, pek çok başkente büstü dikilirdi.

henüz tanımlanamamış bir gizem var bazı yazarlarda. dedim ya tanımlanamamış başka bir şey bu.
kitapta ömer'in o çorap çaldığı pasaj bana `raskolnikov' u hatırlattı. baltayla satıcı kadının kafasını parçaladıktan sonra alt kattaki kapının arkasına saklandığı kısımda kitabı okurken titremiştim. bu duyguyu ömer'in çorap çaldığı sahnede de yaşadım.

madonna gibi kötü sonla bitse de harika bir aşk hikayesine ve vurucu, insanı bir balta gibi ortadan ikiye bölebilecek bir sona sahip kitap.

biraz da olumsuz yönlerine değinecek olursak, kuyucaklı yusuf ve kürk mantolu madonna kadar akıcı değil. geçim sıkıntısı ve ömerin zaman zaman söyledikleriyle çelişen karakteri sebebiyle iyice ezilen macideyi izlemek ve kitaptaki gerilimin her an artarak devam etmesi yani benim tabirimle "yazarın okuyucuya bir bardak su bile vermemesi" biraz yorucuydu açıkçası.

kitapta oldukça yabancı kelime var. toplu halde görmek isteyen olur diyerek isteyenler için;

darülfünun üniversite
hakkedilmiş oyulmuş
vehmetmek kuşkuya düşmek
hesabi eli sıkı
harci alem herkese uygun
itiyad alışkanlık
maada gayri, -den başka
tufeylilik asalaklık
mutehakkim baskıcı
istihfaf hor görme
mukaleme konuşma
mubahase söyleşi, diyalog
muhayyile hayal gücü
istidad alışma
müptedi acemi
ekseriya genellikle
vuzuh açıklık
telakki görüş
müşkül zor
hüsnüniyet iyi niyet
suiniyet kötü niyet
muhtelit karma
muvakkat geçici
inzibat düzen
tecessüs merakını gidermeye çalışma
müsterih içi rahat olan
mukabele karşı gelme
muaşaka aşk
emvali metruke sahipsiz eşya
iktifa yetinme
tefekkür düşünme
hodbin bencil
kâri okuyucu
tekamül olgunlaşma
metefekkir düşünür
sûluk bir yola girme
metehakkim baskıcı
şerh açıklama yorumlama
muvafık uygun
istikrah etmek iğrenmek
muvaffak başarmış
muvazi paralel
maişet geçim
etajer raf, taşınabilir dolap
ünsiyet arkadaşlık
hilkat yaradılış
ihsas üstü kapalı anlatma
mihver eksen
hilaf aykırı
şeamet uğursuzluk
ihtizaz titreşim
sarih belirgin
iltihak etmek katılmak
hareket ihtiyarı davranış özgürlüğü
hamakat ahmaklık
yemin kasem yemin sözü
itidal ölçülü olma
tevkifhane hapishane
tevil etme sözü değiştirme
hasbi karşılıksız
zail olmak yok olmak
müspet olumlu
inha etmek önermek
inkişaf gelişim
cerh etmek çürütmek
mühmel önemsemez
mülahaza yorum
iktifa yetinme
vesaik belgeler
muvazene denge
muazzep etmek acı çektirmek
istintak etmek sorgulamak
adese büyüteç
vacib taala allah
ricat yapmak vazgeçmek
cermü meşhuda suç üstü
ufunetli kötü kokulu
teheyyüç heyecan
mütekait emekli
yave saçma sapan söz
magmum tasalı
268 syf.
Cinayeti gördüm. Ama kitapta cinayet işlenmiyor.

Kitabın yayınladığı tarih 1940. Büyük Harp'in artçı sarsıntılarının üzerine 1929 büyük buhranının tuz biber olmasıyla dünyanın önemli bir kısmında otoriter, faşist yönetimler birer birer işbaşına geliyor. Almanya'da Hitler, İtalya'da Mussolini, Portekiz'de Salazar koşar adım dünyayı bir karabasana sürüklüyor. Derken İspanya'da cumhuriyet kaybediyor, Viva La Muerte. Versay'ın hesabını görmek isteyen Hitler'in tankları önce Avusturya'yı yutuyor, ardından Prag sessizce teslim oluyor. "Hür Dünya" sus pus, Stalin'se çareyi saldırmazlık anlaşması yapmakta buluyor. 1 Eylül 1939 Almanlar Polonya'ya giriyor ve ok artık yaydan çıkıyor, dünya yeniden savaşta. Almanlar çok güçlü, Almanlar makine gibi, Almanlar'ın kazanacağından kimse kuşku duymuyor.

