İki Şehrin Hikayesi

·
Okunma
·
Beğeni
·
134,7bin
Gösterim
Adı:
İki Şehrin Hikayesi
Baskı tarihi:
2016
Sayfa sayısı:
144
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786059828871
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Halk Kitapevi
775 yılında bir posta arabası içinde muhafız ve yolcularla karlara batıp çıkarak Dover'e doğru ilerliyordu. Muhafız bir eli tetikte bir eli silâh sandığının üstünde karlı gecenin korkunç sessizliğini dinliyordu. O yıllarda posta arabalarının soyulması görülmemiş işlerden değildi. O kadar ki yolcular bile birbirlerine kuşkuyla bakarlar konuşmazlardı. Çünkü içlerinden birinin soyguncu ya da soyguncu yardımcısı olması mümkündü.

Yolculardan Jarvis Lorry İngiltere'nin en eski bankalarından birinin yaşlı memuruydu. Uzun yoldan yorulmuş başını arkaya dayamıştı. Ne zaman dalsa korkunç düşler içinde çırpınıyor uyanır uyanmaz bir daha uyumamaya çalışıyor yine de yorgunluk ve uyku ağır basıyordu. Jarvis Lorry bir ölüyü diriltmeye gidiyordu ve ne yaparsa yapsın on sekiz yıldır ölü olan bir adamla karşılaşacağını aklından çıkaramıyordu.

Gözlerini kapar kapamaz bir yığın hayal gözlerinin önünde dansetmeye başlıyordu. Bu hayallerden hangisinin dostu olduğunu anlamak istercesine dikkatle bakıyor elini uzatıyor dokunmak istiyordu. İşte o zaman on sekiz uzun yılın gerisinden tanımak istediği dostu toz haline geliyor yok oluyordu.
112 syf.
·3 günde·7/10
Charles Dickens. İlk olarak bu romanı bir genel kültür sorusu aracıyla öğrendim. Fransız devrimi ve etkilerini konu alan dünya klasiği nedir diye sormuşlardı.

Paris ve Londra'da geçen bu roman anlatıldığı kadar sürükleyici olmamakla birlikte sıradan bir eser sayılamayacak kadar da iyiydi.

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
464 syf.
·12 günde·9/10
Öncelikle incelemeye geçmeden önce
bir şeyler söylemek istiyorum.

Kitabı https://1000kitap.com/avsar_kizi38 ile ortak düzenlediğimiz "Charles Dickens okuma etkinliği" dahilinde okudum. Biz etkinliği düzenleme kararı alırken güzel olacağına en başından inanmıştık,ancak katılımın bu kadar fazla olacağını ben tahmin etmiyordum açıkçası.Yaklaşık yüz-yüz beş okurun katılımı ile gerçekleşen güzel bir etkinlik oldu. Katılım sayısının bu denli fazla olması da etkinliği daha güzel kılan bir detay oldu bence. Ricalarımızı kırmayan, davetimize icabet eden ve bu etkinliği daha güzel kılan herkese çok teşekkür ediyorum ben.

Evet, teşekkür faslı bitti.Sıktıysam özür dilerim. Uzun bir inceleme olacak. Kitabı her yönüyle, sizin okuma hevesinizi kıracak cümleler(Spoiler) kullanmamaya özen göstererek incelemeye çalışacağım. Başlayalım.

İncelememe "Her şeyin kitabı" başlığını attım;çünkü kitabımız aşk, heyecan, dram, sefalet, açlık, gizem, korku ve savaş sahneleri ile dolu.

Fransız İhtilali ve öncesini konu alan kitapta kurgu sadece savaşa neden olan soylular sınıfı üzerine değil, toplumun her kesiminden insanlar üzerine yapılıyor. Savaşa yine her zamanki gibi zenginler neden oluyor.

Kitapta açlıktan ot ve çimen yiyen sefilleri, dini değerlerden nefret ettiği gibi başkalarının da dini yaşamasına engel olmaya çalışan abileri, kendisi ve ailesine dua etmesinden dolayı kocasından dayak diyen ablaları, dedikodu meraklılarını, kana susamış savaşçıları ve kafa koparan tonton teyzeleri göreceğiz.

