İki Kişilik Rüyalar

9,0/10  (1 Oy) · 
16 okunma  · 
3 beğeni  · 
458 gösterim
Sulara anlatılacak rüyalardandı.
Akan sular yoktu oysa.
Su yerine kâğıt yetişti imdada.
Okuyanlar önce ne duyduysalar,
"İşte budur, ben de bu rüyanın tam şurasın dayım"' dediler.
Böyle evler görmüşler,
böyle bahçelerde yitirdikleri olmuştu.
Ama kapıların bu kadar kendine açık ve bu kadar kendine kapalı olduğunu henüz bilmiyorlardı.
(Tanıtım Bülteninden)
  • Baskı Tarihi:
    Nisan 2011
  • Sayfa Sayısı:
    128
  • ISBN:
    9789759963262
  • Yayınevi:
    Profil Yayıncılık
  • Kitabın Türü:
Gülnaz Eliaçık 
 21 Tem 00:34 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Serin bir rüyanın hatırınadır çektiğim dünya ağrısı.

Birhan Keskin

Sabah yaşayıp tükettiğimiz, gece tekrar inşa ettiğimiz rüyalar vardır hani... Bir daha görsek dediğimiz; insanlar, mekanlar, konuşsak dediğimiz cümleler, sussak dediğimiz şarkılar... Böyledir insanoğlu, bir tek kabuslarının tekrarı yormaz onu! Sahici bakmaz kötü rüyalara, iyilerin hep gerçek olmasını dilerken kötüleri anlatacak akan sular arar etrafta. Kimileri vardır, metropol bedeviliğinden yorgun düşmüştür, çölde görür kendini. Suyu bilir de, suya söylemeyi ar eder kendine. Kimileri vardır, derdini kağıttan öteye söyleyemez... Aslında kağıtlara yazılan rüyalarda suya anlatılanlar gibidir biraz, akar sular besler tohumları, tohumlar filize durur sonraları. Filizler ağaçları, ağaçlar sayfaları koyar önümüze. Öz ,sudur. Öz, derdin akıp gitmesidir nihayetinde. Böylece su akar yatağını , dert yazılır sahibini bulur, rüyalar arası cümle yolunda...

İki Kişilik Rüyalar, sudan evvel kağıdın bağrında inleyen cümleleri taşıyor içinde. Okuyan su gibi içiyor hikâyeleri önce, bir bir altını çiziyor satırların: "işte şurda ben varım, ben burdayım" diyor kendi kendine. Bu kitaptaki hikâyeler, öyle derin ve öyle yaşanmışlık hissi veriyor ki okura, kıyısında köşesinde kendinizi bulduğunuz fazlaca cümle çiziyorsunuz sayfalarda. Komşunuz, arkadaşınız, eşiniz, çocuklarınız velhasılı kelam tanıdık birileri var muhakkak sayfalar arasında. Sanki yazar geriden gözleyerek yazmış sizi, etrafınızdakileri.
Güzelliğinden istifa eden kadınlar tanıdınız mı siz hiç? Aliye Rona kılıklı kayınvalideler gördünüz mü hayatınızda? Dostluk derken tek taraflı çıkarların, hamallık yapan tarafı olarak hissettiniz mi hiç kendinizi? Okul başarınıza rağmen yolunda gitmeyen ruhsal devinimlerinizle, istediğiniz noktanın çok uzağına düştünüz mü? Kısaca rüyalarınızı anlatacak akar sular aradınız mı kendinize? İçlerinden birine cevabınız muhakak "evet!" olacak biliyorum, bu nedenle sizi Fatma Barbarosoğlu'nun kalemiyle, düş ortaklığı yapmaya davet ediyorum.