Koca bir imparatorluğun yıkıntılarından yeni bir devlet, yeni bir toplum yaratmaya çalışan genç cumhuriyetse düşe kalka yolunda ilerlemektedir. Harf devrimi, şapka inkılabı, kadınlara seçme seçilme hakkı... Muasır medeniyet seviyesine ulaşmak birincil hedef. Radyoda alafranga, cemiyette Halkevleri işbaşında; yeni bir münevver zümre oluşturulmaya çalışılıyor. Yüzyıllarca tebaa olmaya alışmış halkın tamamında kalıcı bir etki bırakamasa da azımsanmayacak bir kesiminde karşılık buluyor. Kitap okuyan, tiyatroya giden, akşamları balolarda eğlenen, yüzü Batı'ya dönük bir münevver kesim oluşuyor yavaş yavaş. Ama yüzyıllık refleskleri, alışkanlıkları geride bırakmak kolay değil; pek çok şeyiyle hala Doğulu kodlara sahip bu kesim. Batılı'nın oryantalizminden mustarip ama kendi doğusundakine oryantalist bakışlar atmaktan kendini alamıyor.

Dedik ya, büyük buhranın yaraları daha sarılmamışken bir de Dünya Savaşı'nın yanı başında buluyor kendini genç cumhuriyet, hem de büyük kurtarıcısını kaybetmesinin üzerinden bir yıl bile geçmemişken. 25 sene önce sütten ağız yanmış, yoğurt üfleyerek yeniyor. Amaç yangını olabildiğince evden uzak tutmak. Ama yokluk beli büküyor. Yeni yeni ayağa kalmaya çalışan genç cumhuriyet ekonomik sıkıntılarla boğuşuyor. Hani bugün hala anakronik olarak "Karneyle ekmek verdiler!!" diye suçlanan dönem var ya, tam da o dönem. Dönemin otoriter devlet rüzgarı Ankara'ya da uğramış. Kitabın yazarı Sabahattin Ali'nin başı soruşturmalarla dertte, Nazım'ın 12 sene kalacağı hapse gireli 2 sene olmuş. Müesses nizamda Hitlercilik moda. Zaten müesses nizam ekaliyetlerin sermayelerinin transferi mevzuunu hala nihayete erdirememiş, müesses nizamda Yahudifobi had safhada, Hitler'in kazanacağından kimsenin kuşkusu yok.

- spoiler -

Ömer böylesi bir dönemin aydını. Okullaşma çağındaki çocukların üçte birinden azının okula gittiği bir dönemde üniversite okumaktadır. Memleketin tanınmış edebiyatçılarından, gazetecilerinden oluşan bir çevresi; kendini ayrıcalıklı hissetmesine sebebiyet veren uğraşları vardır. Ama aslında bu çevrenin yaptıkları - çoğu zaman hesabı kime yıkacaklarını dert ettikleri - rakı masalarında ağdalı cümlelerle kendi kendilerini tatmin etmekten ibarettir. Aynı zamanda ciddi etik problemleri olan, en yakınının bile parasına, onuruna, gururuna, itibarına, namusuna ihanet edebilecek tıynette adamlardır çoğu. Ömer de farkında durumun ve içten içe rahatsız durumdan. Ama içindeki şeytan engel olmakta daha farklı bir Ömer olmasına. Bir de yokluk var Ömer'i tüketen, hesaplaşmayı öteleyen. Ömer aslında iyi ama çevresi kötü.