Bozulmuş adalet yapısı; haksızlığa uğramış, nedenini bile bilmeden yıllarca hapis yatmış insanlar ve haksız yargılar ile idam edilen veya idamın eşiğine sürüklenen masumlar...
Dickens, kitapta dönemin bu ve bunun gibi tüm olumsuzluklarına değiniyor.

Gördüğümüz gibi kitabın içerik bakımından maşallahı var. Her şeyi içeriyor. Tabiki bu yazdıklarım sadece birkaç küçük örnek. Bunların çok daha fazlası var kitapta.

Dickens, kitabı 1859 yılında gazetelerde tefrika etmek amacı ile yazmış ve birçok tarihsel iz taşıyan kitabımız 200 milyonun üzerinde satışı yapılarak "Tüm zamanların en fazla satılan, en meşhur kitabı" ünvanını kazanmış.

Kitabımızın ismini belirleyen "iki şehir" de Paris ve Londra şehirleri bu arada. Fransız bir aristokrat ve İngiliz bir avukatın yolları bir aşk dolayısı ile kesişiyor ve ana ve yan karakterlerimiz bu şehirler arasında geçiş yapmış kişilerden oluşuyor. Kimisi Londra'dan Paris'e, kimisi de Paris'ten Londra'ya geçiyor...

"Zamanların en iyisiydi, hem de en kötüsü. Akıl çağıydı, hem de budalalık çağı. İnanç çağıydı, hem de inkar çağı. Bir taraftan aydınlık, diğer taraftan karanlık bir çağ yaşanıyordu. Umudun baharıydı, yeisin kışı. Her şeyimiz vardı ama hiçbir şeyimiz yoktu. Hepimiz cennete gidiyorduk, hem de cehenneme" gibi tezatlar içeren cümlelerden oluşturulmuş bir paragraf ile başlıyor kitabımız.

Aslında bu tezatlar savaşa neden olan kesimin hangi kesim olduğunu az çok belli ediyor. Zenginlerin halkı sefalete sürüklemesi Fransız Devrimi'nin patlak vermesine neden oluyor. Halk artık açlığa, sefalete ve ezilmeye daha fazla tahammül edemeyip önüne geleni asıp kesiyor.

Halk, kendi göbeğini kendisi kesiyor kısacası. İhtilal sonuçları irdelendiğinde dünya çapında birçok farklılığın ortaya çıktığı görülüyor. Yeni Çağ'ı kapatıp, Yakın Çağ'ı başlatan bu ihtilal köleliği ve sınıflı toplum yapısını yok ediyor. Tüm insanların hukuksal eşitliğini sağlıyor. Milliyetçilik akımının ortaya çıkmasına neden olan devrim ayrıca insan haklarına verilen değerin artmasına ve bazı gelişmelerin yaşanmasına neden oluyor.

Çok kan akıyor, ancak ihtilal Fransa'da ve tüm dünyada birçok gelişmeyi ve değişmeyi beraberinde getiriyor.

Kitabın içeriğinden devam edelim...
Bunca açlık, sefalet ve savaş sahnelerinin yanında, insanın içini ısıtan aşk sahneleri kitabı daha da güzel kılıyor.

Bütün aşk mevzuları aslında bir kişinin etrafında gelişiyor. Doktor Manette'nin güzel kızı Lucie... Neredeyse ülkenin tüm avukatları bu kıza aşık :)

"Bir kızı bin kişi ister, bir kişi alır" sözü bu kız için söylenmiş sanki. Lucie, kocasına gönül rahatlığı ile"Beni ne doktorlar, ne avukatlar istedi de ben sana vardım."diyebilir yani.

Savaşın işlendiği sayfalara gelecek olursak...
Savaş sahneleri o kadar gerçekçi ki ihtilalin ateşi ile yanan insanları çok iyi hissediyoruz.İntikam arayışı içinde olan, kan isteyen insanlar bize savaşı yaşatıyor. Kırmalı, dökmeli, kesmeli, parçalamalı; kan dolu sahneler... Kadınlı, erkekli;gözlerini kan bürümüş insanlar sefaletlerine dur demek için adeta kan emici yaratıklara dönüşüyorlar. Ne açlık, ne de susuzluk durdurabiliyor onları... Bir ara kitaptan yüzüme kan fışkırdı.