-Evler de sokaklar gibidir, ışığını kaybedenler gölgesizdir-

Kitabın ilk bölümünde evin kapısı açılır okura, bir solukta kendinizi içeride buluverirsiniz. Sabahat Hanım'la Nuri Bey'in hikayesi karşılar sizi kapının öteki tarafında. "Bedenini ve belki bedenine sığmakta zorlanan sevdasını, güvercin adımlarla üçüncü kata taşımaya uğraşan"(Sayfa-11) adam olarak tanıdım ben Nuri Bey'i. Demir toplayan çocukların girişimci ruhlarını, bir kadının erkeğin gölgesinde kendini nasılda güvende hissettiğini anlatır Barbarosoğlu "O Yaz" isimli hikâyesinde. Bir kadının sureti ne kadar sert görünürse görünsün ve karakteri ne kadar baskın olursa olsun, erkeğin yumuşacık gölgesinin bile yeter olduğunu anlatır Sabahat Hanım'la bize. Öykünün sonunda eşinin kaybıyla güzelliğinden istifa etmiş bir Sabahat karşılar sizi, içiniz burkulur. Sanki yan komşunuzdur Sabahat, öyle üzülürsünüz haline.

Evin koridorunda ilerleyen okur "Bahar Temizliği" ile karşılanır. Yan komşunuz çocuklarının ödevini yaptırmak adını muhakkak çalmıştır kapınızı. Bazen gönüllü bazen gönülsüz bir şeyler tutuşturmuşuzdur ödev niyetine çocuğun ellerine. Yazar ödev olarak bahar temizliğini yazacak olan çocuğun anlattıkları karşısındaki ilgisizliğinden dem vuruyor satır aralarında. Bahar temiziliğine sosyolojik bir vaka olarak yaklaşıyor bu hikâyede. "Temizlenmeyen baharlar" diyor bir de,sahi baharı neresinden temizler insan? Ruhunun temizliğine nereden başlar sonra? Elalem algısıyla ovalanan her köşeyi akla getirirken bu hikâye, insanın kendini ihmal edişine de dem vuruyor yer yer: "Duvarlara gelip eğleşen, eğleştikçe sahibini temiz olmaya çağıran bahar sizin içinize hiç mi bir şey demez? Eliniz, diliniz, gözünüz sizin olmayana değdi. Ne yapacaksınız?"(Sayfa-26)
Barbarosoğlu, mekanı bir eşya gibi kullanarak ilk bölümde okuyucuyu içine çekmeyi kıvrak bir hamleyle başarıyor, "Evde Raks" ve "Kadın ve Kadın" isimli öyküleri ilk iki öykü kadar üzerimde etki bırakmasa da kitabın okunma keyfini kesinlikle azaltmıyor.

-Bahçelerde tamamlansa eksik kalan düş kırıklıkları-

Evler daralıyor. Suya söylenmeden kağıda düşenler için mekanlar yersiz ve yurtsuz kalır bazen. Bulunduğunuz mekan sahiplik algınızdan uzaklaştıkça, aidiyet duygunuz körelir. Evlere sığmaz olur insan, bahçeler teselli eder bizi o vakit. Bahçeler kimi zaman ağrılarımızı ağırlarken kimi zaman yarım kalan rüyalarımızı tamamlar. Kim bilir, apartmanların gölgesinde yitirilen düşler, bahçelerin içinde çiçeklerle birlikte bitiverir belki...

Bahçeye açılan kapıdan ilk adımı "Eksik Kalan" bir şeylere atıyoruz. Hepimiz eksiğiz, hiçbir vakit tamam olma duygusunu yaklaştırmayacağız belki yanımıza. Çünkü biliyoruz ki tamam olan yanılgıdadır, insan dünyadan eksikliklerini tamamlama telaşıyla geçip gidecektir. Kahramanımızın adı Dilek, dileği eksik kalan Dilek! Bu hikayede Barbarosoğlu ayrılan çiftlerin çocuklarında ki depresif hallere, başörtüsüyle sınava giremediği için başarılı bir öğrencinin ruhunun örselenmesiyle, bir türlü istediği merhaleye gelemeyişine dem vuruyor. Kahramanımızın annesine, babaannesinin evliliğini kurtarma önerisi ise hayli ilginç geliyor insana; "Evin içinde örtme şu başındakini. 'İhtilal oldu' diyorlar. Postmodern ihtilalmış bu!"(Sayfa-49) Dilek okul birincisi olarak üniversiteyi kazanamayınca, sürekli kazanan arkadaşlarına yetişme çabasıyla okuyor, ne bulursa okuyor. Diplomasız bir öğretmen, biraz doktor, biraz felsefeci, biraz sosyolog... Bu hikayede yazarın annenin ağzından söyledği en güzel söz: "Kendin için oku!"(Sayfa-51) oluyor. Dilek hep başkalarına yetişme telaşında, bu yüzden hep eksik sayıyor kendini.