Macide de iyi ama çevresi yok. O yüzden özünde de iyi, kabuğunda da. O da dönemin aydını aslında. Ama yaşadığı topluma yabancı, kendine yabancı o kendinden menkul entelijansyaya dahil değil. İstanbul'a okumaya gelmiş, babasını kaybediyor aniden. Babasını kaybedince mali kaynağını kaybeden, Macide'nin yanında kaldığı akrabalarının da tavrı değişiyor Macide'ye. Macide yalnız, Macide çaresiz. Derken Ömer çıkıyor karşısına. Bırakıyor kendi Ömer'in sesinin boşluğuna. İki Ömer var aslında. Entelijansyaların Ömer ve Macide'nin Ömer. İkisi arasındaki tezat yoruyor Macide'yi. Macide iyi, özünde de kabuğunda da. Saflığı, dürüstlüğü, kendine yabancılaşmamayı simgeliyor Macide.

Nihat var bir de. Ömer ve Macide kadar tanımıyoruz Nihat'ı. Ama bilebildiğimiz kadarıyla Ömer'in dejenere ekibine dahil. Ömer'den farkı, aslında da iyi olmaması. Maddiyat onun da başının belası. Bu uğurda en yakın arkadaşına şantaj da var lugatında, dönemin Hitlerperest ortamından da faydalanarak silaha külaha meyyal birtakım karanlık tiplerle illegal oluşumlara girmek de. Hamasi nutuklarla çevresine topladığı gençlerin suç işlemesine, vatan millet nutuklarıyla başlarını belaya sokmasında problem görmüyor.

Başkaları da var romanda. Bu yarı aydın ortamın en bozulmamışı, en temizi Öğretmen Bedri var. Bu ekibin başını çeken Profesör Hikmet, şair Emin Kamil, yazar İsmet Şerif, kitabın bir ilk sayfasında görünüp bir son sayfalarda avdet eden Ümit ve diğerleri...

Sabahattin Ali bambaşka bir yazar. Hem çok iyi bir kurgu ustası, hem muhteşem psikolojik analizler yazabilen, hem hiç beklenmedik yerde sürprizlerle okuru afallatan, hem de yaptığı hiçbir numaranın öyküde sırıtmadığı büyük bir usta. Daha önce Kürk Mantolu Maddona'sını okumuştum ve hayran kalmıştım. Diyebilirim ki; İçimizdeki Şeytan, Kürk Mantolu Madonna'yı bile aşan bir başyapıt.

Cinayeti gördüm. Ama kitapta cinayet işlenmiyor.

Kitap basıldıktan 5 yıl sonra Almanlar kayıtsız şartsız teslim oluyor. Hitler intihar ediyor. Faşizm yeniliyor. Bu defa müttefikler kendi içinde ayrışıyor, Soğuk Savaş başlıyor. Yanı başındaki Stalin'in tehditkar talepleri Türkiye'yi teyakkuza geçiriyor, antikomünist histeri galebe çalıyor. Rejimin dili sertleşiyor, sürek avı başlıyor., Nihat'ın çocuklarına gün doğuyor Nihat'ın çocukları Tan matbaasını basıyor. 1947'de Behice Boran, Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes üniversitelerden atılıyor. Bir yıl sonra Nihat'ın derin bağlantılı çocuklarından biri Sabahattin Ali'yi katlediyor.
256 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Normalde inceleme yapmadan önce biraz zaman geçsin isterdim. Kitabın üzerimde yarattığı subjektif hislerden kurtulmak için, kitabı sindirmek ve biraz da eleştirinin olumlu ve olumsuz yanlarını daha net ortaya koyabilmek için en fazla iki güne ihtiyaç duyardım. Fakat burda bir istisna yapmak istiyorum. Zira, daha önceleri Kürk Mantolu Madonna, yakın zamanda da Kuyucaklı Yusuf'u okuduğum ve yine daha önce Sabahattin Ali hakkında biyografik bilgiye sahip olduğum için beklemenin çok da ehemmiyeti olmayacağı fikrindeyim.

Buyrunuz:

Sabahattin Ali, çağdaşları tarafından kıskanılan(?) , zaman zaman öykücü ve romancı olduğu ikilemi içerisinde yıpratılan, Galatasaray Üniversitesi' nde devlet eleştirisi yaptığı gerekçesiyle bir dönem yasaklanmış bir zat-ı muhteremdir. Fakat edebiyatın öyle bir adalet anlayışı vardır ki aradan asırlar da geçse, size iade-i itibar yaptırır. Bu su götürmez bir gerçekliktir ve dünya edebiyatı örnekleriyle doludur.