Halk, sefaletlerine neden olan kişilerin vücutlarını "milli ustura" diye adlandırdıkları giyotin ile parçalıyor ve kellelerini mızrakların ucuna asıyor.Cumhuriyet destekçisi olmayanlar mahkemelerde hızlı bir şekilde, yeterli kanıta bile sahip olunmadan idama mahkum ediliyor ve parçalara ayrılıyor. Kısacası savaşlar ve ölümler çok gerçekçiydi.

Kişilere gelelim...
Kitapta iyiler çok iyi, kötüler de çok kötüydü. Herkes uçlarda yaşıyordu adeta. Benim en çok etkilendiğim karakter Sydney Carton oldu. Bu adam gerçek bir aşık, gerçek bir vefalı dost ve gerçek bir karizmaydı. Unutamayacağım roman karakterlerinden biri oldu. Bu adamı seveceğinize eminim. Carton kitaba muhteşem bir son hazırlıyor gerçekten. Kitabın son sayfaları çok etkileyiciydi.

Etkinlik başladığı günden itibaren kitapla ilgili bazı gözlemlerim oldu. Kitabı okumaya başlayan birçok kişinin yarım bıraktığını ve incelemesini yapan bazı kişilerin bu kitabı bitirmenin çok zor olduğunu yazdıklarına şahit oldum.
Kitabın ilk sayfalarının biraz sıkıcı olduğu ve kitabın tamamı değerlendirildiğinde de yer yer sıkıcılaştığı doğrudur. Bence kitabın bazı bölümlerde sıkıcılaşmasının nedeni içeriğinin çok geniş olması. Yazar sizi aniden farklı farklı olaylara götürebiliyor. Bu da okuyucularda odaklanma sorunu yaratıyor olabilir, ki ben de yer yer odaklanma sorunu yaşadım.

Kitabın, "Dünyanın en meşhur kitabı, en çok satılan kitabı" ünvanını ne kadar hak ettiği tartışılır."Acaba neden bu kadar fazla satılmış?" diye ben de sorguladım açıkçası.

Ben kitabın büyük bir edebi deha ile yazılmış, çok iyi bir kitap olduğunu düşünüyorum. Bence yarım bırakanlar ayıp etmişler. Bu kitap yarım bırakılacak kitap değil. Konu, kişiler, tarihi olayların yansıtılması... Tüm bu detaylar çok iyi düşünülmüş ve yazılmış.

Her kitapta olduğu gibi ara sıra sıkıcı bölümler vardı ama olacak o kadar. Dediğim gibi, kitap çok iyi. En iyi olmadığı için 1 puan kırıyorum ve 9 puan veriyorum bu kitaba.

Klasikleri okumayı seven herkesin okuması gereken;benim severek okuduğum ve bitirdiğimde "İyi ki okumuşum." diye düşündüğüm bir kitap oldu. Öneriyorum bu kitabı.

İncelememi okuyan herkese çok teşekkür ediyorum. :)
  • Beyaz Diş
    8.5/10 (6,6bin Oy)6,4bin beğeni27,2bin okunma5,8bin alıntı240bin gösterim
  • Yüzyıllık Yalnızlık
    8.4/10 (4.714 Oy)4.851 beğeni16,1bin okunma3.315 alıntı111,6bin gösterim
  • Denemeler
    8.6/10 (5bin Oy)5,4bin beğeni21bin okunma23,7bin alıntı92,5bin gösterim
  • Beyaz Zambaklar Ülkesi
    8.8/10 (9,9bin Oy)9,7bin beğeni33,1bin okunma18,3bin alıntı217,4bin gösterim
  • Babalar ve Oğullar
    8.1/10 (4.053 Oy)3.805 beğeni15,8bin okunma7,6bin alıntı178bin gösterim
  • Dava
    7.8/10 (5,4bin Oy)5,1bin beğeni22,5bin okunma6,2bin alıntı122,2bin gösterim
  • Beyaz Geceler
    8.2/10 (6bin Oy)5,5bin beğeni21,9bin okunma13,2bin alıntı129,4bin gösterim
  • Gurur ve Önyargı
    8.5/10 (6,6bin Oy)6,8bin beğeni21,6bin okunma10,2bin alıntı215,9bin gösterim
  • Saatleri Ayarlama Enstitüsü
    8.6/10 (4.602 Oy)5,1bin beğeni15,6bin okunma9,6bin alıntı113,3bin gösterim
  • Sefiller
    9.2/10 (9,4bin Oy)11,2bin beğeni38,9bin okunma21,9bin alıntı249bin gösterim
464 syf.
Arkadaşların ricası üzerine bir inceleme yapmaya çalışacağız...