Barbarosoğlu Dilek üzerinden anlattığı bu hikaye ile günümüz gerçekliğine de dokunuyor biraz. İş başvurularında, girilen sınavlarda, arkadaş toplantılarında, akraba yemeklerinde... Hep bitirdiğimiz/bitiremediğimiz okullar, mensubu olduğumuz/olamadığımız meslekler kısaca adımızın önüne koyduğumuz/koyamadığımız sıfatlar didiklenmez mi? Dilek bu telaşında haksız mı sanki? Toplum sıfatsız yaşamamıza izin vermiyor nedense, muhakkak bir etiket koymak gerekiyor insanların önüne. Kişiliğinizden evvel sıfatlarınız sorgulanıyor, önce onlara saygı gösteriliyor. Ve insan yanılıyor. Halbuki sıfatına " hiç" demek isteyen insanların sayısı hiç de az değil!

Barbarosoğlu'nun kitapta en güzel işlediği tema ise dostluk anlayışı. Dostluk, anlatmak kadar dinlemektir. Kendi başarınıza sevinebildiğiniz ölçüde, dostum dediklerinizin başarılarına, güzel anlarına sevinebilmektir. Toplumda yaygın olan 'kötü gün dostluğu' tabirini tam anlamıyla doğru bulamadım hiçbir vakit. Elbet insanın kötü anlarında ihtiyaç duyduğu insanlar olacaktır ancak kötü günler kadar paylaşılasıdır güzel anlar da. Dostluklar böyle anlarda daha çok sınanır.

"Dazlak" isimli hikaye iç burkan cümlelerle başlıyor. Okuyucu karşısında baş örtüsü sorunu nedeniyle okulu bırakma kararlı alan bir genç kız buluyor. Kafanızdan arkadaş kılıfına soktuğunuz insanları şöyle bir geçirin. Örneğin hayatı hakkındaki birçok detayı bildiğiniz bazı dostlarınız(!) sizin hakkınızda, aynı detaylara sahip mi? Bu detayları öğrenebilmek için çaba sarf etmezsiniz hiçbir vakit. Dinlemeye meyilli olmanız yeterlidir, anlatı sanatına takılıp kalmışların yanında! Dinleyen olmak anlatan olmaktan hep daha yorucudur bu dünyada! Karşısınızda ki ne var ne yok anlatır, anlatır da sormaz bir derdin var mı diye, ilgilenmez mahzun duruşunla, gözbebeklerinde birikmiş bir tomar yaştan haberdar olmaz. Bakar gözlerinin içine belki ama görmez. Sürekli anlatıcı tipindeki dost müsveddelerini hayatınızdan çıkarmak, dinleyicilerin vefasızlık namına içini ilk anlar cız ettirebilir. Sonrası kanınızı emen bir sivrisinekten kurtulmak gibidir. Dostluklarda anlatma-dinleme eylemlerini dengeli tutabilmek önemlidir.

Hikayemizin kahramanı, dinleyici tipinde bir hanım kızdır. Karşısındakiyse sürekli anlatan modeldir. Barbarosoğlu bu modeller için öyle güzel bir şey söylemiş ki: "Öfke fazladır bazen. Küsmek bile fazla. İncinmek çok fazla."(Sayfa-68) İnancını ideallerinin önüne koyan genç kızın ailesine okulu bıraktığını söyleme biçimi ise hayli sızılı: " Sen mi okulu bıraktın? Okul mu seni bıraktı?" "O beni ben olarak istemedi ben de onu bıraktım"(Sayfa-72) Bir genç kızın bahçesine, bir düş kırıklığı daha ekiyor bu hikaye ve filizlenmesin diye bu kırıklıklar, saçlarını kazıtıyor okula dönme şartı olarak. Hüzünle okuyorsunuz her satırı. Hikayenin sonu ise o zamanların Türkiye'sinin çarpık siyasi anlayışı ve eğitimhanelerin başında bulunanlar hakkında doğru bir resim çiziyor: "Başörtülü olmanız dazlak olmanızdan daha az tehlikeli bizim için! Örtün başınızı, örtün!" (Sayfa-74)