Karakterleri gerçektir. Bu öyle bir gerçekliktir ki okulda, evde, iş yerinde hatta ve hatta sabah yüzünüzü yıkarken dahi yansımanızda kendisini gösterir. O karakterlerini ne göklere çıkarır ne de yerden yere vurur. Yeşilçam karakterlerinden biraz farklıdır diyebiliriz (!)

"Ne içindesinizdir zamanın,
Ne de büsbütün dışında; Yekpare, geniş bir anın Parçalanmaz akışında" seyreder figürleri. : )

İçimizdeki Şeytan : )

Yin & yang doktrinini bilirsiniz. Olumlu ve olumsuzun, gece ile gündüzün, iyilik ve kötülüğün evreni denge haline getirdiğini savunur. (örnekleri çoğaltabiliriz, kadın ile erkek gibi)

Sabahattin Ali, bize Yin 'i yani İçimizdeki Şeytan' ı anlatır. Aslında Yang 'ı ise Kuyucaklı Yusuf' tur (iyi olan. )

Her insanın içinde de bir şeytan vardır. Şeytandan kasıt, tabi ki dinî bir uhreviyata ait bir şey değil, daha çok genetik yazılımımızda bulunan savunma mekanizmasıdır. Çok daha net bir ifadeyle soyun devamı için o şeytan belli bir dönemde gerekliydi. Öyle anlar vardır ki vicdanınız ile kendi yararınız arasında bir tercih yapmak zorunda kalırsınız. Ya bir ömür boyu vicdanınız rahat edecektir; kendinizden vazgeçeceksinizdir ya da vicdanınızı görmezden gelip kendi yararınızı gözetmek zorunda kalacaksınız. Ya rasyonellik ya idealite (:

Şimdilerde ideal insan ya da Nietzschevari bir ifade ile üstün insan diye tarif edilen, aslında İçimizdeki Şeytan'dan arınıklık durumudur. Ben o şeytanın gerekliliğine inananlardanım. Tabi ki, İçimizdeki Meleği de unutmadan. Denge denilen şey de ikisinin de uyumlu çalışmasıdır aslında.

Spoiler içerir(!)

Tek olumsuz eleştirim ise, kocasını terk etmeyi düşünen Macide' nin mektup yazması ve pişman olup bunu cebine koyması sırasında, kocasının arkadaşını aracı olarak eve göndermesi ve Macide'yi terk etmek zorunda kaldığını söyletmesidir. Bu aslında Sabahattin Ali'nin aşırı romantik veya Türk toplumunun gelenekleri gözetilerek Macide'yi aklaması anlamına geliyor. Bu eleştiri, kalan bin olumlu tarafa gölge dahi düşürmüyor tabi ki ( :

Efendim yok akıcılık, sadelik, Edebi akım buralara hiç girmiyorum. Sabahattin Ali işte yahu, en az bir kitabını okumadıysanız, incelemeyi okuduktan sonra telefonu sessizce elinizden bırakıp, bir koşu kitapçıya ya da internetten sipariş vererek hiç bir önyargınız olmadan, ortaokul sonrası her yaştan insanın okuyabileceği lezette bir kitap ve yazardır.

Son olarak Sabahattin Ali, çağdaşları tarafından yapılan eleştirilerine çok güzel bir yanıt vermiş kahramanlarını konuşturarak. Şahsen beni çok güldürdü bu. Çok hoşuma gitti yani.

"Ömründe üç satır yazı yazmamış bir herifin mütalaaları, daha başka türlü olamaz... Sokakta ayakkabı boyayan bir çocuğun işine müdahaleyi salahiyetimiz dışında sayarız, halbuki biz sanatkârların işine burnumuzu sokmayı en tabii hakkımız addederiz... Çizmeden yukarı çıkmak, bizim "yarı münevverler" in en bariz vasfıdır!..”

Yarı münevverler. : )

Kesinlikle Üstad. Çok yaşa dicem de yaşıyorsun zaten içimizde.