Bana kitabı hediye eden çok değerli arkadaşım, kardeşim olan Melek yeter 'e sonsuz şükranlarımı sunuyorum. Şöyle bir not da yazmış: " Sozdar Bey'e hediyemdir
Melek Yeter"

Kitabı Melek ile beraber birçok insan övmüştü bana. Yani anlamadım çok övdükleri kadar bulamadım kitabı. Akıcı desen akıcıydı acaba kurgusunda mı hata vardı... Onu bir türlü çözemedim. Berbat bir kitaptı diyemem. Kesinlikle değildi. Bilâkis güzel bir kitaptı. Fakat övdükleri kadar benim zihnimde karşılığı yoktu.

Kayda değer bütün incelemeleri okudum. Yani biraz uzun olanları. Daha çok spoilerle anlattıkları için -hatta uzun olanların hepsi aşırı spoiler içeriyor incelemelerin- ben de az spoiler vererek anlatmak istiyorum. Kitabın kimi incelemeleri Sosyolojik kimi incelemeleri de Tarih bilimi bazında kaleme alınmıştır. Onlara diyeceğim yoktur. Hakikaten çok güzel incelemeydiler. Onların mecburen spoiler vermeleri gerekiyor. Çünkü bu işi masaya yatırarak adeta 'kılı kırk yararak' yapmaları gerekiyor. Açıkçası okurken büyük keyif aldım.

'İki Şehrin Hikayesi' adlı kitap ilk sayfalarında ikili zıtlıklarla (diyalektik) başlıyor. Âdeta kulak aşinası olsun diye iki şehri de bu düşüncenin tabanına alarak konuya giriş yapıyor. En İyi-En Kötü, Akıllı-Aptal, Karanlık-Aydınlık... "Bunlar tamam da Londra-Paris... Bunların zıtlıkla ne alakası var." Demeyin. Tarih boyunca sizin de malumunuz üzere İngiltere ve Fransa arasında birçok savaş yaşanmıştır. Bunlar günümüzde yok ama Fransız ihtilâli ve öncesinde hâlâ kinli zihinler adeta bu işin piyasası olup düşmanlıklarını devam ettirmişlerdi.

Tarih 1775... Fransa'da ihtilal temelleri atılıyordu. 1789'da bu temeller üzerine Milliyetçilik inşaa edilecekti. Diğer adıyla Ulusalcılık... Bunlar etrafında dönen ve insanların bedenlerinin sürekli ahirete irtihal ettiği bir dönem... Suçsuz insanların hapis yattığı bir dönem... Onlardan biri de Doktor Manette... Kızı Lucie ile yeni bir yaşam kurmanın peşindedir. Tabi bunu dönemin buhranlarından sıyrılarak yapmaya çalışacaklar. Charles Darney de... O da Lucie'yi seviyor. Zamanla evleniyorlar. Bunların etrafında birkaç karakter daha var. Fakat bu karakterlerden benim ilgimi çeken Defarge çifti oldu. Bana Sefillerdeki Otelci Tenardier çiftini hatırlattı. Okuyunca-veya okuyanlar- ne demek istediğimi anlayacaksınız. Âdeta başlarına bela oluyorlar. Kitaptan spoiler verme taraftarı değilim. Bu yemek yapmaya benzer; hangi baharatı fazla atarsan o baharat yemeğin tadını kaçırır. Bu benim ilkemdir.