-Kalbinizin kapıları hangi dünya ağrısına açılır?-

İnsan en son kendi kapısından girer, insan en son kendini sınar kalbine aldıklarıyla. Kitabın son vuruşunu, dostluk konusunu daha sıkı işleyerek yapıyor Barbarosoğlu. "Sınanan Dostluklar" başlıklı hikayesini okurken öyle çok satır çiziyorsunuz ki, hikaye bittiğinde kendiniz de hayret ediyorsunuz. "Yüktür sınanmamış dostluklar"(Sayfa-91) diyor bir yerinde ne doğru, sınanmamış dostlukların temeli hakkında asla fikir sahibi olamıyorsunuz. Sınama sonuçları genelde kalp kırıklığıyla bitse de gönül huzuruna erdiklerimizde yok değil hani.

Kurduğu tüm dostluklar birer kapıdır insanın ömründe. Habersizce çaldığınızda dahi size açılacak sandığınız kapılardır. "Bir dosta emanet edilmeyecekse hayatın ağırlığı; niye yaşanır bunca şey..."(Sayfa-93) Sahi neden yaşar insan önüne bırakılan kader yazgısını? Hüznünü, kederini, sevincini, neşesini... paylaşacağı yarenleri olmadıktan sonra? Kapılar kolay açılmaz insana, her insan tanıdık sıfatıyla yer eder hayatımızda da gönlümüzde dostluk merhalesine kolay kolay ulaşamaz. Bu yüzden sınanır dostluklar, hiçbir makam kolay elde edilmemiştir hayatta. Dostluk makamların en güzelidir insan kalbinde, en sevilesidir hem de!

Kitabın son hikayesi "Güzel Ölüm Defteri" okurken önce farkına varamadığınız sonrasında ise gönlünüzden gözlerinize bir çağlayanın taşmasına sebep olan hikayedir. Dostluklar arası fedakarlık içgüdüsünü çok iyi anlatır insana bu hikaye. İnsanın yakın saydıklarını üzmek istememesi uğruna, en sevdiklerinden uzaklaşmasına şahit oluruz. Sırf onlar daha az üzülsün diye... Fedakarlık en güzel kapıdır dostlukta, kolay kolay açılmaz, açıldı mı bir daha kapanmaz! Güzel Ölüm Defteri'nde Necibe ve Yüksel'in sınanan dostluğuna şahitlik ediliyoruz dolan gözlerle. Ah! Yüksel, sen ne güzel, ne düşünceli bir kadınsın öyle, kötü gününe ortaklık methiyesi düzdürerek heba etmedin Necibe'yi. Birçokları gibi kötü gün dostum nerde hiç demedin hikaye boyu, hatta hastalığının adını bile hissettirmedin ona... Bu hikayede madur ilk başlarda Necibe gibi görünse de Yüksel'in aziz fedakarlığı benim için her şeyin üzerinde. O hiç kapanmayacak bir kapıyı kalp ağrısıyla bile açmayı becerebilmiş bir kadın benim gözümde.

Fatma Barbarosğlu'nun hikayeci kimliğini tereddütsüz onaylayan bir kitap, İki Kişilik Rüyalar. Üslubunda ki canlılık göz dolduruyor. Günlük meselelerden ve hayatımızın tek düze algısından yola çıkarak özelleştirdiği, temas ettiği her mesele önemle okutuyor kendini hikayelerinde. Bu kitap, serin bir rüyanın hatırına, tamiri gereken tüm dostluklar gibi besmele ile başlanarak okunmalıdır.

Son söz yazarının olsun yine: "Dostluk,her rüyayı iki kilişik görmektir" (Sayfa-116)

Fatma Barbarosoğlu
İki Kişilik Rüyalar
Profil Yayınları
127 Sayfa

27.05.2013