Velhasıl kelam, Sabahattin Ali. Aslında Âli. İyi ki varmış. Bir oturuşta 200 sayfa su içtim. Okuyunuz, okutunuz. Hele ki adam akıllı biyografisini de buldunuz mu yeme de yanında yat.

~~Kitapla kalınız ~~
256 syf.
·5 günde
İçimizde şeytan yok... İçimizde aciz var... Tembellik var... İradesizlik,bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var... Birbirlerini severek evlenen Ömer ve Macide’nin hikayesi İçimizdeki Şeytan. Kişilikleri oldukça farklı olan bu iki gencin ayrılık serüvenini; insan ruhunu oldukça akıcı bi şekilde yorumlayarak anlatıyor Sabahattin Ali.
268 syf.
İçimizdeki şeytan...

Yükselen bir soysuz umudun varlığının habercisi...
Sene 1940. Yani bundan 80 yıl öncesi. o günle bugün arasında değişen binaların daha da yükselmiş olması vs vs. Alım gücünün yine diplerde olduğu zamanlar. İnsanların sefaletinin damarlara kadar inmiş olması. Tek bir farkla: bugün kredi kartı, kredi gibi lanetler mevcut. Yani olmayanı yiyoruz. Hadi insan olanı yer de, olmayanı nasıl yer. Bu içimizde oluşan kurtların bizi yemesine benzemez mi? İntiharlar, saçların kısa sürede beyazlaması, ruhun sönmesi (tükenmesi) ve finalde hissizlik. O dönemde moda kapana kısılmışlık!

İçimizdeki Şeytanlar tam sıralı liste :)

Emin Kamil - Peyami Safa
İsmet Şerif - Necip Fazıl Kısakürek
Nihat - Hüseyin Nihal Atsız
Profesör Hikmet - Mükremin Halil (Ordinaryüs Profesör)

Sabahattin Ali, yazılarına mutlak bir şekilde kendisini ve çevresini yerleştirir. Kürk Mantolu Madonna'daki olay örgüsünün Almanya - Türkiye hattında gerçekleşmesi, Kuyucaklı Yusuf'un yine Sabahattin Ali'nin öğretmen olarak görev yaptığı Aydın'ın Kuyucak ilçesinde başlayıp sürmesi bunlara birer örnektir. İçimizdeki Şeytan'ın olay örgüsünde İstanbul yer alıyor. Yani Ali'nin ömrünün 4/3'ünü işgal eden şehir. Ayrıca romanın ana karakterlerinin Balıkesir'li olması da parantez açılması gereken diğer bir husus. Burada çevresi olarak nitelendirebileceğimiz yukarıda ismi geçen yazarlar farklı isimlerle ancak ortak özelliklerle karşımıza çıkıyor. Amacını basit bir çerçevede düşünmemek gerektiği kanaatindeyim. İnsanların ilgisini aşk gibi güncelliğini asla kaybetmeyen bir olgu üzerinden kazanıp asıl anlatmak istediği olayları yine tanıdık çevresine birer eleştiri anlamında dile getirdiği açık. Sabahattin Ali'nin fikir dünyası üzerine birçok yorum yapılmıştır. Hümanist, sosyalist, milliyetçi ve belki de ölümüne sebep olan komünistlik yaftası. Markopaşa Yazıları'nı okudunuz mu bilmiyorum, ancak okuduysanız şunu rahatlıkla anlayabilirsiniz: kendisini herhangi bir fikrin, düşüncenin merkezine koymadığını ve daima kritik yaparak doğrunun peşinde koştuğunu. Toplumun en alt tabakasından üst tabakasına kadar 80 yıl öncesinde de bugün de şu muhakkak vardır: İnsanları sınıflandırma zorunluluğu. Örneğin Cemil Meriç, fikirlerinin hiçbir izm'le bağdaşmadığını, belirli bir grubun parçası olmadığını ısrarla dile getiren bir düşünür. Ancak Necip Fazıl'a ve yakınındakilerle olan iltisakı, yine yazılarında Batı'ya olan tutumu onu sağcı yapmaya yetmiştir. Hayır, bunları anlatıyorum ama kendimi alamıyorum, onun sağcı olduğunu iç sesim haykırıyor :) Olay bu noktalara gelmiş anlayacağınız. Sabahattin Ali'yi de aşkı, sefaleti perde yapıp ardında bunları açıklamaya zorlayan budur belki de. Sivri bir karakter olduğu aşikar.