Kitap üzerine yazılan incelemelerden bahsetmiştik. Tekrar dönecek olursak birkaç şey daha eklemek istiyorum. Daha doğrusu sade bir eleştiri değil. Aynı zamanda kitabı da ele alıp değerlendireceğiz. "Bir ülkenin yöneticileri halkına benzer diye bir söz hatırlıyorum. Kime ait olduğu aklıma gelmedi. Hakikaten çok doğru bir söz. Ya arkadaşlar bunların aristokratları ve yönetici sınıfına mensup olan insanları kadar halkı da zalimlik yapmıştır. Nasıl ki halk kalkıp ulusalcılığı savunarak ihtilal yapıp hatta bu işi çığırından çıkardıysa yansıma olarak demek ki bu yöneticiler ve aristokrat sınıfındakiler de aynı şekilde halka zulmetmişlerdir. Kısacası al birini vur ötekine. Milletin başı giyotinde giderken Fransa Millet'i dans edip zafer sarhoşluğu yaşıyordu. Kadınlar elinde iğne iplik bir şeyler örüyordu. Hayırdır ya film mi oynatıyorlar. (Çok heyecanlandım bırakın beni dalacağım) Bunlar bize medeniyeti öğretemezler! Bunların sarayında tuvaletleri dahi yoktu. O yüzden parfüm sektörleri gelişkindir. Bunlar yani bunlar dediğim Fransız ihtilâli... Milliyetçilik... Ulusalcılık... artık ne derseniz... onlara yaradı. Fakat dünyaya yansıyan haline ne demeli. İngiltere çabuk hissedip önlemini aldı. Dershaneye gittiğim zamanlardaki tarih hocamın deyimiyle: "İngiltere kendi sömürülerine 'otur oturduğun yerde' demiştir." Osmanlı parçalanmış ve diğer milletler de kendi bağımsızlığını kazanma peşime düşmüştür. Hâlâ da acısını çekiyoruz. Fransa İhtilali'ni çok iyi işlemiştir. Fakat her nedense bunlar bana çok basit geliyor. Acaba günümüzde yaşananlardan dolayı mı. Ki zaten esamisi okunan ülkeler sonrada kardeş olup 1. Dünya Savaşı ve öncesinde Osmanlı'yı perişan eden ülkelerdi. Belki de bu yüzden umurumda olmadı. Kitabın bir faydası daha var. Hani bize öğretilen tarih derslerinde sadece teknik bilgiydi. Burada neler yaşanmış bir göz atın derim. Bu yönüyle çok faydalı buldum. Adolf Hitler'in yaptığı da Ulusalcılık idi. İtalya da çıkan faşizmin de temeli buraya dayanıyor. Kalkıp Fransa'daki ihtilale sırf bu yüzden alkış tutamam. Bir tarihi veri olarak nazar-ı itibare alırım. Yani bize zararı olmuş faydası olmamıştır. Osmanlı döneminde imtiyaz denince İlk Fransa akla gelir. Ama bu ülke kalkıp çok sonraları başımıza bela oldu. Besledik kargayı oydu gözümüzü. Zaten ben de bir türlü anlam veremedim hâlâ da veremiyorum. Osmanlı en güçlü döneminde bile Fransa'ya ayrıcalıklar tanımıştır.


Kitap amaca bağlı bir şekilde iyi veya çok iyi olabilir. Bunu yukarıda da zikretmiştik.
Tekrarlamanın bir manası yoktur. Benim fikrimce okunması gereken bir kitaptır. Birçok ilimle alakalı bir romandır. Dönemi anlamak adına çok önemli bir yapıttır. Okuyunuz.
464 syf.
İki Şehrin Hikayesi, dünyada tüm zamanların en çok satan kitabı (200 milyonun üzerinde) Lisedeyken okumuş olmama, sonunu bilmeme rağmen tekrar heyecanla okudum. Kitap 1700 lü yılları, Fransız İhtilali' ' ni ve öncesini anlatıyor. İhtilal öncesi ezilmiş, sömürülmüş, sefalete sürüklenmiş halk, sefa içinde yaşayan asilzadelere, adaletsizliğe başkaldırmış ve devrimle birlikte yeni bir dönem başlatmıştır. Fakat yıllarca ezilip, sömürülen halk, bundan kaynaklı bir kin ve öfke biriktirmiştir. Bu öfke onları aslında asilzadelerden daha acımasız yapmış ve suçlu, suçsuz pek de ayırt etmeksizin yüzlerce insanı giyotinle idam ettirmiştir.

Haksız yere hapsedilmiş ve 18 yıl hapishanede kalmış, bundan dolayı da çıldırmış Dr. Manette, Dr Manette'nin kızı Lucie ve Lucie'nin eşi asilzadelerinden olan Charles Darnay, Dr. Manette' nin eski uşağı Defarge ve karısı, Dr. Manette' nin sadık dostu banka müdürü Lorry ' in Paris ve Londra arasında yaşanan hikayesi. Ama benim için bu kitabın en önemli karakteri Lucie ' ye platonik şekilde aşık olan Avukat Sydney Carton ' dur. Gerçekten kitabın seyrini değiştiren ve muhteşem bir finale sebep olan Carton, bu romanın olmazsa olmazı bana göre. Bunca vahşete ve zulme tanık olmuş insanların ruhsal değişimlerini ele almış yazar. Aynı zamanda kitaptaki tarihi bilgilerden de faydalanabilirsiniz. Ama kitapta İngiltere ve İngilizler bir tık üstün tutulmuş gibi. Bu da sanırım yazarın İngiliz ve biraz da milliyetçi olmasından kaynaklı. Kısacası dünyada en çok satan kitap ünvanını sonuna kadar hakkeden bir roman ve tavsiye ederim.
464 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10
Fransız ihtilalini Charles Dickens anlatımıyla buluşturan bu kitaptan bahsetmek istiyorum sizlere. İnsanlık tarihinde bu kadar derin izler bırakmış bir dönemi çok önem verdiğim bir yazarın kaleminden okumuş oldum. Bu açıdan memnunum. Ama yazmak öyle değil, bu kadar bilinen bir kitaba, hem de 457 tane inceleme yazılmışken niye bir şeyler yazalım ki!

Evet sadece sert bayana kalsa, Fransa’nın tepesindeki bir giyotinin hikayesini okumuş olurduk. Neler söylenmemiş ki giyotin için, sert bayan demişler önce, hatta “milli ustura” koymuşlar adına. İyice kanıksamışlar artık, şakaya vurmuşlar işi. Baş ağrısına iyi geldiği, saçların ağarmasını önlediği, cilde özel bir zarafet verdiğini söylemişler. Örgüsünü örüp, yemeklerini yerken, toplu idam kararları onaylanmış jürilerde. Belli sayı hedefleri koymuşlar kendilerine. Hep birlikte karar verirken vicdan sorun değil nasılsa! Coşkuyla verilen bir idam kararından sonra tekrar daha büyük bir coşkuyla bu kararın bozulmasına sevinebilirler. İnsanların duyguları o kadar değişken ki, nabzı yakalamak asıl mesele. İnsanların görüşünü topluca etkilemek, tek tek ikna etmekten daha kolay sonuçta. Anne, baba, eş, çocuk, arkadaş, komşu değil bunlar. Bir sayı sadece, 50,51,52…Tarihsel olarak önemli bir dönem, ama yazıyorsam bundan değil.

Neden yazmak istedim diye soracak olursanız; Lucie o duvarın kenarında bekledi ya günlerce dokundu yüreğime, yazmak istedim. Sait Faik gibi, deli olacaktım yoksa! Ben şimdiye kadar batıda bir aşkın böyle anlatıldığına şahit olmadım. Hayır, Zweig demeyin bana, bu başka! Kendi görmeden sevgilisinin görmesi için günlerce, saatlerce bir sokağın köşesinde dikilmek, hem de korkunun hüküm sürdüğü can pazarı kurulmuş sokaklarda! Böyle karşılıksız, fedakârca bir aşk Leyla ile Mecnun’a yakışırdı ve bunu en iyi Fuzuli yazardı!

Yine aynı şekilde Mr. Carton’ın kendini bu aşk için feda etmesi, (Ağrı dağı efsanesindeki zindancı gibi) yüreğe dokunan başka bir detaydı. Platonik aşk ve feda yerine ne kullanabiliriz? Az önce kaça kadar saymıştık, evet bir sayıydı sadece 52!!!