Bugünümüze bakalım biraz. Ünlü, aydın, entellektüel olarak adlandırdığımız ve takip ettiğimiz insanları irdeleyelim. Büyük ironilerin kol gezdiği bir hadisedir. Aslında esefle kınadığımız insanların ne yaptığına, ne yazdığına o kadar ilgili oluşumuzda yatat bu ironi. Şimdi soruyorum aydın nedir?

Cevap: Aydın insan, bilimin yol göstericiliğini savunan, sorgulayan, insanların özgür ve bağımsız kimlik kazanmaları için çaba harcayan, düşünce derinliği olan, tutarlı davranan, alçak gönüllü ve insanlara saygılı kişidir. Bir anlamda "düşünce namusu ve dürüstlüğü" aydın insan olma niteliğinin ilk belirleyici unsurudur.

Cevaba bakınca görüyorum ki, ülkemizde aydın diye tanımlayabileceğimiz belki birkaç kişi vardır. Şimdi isimlerini saysam muhakkak ki yukarıdaki tanıma uymayan özelliklerini bulabiliriz. Bu romanda en derin eleştiri, aydın (!) insanların çevresine empoze etmek istediği fikirleri aktarırken uyguladıkları yöntem. Fikirleri için gerekirse insanların kanı akabilir, zalimlik hüküm sürebilir, doğru ile yanlış yer değiştirebilir. Kimisi sağın neferi kimisi solun. Bu iki derin ayrımın ortasında kapana kısılmış insancıklar. Doğumuyla beraber anne babasının etkisiyle sahip olunan kimlik, daha sonra çevresiyle şekillenen kimliğin devamı ve finalde eğer düşünme yetisine, sorgulama becerisine sahipse kendi kimliği. Ölmez, kalmazsa tabii.

Freud'a göre insanın ilk travması, artık yeme ihtiyacını kendi giderme zorunluluğuyla başlar. Sonraları bu travma kendi tuvalet ihtiyacını gidermesiyle devam eder. Bu dönemleri Fallik, Gizillik (Latent) , Ergenlik dönemleri takip eder. Neyse konumuz bu değil. Travmaların en derini kimliktir elbette. Bu saydığımız dönemler insanı belirler ancak asıl ana konu kimliğimizdir. Amin Malouf'un 'Ölümcül Kimlikler' kitabı bakış açınıza direkt etki edecek, farklı bir pencereden var olanı görmeye yardımcı olacaktır. Onu da okumanızı tavsiye ederim.

Konudan konuya saptım ancak şunu belirtmek isterim: Birtakım insanların fikirleri için hammadde olmaktan vazgeçmeliyiz. Kendi fikir dünyamızı inşa edip, onun peşinde koşmalıyız. Mücadeleyi değerli kılan budur. Peyami Safa'nın sözü geldi şimdi aklıma: ''Aslolan aşk mücadelesi değil, mücadele aşkıdır'' diyordu Yalnızız kitabında. Mücadelemizi değerli kılan ona bizim ulaşmamız. Başkasının fikirleriyle yaşamak taklitten ötesine gidemeyecek, taklit ettiğimiz insanın aslını yaşatmaktan, yani sizi hammadde yapmaktan öteye götürmeyecektir. Başkasının fikri ancak bize ışık tutmalıdır, tamamen yüz çevirmemeliyiz elbette. Örnekleriyle de gördük ki topluluklar için sadece bir kelleden ibaretiz. Zamanı geldiğinde onu koltuğumuza almak, zamanı geldiğinde de yere atmak kaydıyla.

Hüseyin Nihal Atsız'ın ''İçimizdeki Şeytanlar'' adlı yazısını bilmeyenler için okumak isteyene linkini bırakayım. Eğer tüm yukarıda anlatılanlardan bağımsız kitabı okumak isterseniz, bu yazıyı unutun ve iki gencin nasıl bir kapana kısılmışlık içerisinde bir mücadele verdiğine şahit olun. Sabahattin Ali'yi ölümsüz kılan romanlarıdır. Keyifli, güzel bir gün diliyorum.

http://www.nihal-atsiz.com/...r-h-nihal-atsiz.html
268 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Romanın "Ön Söz”ünden (Selim İleri)

“İçimizdeki Şeytan’ı okuduğumda, romana yönelik eleştirilerin hiçbirini okumamıştım. Bu yüzden de, Sabahattin Ali’nin ‘birtakım gerçek kişiler’i hedef aldığını bilemez, düşünemezdim.
Sonradan öğrendiğime göre, İçimizdeki Şeytan’da, Peyami Safa, Atsız gibi gerçek kişiler ağır ithamlarla yeriliyormuş.
Bu türden sözlerin, söylentilerin geçersizliğini öğrenmek için de zamana ihtiyacım varmış: Bugün, roman sanatının, ‘kurmaca’dan ötesiyle değerlendirilemeyeceğini bildiğimden, ne Sabahattin Ali’nin eserinde Peyami Safa’yı ya da Atsız’ı görüyorum ne de Atsız’ın eserinde Sabahattin Ali’yi.”

Evet, Selim İleri’nin tespiti böyle. Ben, romanı okumadan önce maalesef ‘birtakım gerçek kişiler’i hedef aldığı yönündeki eleştiriler hakkında az da olsa malumata vâkıftım. Bu sebeple eseri okurken hangi karakterin Peyami Safa olduğunu merak ettiğimi itiraf etmeliyim. Tespit etmem de zor olmadı. Bu merakla birlikte “roman sanatının, ‘kurmaca’dan ötesiyle değerlendirilemeyeceği” gerçeğine uyarak okumaya, anlamlandırmaya çalıştım. Bunu doğru olduğu konusunda Selim İleri’ye katılıyorum.

Bu romanı da Kuyucaklı Yusuf ve Kürk Mantolu Madonna kadar severek ve hayranlıkla okudum. Sabahattin Ali’nin gerçekten tatlı bir dili var. Okuyucuyu saran, sıkmayan, akıcı bir dil.

“İçimizde şeytan yok! İçimizde aciz var! Tembellik var! İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey:Hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var!” (s.262, YKY)

Eserin beni düşünmeye sevk ettiği en önemli nokta hangi sebeple olursa olsun insanoğlunun hakikatleri görmekten kaçmak itiyadında oluşudur. Cevizin kabuğunu kırmaya üşenip içi görme şerefine nail olamayışımız ve onu büsbütün kabuk kabul etmemiz... Hatta bu yalana kendimizi inandırmaya çalışmamız... Burnumuzdaki nezleyi gidermek yerine kokuyu inkara kalkışmamız... Gerçeklerle yüzleşince de zelil nefsimize bunu konduramayıp bir günah keçisi arayışımız... Çocukken alıştırıldık belki de. Sehpaya çarpıp ağlayan çocuğunu susturmaya çalışan annenin teskin yolu sehpayı tokatlamak olunca başladı gerçeklere sırt çevirişimiz.

Bir de gerçeklerden kaçarken taktığımız maskeler var. Her ambiyansa uygun farklı model ve tasarımda... Vitrin önemli çünkü. Bilgiyi uygulamak için değil pazarlamak için öğrenir olduk. İsmimizin önünde bir sepet de unvanımız olsun diye bilgi alıp satmak da sakınca görmez olduk. Pek de inanmadığımız ideolojileri savunmak bazen maskelerimizin sigortasıydı bir nevi. Menfaat söz konusu olunca çirkinleşivermemiz var bir de: O anki maskemiz melek suretinde bile olsa menfaatimize dokunan olunca sıyırıp atmak da beis görmemek...

Maskelerin altında büzüşen, pörsüyen, çirkinleşen hakiki suretler... Yıllar önce bir skeç izlemiştim televizyonda. “Adam korkunç suretli bir maske takıp yeni tanışacağı misafirin karşısına öyle çıkar. Misafir, korkmak bir yana gayet normalmiş gibi konuşmaya başlar, tepki vermez. Şaşıran adam çaresiz maskesini çıkarır. Misafir, bu sefer basar çığlığı, girecek delik arar.”