Başka bir noktaya dikkat çekmek istiyorum bu aşamadan sonra. Yazarın durduğu yer konusu benim için çok önemli. Birçok yazar; benim için ne anlatıldığı değil, nasıl anlatıldığı ve kurgu önemli dese de, nihayetinde ortaya koyduğu eserde bir yerde duruyor olması kaçınılmaz. İşte ben bu yerin neresi olduğunu kestirmeye çalışıyorum. Bazen bir karaktere söylettiği, bazen de söyletmedikleriyle, yaptıkları ve yapmadıklarıyla yazar bize doğru anlayışının ne olduğu ve kimden yana olduğunu hissettirir. O anda davranışın etik olup olmadığından bağımsız şekilde, sebep-sonuç ilişkisi veya farklı yöntemlerle kendi arka planında olan doğruyu bize aktarmak ister. Eğer sorularla sıkıştırılmaya kalkarsa, konuyu kurguya veya kahramana yükleyerek işin içinden sıyrılma şansı bulur.

Bu anlamda; Fransız İhtilali gibi önemli bir tarihsel döneme ilişkin, yazarın son derece nesnel bir gözle ve edebi bir dille olayları aktardığını gördüm. İhtilal öncesi döneme ait adaletsizliği monsenyör ironisiyle etkili bir şekilde eleştirirken, ihtilal sonrası dönemin adalet ve insaniyet açısından daha beter bir hale geldiğini, insan canının her iki dönemde de ne kadar kıymetsiz olduğunu bize aktarma biçiminin tarafsız ve usta bir anlatım olduğunu düşünüyorum.

İsimlendirme ve benzetmelerdeki Charles Dickens ustalığı bu eserinde de devam ediyordu yazarın. Örnek vermek gerekirse;
- Söylenti zayıflığı ile köy sakinlerinin fiziksel zayıflığının benzetilmesi,
- Balıkçılık ve mezar soygunculuğu benzetmesi,
- Bankanın durumu ile ülkenin durumunun birbirine benzetilmesi
Bu tür benzetme ve kelime oyunları beni yazara bağlayan en önemli etken, bunu paylaşmak isterim. Daha önceki kitaplarında da bu eserinde de buna şahit oldum.

Bunların dışında en fazla dikkatimi çeken noktalara kısa değinmem gerekirse;
- Pırıl pırıl güneşli bir günde bozuk bir paranın bayır aşağı inişi gibi çabuk, bir ışık ya da gölge geçti Carton’ın yüzünden…
- Sanki kırk tane bacağı varmış gibi sık sık bacak değiştiriyordu ve her birini deniyordu…
- Miss Pross’un bir özelliği (ondan önceki ve sonraki pek çok insanda olduğu gibi) söylediği bir söz kurcalandığında bunu abartmasıydı. Vb…
Ayrıca, Sidney Carton ile casusun pazarlık yaptığı sahnelerde, Suç ve Ceza’daki Raskolnikov ile savcının zeka savaşının tadı vardı.

Kasvet kelimesi Kasvetli Ev ve Büyük Umutlar’dan beri ilgimi çekiyor. Ama burada kullanma sayısını abartmış, bir puan kırıyorum bu yüzden. (Saydım tam 19 defa kullanmış) Belki bu abartmayı da bilinçli olarak yapmış olabilir ama bundan emin değilim.

Geri kalan 9 puanda büyük bir ustalık eseri göreceğinizi düşünüyorum.

En sevdiğim alıntı, acı duygusunun altındaki kederli huzurla ilgiliydi, bunu çok değerli buldum. #61778657

Son sözüm Lucie için; Daha fazla bekleme orada, sert bayan tepede bekliyor seni de…