Hakikatlere sırt çevirmeyen, maskesiz yaşayan; sireti suretine, sureti siretine muvafık, gerçek bir davası olan ve bu davasında onurluca, sebat ederek yürüyen, sözleriyle yaşamı birebir örtüşen, keyfiyeti kemiyete tercih eden, şahsiyet sahibi, mânâsı maddesinden kuvvetli âdemoğullarından olabilmek ümidiyle...

Keyifli okumalar diliyorum.
268 syf.
·Puan vermedi
Merhabalar kitap konu olarak 1960 yollarında baş kahraman Ömer’in felsefeyle ilgilenmesi ve aşık olmasıyla gerçekleşen olaylar anlatılıyor.Bu eserde Kürk Mantolu Madonna gibi aşk değilde vicdan teması ağır basmaktadır.Kitabı okurken her söz sanki uyanmanız için bir bir tokat niteliğinde olacak keyifli okumalar dilerim
"İnsan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı. Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı."
" Kalabalık beni sahiden sıktı. Ben ikide birde böyle oluyorum, bazen bütün insanları boyunlarına sarılıp öpecek kadar seviyorum, bazen da hiçbirinin yüzünü görmek istemiyorum. Bu nefret filan değil… İnsanlardan nefret etmeyi düşünmedim bile… Sadece bir yalnızlık ihtiyacı. Öyle günlerim oluyor ki, etrafımdan küçük bir hareket, en hafif bir ses bile istemiyorum. Fakat sonra birdenbire etrafımda bana yakın birilerini arıyorum. Bütün bu beynimde geçenleri teker teker, uzun uzun anlatacak birini. O zaman nasıl hazin bir hal aldığımı tasvir edemezsiniz."
Acaba şuanda o ne düşünüyor? Herhalde beni değil... Niçin?.. Onun kafasında bir müddet yaşamak için neleri feda etmem ki?.. Her şeyi...
"Etrafımız o kadar çirkefle dolu ki, temiz kalmak için bir tek çare kendi dünyamıza çekilmek ve muhitle, hiç olmazsa manen, alakamızı kesmektir."

Kitabın basım bilgileri

Adı:
İçimizdeki Şeytan
Baskı tarihi:
15 Ocak 2019
Sayfa sayısı:
272
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786057944283
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ren Kitap
“Kim bilir... Belki uzak bir günde, büsbütün başka insanlar olarak tekrar karşılaşırız ve belki gülüşerek birbirimize ellerimizi uzatırız...”

Taşrayı da kenti de gerçekçi bir yaklaşımla okura sunmayı başaran Sabahattin Ali, İçimizdeki Şeytan’da modern kent insanının dünyasına çıplak bir gözle bakıyor. Aydın bir kesimle birlikte geleneklerin de çevrelediği bir hayatı yaşayan insanların, insani duyguların ön planda olduğu eserde, 1940’ların insanları sarmalayan buhranıyla karşı karşıyayız. En büyük savaşı içimizden gelen bir güce karşı verdiğimiz bu alışılması güç dünya, yaşama dair tecrübeler ve aşk gibi kuvvetli duygularla birleşince romanın kahramanı Ömer’i anlamaya, kendimizi onunla özdeşleştirmeye başlarız.

Türk edebiyatında unutulmaz bir yer edinen Sabahattin Ali’nin ölümsüz eseri İçimizdeki Şeytan, biz okurların kendi içimizdeki kötücül güçle yüzleşmemizi sağlıyor.

Kitabı okuyanlar 61,1bin okur

  • Bahar
  • İsmail Tuğrul Özekin
  • Lady Greenwood
  • Afsana İsmailova
  • Kübra Taşdemir
  • Zehra Nur Hanım
  • Sema
  • vaveyla
  • Yusuf Kılıç
  • serpil mercan

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%8.2
14-17 Yaş
%18.8
18-24 Yaş
%24.7
25-34 Yaş
%15.3
35-44 Yaş
%20
45-54 Yaş
%8.2
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%3.5

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%71.9
Erkek
%28.1

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0.3 (44)
9
%0.2 (30)
8
%0.2 (33)
7
%0.1 (21)
6
%0 (4)
5
%0 (3)
4
%0 (1)
3
%0 (1)
2
%0
1
%0 (1)

Kitabın sıralamaları