Keyifli okumalar…
464 syf.
·9/10
“Hayatımızı boşa harcadığımızda hiçbir değeri olmaz,oysa bu çabaya değer hayat.Öyle olmasaydı bunu bir kenara atmak bu kadar zor olmazdı...”
Dünyanın en çok okunan kitapları arasında yer alan İki Şehrin Hikayesi yazarının dediği gibi “yazdığım en iyi hikaye” gerçekten de en değerli eserlerinden birisidir.Kitap konu itibariyle 18.yüzyılın sonlarında ortaya çıkan Fransız İhtilalinin dönemi öncesi ve sonrasındaki ilk yıllar anlatılmaktadır.Fransız İhtilali hakkında bilgisi olmayan okurlarda hissederek o dönemdeki bir tarafta açlık sefalet yoksulluk diğer tarafta bolluk zenginliğin hüküm sürdüğü döneme şahit olacaklar.Ayrıca kitabı okurken o döneme ait çarpıcı detayları görme şansınız olacaktır.Konu olarak suçsuz yere hapis yatan Doktor Mannette’nin hiç görmediği kızını bir bankacı aracılığıyla bulup Londra’ya getirmesiyle başlamaktadır.Akıl sağlığını kaybetmiştir,kızını bulmanın mutluluğunu tam yaşamadan Londra’dan Paris’e tekrardan sürüklenmelerine yer verilmiştir.Yaşanan olaylar ,isyanlar,soylu sınıfın gitgide düşüşü ve fakir halkın intikamını okuyacaksınız.Karakterler arasında en beğendiğim Dr.Mannette ve Sydney Carton en nefret ettiğim ise Madam Defarge oldu.Üslup olarak tek kelimeyle muazzamdı.Geç kalınmadan okunması gereken bir klasik eserdir.
Keyifli Okumalar Dilerim
464 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Charles Dickens , Fransız İhtilali'nin diğer yüzünü göstermeye, İhtilal öncesi ve sonrasında burjuva ve aristokrasi arasındaki kanlı çatışmaları ve olayların görünmeyen diğer bir yüzünü gerçekçi bir kurgu içinde anlatır. Paris ve Londra eksenli olmak üzere iki şehrin Fransız ihtilali öncesi ve sonrasındaki durumunu betimler. Monarşik rejimin halka dayattığı katı kuralları, giyotinle kafaları kesilen binlerce masum insanın acısını, ihtilal sonrasında suçlu veya suçsuz katledilen aristokratların dramlarını, dönemin toplumsal koşullarını, insanlığa anlatmak istemiştir.
İnsanlığın hep aynı olduğunu görüyorum . İnsanlık hayvani güdülerinden kurtulamamıştır.
Hiçbir devlet masum değildir !

Kitabın basım bilgileri

Adı:
İki Şehrin Hikayesi
Baskı tarihi:
2016
Sayfa sayısı:
144
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786059828871
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Halk Kitapevi
775 yılında bir posta arabası içinde muhafız ve yolcularla karlara batıp çıkarak Dover'e doğru ilerliyordu. Muhafız bir eli tetikte bir eli silâh sandığının üstünde karlı gecenin korkunç sessizliğini dinliyordu. O yıllarda posta arabalarının soyulması görülmemiş işlerden değildi. O kadar ki yolcular bile birbirlerine kuşkuyla bakarlar konuşmazlardı. Çünkü içlerinden birinin soyguncu ya da soyguncu yardımcısı olması mümkündü.

Yolculardan Jarvis Lorry İngiltere'nin en eski bankalarından birinin yaşlı memuruydu. Uzun yoldan yorulmuş başını arkaya dayamıştı. Ne zaman dalsa korkunç düşler içinde çırpınıyor uyanır uyanmaz bir daha uyumamaya çalışıyor yine de yorgunluk ve uyku ağır basıyordu. Jarvis Lorry bir ölüyü diriltmeye gidiyordu ve ne yaparsa yapsın on sekiz yıldır ölü olan bir adamla karşılaşacağını aklından çıkaramıyordu.

Gözlerini kapar kapamaz bir yığın hayal gözlerinin önünde dansetmeye başlıyordu. Bu hayallerden hangisinin dostu olduğunu anlamak istercesine dikkatle bakıyor elini uzatıyor dokunmak istiyordu. İşte o zaman on sekiz uzun yılın gerisinden tanımak istediği dostu toz haline geliyor yok oluyordu.

Kitabı okuyanlar 17,5bin okur

  • Aybüke
  • Doğan Gülhan
  • Ezgi Kaya Akdemir
  • Merve Güngör
  • Fatıma Sarımeşe
  • Erdinç KARA
  • Sümeyye pehlivan
  • Diyar baki
  • Özgün
  • Meral kuzu

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%83.3
Erkek
%16.7

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0 (2)
9
%0 (1)
8
%0.1 (4)
7
%0 (1)
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları